Etiket arşivi: Žižek

Şiddet 62| Devlet Şiddeti 8

  • Psikiyatr ve filozof, önemli bir Nazi karşıtı düşünür olan Karl Jaspers’in (1883-1969) öğrencisi, arkadaşı ve izleyicisi Alman siyaset bilimci Hannah Arendt (1906-1975), sıradan insanların gaddarca davranabilme nosyonunu dile getirmek için kötülüğün sıradanlığı terimini yaratmıştır. Eğer kötülük yaygın ve sıradan ise buna ilişkin farkındalık pek yaygın değildir. Nuremberg Duruşmalarında Müttefikler, iki düzine Nazi liderini pek çok psikiyatr ve psikolog aracılığıyla iki yıl boyunca kapsamlı kişisel mülakatlar ve psikolojik testlerle değerlendirmeye tabi tuttular. Bu değerlendirmeler, Nazi liderlerinin, akıl hastası olmayan, zihinsel olarak sağlıklı, normal insanlar olduklarını ortaya koydu. Bu sonuç, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezine iyi bir örnektir.
  • En sağlıklı olanların bile içinde pusuda bekleyen bir şiddet vardır. İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanılan sivil itaatsizlik, Gandi’nin görüşüne göre, şiddetin tam yokluğu değil, kişinin kullanmayı gayet iyi bildiği askeri taktiklerin reddedilmesi anlamını taşır. Anlamlı karşı çıkış, keyfi şiddete karşı şiddet kullanmama değil, disiplinli şiddet kullanmaya karşı disiplinli şiddet kullanmamadır.
Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya. Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük. Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya.
Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük.
Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Fransız düşünür Michel Foucault’nun (1926-1984) kuramına göre iktidar artık disiplin ve biyo iktidar şeklinde varlık bulmaktadır. Ona göre iktidarın mikro fiziği norm ve alışkanlık oluşturan, niteleyen, ölçen, biçen, derecelendiren süreçlerden oluşur. Biyo iktidar üreme, doğum ve ölüm oranı, sağlık düzeyi, yaşama süresi konusunda müdahaleci önlemlerin alındığı, düzenleyici kontrollerin yapıldığı iktidar teknolojisidir. Foucault, savaşların tüm nüfus/bir halk adına yürütüldüğünü ve bu savaşların bir hükümdar adına yürütülenlerden çok daha fazla öldürücü şiddet ortaya çıkardığını söyler.
  • Modern biyo politiğin en tipik alanı toplama kamplarıdır.
  • Michel Foucault’nun itaatkar bedenler dediği politik şiddet varlığını bedenlerde göstermektedir. İktidarın tüm denetimi bedenlerde okunabilir.
  • Asker bir kişi, bir birey olmaz: tam uyuşum içinde kusursuz bir çekirdeğin bir ögesi olabilir. Bu kusursuz ya da neredeyse kusursuz çekirdeğin harcı düşmanlıktır. Aynı hedefe yönelik ortak bir düşmanlık.
  • “Ordu, kökü olmayanlara kök sunar hep. Yeryüzünün en konuksever kulübüdür, kararsızlıklarını, başarısızlıklarını yerleştirecek bir otel arayanlar için bir günahkarlar sığınağıdır, üstelik herkese açıktır. Başta sudan çıkmış balıklara. Yatacak bir yatak, yemek yiyecek bir masa, çene çalacak bir arkadaş sağlar onlara. En önemlisi, senin yerine karar verir: bugününü düzenler, yarınını hazırlar. Gelecek, bir ikilem olmaktan çıkar orduda. Kışla evin, yurdun olur.” (İnşallah, O. Fallaci)
  • Vietnam’da işkenceciler mahkumlara şöyle diyordu: “Konuşursan, seni şerefinle kurşuna dizeceğim. Konuşmazsan bir kamyon altında ezdireceğim ve sonun onursuz bir ölümle gelecek” diye yazıyor Fallaci, Bir İnsan adlı eserinde.
  • 2005’te Fransız banliyö ayaklanmalarında binlerce araba yandı. Žižek bu tür olayları flaş mob’ların (bir anlık güruh) radikal karşıtları olarak görüyor. Žižek, 1968’i vizyonu olan bir ayaklanma olarak görürken, 2005 olaylarını herhangi bir vizyon iması, protestocuların getirdiği bir talebi olmayan, yalnızca tanınma ısrarı taşıyan bir eylem olarak görüyor ve bu tür hiçbir şey talep etmeyen şiddet içeren protesto eylemlerine protestonun sıfır seviyesi adını veriyor.

 

 

Şiddet 39| Batı’da Kadının Konumu 4

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı. O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu. ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir. Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60'ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir. ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır. Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir. Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur. Fotoğraf: biografieonline.it

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı.
O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu.
ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir.
Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60′ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir.
ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır.
Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir.
Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur.
Fotoğraf: biografieonline.it

  • Feminizm, felsefeye yeni bir boyut katmıştır: Kişinin cinsiyetinin dünyaya yaklaşım tarzını belirleyen önemli bir koşul olduğunda ısrar eder; biyolojik koşulların da felsefi problemlerin formüle edilmesinde belli farklılıklara neden olacağını öne sürer.
  • 19. yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika’da ilk evre feminist hareketler özellikle kadınların oy verme hakkında ısrarlı oldular.
  • Feminist felsefenin ikinci evresi, 1949’da Simone de Beauvoir’nın İkinci Cins kitabının yayımlanmasıyla başladı. Beauvoir, Varoluşçuluk ile feminizmi birleştirerek felsefedeki cinsiyet ve biyolojik farklılıklarla ilgili tartışmayı başlattı. Beauvoir, kadınların erkeklere göre Öteki olduklarını kabullenerek toplumsallaştıklarını öne sürüyordu. Kadınların bu içsel sınırlardan kendilerini kurtarmaları gerekiyordu. Kadınların özgürlüğünün erkeklerin özgürlüğünü de sağlayacağını söylüyor, “Kadın olarak doğulmaz; kadın olunur” iddiası ile, temel önemde bir ayrımın, cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin ortaya çıkmasına yol açıyordu.
  • 1960’ların sonlarında, Amerika ve Avrupa’daki sol hareketlerin parçası olan feminist hareketler, kadınları boyun eğmeye zorlayan toplumsal ve psikolojik yapıların yok edilmesiyle ilgilendiler; farkında olmadan sürdürülen seksist varsayımları analiz ettiler. Batı felsefesinin “evrensel” ve “nesnel” tutumu beyaz erkeğin tutumuydu.
  • 1968 sonrası karşı kültürcü eleştiri geleneğinden doğan, aktif azınlık hareketi olan Feminizm, Çağdaş Dönemde Avrupa toplumlarında çoğunluğun egemen değeri haline geldi. Erkek üzerinden kadına dayatılanları; erkek dünyasına hizmet veren kadınları; çok küçük yaşta zorla evlendirilenleri; evdeki baskıdan dolayı evden kaçan genç kızları; bir kocaya ve babaya ait olarak kadının var olabilmesini kabullenmek Batı’da artık mümkün değil.
  • Feminizmin üçüncü dalgası daha alt düzeydeki toplumsal sınıflar ile kültürlerden gelen kadınlarla özel olarak ilgilenmeye önem verdi. Feminizm, azınlık grupların ve üçüncü dünyadan kadınların bakış açısıyla yeniden ele alınıyor ve yeniden tanımlanıyor, birçok kadının marjinalleştirilmesi giderilmeye çalışılıyor.
  • Feministler cinsiyetçi dile karşı çok eleştireldir. Tahakküm ideolojilerinin kız/kadın kelimelerinin kullanımı ile kurumsallaştığı öne sürülür. İş “adamları”ndan bahsettiğimizde de aynı sonuca ulaşırız.
  • Feministler, tecavüzü cinsel bir suç olarak değil, bir şiddet suçu olarak görürler. Tecavüz, güç isteminin cinsel bir ifadesidir. Tecavüzcü, toplumsallaşması eksik olan kişidir.
  • Polonyalı psikolog Elisabeth Brami’nin yazdığı, Fransız çizer Estelle Billon-Spagnol’un resimlediği Kız Çocuk Hakları Bildirgesi adıyla Türkçeye de çevrilen çocuk kitabı, kadınların da her şeyi yapabileceğini anlatan, cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan 15 maddeden oluşan küçük bir kitap ama misyonu büyük. Konunun beyinlere genç yaşta işlenmesi gerektiğinin altını çizen bir çalışma.
  • UNESCO verilerine göre, bilim eğitimi alanların %53’ü kadınken çalışma hayatında bu rakam %28’e geriliyor. Nedenler, ülkelerin ve bölgenin bulunduğu konuma göre ele alındığında:
    Arap ülkelerinde bilim politikasıyla ilgili birikim olmaması; araştırma enstitüleri ve fonların sayısının düşük olması öne çıkarken İngiltere ve ABD’de ise eşitlik, terfi ve fırsatlarda denklik olmaması bu duruma neden olarak görülüyor.
  • 2017 yılında Paul Auster, ABD başkanlık seçim sonuçlarını değerlendirirken, ABD halkının kadın başkan fikrine hala hazır olmadığının anlaşıldığını söylüyor.

 

Çağdaş Sanata Varış 275|Çağdaş Kavramsal Sanat 6

Kimlik 5
Feminist Sanat 2

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kadın Halleri, Beril Anılanmert, 2008. Sanatçı,” Çalışmalarımda, kadının günlük yaşam döngüsünü, kültür taşıyıcısı olarak rolünü veya erkek akrabaların arasına sıkışmış kız çocuklarını ve genelde gelenek adı altında uygulanan şiddete karşı görüşü ele almaktayım,” diyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Baksı Müzesi, 2016.

Kadın Halleri, Beril Anılanmert, 2008.
Sanatçı,” Çalışmalarımda, kadının günlük yaşam döngüsünü, kültür taşıyıcısı olarak rolünü veya erkek akrabaların arasına sıkışmış kız çocuklarını ve genelde gelenek adı altında uygulanan şiddete karşı görüşü ele almaktayım,” diyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Baksı Müzesi, 2016.

Miles After Miles, Tayeba Begum Lipi, 2015. Paslanmaz çelik tıraş bıçaklarından, 36 numara ayaklar için yapılmış kadın ayakkabısı İstanbul’da, Art International 2015’te sergilendi. 1965 Bangladeş doğumlu sanatçı resim, baskı, video ve enstalasyonlarında kadının dünyadaki marjinalliği ve kadın bedeni temalarını kullanıyor. Objelerini küvet, tekerlekli sandalye, tuvalet masası ve kadın iç çamaşırı gibi gündelik eşyalardan seçiyor ve bunların yapımında çoğunlukla çengelli iğne ve jilet kullanıyor. Materyal seçiminde Bangladeş’teki kadına karşı şiddeti simgelemek için batıcı ve kesici aletler kullanmayı tercih ediyor. Kırsal kesimde doğumda kullanılan jilet, sanatçının çocukluğunda gözlemcisi olduğu evde, ebe ile doğan yeğenlerinin ve kuzenlerinin doğumunda kullanıldığı için görsel hafızasına kazınmış bir malzeme. Lipi, ilkin fabrikasyon jilet kullanırken, daha sonra farklı büyüklüklerdeki objeleri için özel üretim jilet kullanmaya başlamış. Kadın bedeninin düşündürdüğü yumuşaklık ile zıtlık oluşturan, bedene koruyucu bir zırh olan eserler yaratıyor. Aktivist sanatçı duvara asılı, saç telleri bakırdan yapılma beş peruk ile ülkesinde cinsiyet değiştirmiş bireylerin sesi olmak, onların korkusunu yansıtmak ve toplumdan yalıtılmışlıklarını ifade etmek için Aynı Olamayız adlı eserini yaratmıştı. Ülkesinin önde gelen çağdaş sanatçılarından biri olan Lipi, iki kez ülkesini Venedik Bienali’nde temsil etmiş, bol ödüllü bir sanatçı. Kendisi gibi sanatçı olan eşi ile birlikte 2002 yılında Bangladeşli sanatçılara yardımcı olmak için bir vakıf kurdu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Miles After Miles, Tayeba Begum Lipi, 2015.
Paslanmaz çelik tıraş bıçaklarından, 36 numara ayaklar için yapılmış kadın ayakkabısı İstanbul’da, Art International 2015’te sergilendi.
1965 Bangladeş doğumlu sanatçı resim, baskı, video ve enstalasyonlarında kadının dünyadaki marjinalliği ve kadın bedeni temalarını kullanıyor. Objelerini küvet, tekerlekli sandalye, tuvalet masası ve kadın iç çamaşırı gibi gündelik eşyalardan seçiyor ve bunların yapımında çoğunlukla çengelli iğne ve jilet kullanıyor. Materyal seçiminde Bangladeş’teki kadına karşı şiddeti simgelemek için batıcı ve kesici aletler kullanmayı tercih ediyor. Kırsal kesimde doğumda kullanılan jilet, sanatçının çocukluğunda gözlemcisi olduğu evde, ebe ile doğan yeğenlerinin ve kuzenlerinin doğumunda kullanıldığı için görsel hafızasına kazınmış bir malzeme. Lipi, ilkin fabrikasyon jilet kullanırken, daha sonra farklı büyüklüklerdeki objeleri için özel üretim jilet kullanmaya başlamış. Kadın bedeninin düşündürdüğü yumuşaklık ile zıtlık oluşturan, bedene koruyucu bir zırh olan eserler yaratıyor. Aktivist sanatçı duvara asılı, saç telleri bakırdan yapılma beş peruk ile ülkesinde cinsiyet değiştirmiş bireylerin sesi olmak, onların korkusunu yansıtmak ve toplumdan yalıtılmışlıklarını ifade etmek için Aynı Olamayız adlı eserini yaratmıştı. Ülkesinin önde gelen çağdaş sanatçılarından biri olan Lipi, iki kez ülkesini Venedik Bienali’nde temsil etmiş, bol ödüllü bir sanatçı. Kendisi gibi sanatçı olan eşi ile birlikte 2002 yılında Bangladeşli sanatçılara yardımcı olmak için bir vakıf kurdu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Tüketim, kapitalizmin kendisini ayakta tutmak için vazgeçemeyeceği bir araçtır. Kadın ve zevk de metalaştırılmış bir tüketim nesnesidir. Vücut Sanatı ve özellikle onun feminist versiyonları yerleşik, egemen kadın algılarına, kadının görsel ideoloji içindeki konumuna karşı bir direniştir. Bu direniş, kadının bir tutku ve zevk nesnesi olmasına ve kadının metalaştırılmasına bir başkaldırıyı da içerir.
ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı. O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu. ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir. Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60'ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile, bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait sorularla beden olguları Çağdaş dönemde de devam etmiştir. ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır. Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir. Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur. Fotoğraf: biografieonline.it

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı.
O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu.
ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir.
Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60′ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile, bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait sorularla beden olguları Çağdaş dönemde de devam etmiştir.
ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır.
Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir.
Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur.
Fotoğraf: biografieonline.it

 

Çağdaş Sanata Varış 250|Çağdaş Dönemde İnanç ve Teknoloji 1

Değişikliklerle çevrelendiklerinde insanların inanç gereksinimlerinin arttığı bilinen bir gerçektir.

  • Çin ve eski SSCB’deki gençler, dinin büyüsüne kapılarak komünist öğretiyle yetişmiş büyüklerinin hoşnutsuzluğuna rağmen ayinlere katılıyorlar. 1989 yılında Gorbaçov’un vaftiz olduğu söyleniyor.
  • 1989 yılında ilk kez bir kadına piskoposluk görevi verildi. Olay, Britanya’da gerçekleşti.
  • Aynı zamanda etkili bir politik bir güç de olan İslamiyet, canlılığını koruyor.
Venedik Bienali 2003’te Çek Cumhuriyeti ve Slovak Cumhuriyeti ortak pavyonuna giren kişiler dijital bir numeratör ile sayılıyor. Jimnastik kıyafeti içindeki Hazreti İsa halkada. Duruşu bize çarmıhtaki duruşunu hatırlatıyor. Tavan siyah ve mavi yıldızlarla kaplı. İsa’nın her iki yanındaki duvara bir stadyumda oturan kişiler yansıtılmış. Birkaç dakikada bir İsa’nın üzerinde sarı flaş patlıyor, o sırada filmdeki izleyiciler tezahürat yapıyor. Bu, Çek Cumhuriyeti’nden Kamera Skura adlı grup ile Slovakya’dan Kunst-Fu adlı grubun ortak eseri. Çek ekip kendi işlerini gayri-ciddi ve absürt olarak tanımlarken, daha çok performans sanatı ile ilgili projeler gerçekleştirdiklerini;  Slovak ekip ise, ironi ve paradoksun onlar için anahtar kelimeler olduğunu, daha çok video işleri yaptıklarını belirtiyorlar. Bu ortak proje, dini bir idol ile ruhsal hareketi, spor ile de bedensel hareketi ifade ederek, ruhsal ve bedensel dünyanın toplamı olan insanı ifade ediyormuş. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Venedik Bienali 2003’te Çek Cumhuriyeti ve Slovak Cumhuriyeti ortak pavyonuna giren kişiler dijital bir numeratör ile sayılıyor. Jimnastik kıyafeti içindeki Hazreti İsa halkada. Duruşu bize çarmıhtaki duruşunu hatırlatıyor. Tavan siyah ve mavi yıldızlarla kaplı. İsa’nın her iki yanındaki duvara bir stadyumda oturan kişiler yansıtılmış. Birkaç dakikada bir İsa’nın üzerinde sarı flaş patlıyor, o sırada filmdeki izleyiciler tezahürat yapıyor.
Bu, Çek Cumhuriyeti’nden Kamera Skura adlı grup ile Slovakya’dan Kunst-Fu adlı grubun ortak eseri. Çek ekip kendi işlerini gayri-ciddi ve absürt olarak tanımlarken, daha çok performans sanatı ile ilgili projeler gerçekleştirdiklerini; Slovak ekip ise, ironi ve paradoksun onlar için anahtar kelimeler olduğunu, daha çok video işleri yaptıklarını belirtiyorlar. Bu ortak proje, dini bir idol ile ruhsal hareketi, spor ile de bedensel hareketi ifade ederek, ruhsal ve bedensel dünyanın toplamı olan insanı ifade ediyormuş.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Žižek’e göre, günümüzde Batı’da en az üç farklı vahiycilik versiyonu var: Hıristiyan köktenci, New Age, tekno dijital Post İnsan: Hepsi de insanlığın radikal bir transmutasyonunun sıfır noktasına yaklaştığı gibi temel bir fikri paylaşsalar da, ontolojileri radikal şekilde farklıdır.
  • Köktencilik çoğulculuğu, farklılığı ve demokrasiyi dışlar. Köktendinciliğe göre, tek bir hakikat vardır ve bunu sadece kendileri bilir. Bu durumda haklı ve doğru Ben ile yanılgı ve ihanet içindeki Öteki söz konusudur.
  • Cromwell (1599-1658) parlamento adına I. Charles’ı idam ettirip, kısa ömürlü İngiltere Cumhuriyeti’ni kurdu. Sofulardan oluşan parlamento, pek çok yasak getiriyor (tiyatro, resim vs.). 1661 yılında kraliyetin yeniden kurulması ve II. Charles’ın taç giymesiyle başlayan Restorasyon Dönemi’nde vicdan özgürlüğünü bahane eden sofuların bir kısmı Hollanda’ya bir bölümü ise ABD’ye gidiyor.  ABD’ye gidenler, Eski Ahit’i inançlarının temeli olarak benimsedi. Evanjelik hareket içinde Presbiteryen, Metodist, Baptist (G. W. Bush) gibi kiliseler bulunuyor.
  • Evanjelikler, İsa’nın yolundan giderek cennete ulaşabileceklerine inanırken, Yahudileri öteki dünyada kurtuluşa ermenin bir aracı olarak görüyorlar. Protestanlığın Scofield İncil’ini referans alan Evanjelik geleneğe göre, Hazreti İsa’nın dönebilmesi, Ortadoğu’da yedi yıl sürecek büyük kaosa bağlıdır.
  • 1990’larda ABD’de Neo-Con hareket ve dinci sağ, Cumhuriyetçi Parti’nin itici kuvvetleri olarak ön plana çıktı.
  • Hıristiyan köktenciler, çağdaş dünyada İsa ile Deccal arasındaki son mücadelenin yakın olduğuna inanırlar.
  • ABD’nin küresel çıkarları için Ortadoğu’da başvurduğu uygulamalarla ülkedeki etkin dindar grup olan Evanjelikler’in inanışları örtüştüğü için G. W. Bush, Irak Savaşı için Evanjelikler’den büyük destek aldı. Hazreti İsa’nın tekrar gelişinden önce Ortadoğu’da kaos olacağına inanan Evanjelikler, Bush’un dış politikasının ateşli savunucuları oldular.
  • ABD’de her seçim dönemine kürtaj, doğum kontrolü, genetik araştırmalar gibi konuların damga vurmasında Vatikan’ın da önemli rolü var. Nitekim Vatikan, ABD seçimlerinde “kürtajı savunan bir partiye oy veren günahkardır” açıklamasıyla Bush’a destek olmuştu.
  • Prof. Ayşe Buğra, dinin bir ilişki sermayesi olduğunu söyler.

 

Çağdaş Sanata Varış 245|Çağdaş Dönem 20 Politika 3

  Flower Thrower, Banksy, tuval üzerine akrilik, 2003. Global Karaköy, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu


Flower Thrower, Banksy, tuval üzerine akrilik, 2003.
Global Karaköy, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Birbirini tanımayan bir grup insanın internet üzerinden, e-posta veya sosyal ağlar vasıtasıyla daha önceden belirlenen yer ve zamanda, yine önceden kararlaştırılan bir eylemi gerçekleştirdikten sonra dağılmaları Çağdaş Dönem’in halka açık flash mob (bir anlık güruh) uygulamasıdır. Žižek’in görüşüne göre, bu bir estetik politik protestodur. Flash mob’lar kent şiiri olarak tanımlanıyor. Žižek flash mob’ların politikanın Malevich’i olduğunu, o ünlü beyaz yüzey üzerine siyah karenin politik karşılığı olduğunu düşünüyor.
  • 2005’te Fransız banliyö ayaklanmalarında binlerce araba yandı. Žižek bu tür olayları flash mob’ların radikal karşıtları olarak görüyor. Žižek, 1968’i vizyonu olan bir ayaklanma iken, 2005 ayaklanması herhangi bir vizyon iması, protestocuların getirdiği bir talebi olmayan, yalnızca tanınma ısrarı taşıyan bir eylem olarak görüyor ve bu tür hiçbir şey talep etmeyen ve şiddet içeren protesto eylemlerine protestonun sıfır seviyesi adını veriyor.
Retablo VII, Carlos Aires, 2015. Art International 2015, İstanbul. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Retablo VII, Carlos Aires, 2015.
Art International 2015, İstanbul.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Flash mob’ların ilginç türleri de ortaya çıktı: İspanya’da parlamentonun alt kanadında 12 Aralık 2014’te onaylanan yeni güvenlik yasasıyla gösteri haklarının kısıtlandığını savunan binlerce kişi, dünyanın birçok yerinden insanların da yolladığı videolarla oluşturulan hologram görüntülerini, Madrid’deki meclis binasına yansıttılar. Böylece İspanyollar, gösteri haklarının ellerinden alınamayacağını göstermiş ve dünyada ilk defa hologramlı, toplu bir siyasi eylem gerçekleştirmiş oldular.
İsimsiz, Muntean/Rosenblum, 2015. Art International 2015, İstanbul. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İsimsiz, Muntean/Rosenblum, 2015.
Art International 2015, İstanbul.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Politik olanın kültürelleştirildiği bu post-politika çağında, insanın şikayetini dile getirmesinin tek yolu kültürel ve/veya etnik talepler düzeyinde olmaktadır.
  • Žižek’e göre Çağdaş “seçim toplumu” çıkmazdadır: kendimizi sürekli hayatlarımızı temelden etkileyecek konularla ilgili karar vermek zorunda kalmış, ama tam bir bilgi temeline sahip olmayan halde buluruz.  Sorun, nitelikli bir seçim yapmamızı sağlayacak bilgiyi elde edemeden seçim yapmaya zorlanıyor olmamızdır. Demokrasilerde sıradan her yurttaş sadece biçimsel olarak karar veren kişidir.
  • Feminist tartışmalar 1970’lerden başlayarak politik olan kişisel olandır tanımını ortaya çıkarmıştı. 1990’ların başında ideolojilerin sonuna gelindiği konuşulmaya başlanmıştır. Michel Foucault, mikro iktidar kavramı ile merkezi iktidarı reddetmiştir. Politikanın artık kişisel alanda üretileceği düşüncesi giderek ağırlık kazanmıştır.
  • Çağdaş Dönem her şeyin geçici olduğu bir zaman dilimidir. Yeni teknolojiler hayatımızı her gün değiştiriyor. Geçmişin gelenekleri geri gelmiyor. Geleceğin ne getireceği konusunda da en ufak bir fikrimiz yok. Buna rağmen, sanki özgürmüşüz gibi yaşamaya zorlanıyoruz. Şeyleri daha hızlı bilmeye başladığımızda da onlarla ne yapacağımızı bilmiyoruz.
  • Ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık ve terör tehdidi otoriterliği cazip hale getirebiliyor. Bu durumlarda bireysel özgürlükler, kuvvetler ayrılığı, çoğulculuk gibi değerlere ilgi azalıyor. Liberal değerleri güçlü refah toplumlarında bile otoriter eğilimlere destek güçleniyor. Kitleleri seferberliğe çağıran otoriter hareketler kriz dönemlerinde cazibe kazanıyor. Kökünü kazımak, hainleri ezmek, yabancıları göndermek, duvar örmek gibi basit çözümler kitlelere cazip geliyor. Ama Avusturya kökenli Britanyalı felsefeci Karl Raimund Popper’ın (1902-1994) sözünü de unutmamak lazım: “Çok karmaşık sorunlara önerilen basit çözümler daima yanlıştır.”
Sınırlar, Yerbossyn Meldibekov, 2011. Art International 2015’te eserleriyle yer alan Kazak sanatçı Yerbossyn Meldibekov, Sovyetler’in dağılması sonucunda oluşan değişimlerden bire bir etkilenen ülkelerden birine mensup. Sınırların değişkenliği, sınırların suniliği üzerine bir eser yaratmış. Meldibekov, Özbekistan’ın atası sayılan Emir Timur’un bazı betimlemelerinde bir beyaz adam olarak; 1941 yılında Sovyet antropolog Mikhail Gerasimov’un Timur’un mozolesinde yaptığı incelemelere sadık, bilimsel verileri odağına alan çalışmalarda ise Moğol tipte betimlendiğini; ilkine naif klasisizm, ikincisine kritik realizm denebileceğini; ikisinin de farklı ideolojik gerçeklikleri yansıttığını belirtiyor ve her çeşit sanatın, tematik ve biçimsel olarak, gündelik deneyimlerden izler taşıdığını ekliyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Sınırlar, Yerbossyn Meldibekov, 2011.
Art International 2015’te eserleriyle yer alan Kazak sanatçı Yerbossyn Meldibekov, Sovyetler’in dağılması sonucunda oluşan değişimlerden bire bir etkilenen ülkelerden birine mensup. Sınırların değişkenliği, sınırların suniliği üzerine bir eser yaratmış.
Meldibekov, Özbekistan’ın atası sayılan Emir Timur’un bazı betimlemelerinde bir beyaz adam olarak; 1941 yılında Sovyet antropolog Mikhail Gerasimov’un Timur’un mozolesinde yaptığı incelemelere sadık, bilimsel verileri odağına alan çalışmalarda ise Moğol tipte betimlendiğini; ilkine naif klasisizm, ikincisine kritik realizm denebileceğini; ikisinin de farklı ideolojik gerçeklikleri yansıttığını belirtiyor ve her çeşit sanatın, tematik ve biçimsel olarak, gündelik deneyimlerden izler taşıdığını ekliyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Gizli revizyonizm, usulca dışlamanın tarihi çok eskidir. Roma’da, Senato’da oylanan damnatio memoriae, birini öldükten sonra sessizliğe, unutuluşa mahkum etmek anlamına geliyordu. Yapılan şey, ismini resmi tescillerden silmek ya da onu tasvir eden heykelleri ortadan kaldırmak yahut da doğduğu günü uğursuz ilan etmekti. Aynı şey, Stalin döneminde, sürgüne gönderilmiş veya öldürülmüş eski yöneticileri fotoğraflardan silerek yapılmıştı. Örneğin Troçki’ye böyle olmuştu. Kazak sanatçı Yerbossyn Meldibekov bu işinde, 1989 sonrası Lenin’e yapılan damnatio memoriae’yi tespit ediyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Gizli revizyonizm, usulca dışlamanın tarihi çok eskidir. Roma’da, Senato’da oylanan damnatio memoriae, birini öldükten sonra sessizliğe, unutuluşa mahkum etmek anlamına geliyordu. Yapılan şey, ismini resmi tescillerden silmek ya da onu tasvir eden heykelleri ortadan kaldırmak yahut da doğduğu günü uğursuz ilan etmekti. Aynı şey, Stalin döneminde, sürgüne gönderilmiş veya öldürülmüş eski yöneticileri fotoğraflardan silerek yapılmıştı. Örneğin Troçki’ye böyle olmuştu.
Kazak sanatçı Yerbossyn Meldibekov bu işinde, 1989 sonrası Lenin’e yapılan damnatio memoriae’yi tespit ediyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  •  “Buda’nın vaazını izleyen ilk yüzyıllarda, Buda tasvir edilmez. Yokluğuyla gösterilir. Ayak izleriyle. Boş bir koltukla. Gölgesinde meditasyon yaptığı bir ağaçla. Süvarisi olmayan eyerli bir atla. Ancak Büyük İskender’in Asya’ya varmasından itibaren, Yunan sanatçıların etkisiyle, Buda’ya bedensel bir görünüş verilmeye başlanır. Böylece Taliban, bilmeden, Budizm’in tam aslına dönüşüne katkıda bulundu.  Hakiki Budistler için, Bamiyan Vadisi’ndeki bugün boş olan o oyuklar, belki eskiden olduğundan daha anlamlı, daha doludur.”

“Günümüzde, Müslüman-Arap uygarlığını bazen yalnızca bu terörist eylemlerden ibaretmiş gibi gösteren saldırılar, bu uygarlığın geçmişteki azametini neredeyse örtme noktasına varacak sonunda. Aynı, Aztelerin kanlı kurban törenlerinin, Aztek uygarlığının tüm güzelliklerini yüzyıllarca örttüğü gibi. Bugün aynı tehlike İslam’ın başında: yarın öbür gün, yakın dönem hafızamızda, sırf bu terörist şiddetten ibaret olmak. Zira hafızamız indirgeyicidir.”

Böyle diyor Jean-Claude Carriére, Umberto Eco ile yaptığı söyleşisinde.

  • Tüm bu sürecin hem yaptıklarımızı hem de benliğimizi değiştirdiği öne sürülüyor.
  • Artık dünyada bir tek sanat tarihi yok, sanat tarihleri var. Yerleşik tarihin ve dayandığı kabullerin Avrupa merkezli ve Batı kanonuna dayalı olduğu artık genel kabul görmektedir. Dolayısıyla bir sanat tarihleri bütününün olması gerektiği öne sürülmektedir.
  • Güncel sanat dünyası insanı düşünmeye zorlayan bir alandır.