Etiket arşivi: Yapısöküm

Çağdaş Sanata Varış 284|Cam ve Ayna 1

BİR SANAT ARACI OLARAK CAM VE AYNA 1

“Sanatçının kendini yapıtın öznesi olarak sunduğu işlerde sanatçı, büyük anlatıların bunaltıcı etkisini yok etmek için küçük anlatılara sarılıyor ve özgürleştirici bir Yapısöküm için bu yöntemi seçiyor. Sanatçının göğsünde birden fazla “kendi” var; kişi farklı “kendi”lerden ve karşıt/çelişkili özelliklerin bütünleşme(me)sinden oluşuyor.  Deleuze ve Guattari Kapitalizm ve Şizofreni’ye “biz bir kalabalığız” diyerek başlıyorlar. Adorno şöyle diyor: “Sanatçılar kendilerini yüceleştirmez. Onlar arzularını ne doyurur ne de bastırır ama toplumsal olarak arzu edilen başarılara dönüştürür; yapıtları Psikanalitik yanılsamalardır. Ne var ki, günümüzde geçerli sanat yapıtları, istisnasız toplumsal olarak arzu edilmezler. Sanatçılar, daha çok özgürce dolaşan ve gerçekle çarpışan, nevrozla damgalanmış şiddetli sezgileri açığa vururlar.” Baudrillard’a göre, sanatçı için imgeler, kendisini “fraktal özne” olarak gördüğü güçlü bir “ayna aracı” görevi görürler. Eğer Marksistlerin hep belirttiği üzere hiçbir zaman tarafsız ve nesnel olmak mümkün değilse, her zaman “bir yerden” konuşuyorsak, o zaman kendi portresi her zaman sanatçının (siyasal, iktisadi, etik ve estetik bağlamlarda) durduğu yer(ler)in sorumluluğunu üzerine almaya çalışmasıdır. Bu sorumluluk anı, çokluğu olumlayan bir sorumluluk; hem de geriye dönük bir süreci de içine alan bir sorumluluktur.” Kendi Portresi, Beral Madra, Borusan Sanat Galerisi Katalog Metni, Ekim 2002.

“Sanatçının kendini yapıtın öznesi olarak sunduğu işlerde sanatçı, büyük anlatıların bunaltıcı etkisini yok etmek için küçük anlatılara sarılıyor ve özgürleştirici bir Yapısöküm için bu yöntemi seçiyor.
Sanatçının göğsünde birden fazla “kendi” var; kişi farklı “kendi”lerden ve karşıt/çelişkili özelliklerin bütünleşme(me)sinden oluşuyor.
Deleuze ve Guattari Kapitalizm ve Şizofreni’ye “biz bir kalabalığız” diyerek başlıyorlar.
Adorno şöyle diyor: “Sanatçılar kendilerini yüceleştirmez. Onlar arzularını ne doyurur ne de bastırır ama toplumsal olarak arzu edilen başarılara dönüştürür; yapıtları Psikanalitik yanılsamalardır. Ne var ki, günümüzde geçerli sanat yapıtları, istisnasız toplumsal olarak arzu edilmezler. Sanatçılar, daha çok özgürce dolaşan ve gerçekle çarpışan, nevrozla damgalanmış şiddetli sezgileri açığa vururlar.”
Baudrillard’a göre, sanatçı için imgeler, kendisini “fraktal özne” olarak gördüğü güçlü bir “ayna aracı” görevi görürler.
Eğer Marksistlerin hep belirttiği üzere hiçbir zaman tarafsız ve nesnel olmak mümkün değilse, her zaman “bir yerden” konuşuyorsak, o zaman kendi portresi her zaman sanatçının (siyasal, iktisadi, etik ve estetik bağlamlarda) durduğu yer(ler)in sorumluluğunu üzerine almaya çalışmasıdır. Bu sorumluluk anı, çokluğu olumlayan bir sorumluluk; hem de geriye dönük bir süreci de içine alan bir sorumluluktur.”
Kendi Portresi, Beral Madra, Borusan Sanat Galerisi Katalog Metni, Ekim 2002.

  • Hafif, saydam, göz alıcı, şeffaf, kırılgan, kendi kurallarını koyan, ışığı kucaklayan ve yansıtan; aydınlığı, dış dünyayı içine alan; bin bir anlam yüklenen cam ve ayna, sadece mimarinin değil, hemen tüm sanat dallarının gözdesi.
  • Cam malzeme kullanılarak üretilmiş sanat eserlerinden oluşan ve dünyayı gezen özel sergiler de açılıyor. Glasstress bunlardan biri. Glasstress, cam malzeme kullanılarak üretilmiş en iyi çağdaş sanat eserlerinden oluşan, 2009 yılında Venedik Bienali kapsamında başlatılmış bir sergi. 2015 yılında yapılan sergiye Türk çağdaş sanatçıları Erdağ Aksel (1953-) ve Yaşam Şaşmazer de katıldı.
İspanya'nın Galiçya bölgesinde La Coruna'da 21. yüzyılı karşılamak için dikilmiş Milenyum Obeliski 50 m. yüksekliğinde, 3 ton ağırlığında, şehrin önemli olay ve kişilerinin işlendiği 178 kaya kristalinden oluşuyor. Obelisk, bir havuzun içinden yükseliyor ve geceleri aydınlatılıyor. Gerardo Porto tasarımlamış, cam heykeltıraşı Louis La Rooy uygulamış. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İspanya‘nın Galiçya bölgesinde La Coruna’da 21. yüzyılı karşılamak için dikilmiş Milenyum Obeliski 50 m. yüksekliğinde, 3 ton ağırlığında, şehrin önemli olay ve kişilerinin işlendiği 178 kaya kristalinden oluşuyor. Obelisk, bir havuzun içinden yükseliyor ve geceleri aydınlatılıyor. Gerardo Porto tasarımlamış, cam heykeltıraşı Louis La Rooy uygulamış.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Farklı teknik ve malzemelerin bir arada kullanıldığı, çoğunlukla soğuk cam olarak tanımlanan aşındırma tekniği ile yapılan üç boyutlu işler Çağdaş Dönem’de çok karşımıza çıkıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Farklı teknik ve malzemelerin bir arada kullanıldığı, çoğunlukla soğuk cam olarak tanımlanan aşındırma tekniği ile yapılan üç boyutlu işler Çağdaş Dönem’de çok karşımıza çıkıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

 

Çağdaş Sanata Varış 277|Çağdaş Kavramsal Sanat 8

Kimlik 7
Azınlıklar

Fabrizio Corneli, Contemporary İstanbul 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fabrizio Corneli, Contemporary İstanbul 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sovyetlerin dağılması ile, SSCB’deki toplumsal kimlik ile bireysel kimlik arasındaki farklar da irdelenmiştir.
  • Yahudi Soykırımı’na göndermede bulunan; ırkı, etnik kimliği, cinsiyeti, cinsel tercihi, her türlü farklılığı yok sayan zihniyetin tehlikesini anlatmayı amaçlayan yapıtlar üretilmiştir. 1990’lı yıllardan günümüze çok geniş bir üretim alanını kapsayan kimlik politikaları sanatı, toplumda yaygınlık kazanmış temsillerin üzerine giderek toplumsal ayrımcılığı gözler önüne sermek ve Yapısöküm’e uğratmayı hedefler.
  • Evanjelik hareket, 1920’lerdeki göç dalgalarını, geleneklerin ve ABD’nin elden gidişi olarak değerlendirir.
  • Olayların gelişimiyle bir göçmen toprağı haline gelen, ama böyle bir misyon için kendini uygun görmeyen Batı Avrupa’da bazı halklar, kimliklerini sadece kendi öz kültürlerine referanstan başka türlü algılamada hala zorlanıyorlar.
50. Venedik Bienali’nde Giardini’de yer alan İspanyol Pavyonu’nda İspanya’nın adı siyah bir malzeme ile örtülmüş, pavyonun ana giriş kapısı tuğla ile örülmüş. Bir işaret izleyiciyi pavyonun arkasına yönlendiriyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

50. Venedik Bienali’nde Giardini’de yer alan İspanyol Pavyonu’nda İspanya’nın adı siyah bir malzeme ile örtülmüş, pavyonun ana giriş kapısı tuğla ile örülmüş. Bir işaret izleyiciyi pavyonun arkasına yönlendiriyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İspanyol Pavyonu’nun arka tarafında iki polis bekliyor ve pasaport soruyor. Sadece İspanyolları içeri aldıklarını söylüyorlar.  İspanyol sanatçı Santiago Sierra (1966-), “Bir duvar örerek İspanya’yı yabancılara kapatıyorum; bu da Berlin Duvarı gibi, Batı Şeria Duvarı gibi bir duvardır,” diyerek ülkesinin göçmen sorunu ile ilgili tutumunu protesto ediyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İspanyol Pavyonu’nun arka tarafında iki polis bekliyor ve pasaport soruyor. Sadece İspanyolları içeri aldıklarını söylüyorlar.
İspanyol sanatçı Santiago Sierra (1966-), “Bir duvar örerek İspanya’yı yabancılara kapatıyorum; bu da Berlin Duvarı gibi, Batı Şeria Duvarı gibi bir duvardır,” diyerek ülkesinin göçmen sorunu ile ilgili tutumunu protesto ediyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Çağdaş Dönem’in ilk kırılma noktasının 1989, bir diğerinin ise 11 Eylül 2001 olduğu rahatlıkla söylenebilir.
  • 2001, Britanya’da Çokkültürcülük konusunda rüzgarın tersine döndüğü yıl oldu. Çokkültürcülüğün bütünleşme yerine ayrışmayı beslediği; çokkültürcülüğün vaktiyle işe yaradığı fakat artık miadını doldurduğu, zira azınlıkları hakiki Britanyalılar olmaya teşvik etmekten çok farklılığı fetiş haline getirdiği yazılmaya başlandı. İngiltere’de 2005’te gerçekleştirilen bombalı saldırılardan sorumlu olan bireylerin çoğunun Britanya’da doğmuş olmaları, Çokkültürcülüğün bu saldırılardan bizzat sorumlu olduğunun iddia edilmesine yol açtı. Hollanda’da yaşanan olaylardan sonra 2005 yılında Francis Fukuyama, pek çok açıdan Çokkültürcülüğün öncülüğünü yapmış olan Hollanda ve Britanya’yı, köktendinciliğin kılıfı haline gelmiş çokkültürcü siyasetlerden vazgeçmeye ve sert önlemler almaya çağırdı.
  • 2001’den sonra başlayan terörle mücadele süreci için Uzun Savaş adı önerildi.
  • Asimilasyon, yeni gelenlerin yerleşik topluma verecekleri rahatsızlığın en alt seviyede tutulmasını ve diğer yurttaşlara olabildiğince benzemelerini tercih eder. Bütünleşme politikası, çoğunluğu oluşturan topluluk üyelerinin de ellerini taşın altına sokmalarını, toplumsal etkileşim süreçlerinin çift yönlü olmasını önerir. Çokkültürcülük de çift yönlü bir etkileşim öngörürken, bu sürecin farklı gruplar için farklı şekilde işlemesi gerektiğini zira herkese aynı şekilde uygulanabilecek tek bir şablonun olmadığını savunur.
  • Buna karşılık, liberal demokratik bir devletin, kimi yurttaşlarının İrlandalı-Amerikalı, Hintli-Britanyalı gibi tireli kimlik sahibi olabilecekleri düşüncesine açık olması gerektiği vurgulanır. Tireli kimlikler, elbette siyasal niteliktedir. Tireli kimlikler, yeni etnikliklerdir.
  • Çağdaş Dönem’de kimlikler eskiden olduğundan daha akışkandır. 1980’lerin başında kendilerini siyah olarak tanımlamış olanlar on yıl sonra Bangladeşli olabilmekte, bugün ise kendini Britanyalı Müslüman diye tarif edebilmektedir.
  • Karşılaştırmalı mitoloji ve karşılaştırmalı din alanlarında tanınan Joseph Campbell (1904-1987), sevgi ve merhameti kendi grubumuzdakilere saklarken, öfke ve istismarı dışarı, “öteki”lere yönlendirdiğimize dikkat çeker.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 271|Çağdaş Kavramsal Sanat 2

KİMLİK 1

  • İnsanların çeşitli niteliklerin bileşiminden oluşan kimliklere sahip oldukları düşünülüyor:  ırk, dil, din, renk, cinsiyet;  gelenekler, toplumsal kurumlar, düşünüş biçimleri, değerler gibi kültürel ögeler….
  • Milan Kundera, “İktidar sizi nereden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur” der. Mağdur kimliğin talebi, kendi farklılığının tanınmasıdır.
  • Bireysel ya da toplumsal zaafların istismarı, kişiyi yeniden şekillendirir.
  • Britanya polisinin verilerine göre, 23 Haziran 2016’daki AB referandumu ve AB’den ayrılma kararı sonrasında ülke genelindeki ırkçı söylem ve saldırılarda %400 artış yaşanmış. Referandum öncesinde haftada ortalama 63 olan ırkçı söylem ve saldırı sayısı referandumun ardından geçen bir haftalık sürede 331’e yükselmiş.
  • Tarihçi Marc Bloch, “İnsanlar babalarından çok, zamanlarının çocuklarıdır” diyordu.
  • Amin Maalouf’a göre biz kitleler çağında değil, bireyler çağındayız.
  • Bütün aidiyetlerimiz arasında dil, neredeyse her zaman en belirleyici olanlardan biridir. Dilin, kültürel kimliğin ekseni olarak kalma eğiliminde olduğunu söyleyebiliriz.
  • Diller de birçok aidiyetten oluşurlar. Fransız dilinin önce Latin, aynı derecede Germen, Kelt, sonra Afrika’dan, Antiller’den, Arapça’dan, Slavca’dan gelen katkılarla zenginleştiği bilinir.
  • Bazı dillerde dişi ve erkekler için farklı zamirler kullanılır. Bu durum Tanrı gibi cinsiyeti olmadığı düşünülen bazı kavramların da gündelik konuşmalarda veya yazılı metinlerde de erkek ya da dişi olarak tanımlanmasına yol açar. Çağdaş Dönemde bu konu bazı kişiler için, özellikle de trans bireyler için rahatsızlık verici olduğundan sık sık gündeme getirilip, dilin aslında kimseyi erkek ya da dişi kalıbına sokmaması gerektiği belirtiliyor.
  • 1990’lı yıllar, tümüyle Batılı beyaz erkek sanatçılardan oluşan sergilerin siyaseten doğru sayılmadığı bir dönemin başlangıcı olmuştur. Batı’da müze ve galerilerde; Batılı olmayan ülkelerde, fakat genellikle Batılı küratörlerin yönetiminde düzenlenen uluslararası bienallerde farklı kültürel kimliklerin temsil olanağı yaratılmıştı. Böylece, sanat dünyasının coğrafyası ciddi anlamda genişlemişti. Bu açılım, küresel ekonomik düzenin bir uzantısıydı.
The Snuff Main, V1, Fred Wilson. ABD, günümüz global politik durumuna uygun bir seçim yaparak, 2003 Venedik Bienali’ne beyaz ırk ve Batı kültürü tarafından yüzyıllarca aşağılanmış bir ırka ve kültüre mensup olan bir sanatçısını göndermiş. Fred Wilson (1954-), sergilediği çoklu ortam (multimedya) yapıtlarıyla hem yapısal hem de kavramsal olarak kompleks bir ortam yaratmış. Sunduğu video/filmler, enstalasyonlar, fotoğraflar, metinler, heykeller, el işleri, üzerinde oynanmış kitsch objeler ve tablolarla tarih boyunca Venedik’te fresklerde, usta ressamların tablolarında, biblolarda, mücevherlerde, filmlerde yaratılmış/kullanılmış zenci figürleri konu edinmiş. Yüzyıllarca zenci köle pazarı olmuş Venedik’te zencinin daima öteki olduğunu gösterirken, Batı tarihini Yapısöküm’e uğratıp, zencinin nasıl beyaz adamın elleri ve destekçisi olduğunu heykellerle göstermiş.  Wilson, İtalyan dekoratif sanatında, özellikle de mobilyada kullanılan, Blackamoors denilen, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Ortaçağ’da Avrupa’yı istila etmeye  gelmiş siyah derili, güçlü-kuvvetli, gösterişli kumaşlara sarınmış, türbanlı, Müslümanları hizmetkar olarak gösteren  figürleri kullanmış.  Bu figürlerden biri,  lambaları (kültürleri), yangın söndürücülerine bağlı kitsch bir Venedik şamdanını tutan bir zenci. Ama bu lambalar artık ışık vermiyor; yangın söndürücüler tarafından söndürülmüşler. Fred Wilson vitrin içine yerleştirdiği sahte çikolata, kurabiye ve mücevherlerin de göründükleri şey olmadıklarını,  “Bu bir çikolata değildir”, “Bu bir kurabiye değildir” önermeleriyle belirtiyor. Eser, ırkçılığa ilaveten o çok ünlü “puro her zaman puro değildir” sözünü söyleyen Freud’a ve bunu resmeden René Magritte’e de bir gönderme yapıyor.. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

The Snuff Main, V1, Fred Wilson.
ABD, günümüz global politik durumuna uygun bir seçim yaparak, 2003 Venedik Bienali’ne beyaz ırk ve Batı kültürü tarafından yüzyıllarca aşağılanmış bir ırka ve kültüre mensup olan bir sanatçısını göndermiş.
Fred Wilson (1954-), sergilediği çoklu ortam (multimedya) yapıtlarıyla hem yapısal hem de kavramsal olarak kompleks bir ortam yaratmış. Sunduğu video/filmler, enstalasyonlar, fotoğraflar, metinler, heykeller, el işleri, üzerinde oynanmış kitsch objeler ve tablolarla tarih boyunca Venedik’te fresklerde, usta ressamların tablolarında, biblolarda, mücevherlerde, filmlerde yaratılmış/kullanılmış zenci figürleri konu edinmiş. Yüzyıllarca zenci köle pazarı olmuş Venedik’te zencinin daima öteki olduğunu gösterirken, Batı tarihini Yapısöküm’e uğratıp, zencinin nasıl beyaz adamın elleri ve destekçisi olduğunu heykellerle göstermiş.
Wilson, İtalyan dekoratif sanatında, özellikle de mobilyada kullanılan, Blackamoors denilen, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Ortaçağ’da Avrupa’yı istila etmeye gelmiş siyah derili, güçlü-kuvvetli, gösterişli kumaşlara sarınmış, türbanlı, Müslümanları hizmetkar olarak gösteren figürleri kullanmış.
Bu figürlerden biri, lambaları (kültürleri), yangın söndürücülerine bağlı kitsch bir Venedik şamdanını tutan bir zenci. Ama bu lambalar artık ışık vermiyor; yangın söndürücüler tarafından söndürülmüşler.
Fred Wilson vitrin içine yerleştirdiği sahte çikolata, kurabiye ve mücevherlerin de göründükleri şey olmadıklarını, “Bu bir çikolata değildir”, “Bu bir kurabiye değildir” önermeleriyle belirtiyor.
Eser, ırkçılığa ilaveten o çok ünlü “puro her zaman puro değildir” sözünü söyleyen Freud’a ve bunu resmeden René Magritte’e de bir gönderme yapıyor..
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

 

Çağdaş Sanata Varış 266|Heykeller ve Nesneler 5

Sonsuz Körlük, Ilgın Seymen, 2014. Sanatçı, alışveriş odaklı yaşam, tüketim çılgınlığının hedonist duyguları kamçılayışı, mutluluğun her zaman daha fazla lüks tüketim olarak tanımlanışı/algılanışı, sistemin yarattığı bağımlılık, tehlikeli alışkanlıklar zinciri, gözümüzü boyayan kozmetik ve güzelleştirici ürünlerin verdiği anlık mutlulukların yarattığı körleşmeye gönderme yapıyor. Fotoğraf:ilginseymen.com

Sonsuz Körlük, Ilgın Seymen, 2014.
Sanatçı, alışveriş odaklı yaşam, tüketim çılgınlığının hedonist duyguları kamçılayışı, mutluluğun her zaman daha fazla lüks tüketim olarak tanımlanışı/algılanışı, sistemin yarattığı bağımlılık, tehlikeli alışkanlıklar zinciri, gözümüzü boyayan kozmetik ve güzelleştirici ürünlerin verdiği anlık mutlulukların yarattığı körleşmeye gönderme yapıyor.
Fotoğraf:ilginseymen.com

Merdiven, Monika Sosnowska, 2010. Polonyalı sanatçı, mimari ile heykeli, mekanın şiirselliğini ve siyasasını deneyimlemek için, birleştiriyor. Monika Sosnowska (1972-), eserlerini kıvırarak, bükerek, sıkıştırarak, çökerterek mekana yerleştiriyor; yanılsamaya neden olan işler üreterek mekanın ve yapının algılanışını değiştirmeyi amaçlıyor. Polonya halkının yaşadığı hayal kırıklığının sanatçıyı etkilemeye devam ettiği düşünülüyor. Varsayılan şeylere güvenilemeyeceği Sosnowska’yı etkileyen fikirlerden. Eser, 2010 yılında İsrail’de, 2012’de Polonya’da, 2012-13’te Shanghai Bienali’nde, 2014 yılında Berlin’de, her seferinde mekana uyarlanarak, sergilenmiş. Merdivenin  işlevselliğini kaybetmiş olması ile totaliter rejimlerin çöküşü arasında bir paralellik düşünülüyor. Babil Kulesi de eserin düşündürdüklerinden. Tamamlanamamış anıt,  söylemin ve yapıtın negatif anlamda eksikliğine, sürekli eksik kalışına değil, pozitif anlamda söylemin ve yapıtın sonsuz-yeniden-yapımına, dolayısıyla var ol(a)mayanı var etme, görünür ol(a)mayanı görünür kılma, yüzü ol(a)mayana yüz verme, sesi ve dili ol(a)mayanları konuşmaya katma arzusuna işaret eder. Yapısöküm mimarisinde  mekan olgusuna sabit ve değişmez bir nesnellik olarak değil, sürekli devinen bir hareket olarak  bakmak söz konusudur. Derrida Babil Kulesi’nin dillerin çeşitlenmesine indirgenemeyeceğini; Babil Kulesi’nin kendini her zaman başkalaşıma ve ötekiliğe açan, hiçbir zaman inşası bitmeyen, hiçbir zaman tam anlamıyla anıt olamayan bir yapıdır ve yapının tamamlanamıyor olması felsefenin temel yapısını oluşturur. Derrida’ya göre hiçbir söylem, metin ya da yapıt tamamlanmamıştır; her metin, kendi içinden yeni bir metnin doğmasına olanak tanır ve bu sayede kendini yaşatır. Fotoğraf:polishartandtea.tumblr.com

Merdiven, Monika Sosnowska, 2010.
Polonyalı sanatçı, mimari ile heykeli, mekanın şiirselliğini ve siyasasını deneyimlemek için, birleştiriyor.
Monika Sosnowska (1972-), eserlerini kıvırarak, bükerek, sıkıştırarak, çökerterek mekana yerleştiriyor; yanılsamaya neden olan işler üreterek mekanın ve yapının algılanışını değiştirmeyi amaçlıyor. Polonya halkının yaşadığı hayal kırıklığının sanatçıyı etkilemeye devam ettiği düşünülüyor. Varsayılan şeylere güvenilemeyeceği Sosnowska’yı etkileyen fikirlerden.
Eser, 2010 yılında İsrail’de, 2012’de Polonya’da, 2012-13’te Shanghai Bienali’nde, 2014 yılında Berlin’de, her seferinde mekana uyarlanarak, sergilenmiş.
Merdivenin işlevselliğini kaybetmiş olması ile totaliter rejimlerin çöküşü arasında bir paralellik düşünülüyor. Babil Kulesi de eserin düşündürdüklerinden.
Tamamlanamamış anıt, söylemin ve yapıtın negatif anlamda eksikliğine, sürekli eksik kalışına değil, pozitif anlamda söylemin ve yapıtın sonsuz-yeniden-yapımına, dolayısıyla var ol(a)mayanı var etme, görünür ol(a)mayanı görünür kılma, yüzü ol(a)mayana yüz verme, sesi ve dili ol(a)mayanları konuşmaya katma arzusuna işaret eder.
Yapısöküm mimarisinde mekan olgusuna sabit ve değişmez bir nesnellik olarak değil, sürekli devinen bir hareket olarak bakmak söz konusudur.
Derrida Babil Kulesi’nin dillerin çeşitlenmesine indirgenemeyeceğini; Babil Kulesi’nin kendini her zaman başkalaşıma ve ötekiliğe açan, hiçbir zaman inşası bitmeyen, hiçbir zaman tam anlamıyla anıt olamayan bir yapıdır ve yapının tamamlanamıyor olması felsefenin temel yapısını oluşturur. Derrida’ya göre hiçbir söylem, metin ya da yapıt tamamlanmamıştır; her metin, kendi içinden yeni bir metnin doğmasına olanak tanır ve bu sayede kendini yaşatır.
Fotoğraf:polishartandtea.tumblr.com

Hero, Leader, God, Alexander Kosolapov, 2007. Medyanın ve günlük yaşamın sunduğu belirgin imajları kullanarak dünyanın gündelik doğasını yansıtan Pop Art, geçtiğimiz yüzyılın en önemli sanat akımlarından biriydi. 2014 yılı sonunda açılan Post Pop: East Meets West adlı karma sergi, Pop Art’ın çok farklı hatta zıt ideolojiler taşıyan sanatçılar üzerinde dahi büyük bir etki yarattığını irdeliyor. Pop Art’ın en parlak döneminde çok uzak coğrafyalardaki yansımaları; Doğu dünyasındaki Politik Pop, Sinik Realizm gibi türevleri sergileniyor. Mizahi bir dil kullanan eserler, popüler imajları provokatif bir şekilde kamusal algıdaki imajlarla birleştirilmiş. Sergi, Pop Art’ın Çağdaş Sanat üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. Fotoğraf:www.artefactmagazine.com

Hero, Leader, God, Alexander Kosolapov, 2007.
Medyanın ve günlük yaşamın sunduğu belirgin imajları kullanarak dünyanın gündelik doğasını yansıtan Pop Art, geçtiğimiz yüzyılın en önemli sanat akımlarından biriydi. 2014 yılı sonunda açılan Post Pop: East Meets West adlı karma sergi, Pop Art’ın çok farklı hatta zıt ideolojiler taşıyan sanatçılar üzerinde dahi büyük bir etki yarattığını irdeliyor. Pop Art’ın en parlak döneminde çok uzak coğrafyalardaki yansımaları; Doğu dünyasındaki Politik Pop, Sinik Realizm gibi türevleri sergileniyor. Mizahi bir dil kullanan eserler, popüler imajları provokatif bir şekilde kamusal algıdaki imajlarla birleştirilmiş. Sergi, Pop Art’ın Çağdaş Sanat üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor.
Fotoğraf:www.artefactmagazine.com

For the Love of God (Tanrı Aşkı İçin), Damien Hirst, 2007. Hirst’ün ölüm-güzellik-lüks bağlantısını kuran, değerli taşlarla ortaya koyduğu bu eseri, sanat yapıtının değerini belirleyen olguları, sanat-meta sorunsalını irdelemeyi amaçlar. Memento mori (ölümü hatırla) ve vanitas (beyhude dünya) betimlemelerinde daima bir kurukafa (fanilik) kullanılmıştı. Aztekler’in turkuaz maskeleri de bir başka ilham kaynağı olmuş olabilir, deniyor. Meksikalı sanatçı Gabriel Orozco (1962-), içinden ve dışından siyah-beyaz geometrik bir desenle boyanmış bir insan kafatası olan Siyah Uçurtmalar’ı yapmış. Hirst, eserini yaptığında kendisinden almış olduğu ilham için Orozco’ya bir teşekkür mektubu yazmış. Platinden dökülen bu eserde, 200 yaşında olduğu tahmin edilen bir Avrupalıya ait kafatası kalıp olarak kullanılmış. Dişler orijinal kafatasından alınmış, 8,601 adet 1,106.18 karat elmas kullanılmış. Eserin, 14 milyon pounda mal olduğu; Hirst ve galerinin 50 milyon pound istediği; eseri, içinde Hirst’ün de bulunduğu bir konsorsiyumun satın aldığı söylentisi var. Başka kaynaklara göre ise eser 2007 yılında 100 milyon dolara satıldı ve  yaşayan bir sanatçıya ait en pahalı eser unvanını aldı. Andy Warhol eserlerinden büyük paralar kazanmaktan çok mutluydu, Damien Hirst de öyle. Bu eserin yarattığı sansasyon, sanatsal etkisinin önüne geçti. Fotoğraf:www.artspace.com

For the Love of God (Tanrı Aşkı İçin), Damien Hirst, 2007.
Hirst’ün ölüm-güzellik-lüks bağlantısını kuran, değerli taşlarla ortaya koyduğu bu eseri, sanat yapıtının değerini belirleyen olguları, sanat-meta sorunsalını irdelemeyi amaçlar.
Memento mori (ölümü hatırla) ve vanitas (beyhude dünya) betimlemelerinde daima bir kurukafa (fanilik) kullanılmıştı. Aztekler’in turkuaz maskeleri de bir başka ilham kaynağı olmuş olabilir, deniyor. Meksikalı sanatçı Gabriel Orozco (1962-), içinden ve dışından siyah-beyaz geometrik bir desenle boyanmış bir insan kafatası olan Siyah Uçurtmalar’ı yapmış. Hirst, eserini yaptığında kendisinden almış olduğu ilham için Orozco’ya bir teşekkür mektubu yazmış.
Platinden dökülen bu eserde, 200 yaşında olduğu tahmin edilen bir Avrupalıya ait kafatası kalıp olarak kullanılmış. Dişler orijinal kafatasından alınmış, 8,601 adet 1,106.18 karat elmas kullanılmış.
Eserin, 14 milyon pounda mal olduğu; Hirst ve galerinin 50 milyon pound istediği; eseri, içinde Hirst’ün de bulunduğu bir konsorsiyumun satın aldığı söylentisi var. Başka kaynaklara göre ise eser 2007 yılında 100 milyon dolara satıldı ve yaşayan bir sanatçıya ait en pahalı eser unvanını aldı. Andy Warhol eserlerinden büyük paralar kazanmaktan çok mutluydu, Damien Hirst de öyle.
Bu eserin yarattığı sansasyon, sanatsal etkisinin önüne geçti.
Fotoğraf:www.artspace.com

1951 İtalya doğumlu Danimarka’da yerleşik sanatçı Sandra Davolio seramik ve porselen işlerinde mercan kayasını andıran formları sık kullanır. Çağın doğaya saygı motosuna bir saygı duruşu. Fotoğraf: sandradavolio.dk

1951 İtalya doğumlu Danimarka’da yerleşik sanatçı Sandra Davolio seramik ve porselen işlerinde mercan kayasını andıran formları sık kullanır. Çağın doğaya saygı motosuna bir saygı duruşu.
Fotoğraf: sandradavolio.dk

  • Doğanın sanata dahil edilmesi / doğadan ilham alınması mücevher tasarımında da kendini gösteriyor. New York’ta çalışmalarını sürdüren mücevher tasarımcısı Monique Péan, takılarda doğal taşlara ilaveten mors dişi fosili, dinozor kemiği, bir milyon yıllık olduğu iddia edilen meteorit  parçaları kullanarak doğayı işinin bir parçası haline getiriyor.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 223| Postmodernizm’e Eleştiriler 2

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

  • Postmodernizm’in bir akım veya hareket olmadığı, çünkü bir isyan jargonu taşımadığı söylenir.
  • Bir başka eleştiri ise, Postmodernizm’in ne geçmişe ne de bugüne bağlı olduğu yönündedir..
  • ABD’li sanat eleştirmeni ve felsefeci Arthur Danto (1924-2013), ilkini 1984 yılında yayımladığı Sanatın Sonu ve Sanatın Sonunun Ardından adlı eserleriyle, sanatın sonunu ilan etmiştir. Bu ifade ile, Modern sanatın temelindeki geleneksel kültürel fikirlerin toplumsal ilerleme inancı, belirli ideallere bağlılık, sanatın izleyicisini aydınlatma ve geliştirme kapasitesine sahip olduğu inancının yerini kültürel göreceliğe, pazarlamanın pragmatik taleplerine, sponsorların ve kurumların ihtiyaçlarına bıraktığını anlatmak istemiştir.
  • Madem ki Çoğulculuk, yani “farklılığı çoğaltmak” Postmodern’in umududur, Postmodern mimari NY’dan Delhi’ye her yerde olduğuna göre, Postmodernizm’in çoğulcu ve yerel olma iddiası ne oldu, diye sorulur.
  • Postmodernizm’de orijinalite yokluğu çekiliyor; yeni gibi gözüken her şey geçmişin orijinalitesinden besleniyor, denir.
  • Postmodernist kuram yoktur, sınıflama, tanımlama yoktur, sanat sayılan- sayılmayan yapıt ayrımı yoktur. Dolayısıyla öyle bir estetikten söz edilemez.
  • Postmodern düşünürlerin çoğu insanları, tedirgin ve mutsuz eden, onları sürekli her şeyi sorgulamaya iten bir yaşamla karşı karşıya bırakır.
  • Tutarsızlık ve amaç yoksunluğu Postmodernizm’in tek tutarlı özelliğidir.
  •  ‘Las Vegas’tan Öğrenmek’ demek, kitsch’i temize çıkarmak çabasıdır.
  • Bilim ve sanatta mükemmellik yerine gelişme içinde olduğunu varsaymak tüm yapıtlara bir bitmemişlik duygusunu da beraberinde getirmiştir.
  • Bilgi TV oyununa malzeme olmuş, Tokyo’da Fransız Parfümü sürülüp Hong Kong’da Retro giyiliyor. İktidarın adı sermaye. Eklektik yapıtlar için alıcı- izleyici bulmak kolay. Sanat kendisini kitsch kılarak amatörün beğenisini pohpohluyor. Galeri sahibi, sanatçı, eleştirmen ‘ne olursa olsunculuk’ta anlaşıyorlar. Zaman gevşeme ve rahatlama zamanı. Bu ‘ne olursa olsun’ realizmi aslında paranın realizmi. Yapıtların değerini karlılıkla ölçmek yararlı bulunuyor.
  • Postmodernist’ler, Kitsch’i, TV dizilerini, Readers Digest kültürünü, reklamcılığı, motelleri, B tipi Hollywood filmlerini, sözde edebiyatı (ucuz baskı korku, aşk, popüler biyografi, cinayet, bilim kurgu, fantezi romanı), hepsini büyüleyici bulurlar.
  • Postmodern çağın hisleri, tuhaf bir aşırı coşkunun egemenliği altındadır.
  • Öznenin kaybolması, kişisel üslubun giderek daha zor bulunur olması.
  • Postmodern mimarlar geçmişin tüm mimari üsluplarını akıllarına estiği gibi, ilkesizce yağlamayıp, aşırı- uyarıcı kümelenmeler halinde bir araya getirmektedirler. Tasasız bir eklektisizm hakimdir.
  • Postmodernizm, soylu amaçları gözden düşürmüştür.
  • Bu dönemde, ideallerin yerini iyi bir meslek ya da beceri edinme almıştır.
  • Cahillikten suçluluk duymak kalmamıştır; bir daha geri gelmemek üzere aydının iktidarının sonu gelmiş, aydın ölmüştür.
  • Bu dönemde, siyaset alanında da akıldışı akımlar güçlenmiştir.
  • Arılık arayışı, sıradan bayağı ve gündelik olandan uzak durma çabası terkedilmiştir.
  • Postmodernizm , ciddiyeti aşağılıyor.
  • Mısır asıllı ABD’li edebiyat teorisyeni, eleştirmeni ve yazar İhab Hassan (1925-2015): “Postmodernizm, biçimsel kaygının öne çıktığı, canlılığını yitirmiş bir Modernizm’dir.”
  • Özgürlüğün/üslubun yerini gibilik vasfı almış; gibilik vasfı, sahicilik vasfı gibi sunulmaya başlamıştır.
  • Bu dönemde, sanatsal aktivite özerkliğini yitirmiş, büyük oranda sisteme entegre olmuştur.
  • Bu dönemde bir nesnenin sanat yapıtı olması için öyle sunulmasının yeterli olacağı sanılıyor.
  • Sanatın gerekliliğine duyulan inanç zayıfladıkça, sistemin sanatı ve sanatçıyı payelendirmesi daha abartılı hale gelmiştir.
  • Postmodern’i yaşatan ve destekleyen Sağcı politikalardır.
  • Postmodern sanatta metalar fetişleştirilmiştir. Dolayısıyla bu tavırla sisteme karşıtlık olası değildir. Postmodernizm, statüko ile uzlaşır. Postmodernizm, politik olarak iktidarsızdır.
  • Reklamın hedefi artık yeni bir metalaşmış gerçeklik yaratmaktır.
  • Bireysel ilgilerin çeşitliliğine yanıt vereceği sanılan seçim olanağı bolluğu, bireylerin hiçbir şey seyretmemeyi seçmesine yol açmıştır. Zapping ile kendi Postmodern gösterinizi kendiniz yaratıyorsunuz. Zapping yüzeysel bir sabırsızlığın Postmodern belirtisidir. Zapping, sıfır bilinçtir.
  • Postmodernizm kutuplaşma yaratmıştır. Değişik toplumlar, değişik değer yargıları kabul görünce, birey yok olmuştur.
  • “Sahtelerin gerçeği” yaratılır. Güneydoğu Asya’da “hakiki taklit”, bölge ekonomisinin %20′sini oluşturmaya başlamıştır.
  • Eleştirel Postmodernizm, kitle iletişimi imajlarına ve sunum tarzlarına müdahale eder. Kitle iletişimi, baskıcı kalıplar ve kapitalist ideolojiyle dolu bir imaj bankası olarak görülür.
  • Güçlü Postmodernizm, medya ve tüketici toplumunun dillerini bozar ve aynı zamanda burjuva dünyasının kayıtsızlığını eleştirir.
  • Postmodernizm avangardın yalnızca bir simülasyonunu sunar.
  • Postmodern’ler ezoterizme (edinebilmek için inisiye olmayı gerektiren, sadece üyelere açık gizli bilgi) kayıyorlar, mantığın ve sözün hiyerarşik üstünlüğünü yıkıp retoriği ve yazıyı öne çıkarıyorlar.
  • Postmodernizm’in Hıristiyanlığa sert bir darbe olduğunu söylerler. Yapısöküm, bazı eleştirmenler tarafından teoloji karşıtı olmakla suçlanır. Postmodernliğin özündeki materyalizmin bir ateizmi ya da inançsızlığı işaret ettiğini öne sürerler.
  • Modernizm, sanatı kitleden kopardığı, onu bir bilgi nesnesi haline getirdiği için eleştirilmişti. Postmodern Sanat bunu kırmayı, seçkinci tavrı dışlamayı öngörüyordu. Sonunda ortaya çıkan felsefe-düşünce-sanat ilişkisi ile büsbütün seçkinci, mutlakiyetçi bir bilgi anlayışını öne çıkardı. Sanat yapıtı değil, sanat bilgisi ağırlık kazandı.
  • Postmodern dönem, etik değerlerin ve sorumlulukların yok sayıldığı, hiç değilse ikinci plana itildiği bir dönem oldu.
  • Cinsellik bir tüketim nesnesine dönüştü. Bu, sanatın sorumluluğunu unutmasıdır.
  • Ernest Gellner’e (1925-1995) göre Postmodernizm, sömürgeciliğin bedelini ödemek için öznelciliğin batağına saplanmıştır. Sömürgecilik döneminde benimsenen nesnellik, gerçekte bir egemenlik kurma aracıydı. Öznelci görecelik ise, bu araçtan kurtulmanın bir yolu gibi görülmüştür. Postmodernizm, bir öznellik histerisidir.
  • Mario Vargas Llosa’nın (1936-) Hınzır Kız adlı eserinde yer verdiği Postmodernizm eleştirisi şöyledir:

Paris’te Mayıs 1968 Devrimi sonrasında alışkanlıklar daha özgürleşti ama kültürel bakış açısıyla, ünlü bir kuşağın (Mauriac, Camus, Sartre, Aron, Merleau Ponty, Malraux) tamamen ortadan kayboluşuyla birlikte sessiz bir kültürel geri çekilmenin yaşandığı o yıllarda, düşünce üstatları şahsiyetler artık yaratıcıların arasından değil eleştirmenlerin arasından çıkmaya başladı: Kibirli ve ezoterik belagatleriyle kendi tilmiz grupları içinde yalıtık ve kültürel hayatları bu evrimin sonucunda daha da banalleşen halk yığınlarından giderek uzaklaşan, önce Michel Foucault ve Roland Barthes gibi Yapısalcılar, sonra da Gilles Deleuze ve Jacques Derrida gibi Yapısökümcüler.”