Etiket arşivi: Weimar

Çağdaş Sanata Varış 194| Performans Sanatı’nın Öncülleri 2

  • 1915 yılında, Fütüristik Sentetik Tiyatro, çeşitli durumları, duyuşları, fikirleri, olguları ve simgeleri birkaç sözcüğe ya da harekete sığdırarak ifade etmeyi önermiştir. Fütüristik Sentetik Tiyatro, genelde tek bir fikri işleyen performanslar olmuştur.
  • Fütürizm’in öncüsü Filippo Tommaso Marinetti’nin (1876-1944) 1915 tarihli Ayaklar adlı performansı, 1960’lardan itibaren görülen performanslara çok yakındır.
  • 1910’larda Rusya’da bir grup Fütürist sanatçı da alternatif tiyatro, dans, kitle gösterileri düzenlemiştir.
  • 1916’da Zürih’te Cabaret Voltaire’de gerçekleştirilen kabare tipi Dada gösterileri de Performans Sanatı’nın öncülleri arasındadır. Berlin’deki Dadacılardan George Grosz (1893-1959), Ölüm kılığına girerek sokaklarda yürümüştür.
  • 1920’lerde Weimar’da kurulan ilk performans atölyesi Bauhaus Sahnesi, resim, heykel, dans, tiyatro gibi farklı disiplinleri buluşturan deneysel bir atölye olmuş; disiplinler arası bir sanatsal anlayışın temellerinin atılmasında önemli rol oynamıştır.
  • Ailesi İzmir’den göç etmiş Rumlardan olan Fransız oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve şair Antonin Artaud’nun (1896-1948) 1948 yılında, tiyatrodaki vurguyu oyunun kendisinden, oyuncunun performansının üzerine çekmesi ve izleyiciyi de dramın bir parçası olarak görmesi, Performans Sanatı’na ilişkin bir öngörüyü içermiştir.
  • Soyut Dışavurumcu hareketin en bilinen temsilcisi ABD’li ressam Jackson Pollock’un (1912-1956) ABD’de 1940’ların sonu ve 1950’lerin başında damlatma ve sıçratma (drip and splash) ya da hareketli boyama (action painting) olarak adlandırılan devrim yaratan performatif tarzından da söz etmemiz gerekir.
  • 1954-1972 yılları arasında Japonya’da Gutai grubu performansa dayalı Soyut Dışavurumcu resimler gerçekleştirmiştir. Grup aksiyon resmine ilgi duyan, aksiyon resmi ile performans arası gösteriler düzenleyen bir gruptur. Jackson Pollock ve Georges Mathieu’nün sanatına saygı duyarlar. Gutai grubunun amacı Soyut Sanat’ın sınırlarını aşmak olmuştur. Malzemeye hayat vermek olarak tanımladıkları deneysel çalışmalar yapmışlardır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası, savaşa reaksiyona odaklanan Gutai grubu, yıkımın estetiğini bir sanat formu olarak belirlemiştir. Psikolojik rahatlama amacı da taşıyan boya kutularını tuvale fırlatmak, kağıt Japon paravanlarında delikler açmak, yırtmak değişim/dönüşüm arzusunu da yansıtmaktaydı. 1962 yılına tarihlenen grubun ikinci döneminde ise daha çok Japonya’da nüfus artışı ve teknolojik gelişme ile oluşan kültürel oluşuma cevap niteliği taşıdı. Geleneksel sergi mekanlarına muhalefet, dış mekanlarda açılan, katılımcı, deneysel sergiler ile gösterildi. Gutai, dağıldıktan sonra da sergileri devam etti. 2009 yılındaki Venedik Bienali’ni ve 2013 yılında Solomon R. Guggenheim Müzesi’ni 25 Gutai sanatçısının 145 eserini misafir eden kurumlara örnek verebiliriz. Fotoğraf: 2009 yılında Venedik Bienali’nde Gutai köşesi. "Gutai Venice 1" by Serwertje - Own work. Licensed.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, savaşa reaksiyona odaklanan Gutai grubu, yıkımın estetiğini bir sanat formu olarak belirlemiştir. Psikolojik rahatlama amacı da taşıyan boya kutularını tuvale fırlatmak, kağıt Japon paravanlarında delikler açmak, yırtmak değişim/dönüşüm arzusunu da yansıtmaktaydı. 1962 yılına tarihlenen grubun ikinci döneminde ise daha çok Japonya’da nüfus artışı ve teknolojik gelişme ile oluşan kültürel oluşuma cevap niteliği taşıdı. Geleneksel sergi mekanlarına muhalefet, dış mekanlarda açılan, katılımcı, deneysel sergiler ile gösterildi. Gutai, dağıldıktan sonra da sergileri devam etti. 2009 yılındaki Venedik Bienali’ni ve 2013 yılında Solomon R. Guggenheim Müzesi’ni 25 Gutai sanatçısının 145 eserini misafir eden kurumlara örnek verebiliriz.
Fotoğraf: 2009 yılında Venedik Bienali’nde Gutai köşesi. “Gutai Venice 1″ by Serwertje – Own work. Licensed.

  • 1950’lerde Fransız ressam Georges Mathieu’nün (1921-2012) Uzakdoğu kıyafetleri ile izleyici önünde resim yaptığı etkinliklerden de söz etmek gerekir.
  • 1950’lerde performanstan ziyade Happening (oluşum) olarak adlandırılan ve tiyatro dışında sahnelenen bu tür yaklaşımların ilk örnekleri, ABD’li besteci, yazar ve eğitimci John Cage (1912-1992) tarafından gerçekleştirilmiştir. Etkinliğe katılanlar da daha önce sözünü ettiğimiz sanatçılardır: Merce Cunningham, David Tudor, Charles Olsen, Robert Rauschenberg, Mary Caroline Richards ve bir köpek. Cage, rastlantı ve doğaçlamaya yer vererek müzisyenlerin bir notasyonu aynen uygulamasını önlemiş, onların daha performatif olmasını sağlamıştır. Cage’in 4’33’’ adlı performansını da dosyamızın Neo Dada 2 adlı bölümünde anlatmıştık.
  • Cage’in öğrencisi Allan Kaprow (1927-2006), bu tür performanslara Happening adını vermiş; 1959’dan itibaren çeşitli Happeningler gerçekleştirmiş; Happening ve Environment (Çevre Sanatı) gibi yeni sanat türlerinin gelişmesinde rol oynamış; resim, müzik, tiyatro, çevre düzenlemesi gibi farklı türleri barındıran bir sanatsal anlayışın öncülüğünü yapmıştır. Kaprow, Enstalasyon sanatının gelişiminde de etkili olmuş bir kişidir. Sanatın seyirlik bir olgu olmaktan çok bir deneyim olması fikrinden hareket etmiştir.
  • Aynı dönemde ABD’li sanatçı Jim Dine (1935-) da pek çok Happening gerçekleştirmiştir.
  • Fütüristler, Dadacılar, Gerçeküstücüler performans kapsamında düşünülebilecek çeşitli etkinliklerde bulunmuşlardır. Rastlantı ögesi, performans geleneğine Dadacı ve Gerçeküstücü denemelerle, Happeningler ile, John Cage’in yapıtları ile girmiştir. Rastlantı ögesi geleneksel tiyatrodan uzaklaşma imkanı getirmiştir.
  • Yves Klein’ın (1928-1962) 1958’deki Boşluk sergisinin yanı sıra ilkini 1960’ta gerçekleştirdiği bir dizi performans, erken örnekler arasındadır.
  • 1950-1970 arasındaki süreçte Fluxus, performans kökenli bir oluşum olarak dikkat çeker.
  • Performansın,  bastırılmış dürtülere, duygu ve düşüncelere yönelik bir başkaldırı simgesi; bir eylem alanı ve aracı olarak kullanılması, kişisel ya da toplumsal düzeyde politik bir ifade biçimine dönüşmesi, bedene yönelik performansları, 1960’ların gençlik hareketlerinin, savaş karşıtı protestoların, ırk ve cinsiyet ayrımcılığına karşı ayaklanmaların bir yansıması olmuştur.
  • Viyana Eylemcileri, 1960’larda bedene yönelik sadomazoşistik tavırlarıyla gündeme gelmiştir. Grubun, genellikle çıplak gerçekleştirdiği, müstehcen, kan ve dışkının kullanıldığı pek çok performansı polisin müdahalesi ile sona ermiştir. Ana fikir, sanatçıların ve izleyicilerin bu tip performanslar aracılığıyla, bastırdıkları şiddet ve şehvet duygularından arınması, sağaltım imiş.
  • 1970’lerde yazınsal bir metnin temsilini değil, mimesis üzerine değil, daha ziyade fiziksel etkinlik ve bedensel ifadeyi ön plana çıkararak, yeni eleştirel araçlar geliştiriliyordu.

 

Goethe ve Schiller

  • 19. yüzyıl Macar burjuva kütüphaneleri Goethe’yi pek sevmezdi, “sulu klasik” derlerdi ona; Schiller’i kütüphanelere daha çok yakıştırırlardı. Schiller’de liberalizm pırıltıları görüyorlardı, bir devrimciydi o, Goethe ise “katı biçim”, “klasik bir muhafazakarlık”tı.
  • Goethe’nin tanımıyla weltliteratur, yani dünya edebiyatının ortak hazinesi olan bir edebiyatın en önemli kişilerinden ikisi bugünkü konumuz.
  • Goethe, “Alman Atinası” adıyla da anılan Weimar’da yalnızca sanatsal etkinlikleri ve tiyatroyu değil, bayındırlık işlerini de yönetti, Weimar-Saksonya Dükü Karl August’un başdanışmanı oldu. Goethe Napoléon’un huzuruna çıktığında İmparator’un Goethe’nin eseri Werther’den hayranlıkla söz etmesi ve Karl August’u Prusya Birliği’nden ayrılması koşuluyla tahtta bırakması, yazarın Weimar’a belki de en büyük hizmeti oldu.
  • Weimar’da Schiller ile arkadaşlıkları, sürekli bilgi alış verişleri, ortak estetik anlayışları, dayanışmaları, yazışmaları ile edebiyat tarihinde az rastlanır türden bir ilişkileri oldu. Bugün her ikisi de, Alman edebiyatının kurucuları arasında yer alıyor. Ama, Schiller’in Alman ulusunun kalbinde daha önemli bir yeri olduğu düşünülüyor.
  • Goethe’nin, Jena’da tanıştığı Schiller’i Weimar’a gelmesi için ikna ettiği biliniyor. Schiller, ordudaki doktorluk görevinden istifa ederek ömrünü şiir ve tiyatroya adamış, beş parasız yollara düşmüştü. Weimar’da, taşkın kişiliğine hiç de benzemeyen Goethe’nin bilgeliğinde, yerleşik ve sakin bir yaşamı olmuştu. Coşkulu ve duygusal bir karakteri vardı, durmuş oturmuş Goethe’nin tam tersiydi. Nedim Gürsel’in benzetmesiyle, biri Dionysos, öteki Apollon geleneğini benimsemişti. Schiller’in Weimar’a geldiği ilk yıllarda Goethe, Dük ile İtalya gezisindeydi, bir müddet beraber olamadılar ve ne yazık ki Schiller, Goethe ile tam on yıl süren iş birliğinden sonra 46 yaşında öldü.
  • Schiller’in erken ölümü Goethe’yi çok sarsmış. Goethe, “Sanki kendimi yitirmişim gibi hissediyorum….Benliğimin yarısı öldü artık” diye yazmış.
Goethe ve Schiller, Faust’un prömiyerinin yapıldığı Ulusal Tiyatro önündeki heykel, Weimar. Ernst Rietschel tarafından 1857’de yapılan bu heykel, tıknaz Goethe’yi Schiller ile aynı boyda gösteriyor. Goethe elindeki defne dalından çelengi şaire sunuyor. Fotoğraf:blog.kavrakoglu.com

Goethe ve Schiller, Faust’un prömiyerinin yapıldığı Ulusal Tiyatro önündeki heykel, Weimar.
Ernst Rietschel tarafından 1857’de yapılan bu heykel, tıknaz Goethe’yi Schiller ile aynı boyda gösteriyor. Goethe elindeki defne dalından çelengi şaire sunuyor.
Fotoğraf:blog.kavrakoglu.com

  • Weimar’daki Goethe ve Schiller Arşivi, Almanya’nın ilk edebiyat arşividir. 1892-96 yılları arasında inşa edilen bina, müze ve arşiv için özel olarak yapılmıştır. 1960 yılından sonra Arşiv genişletilmiş, korumaya aldığı Alman sanatçıların sayısı 130’a çıkmıştır. Almanya’nın aynı zamanda en büyük edebiyat arşivi de olan Goethe-Schiller Arşivi, 2001 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alındı. Arşiv, 2010 yılında restorasyona girdi.
  • Goethe de öldükten sonra Weimar bu iki şair sayesinde, pek çok ünvanının yanı sıra, edebiyat tarihine de geçti.
  • Şimdi bu iki üstat da Weimar’da uyumakta.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Bir Burjuvanın İtirafları, Sándor Márai, Can Yayınları, 2010.
  • Acı Hayatlar, Nedim Gürsel, Doğan Kitap, 2014.
  • Goethe-Schiller Arşivi Yenileniyor, Fulya Canşen, ntvmsnbc, 04.01.2014.

Çağdaş Sanata Varış 71 | Bauhaus 2

Gropius: Bauhaus Master’s Evi. Mimarı Lyonel Feininger. Dessau, 1926. Bu evler Almanya’daki modern mimarinin ilk örnekleri oldular.

Gropius: Bauhaus Master’s Evi. Mimarı Lyonel Feininger. Dessau, 1926. Bu evler Almanya’daki modern mimarinin ilk örnekleri oldular.

Gropius, çağdaş mimarlığın biçimlerini belirlerken, bunların yenilik peşinde bir grup mimarın kişisel çabalarıyla biçimlenemeyeceğini, tersine sosyal gereksinimlerin ve teknik olanakların kaçınılmaz mantıksal ürünleri olduklarını belirtmiştir. Pürizm'in eksenel simetri anlayışının dışına çıkarak dinamik bir kompozisyon elde ettiği "Dessau Bauhaus Binası" (1925-26), yine de Pürizm ilkeleriyle bağdaşan bir örnektir..

Gropius, çağdaş mimarlığın biçimlerini belirlerken, bunların yenilik peşinde bir grup mimarın kişisel çabalarıyla biçimlenemeyeceğini, tersine sosyal gereksinimlerin ve teknik olanakların kaçınılmaz mantıksal ürünleri olduklarını belirtmiştir. Pürizm’in eksenel simetri anlayışının dışına çıkarak dinamik bir kompozisyon elde ettiği “Dessau Bauhaus Binası” (1925-26), yine de Pürizm ilkeleriyle bağdaşan bir örnektir..

  • 1925’te, Bauhaus Weimar’dan Dessau’ya taşındı. Gropius okul için yeni bir bina tasarladı. Bu bina, cam duvarı, çelik kullanımı, asimetrik planı, mekanın maksimum verimle kullanılması açısından daha sonra Modern mimarinin temel taşı oldu.
  • 1924-1928 arasında Marcel Breuer (1928-1981) yönetiminde yürüyen mobilya atölyesi Bauhaus’un en gözde işliği oldu. Hafif, seri üretime uygun metal koltuklar tasarlandı. Bu koltuklar Dessau’daki binanın tiyatrosunda kullanıldı.
Marcel Breuer tasarımı Wassilly koltuk, 1925.

Marcel Breuer tasarımı Wassilly koltuk, 1925.

  • Tekstil işliği Gunta Stölzl (1897–1983) yönetimindeydi. Burada, Bauhaus anlayışına uygun kumaşlar üretildi. Talebelere renk teorisi, tasarım ve dokumanın teknik yönleri öğretildi. Stölzl selofan, fiberglas, metal gibi geleneksel olmayan malzeme kullanımını özendirdi. İşliğin çalışanlarının çoğu kadındı. Diğer iş alanlarında tercih edilmeyen kadınlar için de bu atölyeler bir fırsat oldu. Bu atölyenin ürünlerinin ticari başarısı okula gelir sağladı. Atölye, Anni Albers (1899-1994) gibi tekstil sanatçılarını yetiştirdi. Albers yaşamı boyunca tasarlamaya ve modern tekstil konusunda yazmaya devam etti.
  • Lazslo Moholy-Nagy Bauhaus’ta temel biçimleri ve birincil renkleri kullanan endüstri tasarımı konusunda çeşitli deneyler yaptı. İlk örnekleri  1926-1928 yılları arasında Bauhaus’ta tasarlanıp geliştirilen, seri yapıma geçip pazarlanan çeşitli ışık donanımları en başarılı olan tasarımlarıydı.
  • Metal işleme atölyesi de gözde atölyelerden biriydi. Burada Marianne Brandt, Wilhelm Wagenfeld ve Christian Dell tasarımcı olarak çalıştılar. Aydınlanma gereçleri ve masalar ürettiler. Bu ürünler okulun aydınlatılmasında kullanıldı. Brandt metal işleme atölyesinde çalışan tek kadındı ve 1928 yılında Maholy-Nagy’nin yerine atölyenin yöneticisi oldu. Tasarımlarında ustası Maholy-Nagy’nin etkileri ve Bauhaus estetiği oldukça belirgindir. Seri üretimi yapılmayan ama özel fikirler barındıran tasarımı olan demlik, damlatmayan ağızlığı ve el yakmayan fildişi kulbu ile fonksiyonu öne çıkaran bir ürün olmuştur.
  • Gropius 1928 yılında yöneticiliği bıraktı. Yerine mimar Hannes Meyer (1889-1954) geçti. Meyer okulun yeni programında seri üretimde kullanılabilecek tasarımlara ve halk için yararlı olabilecek tasarım ve mimariye ağırlık verdi. Fazla formalist bulduğu dersleri programdan çıkattı. Reklam ve fotoğrafçılık  önemsendi.
  • Meyer aşırı sağcı yerel yöneticilerin baskısı ile 1930 yılında Bauhaus’un yöneticiliğinde istifa etmek zorunda kaldı. Yerine mimar Ludwig Mies van der Rohe (1886-1969)geldi.
Alman Ludwig Mies van der Rohe, 1929'da en ünlü projelerinden birine imza attı: Uluslararası Barcelona sergisindeki Alman Pavyonu. Bu bina 1938'de yıkıldı ve daha sonra 1986'da yeniden inşa edildi. Kolonlarla desteklenen düz bir çatıya sahip olan pavyonun iç duvarları cam ve mermerden yapılmıştı ve bu duvarlar yapıyı desteklemedikleri için hareket edebilirler. Mies'in diğer tasarımlarında da gözlenen "boşluk, hacim, uzay" kavramı bu pavyonda da belirgindir.

Alman Ludwig Mies van der Rohe, 1929′da en ünlü projelerinden birine imza attı: Uluslararası Barcelona sergisindeki Alman Pavyonu. Bu bina 1938′de yıkıldı ve daha sonra 1986′da yeniden inşa edildi. Kolonlarla desteklenen düz bir çatıya sahip olan pavyonun iç duvarları cam ve mermerden yapılmıştı ve bu duvarlar yapıyı desteklemedikleri için hareket edebilirler. Mies’in diğer tasarımlarında da gözlenen “boşluk, hacim, uzay” kavramı bu pavyonda da belirgindir.

Barcelona Koltuğu. 1929 Uluslararası Barselona Sergisi’ndeki Alman Pavyonu için Ludwig Mies van der Rohe tarafından tasarlanmıştır.

Barcelona Koltuğu. 1929 Uluslararası Barselona Sergisi’ndeki Alman Pavyonu için Ludwig Mies van der Rohe tarafından tasarlanmıştır.

  • Bauhaus mobilyasının en ünlü iki mimarı Marcel Breuer ve Mies van der Rohe idi. 1920’lerde ikisi de, ilk kez 19. yüzyılın ortasında denenmiş olan, metal konstrüksiyonun imkanlarını araştırdılar. Breuer 1928’de “metal mobilya modern bir odanın parçasıdır ve stilsizdir,  hiçbir stile dair iması yoktur” diye yazmıştır. Hafif ve güçlü oldukları için çelik ve alüminyum tercih edilen metal çeşitleri olmuştur.
1926-7 yılında Mies tarafından tasarlanan konsol sandalye.

1926-7 yılında Mies tarafından tasarlanan konsol sandalye.

Mies’ten iki yıl sonra, 1928’de, Marcel Breuer daha dengeli ve daha pratik bir model tasarladı: Model B32. Bu model, Breuer’ın hedeflediği gibi, geçmiş dönemin stillerinden hiçbir iz taşımamaktadır. Günümüzde de kopyaları yapılmaya devam etmektedir. Her iki tasarımda da modern, endüstriyel görünüş ve çeliğin sertliği, hasır kullanımı ile yumuşatılmıştır. Model B32 Victoria and Albert Müzesi’nde sergilenmektedir.

Mies’ten iki yıl sonra, 1928’de, Marcel Breuer daha dengeli ve daha pratik bir model tasarladı: Model B32. Bu model, Breuer’ın hedeflediği gibi, geçmiş dönemin stillerinden hiçbir iz taşımamaktadır. Günümüzde de kopyaları yapılmaya devam etmektedir. Her iki tasarımda da modern, endüstriyel görünüş ve çeliğin sertliği, hasır kullanımı ile yumuşatılmıştır.
Model B32 Victoria and Albert Müzesi’nde sergilenmektedir.

  • Mies van der Rohe, “İlginç olmak istemiyorum, iyi olmak istiyorum” ifadesinde, “iyi olmak” kavramını Pürizm ilkelerinde yer aldığı gibi yorumlamış, yapılarında tasarımcının kişiliğini öne çıkarmayan saf biçimlerin güzelliğini ifade etmeye çalışmıştır.
  • Mies’in yaptığı programda mimarlık ağırlık kazandı.  Lily Reich (1885–1947),  iç dekorasyon bölümünün başı oldu. Dokuma, fotoğrafçılık, uygulamalı sanatlar bölümleri devam etti. Almanya’da artan politik çalkantı, Bauhaus’un finansal zorluğu ile birleşince Mies okulu küçülterek 1930 yılında Berlin’e taşıdı. 1933 yılında ise okulu tamamen kapatmak zorunda kaldı.
  • Azalan duvar, artan cam yüzeyler; düz, teras çatılar; çatı bahçeleri; prefabrik konut yapımı Bauhaus’un görünen yenilikleri oldu.
  • Çevremizdeki binalar, kullandığımız iskemleler, duvarlarımızdaki resimler büyük ölçüde Bauhaus mührünü taşıyor.
  • Hans Hofmann, Max Ernst, Josef Albers, Piet Mondrian gibi meşhur Alman göçmenleri, Amerikan sanatını etkilemiş ve sanat hayatını canlandırmışlardı. Avrupa’daki Nazi rejimi ve onun savaş aktiviteleri birçok sanatçıyı sapkın olarak adlandırıp dışladı. Bu sanatçılar da ya başka ülkelere gittiler, ya da kendi içlerine kapandılar.
  • İkinci Dünya Savaşı’nın zorlu yıllarında Bauhaus’un önemli üyeleri de ABD’ye göç etti. Onların çalışmaları ve eğitim felsefeleri mimari ve tasarım konusunda nesilleri etkiledi. Nasyonal Sosyalistler Gropius’u Almanya’yı terk etmeye zorladı. Gropius önce Londra’ya sonra ABD’ye Boston’a gitti, Harvard Üniversitesi’nde ve MIT’de, Marcel Breuer ve Joseph Albers Yale Üniversitesi’nde ders verdi. Moholy-Nagy ise 1937 yılında Chicago’da Yeni Bauhaus’u kurdu. Frank Lloyd Wright (1869-1959) işlevsel Chicago ekolünün başını çekti.
  • 1930′larda ekonomik ve politik değişiklikler yüzünden Mies’in çoğu binası inşa edilememişti ve davet üzerine 1938′de Amerika’ya taşınmaya karar verdi.Illianois Eyaleti’ndeFox River kıyısındaki Farnsworth Evi (1946-50), Chicago’da Illinois Teknoloji Enstitüsü’nün (IIT) mimarlık okulu Crown Hall (1956), New York’ta P. Johnson’la birlikte gerçekleştirdiği Seagram Gökdeleni (1958), Mies van der Rohe’nin 20. yüzyılın amaçlarını mekâna dönüştürmeyi hedefleyen rasyonel tasarımları arasındadır.
  • Bauhaus hocalarının ABD’de ders vermeye başlamasıyla 1920’lerin ürünü Bauhaus’un avangard üslübü Uluslararası Üslup adını aldı.
  • ABD mimari tasarım konusunda önemli atılımlara sahne olduysa bunda Bauhaus’un birinci elden payı vardır.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 70 | Bauhaus 1

BAUHAUS  1
1919-1933

  • İsviçreli Le Corbusier (1887-1965) hem kent yaşamına uygun, hem bireyselliği koruyan, sıradan olmayan, yaratıcı bir biçim anlayışını koruyan yapıları savunuyor. Bir evde dış görünüşten çok odaların, evin içinin iyi organize edilmiş olmasının, rahatlığın, sahibine beklentisinin karşılığını verebilmesinin önemli olduğunu öne sürüyor.
  • Almanya’da Le Corbusier’nin bu görüşlerini savunan, Frank Lloyd Wright’ın (1867-1959) teorilerinden etkilenen, teknik gelişmelerle sanatı birleştirmeyi amaçlayan, zanaat ile de elele veren Bauhaus Mimarlık ve Sanat okulu Weimar’da Walter Gropius (1883-1969)  tarafından kuruldu (1919 ) (Staatliches Bauhaus) .
  • Bauhaus 20. yüzyılın en etkili mimarlık ve tasarım okulu oldu.
  • Gropius, mimarların, ressamların, heykeltraşların zanaate geri dönmesi gerektiğini; çünkü profesyonel sanat diye birşey olmadığını; sanatçı ile zanaatkar arasında temelde bir fark olmadığını; sanatçının yüceltilmiş bir zanaatkar olduğunu; zanaat temelinin her sanatçı için elzem olduğunu; sanatçı ile zanaatkar arasında ayrım yapmayan yeni bir lonca kurulması gerektiğini öne sürüyordu.
  • Bauhaus’ta mimarlıktan başka vazo tasarımından şehir planlamasına, çocuk mobilyasından fotoğrafçılığa çeşitli sanat dallarında eğitim verilmesi hedeflenmiştir.
  • Bauhaus’un ilk ve en önemli hedefi sanat ve zanaat ikilemini ortadan kaldırmaktır.
  • Teknoloji bu dönemde yapıya girdi.
  • Gropius sanat-zanaat-endüstri üçlüsünü birleştirmeyi amaçladı. Bu, Birinci Dünya Savaşı sonrası yeni dünyaya yeni bakış açısı oldu.
  • Bauhaus, yaratıcılığın, tarihteki klasik örneklerin kopya edilmesi ile geliştiğini varsayan o güne kadarki çeşitli sanat ve mimarlık kurumlarından çok farklı bir çizgi izledi.
  • Tasarımda netlik, akılcılık, sadelik, geometrik düzenlemeye bağlı biçimler, asal renkler ve işlevsellik temeline oturan De Stijl ve Konstrüktivizm Weimar’a gelince Bauhaus’un modernist çizgisi belirmeye başladı.
  • Vitray, mobilya, dokuma, duvar kağıdı, çeşitli basım teknikleri, reklamcılık ve afiş gibi yeni konular ilk kez sistematik olarak ele alındı.
  • Bauhaus kesin programa dayalı bir kurum değildi, Gropius’un fikirlerine dayanıyordu.
  • Bauhaus Ekspresyonizm ve Konstrüktivizm’in (1916) getirdiği bir akım oldu.
  • Mondrian ve Cezanne’ın eserlerindeki yalınlık ve denge mimariye yansıdı.
  • Doğada, insanda hatta makinada denge ve düzen gözetildi.
  • 1910’dan sonra Almanya’da Ekspresyonizm, Hollanda’da Neo Plastisizm ve De Stijl, Rusya’da Konstrüktivizm etkileri ile yapılarda arınmışlık ortaya çıktı.
  • 20. yüzyıl sanatında aranan özellikler yalınlık, ifade gücü (ekspresyon) ve yapısallık (denge ve kalıcılık) oldu. 1912’lerde Avrupa’da hatırı sayılır hale gelen Doğu etkisi ile arı, sade ve işlevsel olma öne çıktı.
  • Özellikle Almanlarda bu arayışlar güçlü oldu.
  • Art Nouveau’nun dekoratifliğine ve her türlü dekoratif ögeye karşı çıktılar.
  • Mimarlıkta :
    **işlevsellik,
    **yalın biçim arayışı,
    **toplumun ihtiyaçlarını dikkate almak,
    **yapının çevre ile uyumlu olmasına (organik yapıya) özen göstermek,
    **binalara saydam bir görünüş kazandırarak iç ve dış mekanı birleştirmek,
    **bu ana ilkeleri kişisel yaratıcı güç ile ifade etmek önemsendi.
1860 yılında Büyük Dük tarafından sanat okulu olarak hizmete açılan binaya 1919’da Walter Gropius  tarafından Bauhaus adı verildi. 1996 yılında adı Bauhaus Üniversitesi oldu. Günümüzde 4000 talebesi var.

1860 yılında Büyük Dük tarafından sanat okulu olarak hizmete açılan binaya 1919’da Walter Gropius tarafından Bauhaus adı verildi. 1996 yılında adı Bauhaus Üniversitesi oldu. Günümüzde 4000 talebesi var.

  • Okulda metal işleme, mobilya yapımı, dokuma, seramik, tipografi, duvar resmi için işlikler açıldı. Ancak bu faaliyetler maliyeti karşılamadı.
  • 1921’de Wassily Kandinsky (1866-1944)Weimar’da Bauhaus diye bilinen tasarım okulunun kadrosuna dahil oldu. 1926’da biçimlerin etkili anlamları konusundaki Kandinski’nin araştırmalarının özeti Bauhaus’ta yayımlandı.
  • 1922 yılında Bauhaus’a giren Paul Klee (1879-1940) de Bauhaus’ta uzun süre öğretmenlik yaptı. Öğrencileriyle çizgilerin, biçim kalıplarının, renklerin, simgelerin, perspektifin resimsel işlevleri üzerinde çalıştı. Klee Bauhaus’tan 1931’de, Kandinski ise 1933’te ayrıldı.
  • Gropius zanaat vurgusundan vazgeçmeden Bauhaus’un amaçlarını 1923 yılında yeniden belirledi: seri üretim için tasarım yapmak. Okulun yeni sloganı “endüstri için sanat” oldu.
  • Josef Albers (1888-1976), 1920’de Weimar’da Bauhaus Tasarım Okuluna yazılarak 32 yaşında okulun en yaşlı öğrencisi oldu. Burada malzemelerini çöplerden sağlayarak ilk defa soyut resimlerle deneysel çalışmalara girişti; 1922’de cam atölyesini yeniden organize etti. 1925’te Bauhaus ile Dessau’a taşınan Albers, burada profesörlüğe getirildi. 1939’da Amerikan vatandaşlığına geçti.  1950’de Yale Üniversitesi sanat bölümünde mimarlık ve tasarım bölümlerini yönetti.
  •  Bauhaus döneminde dans nasıldı diye bakarsak: Oskar Schlemmer (1888-1943), Almanya’da 1913-1933 yılları arasında Bauhaus bünyesinde hem eğitmen hem sanatçı olarak çalışan bir heykeltraş, tasarımcı ve kuramcıydı. Bauhaus estetiğinin prensiplerini ortaya koyan eseri Das Triadisches Ballet (1922), insan figürünün geometrik şekillerle dönüştürülmesini esas almıştır. Bu eser aynı zamanda dönemin en fazla sahnelenen avangard dansı olmuştur. Schlemmer, dansın koreografik olarak oluşturulmuş geometrisinin hem mekanik, Apllovari, hem de ilkel itkilerin ifadesini esas alan Dionizyak akımın bir sentezini sunduğunu düşünüyordu.
Albers ilk kez değişmeyen bir biçimi renklerle çeşitlendirdi. Başyapıtı olan Kareye Saygıyı  1950’den sonra çalışarak rengin durum, çevre, ışık yoğunluğu gibi faktörlere bağlılığını gösterdi.

Albers ilk kez değişmeyen bir biçimi renklerle çeşitlendirdi. Başyapıtı olan Kareye Saygıyı 1950’den sonra çalışarak rengin durum, çevre, ışık yoğunluğu gibi faktörlere bağlılığını gösterdi.

Barış Müzikleri

İKSV Müzik Festivali’nde, iki akşam arka arkaya, Aya İrini’de, iki harika konser izledim. Konserlerin harika olması bir yana, bence temaları da çok benzerdi. Bu konserler sayesinde, bu karışık ortamda bile içim ümitle doldu; yan yana, iç içe, omuz omuza yaşanabileceğine dair. Aynı zamanda hüzünlendim. Yüzyıllarca birlikte var olabilmiş, aynı şarkıları kendi dillerinde söyleyerek hayatı çok uzun süreler barış içinde paylaşmış halklar gerçekten düşman olabilir mi, bilemedim.

Her iki toplulukta da eski çalgılar kullanan yorumcular vardı. Biri Akdeniz ülkelerinin, diğeri Balkan ülkelerinin ezgilerini programına almıştı. İlki, Hésperion XXI & Jordi Savall konseriydi. Topluluk, 10.-18. yüzyılları kapsayan bir repertuvara sahipmiş. Doğu ile Batı’yı kaynaştıracak ortak noktalar bulmayı amaçlayan topluluk, aynı zamanda Ortaçağ ile Barok arasında kalan dönemin müziğini anlamada ve aktarmada  öncü imiş. Bu konserde, Balkanlardaki Hıristiyanlar, Sefaradlar ve Müslüman halkların müziklerini sundular. Orkestra; Yunanlı, Katalan, Bulgar, Türk, İspanyol, Ermeni ve Fransız üyelerden oluşuyordu. Daha önceki İstanbul konserlerinde de Osmanlı müziğinin Ermeni ve Yahudi ustalarının eserlerine yer vermişlerdi. Bu defa da Dimitri Kantemir’in iki eseri seslendirildi. Boğdan Voyvodası çok ilginç bir kişilik, ama bu başka bir yazının konusu olabilir. Jordi Savall, pek çok ödülün yanı sıra Almanya’dan Barış Ödülü almış, UNESCO tarafından da Barış Sanatçısı ilan edilmiş.

L’Arpeggiata & Christina Pluhar; Türkiye, Yunanistan, İtalya, Fransa, İspanya ve Portekiz’den ezgileri  Barok çalgılarla, Doğu Akdeniz’in geleneksel çalgıları kanun ve saz eşliğinde, bu ülkelerin geleneksel müziklerinden örnekler sundular. Pluhar, farklı müzikal geçmişlerden gelen müzisyenleri projelerinde biraraya getirmesi ile tanınıyormuş. Topluluğu ikinci, çok sık dinlediğim Misia’yı ilk izleyişim oldu.

Her iki konserde de çok sık dinleyemediğimiz enstrümanların varlığı da benim için ayrı bir zevk oldu. Christina Pluhar’ın çalgısı theorbo’nun yer aldığı, bir 17. yüzyıl tablosunun fotoğrafını paylaşıyorum. Tablonun Louis le Nain’e ait olduğu düşünülüyor, enstrümanı yine bir kadın çalıyor.

Konserlerden sonra Edward Said ile Daniel Barenboim’in dahiyane projesini hatırladım. 1999 yılında Weimar’da (biliyorsunuz, daha önce paylaştığımız gibi, Weimar önemli olay ve kişilerin şehridir), Yo-Yo Ma ile biraraya gelmişler, genç Arap ve İsrailli müzisyenlerle yaptıkları çalıştaydan sonra genç Filistinli, İsrailli ve diğer Arap ülkelerinden gelen müzisyenlerden oluşan the West-Eastern Divan Orkestrasını  kurmuşlar, Said’in ölümünden kısa bir süre önce de işgal altındaki topraklarda müzik eğitimini desteklemek amacıyla Barenboim-Said Vakfı’nı kurmuşlardı.

Demek onlar da barışın yolunun müzikten geçtiğine emindiler.

Barenboim, Berlin Filarmoni’de, Bartoli’ye piyanoda eşlik ettikten sonra. 2004.