Etiket arşivi: Venedik

Dil

  • Uyumsuz tiyatronun önde gelen yazarlarından biri olan Romen yazar Eugène Ionesco (1909-1994), yalnızca sözcükler önemlidir, gerisi gevezeliktir, der.
  • Dilsel alışkanlıklar, çoğu zaman dile getirilmemiş duyguların önemli belirtileridir, der Umberto Eco.
  • Tüm Nazi ya da faşist okul kitaplarında, karmaşık ve eleştirel akıl yürütmenin araçlarını sınırlandırmak üzere, son derece kısıtlı bir sözcük dağarcığı ve ilkel bir söz dizimi temel alınır.
  • Avusturyalı kadın yazar Ingeborg Bachman (1926-1973), dili bir şehirle kıyaslamıştı. Şehir ve dil aynı ütopyayı ve aynı yıkımı içerir, şehrimizde de dilimizde olduğumuz gibi düşler kurar ve kayboluruz, dil de şehir de sadece bu düş kurma ve yolunu kaybetme biçimidir. Venedik’i bir dille karşılaştıracak olursak, Venedik’te oturmak Latince çalışmak gibidir, ölü bir dil, tıpkı Venedik gibi, hayalet dildir; o dili konuşamayız ama o hala kendi tarzında titreşir, mırıldanır, fısıldar.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik, 2017.

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik, 2017.

  •   İngiliz dilbilimci David Crystal (1941-), Dillerin Katli adlı kitabında 2100’e gelindiğinde dünya dillerinin yüzde 50 ila 90’ı ölmüş olacak diye yazar.
  • Bir dili öğrendiğimizde sadece bir iletişim aracını edinmiş olmayız, bir kültürün müşterisi oluruz.
  • Kişinin söylediklerinde ciddi olup olmaması ya da bir başkasını taklit etmesi bir yana, bazı ifadeler her daim nefret içerir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Beş Ahlak Yazısı, Umberto Eco, Can Yayınları, 2014.
  • Çıplaklıklar, Giorgio Agamben, Alef Yayınevi, 2017.
  • Ben Buradan Okuyorum, Tim Parks, Metis Yayınları, 2014.

 

Süreyya Operası’ndaki Sergi ve Bizde Operanın Başlangıcı 1

  • Opera, solistleri, korosu, orkestrası, kostümü, sahnesi, ışığı, dramatik oyunu ile müziğe uyarlanmış tiyatrodur. Wagner, operayı tüm sanat dallarını birleştiren eser olarak tanımlar.
  • Opera sahnesine sonradan eklenen bale, sahne efektleri, zengin çalgı topluluğu, dekor ve ışık derinliği ile öne çıkar.
  • Operada müzik, oyuna sonradan eklenmiş bir öge değildir. Operanın müziği, metin ve sahnelemeyle kenetlenmiş bir ögedir.
Müzik ve sahne sanatlarına uygun bir bina yaptırmak isteyen, aynı zamanda konser, konferans, dans, balo, çay, nişan-düğün gibi sosyal ihtiyaçları da karşılayacak bir bina tasarlamak için Süreyya İlmen Paşa  (1874-1955) Avrupa’daki ünlü opera ve tiyatroları gezer. Paris'in Champs-Élysées Tiyatrosu'nun fuayesinden, iç bölümler için ise Alman tiyatrolarından örnek alarak binayı tasarlatır. Üç yıl süren binanın yapımı 1927 yılında tamamlanır. Uzun yıllar sinema salonu olarak kullanıldıktan sonra 2007 yılında restorasyon sonrası Anadolu Yakası'nın birinci, Türkiye'nin ise altıncı Opera binası olarak açılır. Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası fuayesinde sahne sanatlarında kullanılan orijinal kostüm ve aksesuarlar, orijinal kostüm çizimleri opera ve bale eserlerindeki örnekleriyle sergileniyor. Sergi 6 Haziran 2017 tarihine kadar devam edecek. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Müzik ve sahne sanatlarına uygun bir bina yaptırmak isteyen, aynı zamanda konser, konferans, dans, balo, çay, nişan-düğün gibi sosyal ihtiyaçları da karşılayacak bir bina tasarlamak için Süreyya İlmen Paşa (1874-1955) Avrupa’daki ünlü opera ve tiyatroları gezer. Paris’in Champs-Élysées Tiyatrosu‘nun fuayesinden, iç bölümler için ise Alman tiyatrolarından örnek alarak binayı tasarlatır. Üç yıl süren binanın yapımı 1927 yılında tamamlanır. Uzun yıllar sinema salonu olarak kullanıldıktan sonra 2007 yılında restorasyon sonrası Anadolu Yakası’nın birinci, Türkiye’nin ise altıncı Opera binası olarak açılır.
Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası fuayesinde sahne sanatlarında kullanılan orijinal kostüm ve aksesuarlar, orijinal kostüm çizimleri opera ve bale eserlerindeki örnekleriyle sergileniyor.
Sergi 6 Haziran 2017 tarihine kadar devam edecek.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Köprülü Mehmed Paşa’nın oğlu, IV. Mehmet döneminde 1661-1676 tarihleri arasında on beş yıl sadrazamlık yapmış olan Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, bir düğün için Venedik’ten tam kuruluşlu bir opera getirtmeyi istemiş, törene çok kısa süre kaldığı için bu istek gerçekleşememiştir.
  • 1719 yılında Paris’e elçi gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi ve aynı yüzyılda Berlin ve Petersburg’a giden elçiler orada izledikleri operaları detaylı şekilde anlatmışlardır.
  • İlk opera seyreden padişah, bilgili ve kültürlü bir şehzade olarak yetiştirilen III. Selim’dir (1789-1807). 1797 yılında Topkapı Sarayı’nda bir İtalyan operası izlemiştir. Eserin adını kayıtlarda bulamadım.
  • Sultan II. Mahmut, önce Manguel adlı bir Fransızı sonra da (Gaetano Donizetti’nin kardeşi) Giuseppe Donizetti’yi (1788-1856) bando şefi olarak 1828’de İstanbul’a getirtir. Donizetti, çoksesliliğin ilk adımlarının atıldığı Muzika-yi Hümayun’u kurar. Öğrencilerine Batı sistemindeki nota yazısını öğretir. Mahmudiye marşını besteler. 1865 yılında Paşa ünvanını alır. Abdülmecit padişah olunca onun için Mecidiye marşını besteler. Mahmudiye marşı 11 yıl, Mecidiye marşı 22 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun ulusal marşı olarak çalınır.
  • Konser gezilerine çıkan Franz Liszt 1847 yılında İstanbul’a gelmiş, yaz aylarını İstanbul’da geçirmiş, Sultan Abdülmecit’e resitalini Beşiktaş Sarayı’nda vermiştir. Programına çeşitli operalardan yaptığı düzenlemeleri almıştır. Batı müziğine ilgi duyan Abdülmecit döneminde (1839-1861) sarayda sık sık operetler temsil edilmiş, misafir opera trupları davet edilmiştir.
  • Tanzimat’tan (1839) sonra Beyoğlu’nda halk için tiyatrolar açılmıştır. Bosko Tiyatrosu’nda opera gösterilerine de yer verilmiştir. Genellikle İtalyan operaları tercih edilmiş, metin çevirileri izleyicilere dağıtılmıştır. Tercüme metinlerden ilki 1842 yılında basılan Gaetano Donizetti’nin 1836 yılında Venedik’te ilk kez sahneye konulan Belisario adlı yeni eserine aittir.
Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası fuayesinde sergilenen şapkalardan bazıları. Yücel Tanyeri, Serdar Başbuğ, Şanda Zıpçı, Çimen Somuncuoğlu, Osman Şengezer ise sergide eseri bulunan sanatçılardan bazıları. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası fuayesinde sergilenen şapkalardan bazıları.
Yücel Tanyeri, Serdar Başbuğ, Şanda Zıpçı, Çimen Somuncuoğlu, Osman Şengezer ise sergide eseri bulunan sanatçılardan bazıları.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

 

Lüks Devrimi 1

  • 1600-1750 yılları arasına tarihlenen Barok Dönem, dünyevi yöneticinin güç kazandığı bir dönemdir.
  • 1638-1715 arasındaki dönemde Fransa ve Navarre Kralı olan XIV. Louis (Louis Le Grand, Le Roi-Soleil) Fransa’nın en uzun süre tahtta kalan kralıdır.
  • Fransa’yı lüksün merkezi haline getiren şey, devlet eliyle yapılan bilinçli, planlı uygulamalar olmuştur.
Sicilyalı şef Francesco Procopio dei Coltelli tarafından kurulan Café Procope’un Cours du commerce Saint-André tarafındaki girişi. Fotoğraf: Wikimedia Commons

Sicilyalı şef Francesco Procopio dei Coltelli tarafından kurulan Café Procope’un Cours du commerce Saint-André tarafındaki girişi.
Fotoğraf: Wikimedia Commons

  • Kral XIV. Louis ve ekonomi bakanı Jean-Baptiste Colbert, birlikte, dünyanın moda ve iyi yaşam unsurlarıyla kalkınan ilk ulusal ekonomisini inşa etme işine koyuldular.
  • Öncelikle daha önceki dönemlerde İtalya’dan, özellikle Venedik ve Floransa’dan sağlanan lüks malların çok daha lüksünü yapmayı hedeflediler.
  • Bu amaçla, lüks emtia üretecek bir zümrenin yetiştirilmesini sağladılar.
  • Lüks tüketimin sarayla sınırlı olması durumunda ekonomik olmayacağını bildiklerinden, üretici zümre aracılığıyla, tüketimin halka inmesini teşvik ettiler.
  • İlk dönüşümler mutfak alanında gerçekleşti.
  • 1651 yılında François Pierre de La Varenne adındaki şefin yazdığı Fransız Mutfağı adlı kitap, tarihte ilk kez, daha önce var olmayan bir Fransız mutfağının temel taşı oldu.
  • 1691 yılında bir başka önemli yemek kitabı, La Varenne’in vizyonuna birebir uyan, yine tarihte ilk kez, yeni yaratılmış Fransız pasta, börek ve tatlı tarifleri sundu.
  • Dönem, sıfırdan yepyeni bir Fransız mutfağının tasarlandığı bir dönem oldu.
  • Sultan IV. Murat’ın Kral XIV. Louis’ye elçi olarak gönderdiği Osmanlı sefiri Süleyman Mustafa Raca’nın konutunda tanışılan kahve, yüksek yaşamın en önemli emtialarından biri haline geldi.
  • İlk Paris kafeleri 1671 yılında açılmaya başladı ama ünlü Paris kafelerinin ilk örneği Café Procope kahveye Türk Likörü denildiği 1686 yılında açıldı. Hala açık olan işletme, bir restoran olarak hizmet vermeye devam ediyor.
  • Paris kafeleri ününü sürdürüyor; o zamandan beri şehrin cazibe merkezi olmaya ve şehre para kazandırmaya devam ediyor.
Café Procope’un dünyanın en eski café’si tabelası ve ünlü müşterilerinin adları. Fotoğraf: By Flickr: Jon And Megan

Café Procope’un dünyanın en eski café’si tabelası ve ünlü müşterilerinin adları.
Fotoğraf: By Flickr: Jon And Megan

 

 

J. S. Bach / Leipzig / Kantat / Kahve / Kahve Kantatı

Thomas Kilisesi önündeki Bach heykeli ve Bach’ın izinde gezisini yapan grubumuz, Leipzig, 2000. Augustinusçu tarikat üyeleri tarafından burada önce bir manastır kurulacak, önceleri içinde bir hastane barındıran bu manastır, daha sonra bir okul ve bir koroya sahip olacaktı. Zaman içinde Aziz Thomas’ın adıyla anılmaya başlayan manastırın bünyesinde 1409’da bir üniversite kuruldu; bu, Heidelberg’de 1386’da kurulan ilk üniversiteden sonra Alman topraklarında kurulmuş ikinci kurumdu. 15. yüzyılda yapılan tamir ve eklemelerle, yapı Gotik bir görünüme büründü. Thomas Kilisesi ve özellikle yoksul öğrencilerin ilk eğitimlerini aldıkları Thomas Okulu, yüzyıllar içinde kentin en önemli yapısı oldu. Thomas Kilisesi, 1700’lü yıllardaki kantoru (baş müzik eğitmeni) Johann Sebastian Bach (1685-1750) sayesinde ününü daha da artırdı. Bach’ın okuldaki konumu, rektör ve rektör yardımcısından sonra üçüncü sıradaydı. Bach, bu görevde en uzun süre kalanlardan biri oldu, 27 yıl. Sonraki yıllarda Mozart, burada org çaldı. Napoleon’un askerleri tarafından ise cephanelik olarak kullanıldı.

Thomas Kilisesi önündeki Bach heykeli ve Bach’ın izinde gezisini yapan grubumuz, Leipzig, 2000.
Augustinusçu tarikat üyeleri tarafından burada önce bir manastır kurulacak, önceleri içinde bir hastane barındıran bu manastır, daha sonra bir okul ve bir koroya sahip olacaktı. Zaman içinde Aziz Thomas’ın adıyla anılmaya başlayan manastırın bünyesinde 1409’da bir üniversite kuruldu; bu, Heidelberg’de 1386’da kurulan ilk üniversiteden sonra Alman topraklarında kurulmuş ikinci kurumdu. 15. yüzyılda yapılan tamir ve eklemelerle, yapı Gotik bir görünüme büründü. Thomas Kilisesi ve özellikle yoksul öğrencilerin ilk eğitimlerini aldıkları Thomas Okulu, yüzyıllar içinde kentin en önemli yapısı oldu. Thomas Kilisesi, 1700’lü yıllardaki kantoru (baş müzik eğitmeni) Johann Sebastian Bach (1685-1750) sayesinde ününü daha da artırdı. Bach’ın okuldaki konumu, rektör ve rektör yardımcısından sonra üçüncü sıradaydı. Bach, bu görevde en uzun süre kalanlardan biri oldu, 27 yıl. Sonraki yıllarda Mozart, burada org çaldı. Napoleon’un askerleri tarafından ise cephanelik olarak kullanıldı.

  • Kantatlar, Lutherci kilisenin vazgeçilmez ayin müzikleriydi. Pazar günleri ve dini bayramlarda yapılan ayinler sırasında söylenen kantatlar, her gün için değişik bir metin üzerine bestelenirdi. O günün kilise takvimindeki sırasına göre, yapılan dua ve sonrasında söylenen kantat farklı olurdu. Bir yıl içinde yaklaşık 60 kadar farklı kantat seslendirilirdi. Yalnızca Paskalya öncesine denk gelen perhiz dönemindeki ayinlerde kantat söylenmiyor, geleneksel olarak pasyonlara yer veriliyordu.
  • Thomas Kilisesi’nden başka, Nikolai Kilisesi, Yeni Kilise ve Petri Kilisesi, Paulin Kilisesi’nin müziğinden de Bach sorumluydu.
  • Kantorlar ayinler için yeni eserler besteledikleri gibi, daha önce bestelenen kantatları da kullanırlardı. Çeşitli arya ve resitatiflerden oluşan kantatlarda, koronun da önemli bir yeri vardı.
  • Kiliselerde söyleyen korolar, Thomas Okulu’nda yatılı okuyan 55 çocuktan oluşuyordu.
  • Korodaki çocuklar, kendi aralarında dörde bölünerek her bir kiliseye dağılıyorlardı. Birinci Koro, en iyi öğrencilerden oluşuyor ve Thomas Kilisesi’nde söylüyordu. İkinci Koro Nicholai’de, Üçüncü Koro Yeni Kilise’de, Dördüncü Koro ise Petri Kilisesi’nde görev yapıyordu. Her korodan sorumlu bir koro şefi vardı ve kantor bunların çalışmalarını denetliyordu.
  • Bach, her hafta yaklaşık 30 dakikalık yeni bir kantat bestelemek zorundaydı; 1723-24 dönemini kapsayan ilk kantat yılında 62 kantat bestelemişti.
  • İnançlı bir Protestan/Lutheryen olan besteci, müzik yazmaktan maksadının “Tanrı’ya ibadet etmek” olduğunu söylüyordu. Sözlü eserlerinin çoğunu dini konular üzerine yazmıştır.
  • Bach, profan (dindışı) nitelikli eserler de vermiştir. Çeşitli nedenlerle dindışı kantatlar da bestelemiştir. Kantat, 17. yüzyılın başlarında İtalya’da doğmuş, önce Fransa’ya, ardından da Almanya’ya ulaşmış vokal nitelikte bir sahne eseridir, opera ile akrabadır ancak ondan farklı olarak oyun içermez. Bach dindışı kantatlarının pek çoğunu dramma per musica (müzikli oyun) diye adlandırmış, bunları sahnelenmeyen operalar gibi düşünmüştü. Bach’ın kantatlarının üçte biri kaybolmuştur. Bach, operaya ilgi duymamış, hiç opera yazmamıştır.
  • Bach’ın en tanınmış dindışı kantatı Kahve Kantatı’dır ve 1734 yılında ilk kez seslendirilmiştir. Bu kantat, günümüzde sahneli ve kostümlü bir biçimde küçük bir komik opera olarak da icra edilmektedir.
Zum Arabischen Coffee Baum’un girişi, Leipzig, 2000. Burası kentin en eski kahvehanesi. 1694 yılında kapılarını açmış. Bach, Goethe, Lessing, Liszt, Wagner, Berlioz, Schumann buranın müdavimleri imişler. Robert Schumann, Baum’un girişindeki salonlardan birinde, 16 yıl boyunca arkadaşları ile buluşmuş, randevularını hep buraya vermiş. Leipzig’de hukuk okurken, piyano dersleri de almış ve hocasının kızı Clara Wieck’e aşık olmuş ve onunla da hep Baum’da buluşmuş.

Zum Arabischen Coffee Baum’un girişi, Leipzig, 2000.
Burası kentin en eski kahvehanesi. 1694 yılında kapılarını açmış. Bach, Goethe, Lessing, Liszt, Wagner, Berlioz, Schumann buranın müdavimleri imişler.
Robert Schumann, Baum’un girişindeki salonlardan birinde, 16 yıl boyunca arkadaşları ile buluşmuş, randevularını hep buraya vermiş. Leipzig’de hukuk okurken, piyano dersleri de almış ve hocasının kızı Clara Wieck’e aşık olmuş ve onunla da hep Baum’da buluşmuş.

  • Kahve Kantatı’nın librettosunu, Bach’ın yakın arkadaşı Picander takma adlı ile tanınan Christian Friedrich Henrici (1700-1764) yazmıştır. Eser, o yıllarda bütün Avrupa’ya yayılan kahve bağımlılığını ele alır. Kızını kahve içme alışkanlığından vazgeçirmeye çalışan bir baba ve onun kahve tiryakisi kızı karakterleri aracılığıyla bu problemi nükteli bir üslup ile anlatır. Eserin hemen başında bir narrator (anlatıcı), dinleyicilere sessiz olmaları ve dikkatle dinlemeleri gerektiğini söyledikten sonra yerini baba-kıza bırakır. Bu kısım, Orta Oyunu’nun mukaddime’sini anımsatır ve Ortaçağ tiyatrosundan miras kaldığı düşünülür.
  • Üç şarkıcının birlikte söylediği, kahve içmenin normal olduğunu ilan eden bir trio ile eser biter. Kahve Kantantı’nda  şan partilerini tenor, soprano ve bariton sesler söyler.
  • İtalyan oyun yazarı Carlo Goldoni (1707-1793) de Kahvehane (La Bottega del Caffé) adlı bir eser yazmıştır. Dönemin sanatçılarını kahve üzerine eser yazmaya iten, Avrupa’da kahvehanelere ilişkin tartışmalardı.
  • Venedik ve Londra gibi denizcilik ve ticarette önde gelen şehirler kahve ile ilk tanışan şehirler olmuştu. İlk kahvehaneler Venedik’te 1645’te, Londra’da 1650’de, Hamburg’da 1680’de, Paris’te 1686 yılında açılmıştı. II. Viyana Kuşatması döneminde Viyana’da kahve çok az biliniyordu. Kuşatmayı kaldırıp geri dönen Osmanlı ordusundan kalanlar arasında çuvallar dolusu kahve de bulunmaktaydı. Viyanalılar, deve yiyeceği olduğunu düşündükleri kahveyi Tuna Nehri’ne dökmeye başlamışlardı. Geçmişte savaş esiri olarak Osmanlı topraklarında kahveyi tanıma fırsatı bulmuş olan tüccar, diplomat, casus ve asker Jerzy Franciszek Kulczycki (1640-1694), Viyana’da ilk kahvehaneyi açmış ve burası büyük bir popülarite kazanmıştı.
Kulczycki’nin heykeli, Türk nüfusun çokluğundan dolayı günümüzde Küçük İstanbul olarak adlandırılan, Viyana’nın Favoriten Sokağı’nda, bir binanın köşesindedir. Günümüzde Viyanalı kahvehaneci esnafının piri kabul edilen Kulczycki’nin kahve servisini Türk kıyafetleri giyerek yaptığı rivayet edilir. Fotoğraf:alchetron.com

Kulczycki’nin heykeli, Türk nüfusun çokluğundan dolayı günümüzde Küçük İstanbul olarak adlandırılan, Viyana’nın Favoriten Sokağı’nda, bir binanın köşesindedir.
Günümüzde Viyanalı kahvehaneci esnafının piri kabul edilen Kulczycki’nin kahve servisini Türk kıyafetleri giyerek yaptığı rivayet edilir.
Fotoğraf:alchetron.com

  • Hızla yayılıp, bağımlılığa dönüşen kahve içme alışkanlığı ve sosyal bir ihtiyaca cevap veren kahvehanelerin açılması, Bach’ın yaşadığı Leipzig’de de tartışmalara konu olmuştu. Kahve Kantatı’nın yazıldığı yıllarda iyice kalabalıklaşan kahvehaneler, toplumun muhafazakar kesimleri tarafından hala uygunsuz mekanlar olarak görülüyor, birer sefahat yuvası ve suç odağı olarak değerlendiriliyordu. Kadınların ve genç kızların kahve içmelerinden duyulan rahatsızlığın temelinde ise cinsiyetçi söylem vardı. Kahve de tıpkı pantolon ve tütün gibi erkeklere mahsus bir şey olarak görülüyordu.
  • Leipzig kentinin pazar yerinin hemen ilerisindeki Cafe Zimmermann’da Bach, Telemann’ın 1701 yılında kurduğu müzik topluluğu Collegium Musicum ile konserler veriyordu. Alman dünyasına has bir olgu olan Collegium Musicum’ların en ünlüsü Leipzig’dekiydi. Bu ünlü okul, 1909 yılında tekrar kurulmuştur. Kahve Kantatı’nın da bu ünlü mekânda seslendirildiği tahmin ediliyor. Kadınların kahvehaneye girmesi yasak iken Zimmermann’daki konserlere gelebiliyorlardı. Cafe Zimmermann’ın bulunduğu bina, İkinci Dünya Savaşı’nda, 1943 yılındaki bombalamada yıkılmıştır.
  • 2008 yılında, Boğaziçi Üniversitesi’nde Evin İlyasoğlu’nun koordine ettiği Albert Long Hall Klasik Müzik Etkinlikleri kapsamında J.S.Bach’ın Kahve Kantatı’nın sponsoru  Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumları idi. London Baroque topluluğu üyeleriyle birlikte, soprano Emma Kirkby, bariton Peter Harvey ve barok flütçü Ashley Solomon sahnedeydi.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  1. Bach Yaşamı ve Eserleri, Aydın Büke, Kabalcı Yayınevi, 2001.
  2. Müziğin Peşinde Leipzig, Mehmet Yaşin, Hürriyet, 17 Mayıs 2010.
  3. Kahve Kokulu Bach Akşamı, Serhan Bali, radikal.com.tr, 25/11/2008.
  4. Johann Sebastian Bach ve Kahve Kantatı, Bertan Rona, Yemek ve Kültür, Yaz 2014.

 

 

Bizans İmparatorluğu 133|Bizans’ta Kültür 1

  • Kültürel açıdan ilk Bizans dönemi  geç Antikçağ ve Justinyen klasisizmidir. Bu dönemde muhteşem dini şiir ortaya çıkmıştır (özellikle 527-641).
  • Bizans İmparatorluğu’ndaki ilk büyük kültürel kırılma İkonaklazm dönemidir (726-842).
  • İkonaklazm’ı 9.-11. yüzyıllar arasındaki Makedonya Hanedanı Rönesansı izler (920-1057).
  • Komnenos Hanedanı zamanında, entelektüel canlılık zayıflar ama Batı ile ve özellikle Venedik’le ilişkiler yoğunlaşır.
  • Latin İmparatorluğu’nun (1204-1261) çöküşüyle de son yükseliş olan Paleologos Hanedanı Rönesansı (1261-1453) gerçekleşir.
Bizans ansiklopedisi Suda 995 yılına aittir. Suda, Suidas adlı bir yazar tarafından yazılmış Antik Akdeniz dünyası ile ilgili bilgi veren dev bir ansiklopedidir. 30.000 tanım içeren ansiklopedik bir sözlüktür. Tanımlar kelimelerin kullanımını, kökenini ve tarihsel gelişimini filolojik olarak açıklar. Kimi kısımları günümüze ulaşmıştır. Fotoğraf: Ortaçağ, Umberto Eco, Alfa/Tarih, 2014.

Bizans ansiklopedisi Suda 995 yılına aittir. Suda, Suidas adlı bir yazar tarafından yazılmış Antik Akdeniz dünyası ile ilgili bilgi veren dev bir ansiklopedidir. 30.000 tanım içeren ansiklopedik bir sözlüktür. Tanımlar kelimelerin kullanımını, kökenini ve tarihsel gelişimini filolojik olarak açıklar. Kimi kısımları günümüze ulaşmıştır.
Fotoğraf: Ortaçağ, Umberto Eco, Alfa/Tarih, 2014.

  • 5.-6. yüzyıllarda Hıristiyanlık Helenizm ile arasındaki ideolojik karşıtlığı zorlukla da olsa aşar ve antik kültürün ifade şekillerini, edebi türlerini ve yapılarını benimser. Antik ve pagan kültür sık sık kınanırsa da, Antikçağ geleneği ile Hıristiyan geleneğinin bir araya geldiği bir kültür ortaya çıkar. Bu dönemde Antikçağ bilgi dağarcığı Hıristiyanlık ışığında yeniden tanımlanır.
  • Justinyen’in imparatorluğu iki dillidir. Erken Ortaçağ’da İtalya’da, Roma dünyasının ana özelliklerinden biri olan Yunan-Latin dil ve kültür birliğinin yok oluşuna tanık olunur; Ravenna’ya rağmen Yunanca kaybolmaya başlar ve bir tek Roma’da, 7. ve 8. yüzyıllarda İkonoklazm’dan dolayı Bizans’tan ayrılan Yunan ve Doğulu keşişlerin varlığı sayesinde Helenistik bir kültür ortamı oluşur. Birçok papa Yunan veya İtalyan-Yunan asıllıdır.
  • Yunancada söz anlamına gelen üç kelime vardır:
    Logos: bilimin sözü,
    Egos: ozanın sözü (epope, epik)
    Mitos: efsane, hikaye.
  • 9. yüzyılın ikinci yarısında ve 10. yüzyılda Roma’daki Yunan-Latin kültürel yapı zayıflarken Güney İtalya’da ve özellikle Sicilya’da Yunan kültürünün varlığı daha güçlü hale gelir ve bu bölgeler çok verimli bir edebi üretime sahne olur. Arap fethinden sonra bu kültür Calabria bölgesine geçer.
  • 7.-11. yüzyıllar arasında Batı’nın geri kalan kısmında Yunanca bilinmeye ve eski Yunan ilmine genel anlamda saygı beslenmeye devam edilir. Ancak kiliseler arasında 1054’te oluşan kopuşla Yunanlara karşı genel bir güvensizlik duygusu hakim olur.
  • Bizanslılar arasında Latince sadece pratik nedenlerle öğrenilirdi ve sadece Patristik edebiyat tercüme edilirdi.
  • Bizans kültürü, özellikle 10. yüzyılda ilmi derlemeler ve ansiklopedi yazarlığında görüldüğü üzere, muhafaza etme, inceleme ve düzenleme tutumu sergiler.
Madrid Skilicis'te İmparator I. Yannis Çimiskes (969 – 976) ile Kiev Büyük Knezi I. Svyatoslav  (942 -972) arasındaki  toplantı. Madrid Skilicis,  İoannis Skilicis'in yazdığı, 811-1057 yılları arası tarihi konu eden Tarihin Özeti adlı elyazmasıdır. Madrid Skilicis, 12. yüzyılda Sicilya'da üretilmiştir ve şu anda Madrid Ulusal Kütüphane’de muhafaza edilmektedir. Bu eser Skyllitzes Matritensis olarak da bilinir. Eser, bu yazarın günümüze ulaşan resimli tek el yazmasıdır ve 574 minyatür içerir. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Madrid Skilicis‘te İmparator I. Yannis Çimiskes (969 – 976) ile Kiev Büyük Knezi I. Svyatoslav (942 -972) arasındaki toplantı.
Madrid Skilicis, İoannis Skilicis’in yazdığı, 811-1057 yılları arası tarihi konu eden Tarihin Özeti adlı elyazmasıdır. Madrid Skilicis, 12. yüzyılda Sicilya’da üretilmiştir ve şu anda Madrid Ulusal Kütüphane’de muhafaza edilmektedir. Bu eser Skyllitzes Matritensis olarak da bilinir. Eser, bu yazarın günümüze ulaşan resimli tek el yazmasıdır ve 574 minyatür içerir.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

  • Makedonya Hanedanı döneminde edebi metinlerde büyük harfli yazıdan küçük harfli yazıya geçilir, kelimeler ayrı yazılır; Aristophane dile ayırt edici aksan ve noktalama işaretlerini ilave eder. Homeros’un notlarını içeren, ilk eksiksiz elyazması 10. yüzyılda yapılır.
  • Yüksek edebiyat için üstün dil sayılan Attika lehçesi, diğer edebiyat ve ifade şekilleri için ise dilin çeşitli düzeyleri kullanılır. Bizans edebi kültüründe farklı edebi türlere bağlı olarak dilin ve üslubun farklı düzeylerinden söz etmek gerekir.
  • Bizans’ın nesir üretimi de çok zengindir: Teolojik doktrinci ve çileci edebiyat,hem halkın hem de daha kültürlü sınıfların ilgisini çekenazizlerin yaşam öyküleri, retorik ve tarih yazımı, biyografi , teknik-bilimsel nesir (matematik, tıp, astronomi) üretimi gibi.
  • Justinyen dönemindeki ünlü tarihçi Prokopius (500-565), sonra gelen Agathias (530-582) ve sayısız tarih yazarı söz konusudur.
  • Edebi açıdan Komnenos Dönemi, babasını konu alan Alexiad adlı epik şiirin yazarı Anna Komnena (1083-1150) sayesinde bilinir. Komnenos dönemi ile Batı ile ilişkiler yoğunlaşmaya başlar ve entelektüel alış veriş sürekli hale gelir. Erken Ortaçağ’da görülen Batı ile verimli diyalog tekrar başlar. Yunanca metinlerin Latinceye, Latince metinlerin Yunancaya tercümesi yoğun bir şekilde başlar.
  • 12. yüzyılda üst sınıf erotik yazım, hem nesir hem manzum olarak rağbet görür.
  • Bizans aristokrasisi üzerinde Batı’nın etkili olması ile şövalye edebiyatı işlenmeye başlamıştır.
  • 13. yüzyılda Güney İtalya’da Yunan kültürü yeniden doruğa çıkar, büyük klasik yazarların metinleri kopyalanır.
  • Paleologos Hanedanı döneminde Bizans İmparatorluğu’nun elinde sadece Konstantinopolis şehri kalmıştır. Haçlı işgali ile imparator prestijini kaybetmiştir. Latin dünyası baş düşmandır.
  • Katolik Avrupa’nın temsil ettiği Latin barbarlığına karşı Antikçağa dönüşün aracı olarak, Helenizm’in gözde olması ile tasvire canlılık kazandıran, donukluktan uzak yeni bir ifade getiren yazma geleneğine dönüşten söz edilebilir. Böylece, Antikçağı kaynak alan hümanist bir akım, entelektüel bir Rönesans’ın mayasını oluşturmuştur, denir. Bu akım, Antikçağ metinlerinin araştırılmasına yeniden canlılık kazandırmış, o dönemin anıtlarına ve sanat yapıtlarına duyduğu hayranlığı dile getirmiştir.
  • Paleologos Rönesansı resim sanatının en güzel örnekleri Aya Sofya, Khora ve Pammakaristos manastırlarının duvarlarını süsler.
  • Konstantin Lips Manastırı’ndaki Paleologos dönemi süslemeleri duvarlarda nakış gibi işlenmiştir. Her sıradaki motif farklıdır. Zikzak, ağ, balıksırtı, meander (geometrik kıvrımlar yapan şerit biçiminde süsleme), gamalı haç, S motifi, düz ve ters üçgen, yürek nişi, fırıldak kullanılan motiflerdir.
  • Panagia Muhliotissa Kilisesi/Kızıl Kilise/Kanlı Kilise büyük olasılıkla daha erken dönemde yapılmış olan bir kilisenin üzerine VIII. Mikail Paleologos’un kızı Maria Paleologina tarafından 1282’lerde yaptırılmıştır. Kilise dört yapraklı yonca planlıdır. Bu plan tipinin şehirde başka örneği yoktur. Heybeliada’daki Panagia Kamariotissa Kilisesi de bu planı yansıtır.
  • Paleologos dönemi resmi, aynı dönemdeki Batı resminin yöneldiği natüralizmden uzaktır. Khora mozaiklerinde göze çarpan canlılık, birkaç yıl sonra alışılmış tasvirlere geri dönülmesiyle donmuştur.