Etiket arşivi: Venedik Bienali

Okumak

İsimsiz No. 11, John Latham (1921-2006), Kitap parçaları ve alçı, 1992. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

İsimsiz No. 11, John Latham (1921-2006), Kitap parçaları ve alçı, 1992.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

  • Alman filozof Arthur Schopenhauer (1788-1860), roman okumanın insanları kandırdığını, baştan aşağı yanlış bir hayat görüşünü benimsettiğini, genellikle hayatlarının tamamına büyük zarar verdiğini söylemişti. Okumayla ilgili çok düşünüp çok yazmış olan Schopenhauer için hayat kötü kitaplara harcanamayacak kadar kısadır.
  • Cambridge Üniversitesi’nden John Fiske (1939-), her metin ve her okumanın kısmen metnin kendi yapısındaki kısmen de okuyan öznenin metinle ilişkisinde bulunan toplumsal ve dolayısıyla da siyasal bir boyutu olduğunu söyler.
  • Kitaplar bize kendi hayatımızın fark edemediğimiz yönleriyle ilgili bir şeyler anlatırlar. Kitapların işledikleri gerçeklerin bizim de gerçeklerimiz olduğunu düşünür, ancak bu gerçekleri kitapları okumadan kendi kendimize dile getirmeyi başaramayız. Bir kitabı bitirdikten sonra kendi hayatımıza döneriz; ancak artık farklı biriyizdir, diye yazar Alain de Botton.
  • İtalyan edebiyat adamı Giorgio Manganelli (1922-1990) incelikli bir okurun bir kitabın kapağını açmadan bile okunmaması gerektiğini bildiğini yazar. Bunu, bir tür aydınlanmaya bağlar. Bu değerlendirme biraz aşırı olsa da, iyi bir okurun giriş bölümünden, gelişigüzel açılan bir-iki sayfadan, içindekiler listesinden, kaynakçadan bir kitabın okumaya değer olup olmadığını anlama erdemi gerçekten de vardır.
  • İyi bir okur, kitapların anlattıklarından değil, düşündürttüklerinden oluşan bir tür sanal görüntü kurgular.
  • Psikanalist ve edebiyat hocası Pierre Bayard (1954-), her bir okumanın, ya da okumamanın, veya eksik okumanın yaratıcı bir yanının olması ve okurun her şeyden önce kitaba kendinden bir şeyler katması gerektiğiyle ilgilenir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Ben Buradan Okuyorum, Tim Parks, Metis Yayınları, 2014.
  • Görmek ve Fark Etmek, Alain de Botton, Sel Yayıncılık, 2011.
  • Budalalıktan Deliliğe, Umberto Eco, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2016.

 

Çağdaş Sanata Varış 302|Ekolojik Sanat 2

Joseph Campbell (1904-1987), toprağın başına ne gelirse, toprağın çocuklarının başına da o gelir; dünyaya zarar vermek, onun yaratıcısına hakarettir, der. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Global Karaköy’deki Banksy sergisinden, 2016.

Joseph Campbell (1904-1987), toprağın başına ne gelirse, toprağın çocuklarının başına da o gelir; dünyaya zarar vermek, onun yaratıcısına hakarettir, der.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Global Karaköy’deki Banksy sergisinden, 2016.

Radyoaktif Atık İşleme ve Depolama Tesisi,  Taryn Simon, 2005/2007. Yapıtları 54. Venedik Bienali’nde (2011) yer alan ABD’li sanatçı Taryn Simon’ın (1975-) fotoğrafları son derece detaylı, hatta Hipergerçekçi’dir. Yukarıdaki eserinde Washington Eyaleti’nin güneydoğusunda bulunan radyoaktif atık depolama tesisi içindeki, mavi ışık saçan, tüketilmiş yakıt içeren çubuklar görülmektedir. Sanatçı kamuoyundan saklanan nesneleri, yerleri ve olayları belgelemesi ile ünlüdür. Fotoğraf:tarynsimon.com

Radyoaktif Atık İşleme ve Depolama Tesisi, Taryn Simon, 2005/2007.
Yapıtları 54. Venedik Bienali’nde (2011) yer alan ABD’li sanatçı Taryn Simon’ın (1975-) fotoğrafları son derece detaylı, hatta Hipergerçekçi’dir. Yukarıdaki eserinde Washington Eyaleti’nin güneydoğusunda bulunan radyoaktif atık depolama tesisi içindeki, mavi ışık saçan, tüketilmiş yakıt içeren çubuklar görülmektedir. Sanatçı kamuoyundan saklanan nesneleri, yerleri ve olayları belgelemesi ile ünlüdür.
Fotoğraf:tarynsimon.com

ABD’de Nevada’da kurulan 110 megavatlık Crescent Dunes Güneş Enerjisi Santrali’nde, güneşin ısıl enerjisini toplamak için, heliostat (gündüşürücü) adı verilen 10 bini aşkın ayna kullanılıyor. İki adet eriyik tuz deposunda tutulan ısı, buhar elde etmekte ve talebin en üst düzeye çıktığı dönemlerde 75 bin eve elektrik sağlamakta kullanılıyor. Crescent Dunes Güneş Enerjisi Santrali’nin havadan çekilmiş fotoğrafını içeren James Stillings’in projesi daha sürdürülebilir bir gelecek inşa etme çabasını belgelemeyi amaçlıyor. Güneş enerjisi gibi bir fikir dahi, daha önce doğal halinde olan bir arazinin insan kullanımına açılması anlamına geliyor. Gündüşürücülerin geometrileri, açıları ve ölçüleri, ortaya çıkardıkları soyut gölgeler.  Fotoğraf:www.tumblr.com

ABD’de Nevada’da kurulan 110 megavatlık Crescent Dunes Güneş Enerjisi Santrali’nde, güneşin ısıl enerjisini toplamak için, heliostat (gündüşürücü) adı verilen 10 bini aşkın ayna kullanılıyor. İki adet eriyik tuz deposunda tutulan ısı, buhar elde etmekte ve talebin en üst düzeye çıktığı dönemlerde 75 bin eve elektrik sağlamakta kullanılıyor. Crescent Dunes Güneş Enerjisi Santrali’nin havadan çekilmiş fotoğrafını içeren James Stillings’in projesi daha sürdürülebilir bir gelecek inşa etme çabasını belgelemeyi amaçlıyor. Güneş enerjisi gibi bir fikir dahi, daha önce doğal halinde olan bir arazinin insan kullanımına açılması anlamına geliyor.
Gündüşürücülerin geometrileri, açıları ve ölçüleri, ortaya çıkardıkları soyut gölgeler.
Fotoğraf:www.tumblr.com

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 2016 yılında düzenlenen 3. Tasarım Bienali’nde Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’nda yer alan Biz İnsan mıyız? başlıklı sergiden. Glasgow’dan Stuart Grey’in Uzay Çöpü adlı araştırması, 1957-2016 yılları arasında uzaydaki çöp miktarını görsellerle ortaya koyuyor.  1957 yılı, ilk yapay uydu olan Sputnik 1’in SSCB tarafından uzaya fırlatıldığı sene. Araştırma, son 60 yılda insan üretimi nesnelerin dünyanın etrafında, yörüngede olduğunu ve bunların 20.000 kadarının radarla veya teleskoplarla yeryüzünden takip edilecek kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor. Bu nesneler, uydulardan boş yakıt tanklarına, kopmuş metal parçalarından astronotların kaybettikleri el aletlerine kadar değişiklik gösteriyor. Dünyaya en yakın olan nesneler, yukarıdaki seyrek atmosferde eninde sonunda yavaşlayacak ve tek tük birkaç sefer dışında hepsi yanarak tekrar atmosfere girecekler. Atmosfere giremeyecek kadar uç noktada olanlar binlerce yıl yörüngelerinde kalarak bizim anıtımızı oluşturacaklar, diye yazıyor Stuart Grey. Sanatçı, gezegenimizin yörüngesinde giderek yayılan uzay çöpü kümelenmesini bir animasyon video ile görselleştirmiş. Nükleer atıkların on bin yıl boyunca radyoaktif güçlerini koruduğu biliniyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 2016 yılında düzenlenen 3. Tasarım Bienali’nde Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’nda yer alan Biz İnsan mıyız? başlıklı sergiden.
Glasgow’dan Stuart Grey’in Uzay Çöpü adlı araştırması, 1957-2016 yılları arasında uzaydaki çöp miktarını görsellerle ortaya koyuyor.
1957 yılı, ilk yapay uydu olan Sputnik 1’in SSCB tarafından uzaya fırlatıldığı sene.
Araştırma, son 60 yılda insan üretimi nesnelerin dünyanın etrafında, yörüngede olduğunu ve bunların 20.000 kadarının radarla veya teleskoplarla yeryüzünden takip edilecek kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor. Bu nesneler, uydulardan boş yakıt tanklarına, kopmuş metal parçalarından astronotların kaybettikleri el aletlerine kadar değişiklik gösteriyor. Dünyaya en yakın olan nesneler, yukarıdaki seyrek atmosferde eninde sonunda yavaşlayacak ve tek tük birkaç sefer dışında hepsi yanarak tekrar atmosfere girecekler. Atmosfere giremeyecek kadar uç noktada olanlar binlerce yıl yörüngelerinde kalarak bizim anıtımızı oluşturacaklar, diye yazıyor Stuart Grey.
Sanatçı, gezegenimizin yörüngesinde giderek yayılan uzay çöpü kümelenmesini bir animasyon video ile görselleştirmiş.
Nükleer atıkların on bin yıl boyunca radyoaktif güçlerini koruduğu biliniyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Çağdaş Sanata Varış 285|Cam ve Ayna 2

BİR SANAT ARACI OLARAK CAM VE AYNA 2

  • Aynalar, ziyaretçileri sanat eserinin parçası haline getiriyor. Sanatseverler, aktif katılımcı durumunda işe dahil oluyor. Böylece izleyici sanatın parçası oluyor.
  • Aynalar, karşıt alanları da yansıtarak eserin kapladığı alanın dışını da içererek genişliyor.
  • İki ayna sadece mekanı değil, birbirlerini de yansıtıyor.
  • Bakılan yere göre bambaşka görüntüler oluşuyor.
  • Aynalar, yansıtıcılar, elektronik flaşlar, kaleydoskopların yarattığı görsel yanılsama, rüya ve fantezi gibi işlev görerek izleyiciyi daha dikkatli bakmaya teşvik ediyor. Bu araçların kullanıldığı eserler, izleyiciye daha büyük bir dünya ile ilişki içinde olduğunu hatırlatıyor.
Sonsuz Sütun, Emire Konuk, 2012. 2013 Contemporary Istanbul’da eseri sergilenen sanatçı İznik Çinilerinin suyolu motifini eserine dahi etmiş. Suyolu motifi, yaşamın sürekliliğini, yeniden doğuşu, bedensel ve ruhsal yenilenmeyi, sonsuzluğu simgeler.  Konuk, tabanı ve tavanı ayna ile kaplanmış mekanın ortasına 3 m yüksekliğinde bir çini sütun yerleştirdiği bu Enstalasyonu ile sonsuzluk hissini yaşatıyor. Fotoğraf:www.emirekonuk.com

Sonsuz Sütun, Emire Konuk, 2012.
2013 Contemporary Istanbul’da eseri sergilenen sanatçı İznik Çinilerinin suyolu motifini eserine dahi etmiş.
Suyolu motifi, yaşamın sürekliliğini, yeniden doğuşu, bedensel ve ruhsal yenilenmeyi, sonsuzluğu simgeler.
Konuk, tabanı ve tavanı ayna ile kaplanmış mekanın ortasına 3 m yüksekliğinde bir çini sütun yerleştirdiği bu Enstalasyonu ile sonsuzluk hissini yaşatıyor.
Fotoğraf:www.emirekonuk.com

Ahmet Güneştekin’in (1966-) aynaları kullanarak çalıştığı üç boyutlu eserleri diğer eserleri gibi dünya çapında ilgi görüyor. İşletme mezunu olan, 36 yaşında ilk sergisini açan sanatçının Türkiye’nin en pahalı sanatçısı olduğu söyleniyor. İstanbul Bienali 2015’te sergilenen Yüzleşme Konstantiniyye serisinden üç boyutlu, aynanın da kullanıldığı eseri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ahmet Güneştekin’in (1966-) aynaları kullanarak çalıştığı üç boyutlu eserleri diğer eserleri gibi dünya çapında ilgi görüyor. İşletme mezunu olan, 36 yaşında ilk sergisini açan sanatçının Türkiye’nin en pahalı sanatçısı olduğu söyleniyor. İstanbul Bienali 2015’te sergilenen Yüzleşme Konstantiniyye serisinden üç boyutlu, aynanın da kullanıldığı eseri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

1967, Kopenhag doğumlu Danimarka-İzlandalı sanatçı Olafur Eliasson; ışık, ısı, basınç ve su kullanarak yarattığı dev yerleştirmeleri, optik oyunlarla kurguladığı etkileşimli eserleri, doğayı ve doğa olaylarını taklit ettiği çalışmaları ve tematik fotoğraf serileri ile tanınıyor. Eliasson, sık sık ünlü mimarlarla ortak çalışmalara da imza atıyor. Londra’daki Tate Modern’in içine yerleştirdiği güneş (Hava Projesi, 2003), Brooklyn Köprüsü’ne yaptığı şelale ya da Aarhus’taki ARoS’un çatısına yerleştirdiği gökkuşağı eserlerinden bazıları. Hava Projesi’nde, tek frekanslı ışınım yapan yüzden fazla sayıda renkli ampulle üretilen Yerleştirme, ayna ile kaplı tavana yansıyor ve güneş gibi görüntü yaratıyordu.  2003 Venedik Bienali’nde Danimarka pavyonunda sanatçının aynalarla yarattığı eserine bakan kişi parçalı görüntüsünü izlerken platformun üzerindeki dalların ve yaprakların rüzgarla hareket etmesinin görüntüsü de eseri tamamlıyordu. Sanatçının Yerleştirmelerine, nesnelerine ve imgelerine bakınca doğanın sihrini sanatın hizmetine sunuyormuş gibi görünüyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

1967, Kopenhag doğumlu Danimarka-İzlandalı sanatçı Olafur Eliasson; ışık, ısı, basınç ve su kullanarak yarattığı dev yerleştirmeleri, optik oyunlarla kurguladığı etkileşimli eserleri, doğayı ve doğa olaylarını taklit ettiği çalışmaları ve tematik fotoğraf serileri ile tanınıyor. Eliasson, sık sık ünlü mimarlarla ortak çalışmalara da imza atıyor. Londra’daki Tate Modern’in içine yerleştirdiği güneş (Hava Projesi, 2003), Brooklyn Köprüsü’ne yaptığı şelale ya da Aarhus’taki ARoS’un çatısına yerleştirdiği gökkuşağı eserlerinden bazıları.
Hava Projesi’nde, tek frekanslı ışınım yapan yüzden fazla sayıda renkli ampulle üretilen Yerleştirme, ayna ile kaplı tavana yansıyor ve güneş gibi görüntü yaratıyordu.
2003 Venedik Bienali’nde Danimarka pavyonunda sanatçının aynalarla yarattığı eserine bakan kişi parçalı görüntüsünü izlerken platformun üzerindeki dalların ve yaprakların rüzgarla hareket etmesinin görüntüsü de eseri tamamlıyordu.
Sanatçının Yerleştirmelerine, nesnelerine ve imgelerine bakınca doğanın sihrini sanatın hizmetine sunuyormuş gibi görünüyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

 

Çağdaş Sanata Varış 284|Cam ve Ayna 1

BİR SANAT ARACI OLARAK CAM VE AYNA 1

“Sanatçının kendini yapıtın öznesi olarak sunduğu işlerde sanatçı, büyük anlatıların bunaltıcı etkisini yok etmek için küçük anlatılara sarılıyor ve özgürleştirici bir Yapısöküm için bu yöntemi seçiyor. Sanatçının göğsünde birden fazla “kendi” var; kişi farklı “kendi”lerden ve karşıt/çelişkili özelliklerin bütünleşme(me)sinden oluşuyor.  Deleuze ve Guattari Kapitalizm ve Şizofreni’ye “biz bir kalabalığız” diyerek başlıyorlar. Adorno şöyle diyor: “Sanatçılar kendilerini yüceleştirmez. Onlar arzularını ne doyurur ne de bastırır ama toplumsal olarak arzu edilen başarılara dönüştürür; yapıtları Psikanalitik yanılsamalardır. Ne var ki, günümüzde geçerli sanat yapıtları, istisnasız toplumsal olarak arzu edilmezler. Sanatçılar, daha çok özgürce dolaşan ve gerçekle çarpışan, nevrozla damgalanmış şiddetli sezgileri açığa vururlar.” Baudrillard’a göre, sanatçı için imgeler, kendisini “fraktal özne” olarak gördüğü güçlü bir “ayna aracı” görevi görürler. Eğer Marksistlerin hep belirttiği üzere hiçbir zaman tarafsız ve nesnel olmak mümkün değilse, her zaman “bir yerden” konuşuyorsak, o zaman kendi portresi her zaman sanatçının (siyasal, iktisadi, etik ve estetik bağlamlarda) durduğu yer(ler)in sorumluluğunu üzerine almaya çalışmasıdır. Bu sorumluluk anı, çokluğu olumlayan bir sorumluluk; hem de geriye dönük bir süreci de içine alan bir sorumluluktur.” Kendi Portresi, Beral Madra, Borusan Sanat Galerisi Katalog Metni, Ekim 2002.

“Sanatçının kendini yapıtın öznesi olarak sunduğu işlerde sanatçı, büyük anlatıların bunaltıcı etkisini yok etmek için küçük anlatılara sarılıyor ve özgürleştirici bir Yapısöküm için bu yöntemi seçiyor.
Sanatçının göğsünde birden fazla “kendi” var; kişi farklı “kendi”lerden ve karşıt/çelişkili özelliklerin bütünleşme(me)sinden oluşuyor.
Deleuze ve Guattari Kapitalizm ve Şizofreni’ye “biz bir kalabalığız” diyerek başlıyorlar.
Adorno şöyle diyor: “Sanatçılar kendilerini yüceleştirmez. Onlar arzularını ne doyurur ne de bastırır ama toplumsal olarak arzu edilen başarılara dönüştürür; yapıtları Psikanalitik yanılsamalardır. Ne var ki, günümüzde geçerli sanat yapıtları, istisnasız toplumsal olarak arzu edilmezler. Sanatçılar, daha çok özgürce dolaşan ve gerçekle çarpışan, nevrozla damgalanmış şiddetli sezgileri açığa vururlar.”
Baudrillard’a göre, sanatçı için imgeler, kendisini “fraktal özne” olarak gördüğü güçlü bir “ayna aracı” görevi görürler.
Eğer Marksistlerin hep belirttiği üzere hiçbir zaman tarafsız ve nesnel olmak mümkün değilse, her zaman “bir yerden” konuşuyorsak, o zaman kendi portresi her zaman sanatçının (siyasal, iktisadi, etik ve estetik bağlamlarda) durduğu yer(ler)in sorumluluğunu üzerine almaya çalışmasıdır. Bu sorumluluk anı, çokluğu olumlayan bir sorumluluk; hem de geriye dönük bir süreci de içine alan bir sorumluluktur.”
Kendi Portresi, Beral Madra, Borusan Sanat Galerisi Katalog Metni, Ekim 2002.

  • Hafif, saydam, göz alıcı, şeffaf, kırılgan, kendi kurallarını koyan, ışığı kucaklayan ve yansıtan; aydınlığı, dış dünyayı içine alan; bin bir anlam yüklenen cam ve ayna, sadece mimarinin değil, hemen tüm sanat dallarının gözdesi.
  • Cam malzeme kullanılarak üretilmiş sanat eserlerinden oluşan ve dünyayı gezen özel sergiler de açılıyor. Glasstress bunlardan biri. Glasstress, cam malzeme kullanılarak üretilmiş en iyi çağdaş sanat eserlerinden oluşan, 2009 yılında Venedik Bienali kapsamında başlatılmış bir sergi. 2015 yılında yapılan sergiye Türk çağdaş sanatçıları Erdağ Aksel (1953-) ve Yaşam Şaşmazer de katıldı.
İspanya'nın Galiçya bölgesinde La Coruna'da 21. yüzyılı karşılamak için dikilmiş Milenyum Obeliski 50 m. yüksekliğinde, 3 ton ağırlığında, şehrin önemli olay ve kişilerinin işlendiği 178 kaya kristalinden oluşuyor. Obelisk, bir havuzun içinden yükseliyor ve geceleri aydınlatılıyor. Gerardo Porto tasarımlamış, cam heykeltıraşı Louis La Rooy uygulamış. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İspanya‘nın Galiçya bölgesinde La Coruna’da 21. yüzyılı karşılamak için dikilmiş Milenyum Obeliski 50 m. yüksekliğinde, 3 ton ağırlığında, şehrin önemli olay ve kişilerinin işlendiği 178 kaya kristalinden oluşuyor. Obelisk, bir havuzun içinden yükseliyor ve geceleri aydınlatılıyor. Gerardo Porto tasarımlamış, cam heykeltıraşı Louis La Rooy uygulamış.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Farklı teknik ve malzemelerin bir arada kullanıldığı, çoğunlukla soğuk cam olarak tanımlanan aşındırma tekniği ile yapılan üç boyutlu işler Çağdaş Dönem’de çok karşımıza çıkıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Farklı teknik ve malzemelerin bir arada kullanıldığı, çoğunlukla soğuk cam olarak tanımlanan aşındırma tekniği ile yapılan üç boyutlu işler Çağdaş Dönem’de çok karşımıza çıkıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

 

Çağdaş Sanata Varış 275|Çağdaş Kavramsal Sanat 6

Kimlik 5
Feminist Sanat 2

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kadın Halleri, Beril Anılanmert, 2008. Sanatçı,” Çalışmalarımda, kadının günlük yaşam döngüsünü, kültür taşıyıcısı olarak rolünü veya erkek akrabaların arasına sıkışmış kız çocuklarını ve genelde gelenek adı altında uygulanan şiddete karşı görüşü ele almaktayım,” diyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Baksı Müzesi, 2016.

Kadın Halleri, Beril Anılanmert, 2008.
Sanatçı,” Çalışmalarımda, kadının günlük yaşam döngüsünü, kültür taşıyıcısı olarak rolünü veya erkek akrabaların arasına sıkışmış kız çocuklarını ve genelde gelenek adı altında uygulanan şiddete karşı görüşü ele almaktayım,” diyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Baksı Müzesi, 2016.

Miles After Miles, Tayeba Begum Lipi, 2015. Paslanmaz çelik tıraş bıçaklarından, 36 numara ayaklar için yapılmış kadın ayakkabısı İstanbul’da, Art International 2015’te sergilendi. 1965 Bangladeş doğumlu sanatçı resim, baskı, video ve enstalasyonlarında kadının dünyadaki marjinalliği ve kadın bedeni temalarını kullanıyor. Objelerini küvet, tekerlekli sandalye, tuvalet masası ve kadın iç çamaşırı gibi gündelik eşyalardan seçiyor ve bunların yapımında çoğunlukla çengelli iğne ve jilet kullanıyor. Materyal seçiminde Bangladeş’teki kadına karşı şiddeti simgelemek için batıcı ve kesici aletler kullanmayı tercih ediyor. Kırsal kesimde doğumda kullanılan jilet, sanatçının çocukluğunda gözlemcisi olduğu evde, ebe ile doğan yeğenlerinin ve kuzenlerinin doğumunda kullanıldığı için görsel hafızasına kazınmış bir malzeme. Lipi, ilkin fabrikasyon jilet kullanırken, daha sonra farklı büyüklüklerdeki objeleri için özel üretim jilet kullanmaya başlamış. Kadın bedeninin düşündürdüğü yumuşaklık ile zıtlık oluşturan, bedene koruyucu bir zırh olan eserler yaratıyor. Aktivist sanatçı duvara asılı, saç telleri bakırdan yapılma beş peruk ile ülkesinde cinsiyet değiştirmiş bireylerin sesi olmak, onların korkusunu yansıtmak ve toplumdan yalıtılmışlıklarını ifade etmek için Aynı Olamayız adlı eserini yaratmıştı. Ülkesinin önde gelen çağdaş sanatçılarından biri olan Lipi, iki kez ülkesini Venedik Bienali’nde temsil etmiş, bol ödüllü bir sanatçı. Kendisi gibi sanatçı olan eşi ile birlikte 2002 yılında Bangladeşli sanatçılara yardımcı olmak için bir vakıf kurdu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Miles After Miles, Tayeba Begum Lipi, 2015.
Paslanmaz çelik tıraş bıçaklarından, 36 numara ayaklar için yapılmış kadın ayakkabısı İstanbul’da, Art International 2015’te sergilendi.
1965 Bangladeş doğumlu sanatçı resim, baskı, video ve enstalasyonlarında kadının dünyadaki marjinalliği ve kadın bedeni temalarını kullanıyor. Objelerini küvet, tekerlekli sandalye, tuvalet masası ve kadın iç çamaşırı gibi gündelik eşyalardan seçiyor ve bunların yapımında çoğunlukla çengelli iğne ve jilet kullanıyor. Materyal seçiminde Bangladeş’teki kadına karşı şiddeti simgelemek için batıcı ve kesici aletler kullanmayı tercih ediyor. Kırsal kesimde doğumda kullanılan jilet, sanatçının çocukluğunda gözlemcisi olduğu evde, ebe ile doğan yeğenlerinin ve kuzenlerinin doğumunda kullanıldığı için görsel hafızasına kazınmış bir malzeme. Lipi, ilkin fabrikasyon jilet kullanırken, daha sonra farklı büyüklüklerdeki objeleri için özel üretim jilet kullanmaya başlamış. Kadın bedeninin düşündürdüğü yumuşaklık ile zıtlık oluşturan, bedene koruyucu bir zırh olan eserler yaratıyor. Aktivist sanatçı duvara asılı, saç telleri bakırdan yapılma beş peruk ile ülkesinde cinsiyet değiştirmiş bireylerin sesi olmak, onların korkusunu yansıtmak ve toplumdan yalıtılmışlıklarını ifade etmek için Aynı Olamayız adlı eserini yaratmıştı. Ülkesinin önde gelen çağdaş sanatçılarından biri olan Lipi, iki kez ülkesini Venedik Bienali’nde temsil etmiş, bol ödüllü bir sanatçı. Kendisi gibi sanatçı olan eşi ile birlikte 2002 yılında Bangladeşli sanatçılara yardımcı olmak için bir vakıf kurdu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Tüketim, kapitalizmin kendisini ayakta tutmak için vazgeçemeyeceği bir araçtır. Kadın ve zevk de metalaştırılmış bir tüketim nesnesidir. Vücut Sanatı ve özellikle onun feminist versiyonları yerleşik, egemen kadın algılarına, kadının görsel ideoloji içindeki konumuna karşı bir direniştir. Bu direniş, kadının bir tutku ve zevk nesnesi olmasına ve kadının metalaştırılmasına bir başkaldırıyı da içerir.
ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı. O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu. ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir. Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60'ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile, bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait sorularla beden olguları Çağdaş dönemde de devam etmiştir. ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır. Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir. Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur. Fotoğraf: biografieonline.it

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı.
O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu.
ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir.
Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60′ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile, bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait sorularla beden olguları Çağdaş dönemde de devam etmiştir.
ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır.
Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir.
Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur.
Fotoğraf: biografieonline.it