Etiket arşivi: UNESCO

Şiddet 39| Batı’da Kadının Konumu 4

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı. O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu. ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir. Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60'ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir. ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır. Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir. Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur. Fotoğraf: biografieonline.it

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı.
O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu.
ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir.
Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60′ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir.
ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır.
Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir.
Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur.
Fotoğraf: biografieonline.it

  • Feminizm, felsefeye yeni bir boyut katmıştır: Kişinin cinsiyetinin dünyaya yaklaşım tarzını belirleyen önemli bir koşul olduğunda ısrar eder; biyolojik koşulların da felsefi problemlerin formüle edilmesinde belli farklılıklara neden olacağını öne sürer.
  • 19. yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika’da ilk evre feminist hareketler özellikle kadınların oy verme hakkında ısrarlı oldular.
  • Feminist felsefenin ikinci evresi, 1949’da Simone de Beauvoir’nın İkinci Cins kitabının yayımlanmasıyla başladı. Beauvoir, Varoluşçuluk ile feminizmi birleştirerek felsefedeki cinsiyet ve biyolojik farklılıklarla ilgili tartışmayı başlattı. Beauvoir, kadınların erkeklere göre Öteki olduklarını kabullenerek toplumsallaştıklarını öne sürüyordu. Kadınların bu içsel sınırlardan kendilerini kurtarmaları gerekiyordu. Kadınların özgürlüğünün erkeklerin özgürlüğünü de sağlayacağını söylüyor, “Kadın olarak doğulmaz; kadın olunur” iddiası ile, temel önemde bir ayrımın, cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin ortaya çıkmasına yol açıyordu.
  • 1960’ların sonlarında, Amerika ve Avrupa’daki sol hareketlerin parçası olan feminist hareketler, kadınları boyun eğmeye zorlayan toplumsal ve psikolojik yapıların yok edilmesiyle ilgilendiler; farkında olmadan sürdürülen seksist varsayımları analiz ettiler. Batı felsefesinin “evrensel” ve “nesnel” tutumu beyaz erkeğin tutumuydu.
  • 1968 sonrası karşı kültürcü eleştiri geleneğinden doğan, aktif azınlık hareketi olan Feminizm, Çağdaş Dönemde Avrupa toplumlarında çoğunluğun egemen değeri haline geldi. Erkek üzerinden kadına dayatılanları; erkek dünyasına hizmet veren kadınları; çok küçük yaşta zorla evlendirilenleri; evdeki baskıdan dolayı evden kaçan genç kızları; bir kocaya ve babaya ait olarak kadının var olabilmesini kabullenmek Batı’da artık mümkün değil.
  • Feminizmin üçüncü dalgası daha alt düzeydeki toplumsal sınıflar ile kültürlerden gelen kadınlarla özel olarak ilgilenmeye önem verdi. Feminizm, azınlık grupların ve üçüncü dünyadan kadınların bakış açısıyla yeniden ele alınıyor ve yeniden tanımlanıyor, birçok kadının marjinalleştirilmesi giderilmeye çalışılıyor.
  • Feministler cinsiyetçi dile karşı çok eleştireldir. Tahakküm ideolojilerinin kız/kadın kelimelerinin kullanımı ile kurumsallaştığı öne sürülür. İş “adamları”ndan bahsettiğimizde de aynı sonuca ulaşırız.
  • Feministler, tecavüzü cinsel bir suç olarak değil, bir şiddet suçu olarak görürler. Tecavüz, güç isteminin cinsel bir ifadesidir. Tecavüzcü, toplumsallaşması eksik olan kişidir.
  • Polonyalı psikolog Elisabeth Brami’nin yazdığı, Fransız çizer Estelle Billon-Spagnol’un resimlediği Kız Çocuk Hakları Bildirgesi adıyla Türkçeye de çevrilen çocuk kitabı, kadınların da her şeyi yapabileceğini anlatan, cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan 15 maddeden oluşan küçük bir kitap ama misyonu büyük. Konunun beyinlere genç yaşta işlenmesi gerektiğinin altını çizen bir çalışma.
  • UNESCO verilerine göre, bilim eğitimi alanların %53’ü kadınken çalışma hayatında bu rakam %28’e geriliyor. Nedenler, ülkelerin ve bölgenin bulunduğu konuma göre ele alındığında:
    Arap ülkelerinde bilim politikasıyla ilgili birikim olmaması; araştırma enstitüleri ve fonların sayısının düşük olması öne çıkarken İngiltere ve ABD’de ise eşitlik, terfi ve fırsatlarda denklik olmaması bu duruma neden olarak görülüyor.
  • 2017 yılında Paul Auster, ABD başkanlık seçim sonuçlarını değerlendirirken, ABD halkının kadın başkan fikrine hala hazır olmadığının anlaşıldığını söylüyor.

 

Libya 44 Gıdamis 1

Gıdamis, Çölün İncisi, Sahra’nın Mücevheri diye anılıyor.

Kentte iki yüz yıl kalan Roma dönemi öncesine ilişkin elde kesin bilgi yok.

Gıdamis’e giderken şehrin güneyindeki Al Hamadan al Hamra Çölü’nü (Kızıl Kayalar Çölü) geçtik.

Gıdamis’in eski kısmı 1999 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. Burası bir Tuareg kenti.

Bölgede aynı adla üç kez şehir kurulmuş ama mimari özellikler hiç değişmemiş. Son kez kurulan şehrin 90 yıl önce kurulduğu düşünülüyor.

Gıdamis, Libya’nın en büyük tarihi kenti.

Buradaki müze de zengin bir müzeydi ama fotoğraf çekme izni yoktu.

Mimari özellikleri, bölgenin gereklilikleri ile son derece uyumlu.

Tuareg mimarisinde yapılar dikdörtgen veya kare oluyor. Yapılar çok yalın, çatılar düz, yapının köşelerinde yukarı kalkık üçgen parçalar var.

Burada sıcaklık +40-50 derece olabiliyormuş. Yapılar, içeride en yüksek ısı 30 derece olacak şekilde tasarlanmış.

Gıdamis, kervan ticareti sayesinde çok zengin olmuş. En çok köle, deri, altın ve koku ticareti yapılıyormuş. 17. yüzyıldan sonra, deniz ticaret yollarının açılmasıyla çöl aşırı ticaret zarar görmüş ama Kuzey Sahra ticaretindeki önemini korumayı başarmış. Ayrıca hacılar için de önemli bir merkezmiş. 19. yüzyılda köle ticaretinin yasaklanması şehrin ekonomisine darbe vurmuş. Ama gerileyen ticaret 1910 yılına kadar devam etmiş.

Burada Kadiri mezhebi yaygınmış.

Gıdamis’ta çok fosil varmış. Afrika’nın pek çok yeri eskiden deniz imiş.

Eski şehrin kapısından girerek gezmeye başladık.

Üstü kapalı yollarda yorulanlar, sohbet etmek isteyenler için sekiler var. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Üstü kapalı yollarda yorulanlar, sohbet etmek isteyenler için sekiler var.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Eski Gıdamis 1984 yılında Kaddafi’nin emri ile boşaltılmış. Hükumet, eski kentin duvarlarının dışına yeni bir kent kurmuş ve Gıdamis halkına yeni birer ev vermiş. UNESCO, burayı restorasyon programına almak için Kaddafi’yi çok zor ikna etmiş. Dar sokaklar, avlulu evler yaşayanları kızgın güneşten koruyacak şekilde tasarlanmış. Daracık sokaklar ufak meydanlara açılıyor ama planlama o kadar iyi ki, bu meydanlar da güneş almıyor. Yaz aylarında eski evler yine doluyormuş. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Eski Gıdamis 1984 yılında Kaddafi’nin emri ile boşaltılmış. Hükumet, eski kentin duvarlarının dışına yeni bir kent kurmuş ve Gıdamis halkına yeni birer ev vermiş.
UNESCO, burayı restorasyon programına almak için Kaddafi’yi çok zor ikna etmiş.
Dar sokaklar, avlulu evler yaşayanları kızgın güneşten koruyacak şekilde tasarlanmış. Daracık sokaklar ufak meydanlara açılıyor ama planlama o kadar iyi ki, bu meydanlar da güneş almıyor.
Yaz aylarında eski evler yine doluyormuş.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Eski kent Gıdamis, bölgedeki iki büyük kabileye göre inşa edilmiş. Kentin kuzeyi Beni Velid, güneyi Beni Vezid kabilesine aitmiş. Kuzey kısım, kabilenin üç ailesi için üçe, güney kısım kabilenin dört ailesi için dörde bölünmüş. Bu yedi mahalle okulu, camisi, evleri, pazar yeri, meydanı ile her biri kendi içinde bir kent gibi organize edilmiş. Mahallelerin kapısı geceleri kapatılıyormuş. Mahalleler arasında çatışmalar yaşansa da dış tehlikeye karşı birleşiyorlarmış. Fogas denen üçüncü bir bölge ise, göçebe hayatını bırakıp yerleşik düzene geçen Tuaregler’e aitmiş.

Kentin dar sokakları güneş ışığından tamamen korunmalı. Bazı yerler ışık gerektirecek kadar karanlık olabiliyor. Yolları aydınlatmak için duvarlara yer yer kandil koymak için oyuklar yapılmış ve daha fazla ışık için beyaza boyanmış. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kentin dar sokakları güneş ışığından tamamen korunmalı. Bazı yerler ışık gerektirecek kadar karanlık olabiliyor. Yolları aydınlatmak için duvarlara yer yer kandil koymak için oyuklar yapılmış ve daha fazla ışık için beyaza boyanmış.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yapılar çamur, tuğla ve hurma ağacı gövdesi kullanılarak yapılıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yapılar çamur, tuğla ve hurma ağacı gövdesi kullanılarak yapılıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yapılar çamur, tuğla ve hurma ağacı gövdesi kullanılarak yapılıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Gıdamis’ın en eski ikinci camii olan Yunus Camii.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hacıların oturduğu evlerin kapıları mutlaka süslü olurmuş. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hacıların oturduğu evlerin kapıları mutlaka süslü olurmuş.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kemerlere, duvarlara alçı kalıp ile yaptıkları kabartma el izleri (positive hand stamps). Bunları bazen de içeriye göçük, negatif yapmışlar. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kemerlere, duvarlara alçı kalıp ile yaptıkları kabartma el izleri (positive hand stamps). Bunları bazen de içeriye göçük, negatif yapmışlar.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

 

 

Japonya 38 |Tiyatro ve Edebiyat

Tiyatro

19 Nisan 2006 tarihinde sahnede izlediğimiz Kyogen Ancient Comic Play’den bir enstantane.  Noh'da  lüks kostümlü maskeli aktörler vardır ve Noh'un perdeleri arasındaki komik ara piyesi olan Kyogen ile birlikte sunulur; bunların her ikisi de UNESCO tarafından “başyapıt” olarak tanımlanmıştır.

19 Nisan 2006 tarihinde sahnede izlediğimiz Kyogen Ancient Comic Play’den bir enstantane. Noh’da lüks kostümlü maskeli aktörler vardır ve Noh’un perdeleri arasındaki komik ara piyesi olan Kyogen ile birlikte sunulur; bunların her ikisi de UNESCO tarafından “başyapıt” olarak tanımlanmıştır.

  • Tiyatro da 6. yüzyılda Çin’den gelmiş.
  • Savaş destanları  noh’ya, bunraku ve kabuki’ye sayısız tema sağlar.
  • Kabuki: Ka-müzik; bu – dans, oyun; ki – beceri, ustalık anlamına geliyor. 16. yüzyılda ibadet etmek için yapılan dansların değişime uğramasıyla doğmuş. Şogun Tokugava kadınların rol almasını yasakladığı için erkekler tarafından oynanır. Geleneksel Japon dans ve şarkılarını içerir. Abartılı makyajda kullanılan kırmızı çizgiler dostluk, arkadaşlık, sevgi; mavi çizgiler kötülük, uğursuzluk ve çapkınlığı simgeler. Aktörler günlük hayatta da kadın gibi davranırlar. Çağdaş Kabuki’nin 3 türü var: Saz eşliğinde, tarihi oyunlar, aile – töre konularını işleyen oyunlar.
  • Noğ / Noh: 16. yüzyılın klasik, soylular tiyatrosu. 5 türü var: Tanrıların yer aldığı Şinto öyküleri, Samuray öyküleri, kadınların aşk acıları, aklını yitirmiş kadın ve kötü ruh öyküleri. Her hareketin bir anlamı vardır, özel Noh dilini bilmeden izlenmez. Oyuncuları erkek. Maskeler kullanılır.
Kyoto’da izlediğimiz bunraku kukla tiyatro oyunu bir aşk hikayesini anlatıyordu.

Kyoto’da izlediğimiz bunraku kukla tiyatro oyunu bir aşk hikayesini anlatıyordu.

 

  • Bunraku Kukla Tiyatrosu: Kuklaya, siyah giyinmiş, ‘görünmeyen’ oyuncu can verir. Usta şamisen eşliğinde metni okurken, sazı da yönetir..
  • Tiyatroda günlük siyaset yoktur.
  • Japon tiyatrosunun Shakespeare’i Çikamatsu’dur.

 

Edebiyat

  • Tiyatro, edebiyatın temelidir Japonya’da.
  • Roman türünün en eski örneklerinden biri Japonya’da. Heian döneminde ( 794 – 1185 ) sarayın soylu hanımlarından Murasaki Şikibu Genci Öyküleri adlı 54 bölümlük aşk romanını yazmış. Heian Japonyası’nda prensesler hariç iyi aileden gelen hanımların adlarını kaydetmek kabalık sayılırdı. Yazarın babası sarayda görevliydi. Yazar, Heian döneminde ülkeyi imparator adına yöneten büyük Fujiwara ailesinin bir dalından geliyor. Genci, Japon edebiyatında, nesirde, bir harika sayılıyor. Modern zamanlara kadar yazılmış en iyi roman olarak kabul ediliyor.
  • 1878’de konuşma ve yazı dili birleşir, hemen ardından modern dildeki ilk romanlar yayınlanır.
  • Modern edebiyat hareketi Rus – Japon savaşından sonra daha da gelişmiştir.
  • İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş ve çağdaş meseleler yeni nesil yazarların konusu olmuştur.
  • Japon yazınının amacı, dolaysız algılamaya varma ve söylevi sadeleştirmedir.
  • Yalın ve şiddet içeren metinler ile cinsellik ve ölüm arasındaki ilişkiye ağırlık veren metinler Japon Edebiyatının en belirgin özelliğidir.
  • Şiddetin estetikleşmesi çağdaş Japon edebiyatının  karakteristiğidir.
  • Japonlar romanlarında can sıkıntısı anlatmayı Ruslar gibi çok severler. Can sıkıntısının belli bir sebebi olmaz.
  • Japon roman ve piyeslerinde mutlu son, son derece azdır. Mutlu bir sonuca lüzum yoktur. Istırap çekmeleri, ne pahasına olursa olsun vazifelerini yerine getirdiklerini, hiçbir şeyin onları doğru yoldan ayıramayacağını gösterir.
  • İki Japon yazar, sırasıyla, Yasunari Kavabata ve Kenzaburo Oe Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştır.

  • Japonya’nın 1960’lardan beri gözde olan, manga adı verilen bir çizgi roman endüstrisi var. Konuları çok çeşitli: Porno, romantik, politik…mangacıların Uzakdoğu’da özellikle Çin ve Güney Kore’de büyük bir meraklı kitlesi var. 1945’te Manga dergisi yayımlanmaya başlar ve bunu takip eden yıllarda manga ekolünden gelen çizgi roman dergileri kitap olarak yayımlanır. Japonya’daki yayınların %24.6’sını manga dergileri, 13.5’ini ise manga kitapları oluşturuyor. Manga çizerlerine mangaka deniyor. Mangakalar Japonya’da iyi para kazanıyor, şöhrete ulaşıyor. Manga, ergenlik çağının sonlarına gelenler ve genç yetişkinler tarafından okunuyor. Mangacılar Savaş sonrasında Japonya’nın dışa açılmasında önemli bir itici güç oldu.

 

Japon edebiyatından okumuş ve beğenmiş olduklarımı da paylaşıyorum:

Dağın Sesi, Yasunari Kavabata, Doğan Kitap, 2010.
Uykuda Sevilen Kızlar, Yasunari Kavabata, Çaba Yayın Dağıtım, 1988.
Beauty and Sadness, Yasunari Kavabata, Charles E. Tuttle Company, 1975.
Bin Beyaz Turna, Yasunari Kavabata, Doğan Kitap, 2005.
Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi, Cuniçiro Tanizaki, Can Yayınları, 2006.
Bahar Karları, Yukio Mişima, Can Yayınları, 1992.
Bir Maskenin İtirafları, Yukio Mişima, Can Yayınları, 2010.
Yaz Ortasında Ölüm, Yukio Mişima, Can Yayınları, 2011.
Mişima ya da Boşluk Algısı, Marguerite Yourcenar, Can Yayınları, 2011.
Kurbanı Beslemek, Kenzaburo Oe, Can Yayınları, 1994.
Serçe Bulutu, Takashi Matsuoka, İthaki Yayınları, 2006.
Raşomon ve Diğer Öyküler, Ryunosuke Akutagava, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2010.
Kappa, Ryunosuke Akutagava, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2010.
Küçük Bey, Soseki Natsume, Oğlak Klasikleri, 2003.
İmkansızın Şarkısı, Haruki Murakami, Doğan Kitap, 2004.
Yaban Koyununun İzinde, Haruki Murakami, Doğan Kitap,  2008.
Zemberek Kuşu’nun Güncesi, Haruki Murakami, Doğan Kitap, 2005.
IQ84, Haruki Murakami, Doğan Kitap, 2009.
2012’de yayımlanan 1Q84 adlı eserinin ilk baskısı bir milyon adet yapılıyor.
Sahilde Kafka, Haruki Murakami, Doğan Kitap, 2009.
Tavan Arasındaki Buda, Julie Otsuka, Domingo, 2012.
Şeffaf Mavi, Ryu Murakami, Doğan Kitap, 2007.
Uzak Tepeler, Kazua İşiguro, Can Yayınları, 1989.
Beni Asla Bırakma, Kazuo İşiguro, YKY, 2008.
Noktürnler, Kazuo İşiguro, Turkuvaz Kitap, 2009.
Çocukluğumu Ararken, Kazuo İşiguro, Epsilon, 2000.

Afrika Mozaikleri Libya

Libya’nın doğusunda, Cyrenaica bölgesinde bulunan Tolmeita (Ptolemais)’da  müzede mozaiklerden başka heykeller de gördük. Bu tabloda da Afrika mozaiklerinde çok sık rastladığımız deniz teması uygulanmış.

Libya’nın doğusunda, Cyrenaica bölgesinde bulunan Tolmeita (Ptolemais)’da müzede mozaiklerden başka heykeller de gördük. Bu tabloda da Afrika mozaiklerinde çok sık rastladığımız deniz teması uygulanmış.

Yine Cyrenaica bölgesinde, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Cyrene’deki müzede Satir ve Peri Kızı tablosu, 2. yüzyıldan. Bu ören yerinden pek çok eser Trablus’ta sergileniyor

Yine Cyrenaica bölgesinde, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Cyrene’deki müzede Satir ve Peri Kızı tablosu, 2. yüzyıldan. Bu ören yerinden pek çok eser Trablus’ta sergileniyor.

 

Trablus’ta, 2005 yılındaki adıyla Cemahiriye Müzesi’nde Dört Mevsim tablosu.

Trablus’ta, 2005 yılındaki adıyla Cemahiriye Müzesi’nde Dört Mevsim tablosu.

Üç Roma şehrini kapsayan Tripolitania bölgesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Sabratha MÖ 4. yüzyılda Fenikeliler tarafından kurulmuş. Sabratha’da, Roma Müzesi’nde Jüstinyen Bazilikası’nın yer mozaiklerinin sergilenişi şöyle yapılıyordu: Fotoğrafta görülen, orta nefin mozaikleri yerde, yan nef mozaikleri ise iki yan duvarda teşhir ediliyordu. Dua kürsüsü orjinal yerine bırakılmıştı. Alttaki fotoğrafta ise detayı.

Üç Roma şehrini kapsayan Tripolitania bölgesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Sabratha MÖ 4. yüzyılda Fenikeliler tarafından kurulmuş. Sabratha’da, Roma Müzesi’nde Jüstinyen Bazilikası’nın yer mozaiklerinin sergilenişi şöyle yapılıyordu: Fotoğrafta görülen, orta nefin mozaikleri yerde, yan nef mozaikleri ise iki yan duvarda teşhir ediliyordu. Dua kürsüsü orjinal yerine bırakılmıştı. Alttaki fotoğrafta ise detayı.

2005 yılında Libya’da gezerken en yadırgadığım şeylerden biri, bazı yerlerde dünya kültür mirasının üzerine basarak gezmekti. Bazı yerlerde hiçbir koruma yoktu. Mozayiğin orjinal yerinde (in situ) sergilenmesi hedeflenebilir, hatta tercih edilebilir. Ancak fotoğrafta görüldüğü gibi denizin olumsuz etkilerine bu kadar açık konumda olmasına ve biz turistler Sabratha’nın tiyatrosuna giderken üzerinden yürümemize rağmen yüzlerce yıllık mozaik döşemenin ne kadar iyi durumda olduğunu görüyorsunuz.Tabii  “Bahar” olaylarından sonra geriye ne kaldı, o da ayrı bir şey.

2005 yılında Libya’da gezerken en yadırgadığım şeylerden biri, bazı yerlerde dünya kültür mirasının üzerine basarak gezmekti. Bazı yerlerde hiçbir koruma yoktu. Mozayiğin orjinal yerinde (in situ) sergilenmesi hedeflenebilir, hatta tercih edilebilir. Ancak fotoğrafta görüldüğü gibi denizin olumsuz etkilerine bu kadar açık konumda olmasına ve biz turistler Sabratha’nın tiyatrosuna giderken üzerinden yürümemize rağmen yüzlerce yıllık mozaik döşemenin ne kadar iyi durumda olduğunu görüyorsunuz.Tabii “Bahar” olaylarından sonra geriye ne kaldı, o da ayrı bir şey.

Üç Roma şehrini kapsayan Tripolitania bölgesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bir diğer şehir Leptis Magna. Burası pek çok tapınağı, amfiteatrı, tiyatrosu, pazar yeri, bazilikaları, forumu, hamamı vs. bulunan büyük bir şehir. Fenike, Kartaca, Yunan, Roma....geçmişi olan bir şehir. Sahilde 50 adet Roma villa kalıntısı bulunmuştu. O dönemde, zenginler şehrin dışında ikinci bir ev edinirlermiş. 2. yüzyıla tarihlenen Villa Silin bu evlerden biri. 20 odalı.  Burada, mozaiklerin yanına ahşap platform yapılmıştı.

Üç Roma şehrini kapsayan Tripolitania bölgesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bir diğer şehir Leptis Magna. Burası pek çok tapınağı, amfiteatrı, tiyatrosu, pazar yeri, bazilikaları, forumu, hamamı vs. bulunan büyük bir şehir. Fenike, Kartaca, Yunan, Roma….geçmişi olan bir şehir. Sahilde 50 adet Roma villa kalıntısı bulunmuştu. O dönemde, zenginler şehrin dışında ikinci bir ev edinirlermiş. 2. yüzyıla tarihlenen Villa Silin bu evlerden biri. 20 odalı.
Burada, mozaiklerin yanına ahşap platform yapılmıştı.

 

Villa Silin’in odalarının yerleri çeşitli mozaik tablolarla döşenmişti. Duvarlar fresklerle süslenmişti ama fotoğraftaki niş gibi duvarlarda da mozaik işleme kullanıldığı olmuştu.

Villa Silin’in odalarının yerleri çeşitli mozaik tablolarla döşenmişti. Duvarlar fresklerle süslenmişti ama fotoğraftaki niş gibi duvarlarda da mozaik işleme kullanıldığı olmuştu.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 8 | Romantizm 5

19. Yüzyıl Mimarisi 1

  • 18.yüzyılın sonunda Fransız devrimci mimarlardan söz edilir. Yapının, işlevine uygun olarak, simgesel bir biçim almasını savunurlar. Dekora gereksinimi olmayan, saf biçimlerden yola çıkarak, sert çizgilerden oluşan bir anıtsallık, özerk olmak isteyen bir  mimari anlayış. Sular İdaresi yönetim binasının içinden ırmağın geçtiği bir silindir şeklinde, Newton için küre biçiminde bir gömüt tasarlanması gibi.
  • Siyasal zorunluluklarla yeni bir kentçilik doğdu. Sosyal, politik ve ekonomik gereklere göre kurulan veya düzenlenen kentlerde binaların varlık nedenleri ve konumları üsluplarından daha çok önemsenmiştir. Avrupa’nın eski kentlerinde yalnızca düzenleme yapılabilirken, yeni kurulan ABD’de geniş, düzenli, görkemli, yaşanabilir kentler sıfırdan, günün gereklerine uygun olarak kurulmuştur. Garlar, parlamento binaları, tiyatrolar, büyük mağazalar, konaklar egemen ideolojinin yapılarıdır. Şehircilikte sokakların açıldığı geniş meydanlar demokrasi habercisidir.
  • Mimari üslupla ilgili kararlar estetik ölçütler kadar felsefi düşüncelere, ideolojik ilkelere ve dönemin düşünsel bağlamına göre alınıyordu. İlkin devlet düşüncesine, daha sonra belirgin bir ideolojik bağlam arayan burjuva sınıfına bağlı olarak  mimari evrim geçirdi.
  • Barok Roma’nın egemenliğini yitirmesi, kutsal hakka ve Kilise’nin sınırsız gücüne tam uymuş olan barok ve rokoko artık istenmiyordu. Aydınlanma felsefesi, 1760 yıllarından itibaren burjuva sınıfının eline iktidarın anahtarlarını teslim eden bir kavram olmuştu. Bu sırada arkeoloji de belirleyici bir nitelik kazandı. Mimarlar, Napoli, Pompei ve Herculanum kazılarına ve Yunanistan’ın antik kalıntılarına akın ettiler. Klasisizm, on yıllar boyunca tek estetik olarak kaldı.
  • Napoleon kendisini Roma imparatorlarının ardılı sayıyordu. Ona göre siyaset ve mimarlık iç içeydi ve mimarlardan çok askeri mühendislere güveniyor, büyük mimarinin halklarının yararına olduğuna inanıyordu. Carrousel Anıtı ve Zafer Anıtı’nın yapımı 1806’da başlatıldı. Roma Traianus sütunun örnek alan, Büyük Ordu’ya adanan Vendome Alanı sütunu, Büyük Ordu Tapınağı (günümüzde Madeleine Kilisesi), 1811 yılında Buğday Hali’nin yeniden yapımı gibi anıtsal imparatorluk yapıları inşa edildi. Hükümdarların uluslararası eğilimleri ile klasisizm arasında akrabalık vardır. Bu tür enternasyonalist yapımların hepsinin alnaçları sütunlu bir kapıyla bezenmiştir. Sen Petersburg’da Hermitaj Müzesi, Milano’da La Scala Tiyatrosu, Madrid’de Prado Müzesi, Washington’da Capitol bu binalara örnek verilebilir. Yunan Yeniden Canlandırma üslubu 19.yüzyıl ABD’sinin önde gelen üslubuydu.  Klasik mimarlık, demokratik parlemantarizm gibi merkezi iktidarın da simgesi olarak 1930’lara kadar sürdü.
  • Yapılara, daha soylu bir görünüm vermek amacıyla, üstün kültürü simgelediği düşünülen antik sanat parçaları ilave ediliyordu. Antik örneklerden alınan motifler de, dışta olduğu kadar iç mekan tasarımında da önemliydi.
  • Romantik çağ, mimarlık alanında, antik ile gotiği birleştirmeyi düşledi. Klasisizmin uluslarüstücülüğüne, romantik düşünceye göre, soyluluğu, saflığı ve gerçeği simgeleyen Gotik karşı koyacaktı.
  • 19.yüzyılın Yeniden Canlandırma üslupları büyük ölçüde sözcük anlamı resimsi olan, Pitoresk’ten türetilmişti. Pitoresk, düzensizlik,  çeşitlilikle dramayı vurguladığı  için Yeniden Canlandırma mimarlığı da planlı bir düzensizlikle tanımlanmıştı. Erken 19.yüzyıl Pitoresk kır evlerinde karmaşık çatı çizgileri, farklı pencere türleri, bezemeli bacaları  tasarımın esasını oluşturur. Bu çeşitlilik sayesinde binaya Pitoresk bir görünüm kazandırmak amaçlanır.
  • Gotik üslup geç 18.yüzyılda önce sadece girişik bezeme gibi Gotik üsluba özgü motiflerin uyarlanmasıyla yeniden canlanmıştı. Hemen ardından Gotik binaların ölçekli olarak birebir kopyalanmasına geçildi. Mimarlar, zaman içinde evrilmiş gibi görünen binalar yapma arayışı içinde olduklarından, Gotik Yeniden Canlandırma üslubunda karakteristik ögeler olan asimetrik kuleler tasarlamaya başlamışlardı. Bir köşe üzerine yerleştirilen bu kulelerle binaya kasıtlı olarak düzensiz bir siluet kazandırılmaktaydı. Kullanılan malzemelerde bazı değişiklikler yapıldı: Ortaçağ’da olduğu gibi taş kullanmak yerine alçı, tuğla, pişmiş toprak karolar ve ahşap kullanıldığı oldu. 19.yüzyılda Gotik Yeniden Canlandırma üslubu konut yapımında da çok revaçtaydı: Sivri kemerler, mazgallı siperler, düzensiz bacalar, girişik bezemeli pencereler, çıkma kuleli konutlar yapıldı. Geç Ortaçağ’daki kamusal ihtişamı çağrıştırmayı amaçlayan Gotik Yeniden Canlandırma üslubu ulusal gururun ifade biçimi oldu. Londra’daki Parlamento Binası ve Adliye Sarayı ile pek çok kamu binası da Gotik Yeniden Canlandırma üslubunda yapıldı. Aynı şekilde, Ortaçağ’da hissedilen din sevgisini yeniden canlandırmak amacıyla bu üslup kiliselerde de sıklıkla kullanılmaya başladı. Ortaçağ Almanya’sının büyüklüğünü anımsayan tarihsel bilinç ve Prusya Kralının emri ile Köln Katedrali’nin onarımına ve katedrali tamamlama çalışmalarına başlandı. Ulus düşüncesi, Almanlar arasında giderek kendini kabul ettirirken, çokuluslu Avusturya’da ulus sorunu fazla kurcalanmıyordu. ( Gelecek için çok belirleyici bir durum.)
Köln’deki Katolik ibadethanenin temeli 1248 yılında atılmış, çalışmalar 1560 senesinde parasızlık yüzünden durdurulmuş, son taş 1880 yılında konmuştur. II. Dünya Savaşı’nda 14 bombanın hedefi olmuş, 1996 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.

Köln’deki Katolik ibadethanenin temeli 1248 yılında atılmış, çalışmalar 1560 senesinde parasızlık yüzünden durdurulmuş, son taş 1880 yılında konmuştur. II. Dünya Savaşı’nda 14 bombanın hedefi olmuş, 1996 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.