Etiket arşivi: Ulus Devlet

Şiddet 63| Devlet Şiddeti 9

 

Ukrayna’ya bağlı olan Kırım’ın 2014 yılında Rusya tarafından işgal edilmesi ile başlayan Ukrayna-Rusya gerginlik ve çatışmalarını Kiev’de Bağımsızlık Meydanı’nda protesto edenlerin kurduğu kamptan görüntüler. Bu tip durumlar, saldırgan ülkeye çeşitli yaptırımlar uygulanarak çözülmeye çalışılıyormuş gibi yapılıyor. Fotoğraf: Nikita Kadan, Limits of Responsibility, 2014.

Ukrayna’ya bağlı olan Kırım’ın 2014 yılında Rusya tarafından işgal edilmesi ile başlayan Ukrayna-Rusya gerginlik ve çatışmalarını Kiev’de Bağımsızlık Meydanı’nda protesto edenlerin kurduğu kamptan görüntüler.
Bu tip durumlar, saldırgan ülkeye çeşitli yaptırımlar uygulanarak çözülmeye çalışılıyormuş gibi yapılıyor.
Fotoğraf: Nikita Kadan, Limits of Responsibility, 2014.

Bir Zamanlar (Once Upon a Time), Nasan Tur, 2011. Nasan Tur (1974-), altı metre yüksekliğindeki bu Yerleştirmesinde günümüzde var olmayan sekiz ülkenin bayrağını bir araya getirerek ulus devletlerin geçiciliğine ve kırılganlığına dikkat çekmeyi hedefliyor. Fotoğraf: Artfox

Bir Zamanlar (Once Upon a Time), Nasan Tur, 2011.
Nasan Tur (1974-), altı metre yüksekliğindeki bu Yerleştirmesinde günümüzde var olmayan sekiz ülkenin bayrağını bir araya getirerek ulus devletlerin geçiciliğine ve kırılganlığına dikkat çekmeyi hedefliyor.
Fotoğraf: Artfox

Guantanamo Bay, Banksy, 2006. 1903'den beri ABD'nin kira karşılığında kullandığı Kuba'ya ait bir alanda kurulmuş olan Guantanamo Kampı, 2002 yılından itibaren askeri hapishane olarak kullanılmaktadır. Burada, başta Afganistan olmak üzere çeşitli ülkelerde ele geçirilen, El-Kaide ve Taliban ile ilgisi olduğundan şüphelenilen kişiler tutulmaktadır. Kamptaki uygulamaları Avrupa Parlamentosu, Uluslararası Af Örgütü ve BM insan hakları skandalı olarak tanımlamıştır. Kuzey Kore’de de politik suçlu kampları var. Kampta gün boyu çalışmak, idamları izlemek zorunda bırakılmak gibi uygulamalar bir rutin haline gelmiş. Global Karaköy İstanbul, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Guantanamo Bay, Banksy, 2006.
1903′den beri ABD’nin kira karşılığında kullandığı Kuba’ya ait bir alanda kurulmuş olan Guantanamo Kampı, 2002 yılından itibaren askeri hapishane olarak kullanılmaktadır. Burada, başta Afganistan olmak üzere çeşitli ülkelerde ele geçirilen, El-Kaide ve Taliban ile ilgisi olduğundan şüphelenilen kişiler tutulmaktadır. Kamptaki uygulamaları Avrupa Parlamentosu, Uluslararası Af Örgütü ve BM insan hakları skandalı olarak tanımlamıştır.
Kuzey Kore’de de politik suçlu kampları var. Kampta gün boyu çalışmak, idamları izlemek zorunda bırakılmak gibi uygulamalar bir rutin haline gelmiş.
Global Karaköy İstanbul, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Nükleer silahlanma yarışında yıkıcı silah potansiyeli, arkaik toplumdaki Mana misali biriktirilir. Öldürme gücü biriktirerek ölümün savuşturulacağına dair arkaik inanç devam eder. Kapitalist ekonomideki sermaye de Manaya benzetilir: Ne kadar çok paraya sahip olunursa, o kadar güçlü, yaralanmaz, hatta ölmez hissedilir.
  • Silahlanma yarışı, bazı görüşlere göre, zafer değil, caydırıcılıktır ve silahsızlanma ciddi toplumsal, iktisadi tehlikeler içerir. Hobbes’a göre, kılıç olmadan sözleşmeler anlam taşımaz.
  • Mao Zedong, iktidar namlunun ucunda büyür, demiştir.
  • Hannah Arendt, günümüzde savaş ve siyaset ya da şiddet ve iktidar arasındaki ilişkilere dair tüm eski doğruların geçerliliğini yitirdiğini söyler.
  • Rus fizikçi Sakharov, termonükleer bir savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi gibi görülemez; ancak evrensel intiharın bir yolu olarak görülebilir, der.
  • Düşmanın bütün topraklarını, mülklerini ve uyruklarını saldırı hedefi sayan toptan savaş kavramının yaratıcısı Prusyalı General Karl von Clausewitz (1780–1831), “Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir,” der.
1945 yılında Japonya’nın Nagazaki kentine atılan atom bombasının ardından çekilmiş bu fotoğrafta bir Japon çocuk sırtında ölü kardeşini taşırken görülüyor. Papa Francesco, bu fotoğrafı “Savaşın Meyvesi” ibaresiyle Vatikan’ın nükleer silahlanmaya karşı olan tutumunu hatırlatmak için çoğaltınca bu acı kare gündeme geldi. Fotoğraf: Peru.com

1945 yılında Japonya’nın Nagazaki kentine atılan atom bombasının ardından çekilmiş bu fotoğrafta bir Japon çocuk sırtında ölü kardeşini taşırken görülüyor. Papa Francesco, bu fotoğrafı “Savaşın Meyvesi” ibaresiyle Vatikan’ın nükleer silahlanmaya karşı olan tutumunu hatırlatmak için çoğaltınca bu acı kare gündeme geldi.
Fotoğraf: Peru.com

  • Günümüzde savaş, çok uluslu kapitalizmin doğası nedeniyle savaşan cephelerle sınırlı kalamaz. İran-Irak Savaşı (1980-1988) sırasında Irak’ın Batılı sanayiciler tarafından silahlandırılması devletlerin denetimi dışında olmuştur. Artık savaşta herkesin cephe gerisi düşmanları vardır.
  • Yeni iletişim teknolojileri durdurulması olanaksız bilgi akışına olanak sağlamaktadır. Bir diktatörün bile vazgeçemeyeceği bir iletişim söz konusudur. Bu bilgi akışı, geleneksel savaşlarda gizli servislerin gördüğü işlevi görür. Düşmanın şaşırtılamadığı bir savaş ise olanaklı değildir. Bilgi akışı sürekli olarak sözü düşmana verir; tarafların moralini bozarak hükümetlerine olan güvenlerini sarsar. Bilgi akışı ayrıca yurttaşları düşmanların ölümüne duyarlı hale getirir. Ölüm artık görsel bir nitelik kazanmıştır. Tüm bunlar, Foucault’nun sözünü ettiği yayılmış, parçalanmış iktidar kavramı ile ilgilidir. Savaş artık iki ülkeyi karşı karşıya getirmemekte, sonsuz iktidarları karşı karşıya getirmektedir. Yeni savaş silah tüccarlarını zenginleştirmekte ama tüm dünyada tüm ikincil üretim sanayilerini sekteye uğratmaktadır. Çok sayıda gücün devreye girmesi nedeniyle savaş öngörülemez hale gelir ve genellikle tüm taraflar için yitirilmiş olur. Savaş, nasıl bir gelişme gösterirse göstersin, gelecek on yıllar boyunca dramatik bir siyasal ekonomik ve psikolojik istikrarsızlık içinde uzayıp gidecektir. Bu nedenlere dayanarak Umberto Eco, savaşın artık olanaksız olduğunu ileri sürmüştür.
Bayrak, Teresa Margolles, 2009. Meksikalı sanatçı Teresa Margolles (1963-) eserini kumaş, Meksika’nın kuzey sınırından aldığı toprak ve kan kullanarak yapmış. Eseri ile uyuşturucu trafiğinden ötürü meydana gelen binlerce ölümü ve devletin bu trafiği önlemekteki başarısızlığı/isteksizliği/beceriksizliği temsil etmek istemiş. Eserin bir başka versiyonu 2009 Venedik Bienali’nde de sergilenmiş. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

Bayrak, Teresa Margolles, 2009.
Meksikalı sanatçı Teresa Margolles (1963-) eserini kumaş, Meksika’nın kuzey sınırından aldığı toprak ve kan kullanarak yapmış. Eseri ile uyuşturucu trafiğinden ötürü meydana gelen binlerce ölümü ve devletin bu trafiği önlemekteki başarısızlığı/isteksizliği/beceriksizliği temsil etmek istemiş. Eserin bir başka versiyonu 2009 Venedik Bienali’nde de sergilenmiş.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

  • Marihuana kullanımını savunanlar, vergilendirilemeyen bir zevkin, devlet tarafından ahlak bozukluğu olarak sunulduğunu öne sürerler.
  • Sivil toplumun gücü, medyanın tarafsızlığı ve açıklığı, kapsayıcı kurumların varlığı devlet şiddetinin önünde en büyük engeldir.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 248|Küreselleşme / Yerelleşme

  • Tahsin Saraç, hazırladığı Fransızca-Türkçe Sözlükte küreselleşmeyi dünyacalaşma olarak Türkçeleştirmiş.
  • Amin Maalouf, küreselleşme kültürdeki çeşitliliği bir yandan tehdit ederken, bir yandan da tehdit altındaki kültürleri korumak isteyenlere bu fırsatı tanıyor, diyor. Küreselleşme çok yönlüdür; metalaşan küreselleşme ve finansal küreselleşmeden bahsedebileceğimiz gibi, küreselleşmenin dini ve kültürel boyutlarından da bahsedebiliriz.
  • Hasan Bülent Kahraman’agöre küreselleşme kapitalist dönemin önemli bir kırılma noktasıdır. Yerleşik kurumlaşmanın ve onu hazırlayan mantığın eleştirisi en üst noktaya bu dönemde ulaşmıştır. Soğuk Savaş dönemini belirleyen anlayış ve kurumlar bu dönemde yeni bir yapılanmaya tabi tutulmuş; bu dönem, yeni bir demokrasi anlayışının oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bu dönemde Platonik Batı metafiziğinin sonuna gelinmiş, daha Aristocu bir anlayış ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Kant estetiğinin ciddi bir sarsıntı geçirmesi ve Duchamp anlayışının dönüştürülmesi sanatın en önemli çıkışları olmuştur. Küreselleşme ile birlikte somutlaşan ırkçılık, ayrımcılık, yoksulluk karşıtı politikalar, siyasal İslamcı hareketler sanatın ifade alanı içine soktuğu kavramlar olmuştur.
Bayrak, Serkan Demir, 2015. Dikenli tel üzerine oyun hamuru. Fotoğraf: www.artsumer.com

Bayrak, Serkan Demir, 2015.
Dikenli tel üzerine oyun hamuru.
Fotoğraf: www.artsumer.com

  • Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, Oryantalizm kavramının güç kazanmasıyla sömürgecilik sonrası çözümlemeleri devreye girdi. Bu, Batı dışı toplumların kendi geçmişleri ve özgün kimlikleriyle bütünleşme çabalarını beraberinde getirdi. Sömürgecilik sonrası kültürel çalışmalar sistemin dışarıdan; feminist çalışmalar ise sistemin içeriden eleştirisini yaparlar.
  • 1990’larda sanat melezleşme (hybridization) kavramı ile tanıştı. Eklektisizm, farklı ifade ve üslupların bilinçli olarak yan yana getirilişi iken melezleşme, doğal bir sürecin ve oluşumun sonucudur. Zorlama melezleşme, birbirinden ayrı, farklı ve kopuk iki kültürel alanın bulunduğunu; belli koşullar altında bu iki alanın bir araya gelerek kaynaştığını kabul ederek, dışsal bir iradenin varlığını savunur. Doğal melezleşme ise, insanın her noktasını kendisinin saydığı bir dünyada yaşadığını; arındırılmış ve yalıtılmış bir kültür olamayacağı görüşünden yola çıkar; tüm kültürleri öteki kültürlerden etkilenmiş bir bünye olarak görür. Kültürlerin birbirinden etkilenmesinin doğal bir durum olarak kabul eden doğal melezleşmeye, kültürötesileşme (transculturation) da denebilir. Melezleşme, küreselleşmenin bir sonucu olarak görülebilir; melezleşme, kozmopolitizm ile birlikte düşünülebilir.
  • 1980 ve 1990’lardan başlayarak kozmopolitizm kavramına en önemli dayanaklardan biri yersiz-yurtsuzlaşma (deterritorialization) kavramı olmuştur. Gerek iç gerekse dış sınırlar oluşturan ulus devlet, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra önemli bir dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bu süreç Hegelci tarih anlayışının; Aydınlanma düşüncesinin yukarıdan aşağıya yapılanan toplum mühendisliği anlayışının; modernitenin ve Platonik devlet anlayışının sonuna gelindiği bir dönemdir. Yersiz-yurtsuzlaşma denilirken sadece ulusötesi değil, ulusiçi yaklaşımlar da göz önüne alınmalı; melezleşme, ulusal kültürün iç dönüşümlerini de içeren bir süreç olarak düşünülmelidir. Küresel olanın yerelleştiği, yerel olanın küreselleştiği bir döneme girilmiştir. Melezleşmeyi çoğullaşma sürecinin bir parçası olarak gören ve olumlayan düşünürler olduğu gibi eleştiren düşünürler de vardır. Çokkültürcülük, hiyerarşik bir üst kabule ve tercihe değil, zorunlu bir biraradalığa (coexistence) dönüşür; ulusal kültürel tercihler aşılır.
  • Küreselleşmenin getirdiği “yerelin evrenselleşmesi ve evrenselin yerelleşmesi” yaklaşımı kimlik kavramını politik içerikli bir milliyetçilik temeline oturtmuştur. Milliyetçilik eksenindeki açılımlar, Postmodernizm’in ve Yapısökümcülük’ün konu ettiği öteki, kimlik, fark, çoğulculuk, aidiyet gibi olgular gerek sanat, gerekse siyasal-toplumsal düzlemde yer bulmaya devam etmiştir. Küreselleşme döneminde AIDS, ekolojik ve politik kirlenme, güvenlik duygusunun yitimi sanatın konuları arasında sıklıkla yerini almıştır.

 

Teknolojik gelişmeler,
Bilginin yayılması,
Halkların yaşlanması,
Dünyanın finansal olarak birbirine bağlanması,
İnsan hakları ve politik haklarda daha talepkar olunması 21. yüzyılın ana konuları olacak gibi gözüküyor.
Bu konulara globalleşme ve yerelleşme açısından kısaca bakarsak:

Küreselleşme,

Genişlemiş pazar için yeni fırsatlar, teknolojinin ve yönetim becerisinin yayılmasını vaat ediyor.
Bunlar neticesinde ise artan verimlilik ve daha yüksek bir hayat standardı.
Buna karşılık, dengesizlik ve istenmeyen değişiklikler getirmekle suçlanıyor: İthalat ile yaratılan rekabet sonucu, çalışanların işlerini kaybetmesi; yabancı sermaye akışının resesyona yol açması; geri dönüşü olmayacak doğa felaketlerinin yaşanması gibi.

Yerelleşme,

Katılımda artış, insanlara yaşamlarına yön vermede imkan sağlamak; yerel yönetimlerle seçmene daha yakın olabilmek, daha çok kararın yerel düzeyde alınabilmesi, bu karaların daha hassas ve uyumlu olabilmesi ile övülüyor.
Tasarımı kötü yapılmış yerel yönetimin yerel altyapı kullanımında ve servislerde verimsiz kullanıma neden olacağı, bütçe açıkları yaratacağı, ağır borç yükü altına giren ve kaynaklarını akılcı kullanmayan yerel yönetimlerin ülke ekonomisini de sarsacağı savları ile yeriliyor.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 121| Modernizm, Kapitalizm, Ulus Devlet 3

  • 193 üyeli Birleşmiş Milletler Örgütü ulus devleti şöyle tanımlıyor: Ortak değerler etrafında toplanan, geleceğini tayin etme hakkına sahip bir ulusun bir arada yaşadığı bir devlet modelidir.
  • 18. yüzyılın sonlarından önce gerçek bir ulus devlet, pasaport ve sınır olmadığı; insanların etnik ve kültürel kimliklere sahip olduğu ancak bunların içinde yaşadıkları siyasi oluşumu tanımlamaktan uzak olduğu düşünülüyor.
  • ABD’de 1776 ve Fransa’da 1789 devrimlerinde öncü ulus devletlerin tohumları atıldı. İnsanlar kendilerini yöneticileri ile değil, ulusal kimlikleriyle tanımlamaya başladılar.
  • 1789 Devrimi’nde bölge sakinlerinin yarısı Fransızca konuşamıyordu. 1860 yılında İtalya birleştiğinde sakinlerin ancak %2.5’i standart İtalyancayı konuşabiliyordu; liderler aralarında Fransızca konuşuyordu. Bu yüzden, “İtalya’yı yaratanlar İtalyanları da yaratmak zorunda kaldılar,” denir.
  • 1800’lü yıllarda kimse kendini Fransız olarak tanımlamazken 1900’lü yıllarda Fransa’da yaşayan hemen hemen herkes artık bir Fransızdı.
  • 1880’li yıllarda Prusya işsizlik yardımı yapan ilk hükümet oldu. Kimin Prusyalı olduğunun tespit edilmesi gerekti. İhtiyaçlar arttı: bürokrasi, vatandaşlık evrakları, genel nüfus sayımı, güvenlik güçleri tarafından korunan sınırlar…Bireylerin devletle bağ kurma eğilimleri artarken, dini kurumlara ve köylerine olan bağlılıkları azaldı.
  • Birinci Dünya Savaşı sonrası çok uluslu imparatorluklar parçalandı, Avrupa’nın sınırları kültürel ve dile dayalı farklılıklara koşut olarak yeniden çizildi.
  • Endüstrinin ihtiyaç duyduğu kaynakların dağılımının eşit olmaması, mikro devletlerin yaşama şansını azaltıyordu. Mikro devletler birbiri ile birleşti, imparatorluklar parçalandı.
  • Ulus devletler sanayi devriminin yarattığı kompleks hiyerarşilerden doğmuştu.
  • Ulus devletler ekonomik açıdan daha verimli bir ortam yarattı, sınırları dahilinde yaşayan insanların ulusal kaderlerini de tayin etme yetisi kazandı.
  • Tarihçilerin pek çoğuna göre devletler ulusları yaratır, uluslar devletleri değil.
  • Ulus oluşturma, modern ulus devletlerin evriminde kilit bir aşama oldu. Ulusların yaratılmasında anadili standartlaştıran kitlesel kitapların ortak bir dil oluşturmada çok büyük rolü oldu. Bunları, gazetelerin ortak ilgi alanı yaratması ve devlet okullarının ulusal bir kimlik oluşturması izledi.
Ulus devletin beşiği sayılan Avrupa’nın iki yüzyıllık geçmişine bakıldığında ulusal sınırların ne kadar büyük değişim geçirdiği görülür. Fotoğraf: Cumhuriyet Bilim Teknoloji 26.09.2014.

Ulus devletin beşiği sayılan Avrupa’nın iki yüzyıllık geçmişine bakıldığında ulusal sınırların ne kadar büyük değişim geçirdiği görülür.
Fotoğraf: Cumhuriyet Bilim Teknoloji 26.09.2014.

  • Etnik ve kültürel çoğulculuğun yaygın olduğu, çok lisanlılığın pek çok ülkede görüldüğü, kültürlerin birbirinin içine geçtiği, dolayısıyla ulus devlet modelinde sorun çıkma olasılığının yüksek olduğu savunuluyor.
  • Ulus devletlerin yalnızca tek bir ulustan oluşması gerektiği fikri, pek çok insanı doğal olmayan sınırlar içine hapseden sömürgeci bir yaklaşım olarak görülebiliyor.
  • Suriye ve Irak örnekleri bu iddiaları doğrular nitelikte ama, Singapur ve Tanzanya (120 etnik grup, 100 dil) sınırları dahilinde çeşitli uluslar, iç barışı bozmamaya özen gösteriyorlar; göçmenlerin ülkesi ABD ve Avustralya’da herkes tek bir ulus çatısı altında kaynaşmayı başarmış durumda. Ekonomik ölçek belki de en önemli faktör.
  • Ulusçuluğa göre insanların bir toprağa, bayrağa, ulusal bir hükümete ve BM tarafından tanınmaya ihtiyacı vardır.
  • Diktatörlükler etnik sürtüşmeleri daha da şiddetlendirir, çünkü diktatörlüğün kurumları, vatandaşların kendilerini ulusla özdeşleştirmelerini engeller.
  • Örneklerden görülüyor ki, etnisite ve dil önemli bir birleştirici. Ancak bürokrasinin daha önemli bir faktör olduğu savunuluyor. Son yapılan araştırmalar problemin etnik farklılıklardan değil, hükümetlerin tüm grupları tarafsız bir yaklaşımla aynı çatı altında toplayamamasından kaynaklandığını gösteriyor. Etnik grubun tanımı sorunlu bir konu. Ukrayna’daki Rusça konuşanların etnisitesi bugün hala tartışmalı.
  • Ulus içindeki çeşitliliğin sorun yaratmaması için çözümün Kanada’nın yaptığı gibi, gücü yerel topluluklara havale etmek olduğunu öne süren çevreler var.
  • Avrupa Birliği karlı ölçek ekonomileri (sabit maliyetler değişmediği sürece artan üretimle birim maliyetin düşmesi) yarattı. AB, tek başına rekabet edecek gücü olmayan Avrupa ülkelerine fırsat sundu. Ulus devletler sanayi devriminin yarattığı kompleks hiyerarşilerden doğmuştu. AB yeni bir hiyerarşik katman ilave etti ama yaygın/birleştirici bir bürokrasi oluşturamadı. Ekonomiler bağımsızlaştıkça, idari sistemler arasında daha fazla işbirliğinin kurulması gerekir. Oysa Avrupa’da sıklıkla felç olan hiyerarşilerden bahsetmek mümkün. Dolayısıyla hiyerarşi yerine kentler, sivil toplum örgütleri ve bölgeler arasında daha fazla iletişim kurulması öneriliyor.
Fotoğraf:Büyük Atlas, Prof. Faik Sabri Duran.

Fotoğraf:Büyük Atlas, Prof. Faik Sabri Duran.

  • Gündemdeki tüm olaylar şöyle ya da böyle ulus devlet kavramıyla bağlantılıdır.
  • Ekonomistler, siyaset bilimciler ve hatta bazı ulusal hükümetler, ulus devletlerin dünya sorunlarına çözüm üretme konusunda en ideal ölçek olmadığını düşünüyorlar. Bunlara göre gıda yetersizliği ve iklim değişikliği gibi yaşamsal sorunların küresel bazda ele alınması gerekir. Ulusal bazda ele alındığında, ulusal çıkarların küresel çıkarları baltaladığı öne sürülüyor.
  • Daha küçük ölçeklerde, kentsel ve bölgesel yönetimlerin insanlara ulusal yönetimlerden daha iyi hizmet verdiği savunuluyor.
  • Ulus devletler doğal ve kaçınılmaz kurumlar mıdır sorusu gündemi daha çok işgal etmeye başlıyor.
  • Oxford Üniversitesi akademisyenleri Yeni Ortaçağ Modeli’ni öneriyorlar: Yetkiler birbiri içine geçecek, egemenlik bölünecek, çoklu kimlikler ve idari kurumlar ile kesin olmayan sınırlar….
  • Princeton Üniversitesi akademisyenleri hiyerarşilerin yerini, ulus devlet bürokratlarının ve uzmanlarının oluşturduğu küresel bir ağın alacağına inanıyor. Hükümetler küresel sorunları çözmek için BM hiyerarşisi yerine G7, G8, G20 gibi esnek ağlarla çalışıyorlar. Ekonomik istikrarsızlık, salgın hastalıklar, iklim değişikliği ve siber güvenlik gibi küresel sorunlar söz konusu olduğunda bu tür ağların şart olduğu; birbirine bağlı sorunların birbirine ağlarla bağlanmış kurumlar tarafından çözülebileceği  düşünülüyor. Küreselleşmiş ekonominin bu ağların ortaya çıkmasına izin verdiği, kuralların uygulanması için güvenilir bir kuruma ihtiyaç olduğu, şu anda bunu yapabilecek tek varlığın ulus devlet olduğuna dikkat çekiliyor.
  • Ayrıca yerel sorunlarda yerel hükümetler, daha yüksek ölçeklerde daha yüksek güçler öneriliyor.
  • Küreselleşen dünyaya doğru evrilmenin bir başka alternatifi de Hollanda’dan: Çöküş. Çöküş şu demek: Hiyerarşik sistemlerin pek çoğu hantallaşma, pahalılaşma ve değişikliğe karşı direnç kazanma eğilimindedir. Sonuçta ortaya çıkan gerilim, kısmi bir çöküş veya yaratıcı bir yok oluş ile yeni yapıların ortaya çıkması.
  • Henüz noktası konmamış bu geçiş günümüzde de devam ediyor.

Çağdaş Sanata Varış 120| Modernizm, Kapitalizm, Ulus Devlet 2

  • Kapitalizm, endüstrileşme, şehirleşme, metalaşma, mekanikleşme, akılcılık, bilimsel ve teknolojik ilerleme, ulus devlet örgütlenmesi, modern toplumun temel nitelikleri olmuştur.

(Metalaşma, Marksist terminolojide önceden ticari olmayan ilişkilerin, ticari hale gelmesidir.)

  • Modernite terimi, Aydınlanma dönemiyle birlikte siyasal ve ekonomik hayatta kullanılmaya başlandı. (Aydınlanma, bloğumuzda daha önce yayımlanmış konulardan biridir.).
  • Bu anlamda Modernlik, kapitalist sistemin gelişimi ile geleneksel düzenin zıddı; bilimsel ve teknolojik alanlarda ilerleme; ekonomik, idari ve sosyal dünyada akılcı yöntemler; duygusal insani özün dışlandığı, akıl ekseninde şekillenen toplumsal bir sistem; ulus devlet şeklinde örgütlenme ve bu örgütsel yapı ile dünya kapitalist sisteminde yer alma; endüstrileşme, şehirleşme ve metalaşmanın hızla yayıldığı bir sistemin ifadesidir.
  • Modernist devlet, yaygın yönetici ve denetleyicileriyle merkezi bir yapılanmadır. Merkezi idarenin üstünlüğüne dayalı, merkezi yönetimin devretmeyi uygun gördüğü yetkilerin kullanılabildiği, tevhid/birlik ilkesi üzerine kurulu,  dünya devletlerinin büyük çoğunluğunu oluşturan üniter devlet bölünmez bir bütündür. İdari birimlerin tümü aynı egemenliğe tabidir. Toprak bütünlüğü tartışılamaz. Birinci Dünya Savaşı sonrası açıklanan,  ABD’nin kurulmasını istediği dünya düzenine ilişkin görüşlerin açıklandığı 14 maddeli Wilson Prensipleri, ulusların kendi kaderini tayin hakkı olması gerektiğini belirtmesi ile ulus devletin doruk noktası olmuş, iki savaş arası dönemde Avrupa’nın sömürgeci devletlerini güç durumda bırakmıştır. Küresizleşme dönemi adı verilen, 1914-1945 yılları arasında, sanayileşmenin birinci aşamasını yaşayan Üçüncü Dünya devletleri kurulmuştur.
  • Ulus devletler düzen, hiyerarşi, merkeziyetçilik ve kontrol nosyonlarına dayanan örgütsel yapılarıyla Modernizm’in siyasal alanının temel aktörleridir.
  • Devlet, egemene egemenliği sağlamak için ortamı hazırlayan yapıdır. Kapitalizmde egemen, sermaye sahibi olandır.
  • Düzenleyicilik, müdahalecilik, uzlaştırıcılık ve merkeziyetçilik Modern devletin belirgin nitelikleridir.
  • Ulus devlet piyasa rekabet şartlarının belirlenmesinde düzenleyici; emek ve sermaye arasındaki ilişkileri şekillendiricidir. Ulus devlet, gelişmiş ülkelerdekaynaklardan yüksek verimlilikle yararlanılmasını ve egemenliğin güçlendirilmesini hedefler.
  • Modernizm, geleneksel toplumdan farklı olarak özgür bireysel irade, akıl ve çıkar eksenli, standart ulus bütünlüğü olan bir sosyal yapı oluşturmuştur.

  • Uluslar, ulus devletlerin eğitim sistemlerinin de katkılarıyla, kültürel bütünlüğe sahip toplumlardır.

  • Michael Billig’e göre Modern ulus devletler kültürde geleneksel ve bölgesel, dilsel ve etnik farklılıkları göz ardı eden, merkezi siyasi yapılardır; ulus ve onunla bağıntılı her şey temel karakteristiği itibariyle Modern’dir. Ulus devlette bölgesel ve etnik farklılıklar ikinci planda kalır.
  • Fransız tarihçi Tocqueville (1805-1859), Modern yönetimi yumuşak despotluk olarak tanımlamıştır.

  • İngiliz toplumbilimci Anthony Giddens (1938), ulus devletlerde oluşan yönetimsel güç yoğunlaşmasının yeni bir kültür örgütlenmesi yarattığını, bireyin özgürlüğünü gözden çıkardığını; Modernizm’in Batı’ya özgü olduğunu savunmuştur.

  • Karl Marx (1818-1883), Modernlik ile kapitalizmin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini savunmuştu.

Endüstri Çağı da denilen 19. yüzyıl ve sonrası, ulus devlet kültürünün yaygınlaşmış ve kurumsallaşmış olduğu dönemdir. Ulus devlet içinde bir ırk, din, mezhep ya da kültürel küme hakim kılındı. Egemen kılınan kültürel kümeye resmiyet ve meşruluk kazandırılırken, diğer kültürel kümeler ya yasaklandı ya da baskı altına alındı. Fotoğraf:www.yeniozgurpolitika.eu

Endüstri Çağı da denilen 19. yüzyıl ve sonrası, ulus devlet kültürünün yaygınlaşmış ve kurumsallaşmış olduğu dönemdir. Ulus devlet içinde bir ırk, din, mezhep ya da kültürel küme hakim kılındı. Egemen kılınan kültürel kümeye resmiyet ve meşruluk kazandırılırken, diğer kültürel kümeler ya yasaklandı ya da baskı altına alındı.
Fotoğraf:www.yeniozgurpolitika.eu

  • 1983 yılında yayımlanan Uluslar ve Ulusçuluk adlı eseri ile konu üzerine yazılan eserlerde en çok atıfta bulunulan felsefe profesörü Ernest Gellner’e (1925-1995) göre modernleşme ve sanayileşme süreçleri ulusçuluğu meydana getiren iki temel etkendir. Gellner’e göre uluslar ve ulusçuluk Moderndir, tarihin belirli bir dönemine aittir ve sanayileşmenin ürünüdürler.
  • Tarım toplumunda siyasal sınırlarla kültürel sınırların örtüşmesi gibi bir durum söz konusu değildir; siyasal merkez değişkendir ve toplum yaşamına müdahalesi çok azdır. Tarım toplumları hanedanlar, asiller ve din adamları gibi ayrıcalıklı zümrelerden ve hareketsiz köylülerden oluşurdu. Köylü, toplumun ne üst sınıflarıyla ne de iletişim yoksunluğu nedeniyle diğer köylü toplumlarla özdeşleşme imkanı bulamazdı. Tarım toplumu ulus ve ulusçuluğun gelişimini gerektirmemişti.
  • Ulus ve ulusçuluğu doğuran sanayi toplumunun gereklilikleridir. Sanayi toplumu hareketli insana gereksinim duyuyordu. Bu kişilerin becerilerle donatılması, birbirlerini anlayabilecekleri standart bir dil ve bu dilde okuryazarlık gerekiyor, bunlar da kitlesel eğitimi zorunlu kılıyordu. Bu tür bir eğitimi vermek için devlet gücü gerekiyordu. Böylece standart bir kültür oluşturuldu. Gellner, bu standartlaştırılmış kültürü yüksek kültür olarak adlandırır. Bu yazılı, genel eğitim sistemiyle insanlara belletilen bir kültürdür. Sanayileşmenin gerektirdiği dilde, kültürde, eğitimde standartlaşmayı devlet gerçekleştirir. Gellner, ulus devlet ile ulusu birbirinden ayırmaz.
  • Kültür ve siyasal yönetimin birleşmesi ulusçuluğun özüdür.
  • Gellner’e göre etnik geçmişle ulus arasındaki bağlantı önemli değildir, çünkü etnik geçmişle modern ulus arasında bir bağlantının olması şart değildir.
Münster Antlaşması 'nın imzalanması, Gerard ter Borch’un (1617-1681) eseri. 1648 yılında imzalanan Westphalia Barışı birkaç antlaşmayı kapsar, Münster bunlardan biridir. Bu barış, tarihçiler tarafından modern çağın başlangıcı ve egemen ulus devlet sistemine geçiş olarak gösterilmektedir. Barış bugün bile önemini yitirmemiştir, bazı akademisyenler bugün var olan uluslararası sistemin Westphalia ile başladığını belirtmektedirler. Fotoğraf:www.geheugenvannederland.nl

Münster Antlaşması ‘nın imzalanması, Gerard ter Borch’un (1617-1681) eseri.
1648 yılında imzalanan Westphalia Barışı birkaç antlaşmayı kapsar, Münster bunlardan biridir. Bu barış, tarihçiler tarafından modern çağın başlangıcı ve egemen ulus devlet sistemine geçiş olarak gösterilmektedir.
Barış bugün bile önemini yitirmemiştir, bazı akademisyenler bugün var olan uluslararası sistemin Westphalia ile başladığını belirtmektedirler.
Fotoğraf:www.geheugenvannederland.nl