Etiket arşivi: Theodosius

Bizans İmparatorluğu 137|Konstantinopolis Limanları 1

  • 5. yüzyılda kente hizmet veren dört limandan ikisi, Haliç’teki Prosphorion ve Marmara’daki Theodosius veya Kaisarios daha sonra terk edilirken, Haliç’teki diğer liman Neorion savaş filosuna ayrılmıştı. Yalnızca Marmara’daki Julianus ve Sophia Limanı ticari gemicilik için kullanıma açık kalmıştı. Justinyen, deniz yoluyla gelen malların Neorion’dan Julianus Limanı’na nakline karar vermişti. Cyril Mango bu naklin Arap tehdidi karşısında deniz kuvvetlerinin büyümesinin bir sonucu olarak 7. yüzyılda gerçekleştiğini ifade ediyor.
Haliç ve Marmara’daki limanları gösteren harita. Fotoğraf: Ortaçağ’da İstanbul, Paul Magdalino, Koç Üniversitesi Yayınları, 2012.

Haliç ve Marmara’daki limanları gösteren harita.
Fotoğraf: Ortaçağ’da İstanbul, Paul Magdalino, Koç Üniversitesi Yayınları, 2012.

  • Neorion Limanı, Julianus Sophia Limanı yapılıncaya kadar başkentin en önemli ticaret limanlarından biriydi. Yarım daire planlıydı. Bir revakla kıyıya bağlanıyordu.
  • Terk edilmiş liman ile veba salgını arasında kurulan bağdaştırma, Konstantinopolis’e ilk defa 542’de gelen veba salgını ile başlar. Halk veba salgınının bu limandan kaynaklandığına inanmıştır. 698 yılında İmparator Leontios’un donanmaya yer açmak için Neorion Limanı’nın dibini taratmak zorunda kaldığı biliniyor. Bu da bize Neorion’un bir süredir kullanım dışı olduğu gösteriyor. Ancak bu işlemin, aynı yıl başlayan hıyarcıklı veba salgını adına yapıldığını düşünenler de var.
  • Neorion Limanı etrafındaki bölgelere 10.-11. yüzyıllarda Frenk ve Yahudi işadamları yerleşmiştir.  Limanın batısında Pisalılar oturuyordu. 12. yüzyılın sonlarında limanın güney ve doğusuna Cenevizliler yerleşti. Osmanlı döneminde, 17. yüzyılda buraya Yahudiler yerleştirildi.
  • Pontus Novus, Kontaskalion da denen Julianus Sophia Limanı’nın inşaatının İmparator Julianus (361-363) döneminde başladığı biliniyor. İmparator Anastasius (491-518) limanı temizletmiş ve önüne mendirek yaptırmıştır. Liman,  II. Justinos (565-578) ve eşi Sophia tarafından onarılmıştır. Limana Justinos ve karısının heykeli dikilmiştir. Bu heykeller ve kaideleri günümüze ulaşmamıştır.  İmparator Theophilos (824-842) limanı temizletmiş, limana kuleler eklemiştir.
  • Deniz ticaretini Haliç’in oluşturduğu doğal limandan Marmara’ya Julianus  Sophia Limanı’na taşıma kararının, Kutrigur Hunları’nın 559 yılındaki istilası ve 561 yılındaki isyanda kıyıdaki ambarların ateşe verilmesi sonucu alınmış olduğu düşünülüyor..
  • 10. yüzyıla ait bir eserde Sophia Limanı civarında oturan çok zengin bir zanaatkardan söz edilir. Bu da burasının müreffeh bir ticaret bölgesi olduğunun göstergesi sayılır.
  • Liman, Osmanlı döneminde Kadırga Limanı olarak bilinirdi. Liman, günümüze ulaşmamıştır.
  • Alman mimarlık tarihçisi Prof. Johannes Cramer 1998 yılında, İstanbul yeraltı şehrinin Roma’nınkinden sekiz kat daha geniş olduğunu söylemişti. Bu görüş, İstanbul’da yapılacak Marmaray ve Metro inşaat kazıları başlamadan önce, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından 2004-2010 yılları arasında yapılan kurtarma kazıları ile doğrulanmıştır. Neolitik, Helenistik, Roma, Bizans, Osmanlı dönemlerine ait yaklaşık 25.000 buluntu ele geçmiş olmakla birlikte biz burada sadece Bizans eserlerine odaklanacağız.
  • Yüzlerce yıl İstanbul’un sebze ve meyve bahçeleri olarak bilinen ve Osmanlı Dönemi’nde Langa (Vlanga) olarak adlandırılan Yenikapı’da I. Andronikos Komnenos’un (1183-1185) bir köşk yaptırdığı ve 13. yüzyılın ikinci yarısında bu bölgeye Yahudilerin yerleştirildiği bilinmekteydi. Yenikapı’da dört ayrı bölgede başlatılan kazılarda Konstantinopolis’in 4. yüzyıl ile erken 7. yüzyıllardaki en büyük ticari ulaşım merkezi olan Theodosius Limanı gün ışığına çıkartılmıştır.

 

Bizans İmparatorluğu 134|Bizans’ta Kültür 2 Dini Şiir ve Müzik

  • İlahi yazımı Bizans’ın en büyük kültürel olaylarından biridir. Justinyen, keşişler için sabah, öğlen ve akşam ilahi söylemeyi şart koşmuştur. Justinyen’e atfedilen bir ilahi de vardır.
  • Bizans dini şiirindeki en büyük yenilik, vurgulu vezin ile karmaşık yapılar içeren ve litürjide kullanıldığında müziğin eşlik ettiği ilahi türünden şiirlerdir. Dini şiirin tamamı, ruhani yücelme, tefekkür ve şiirsel çeşitliliktir. Kitabı Mukaddes metninin tekrar tekrar ele alınmasına dayalıdır.
  • 5. yüzyılda şairler Eski ve Yeni Ahit’i Homeros tarzında yazmaya başlarlar. İmparator II. Theodosius’un karısı Eudoxia’nın (393-455) bu işte rolü büyüktür. Burada arzu edilen, kültürlü paganlar da diyalog kurma amacıyla Homeros’un Hıristiyanlaştırılmasıdır.
  • Orta ve Geç Bizans döneminde de en çok rastlanan tür, kutsal metinleri temel alan şiirlerdir.
  • İlahilerde kıtalar bir solist/papaz tarafından, dördüncü dizenin tekrarı olan nakarat ise cemaat tarafından söylenir. Mezopotamya çıkışlı olan bu bağ örüntüsüne antifon denir. Sadece insan sesinden oluşan, huzur veren bu ezgilere saf ezgiler adı veriliyor.
  • 4. yüzyılda Bizans’tan Milano’ya giden Piskopos Ambrosius antifonu Doğu’dan Batı’ya taşımış, yaptığı derlemeler Ambrosius Ezgileri olarak anılmıştır.
  • 7. yüzyılda kanon gelişir. Kanonda müziksel eşlik çok önemlidir. Kanonun en eski döneminin Suriye-Filistin bölgesinde ve özellikle San Saba Manastırı’nda geliştiği sanılır. Çoksesli müzik türlerindendir. Ses girişleri, dizinin türlü katlarında tekrarlama yoluyla birbirini izler.
  • İkonoklazm döneminden sonra Theodorus Studites birçok kanon besteler. 9. yüzyılda Bizans’ın en ünlü kadın şairi, dindışı şiirler de yazmış olan Kassia da birçok ilahi ve kanon bestelemiştir.
  • Bir yandan eldeki muazzam ilahi dağarcığının litürjik törenler için düzenlemesi yapılır, ilahi vezniyle litürjik takvimler oluşturulur; bir yandan da Theodorus Metochites (1260-1332) gibi önde gelen bazı aydınlar ilahi bestelemeye devam ederler.
  • Kanonda en önemli yeri pişmanlık şiirleri tutar.
Fotoğraf: hafifmuzik.org

Fotoğraf: hafifmuzik.org

Bizans İlahisi örneğini paylaşıyoruz.
Lübnanlı Rahibe Marie Keyrouz söylüyor.
https://www.youtube.com/watch?v=FPWHi2zKBiM

Sesi öbür dünyayı çağrıştıran, suyla çalışan, dolayısıyla hidrolius adı verilen ilk orgun Mısır’da kullanıldığı; bu yüzden ilk kiliselerin su kenarına yapıldığı düşünülüyor.

Basınçlı hava ile çalışan orgun ilk örneği 393 yılına uzanır ve Konstantinopolis’te Theodosius Dikilitaş’ın kaidesinin bir yüzeyine oyulmuştur.

  • İlahi lehçeleri söz konusu olduğunda Bizans ilahisinden başka Batı’da, İspanya’dan Mozarabik ilahi ile Gallik ilahiden de bahsetmemiz gerekir.
  • Aziz Studios Manastırı/İoannes Prodromos Kilisesi (İmrahor İlyas Bey Camii), minyatürlü elyazmaları üretilen ve ilahiler bestelenen bir merkez olmuştur.
  • Çoksesli müziğe ilk adımın Bizans’ta atıldığını düşünen kaynaklar var. İlahi söylenirken iki hareket olabilir: Değişmeyen sabit ilahi sesi (tenere) (genelde bas ses olur) ile bu sesin üzerine gelen koronun sesinin kesişim noktalarının çok sesli olduğu söylenir. Bu, Barok dönemin basso continuo’sunun başlangıcı olarak kabul edilir; genelde org basso’y, tenere çizgisini tutar,  soprano ses, bas sesten ayrılıp dalgalanır.
  • Bizans ilahisi ile Mevlut benzerdir, denir.
  • Ses perdesinin temposunu ve kuvvetini ifade eden kırmızı mürekkeple yazılan işaretler Bizans notasyonunda kullanılmış işaretlerdir. 9. yüzyıldan sonra da neuma adı verilen perde işaretleri kullanılmıştır.
  • İmparator ve imparatoriçe onuruna yapılan, kilise törenlerinde daima koro şefi tarafından yönetilen ve koro tarafından icra edilen müzik olurdu.
  • Törenlerde kullanılan müzik aletleri ise antik çağlarda kullanılmış müzik aletlerinin ufak değişimlere uğramış türleriydi. Bizans müzik yaşamında pandura adı verilen, uzun saplı telli müzik aleti; kemanın atası sayılan viel adı verilen yaylı çalgı; tek ya da çift dilli kaval aulos, harp benzeri psalterion gibi müzik aletlerinin yanında Bizans’ta org da kullanılmıştır.
MÖ 5.yüzyıla ait kabartmada Yunan pandurası çalan bir kadın görüyoruz. Fotoğraf:www.pinterest.com

MÖ 5.yüzyıla ait kabartmada Yunan pandurası çalan bir kadın görüyoruz.
Fotoğraf:www.pinterest.com

 

 

Bizans İmparatorluğu 116| Hipodrom 2

  • Hipodrom üç bölümden oluşmaktaydı: Spina, Carceres ve Sphendone.
  • Spina, hipodromun tam ortasına, eksen duvarına, omurgasına verilen addı. Bugünkü seviyeden 5 metre aşağıda bulunan arenayı, alçak bir duvar olan spina ortadan ikiye böler ve atlı arabalar, bu duvar etrafında dönerlerdi.
  • Spina genellikle obelisk ile süslenirdi. Spinayı süsleyen yapıtlar zamanla artmış ama günümüze üçü ulaşmıştır. Büyük Konstantin zamanında spinada Romus ve Romulus’u emziren dişi kurdun ve Adem ile Havva’nın heykellerinin de olduğu düşünülüyor.
  • Büyük Konstantin’in Yunanistan’ın Delphi şehrindeki Apollon Tapınağı’ndan getirttiği savaş ganimeti Yılanlı Sütun ya da Burmalı Sütun önce Aya Sofya’nın önündeydi, sonra spinaya getirildi. Yılanlı Sütun, Antik Yunanistan’ın Persler’e karşı verdiği sonuncu savaşın, 31 Yunan sitesinin birleşerek MÖ 479 yılında Platea’da kazandıkları zaferin anıtıydı. Sütunun malzemesi savaşta edinilen tunç ganimetlerin eritilmesi ile elde edilmişti. Sütun, gövdesi birbirlerine dolanmış üç yılandan oluşur. Sütunun bir de tılsımı vardı: Burma dikiti oluşturan yılan motifleri, şehri zararlı sürüngenlerden koruyacaktı. Hem Bizans’ta hem Osmanlı’da obelisklerin tılsımlı olduğu düşünülürdü. Yılanlı Sütun, 17. yüzyıla kadar sağlamken, bir yeniçeri kılıcıyla yılan başlarını uçurduktan sonra tılsımını yitirdi denir. Bir başka görüşe göre ise burma dikitin yılan başlarının 1700 yılında sarhoş bir Leh diplomat tarafından kırıldığı yönündedir. Kayıp yılan başlarından biri sonradan bulunmuştur; İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmektedir. Sütunun orijinalinin yüksekliğinin 8 metre olduğu söylenir. Anıttan günümüze 5.30 metrelik bir bölüm ulaşmıştır.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmekte olan, günümüze ulaşabilmiş tek bronz yılan başı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmekte olan, günümüze ulaşabilmiş tek bronz yılan başı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Spina’nın ikinci obeliski ise, Büyük Konstantin’in şehri imarı sırasında, Hipodrom’u süslemek amacıyla kente getirtmek üzere Mısır’da yerinden indirttiği dikilitaştır. İmparator I. Theodosius’un (379-395), 390 yılında Hierapolis’ten, Karnak’taki Amon-Ra Tapınağı’ndan  getirtip Hipodrom’a koydurduğu Antik Mısır eseri III. Tutmosis Dikilitaşı’dır. Dikilitaşın spina üzerine yerleştirilme çalışmalarının 32 gün sürdüğü bilinmektedir. Anıtın taşınma sırasında kırılması veya hafifletilmek istenmesi nedeniyle alt kısmından yaklaşık üçte birinin kesilmiş olduğu düşünülmektedir. Taşın bugünkü yüksekliği 19.59 metredir. Kaidesinin iki yüzünde Grekçe ve Latince yazıtlar yer almaktadır. Diğer iki yüzünde ise, anıtın dikilişi ve araba yarışları ile ilgili sahneler kabartma olarak betimlenmiştir. Bu bölümün üzerindeki esas kaidenin dört yüzünde ise, İmparator I. Theodosius, ailesi ve saray erkanı kabartmaları vardır. Dikilitaşın piramit biçimli en üst bölümünde, dikdörtgen çerçeve içinde Firavun III. Tutmosis ile tanrı Amon-Ra el eledir. Anıt üzerinde Amon-Ra’nın betimlendiği yerlerde onun her şeye hayat, ebedilik ve tat veren, tanrıların kralı ve gökyüzünün sahibi olduğu bildirilmiştir. Firavun ise, Yukarı ve Aşağı Mısır’ın kralı, Ra’nın oğlu, ebedi hayat, devamlılık ve hazza sahip olan şeklinde yüceltilerek tanımlanmıştır. Anıtın en tepesinde yer alan çam kozalağı biçimli tepeliğin 869 yılındaki depremde düştüğü bilinmektedir.
  • Spinaya 4.-5. yüzyılda dikildiği düşünülen Örme Sütun, İmparator VII. Konstantin Porfirogenetos (913-959) ve oğlu Romanos tarafından onarılmış ve üstü altın yaldızlı bronz levhalarla kaplanmıştır. Bununla ilgili yazıt, kaidenin doğu kenarında yer almaktadır. Yazıtta anıt, Rodos’un ünlü bronz Apollon heykeli ile karşılaştırılmaktadır. Yaklaşık 32 metre boyundaki anıtın üstündeki bronz levhalar Haçlılar tarafından sökülmüştür. Bugün anıtın üzerinde görülen delikler, sökülen bronz levhaların kenetlerinin yuvalarıdır.
  • Hipodrom’un ikinci bölümü olan Carceres, spinanın kuzeyinde yer alan, yarış arabalarının giriş yeri idi. Günümüzde burada, 1898 yılında Alman imparatoru II. Wilhelm’in İstanbul’u ziyaretinin anısına Almanya’da yapılarak 1901’de alana yerleştirilen Alman Çeşmesi bulunmaktadır.
Günümüzde de Sultanahmet Meydanı’nda bulunan Theodosius Dikilitaşı’nın kaidesindeki rölyeflerden biri  İmparator Theodosius ve ailesini, Hipodrom’da katishma’da gösterileri izlerken betimler. Fotoğraf: Fotoğraf: Ortaçağ, Umberto Eco, Alfa/Tarih, 2014.

Günümüzde de Sultanahmet Meydanı’nda bulunan Theodosius Dikilitaşı’nın kaidesindeki rölyeflerden biri İmparator Theodosius ve ailesini, Hipodrom’da katishma’da gösterileri izlerken betimler.
Fotoğraf: Fotoğraf: Ortaçağ, Umberto Eco, Alfa/Tarih, 2014.

 

 

Bizans İmparatorluğu 7 | Konstantinopolis 2

  • Konstantinopolis tek bir adamın iradesinin ürünüdür.
  • Konstantin, şehrin kuruluşundaki imar çalışmalarının masraflarını, ele geçirdiği Licinius’un hazinesinden ve bütün tapınaklardan toplanan altın ve değerli taşlardan karşılar. İmar faaliyetlerinde on binlerce kişi istihdam edilir, faaliyet gece gündüz 24 saat devam eder. I. Konstantin Avrupa ve Asya’dan sanat eserlerini şehre getirtir. Şehrin kuruluş evresi II. Konstantius (337-361) dönemini de kapsar. (Bu ilk Konstantinopolis tümüyle yitip gitmiştir.) Ancak Yeni Roma’nın Roma ile mukayese edilebilecek hale gelmesi için 200 yıl geçmesi gerekecektir.
  • Konstantinopolis, kozmopolit bir şehir. I. Konstantin’in yeni başkentine çoğunluğu Balkanlar’dan olmak üzere çok kişi yerleştirdiği, kentin nüfusunun başlangıçta sürekli arttığı biliniyor. Bizans’ta etnisite ayrı bir yazının konusu olacak..
  • Şehrin nüfusu hakkında döneme ait sayısal veriler bulunmadığından, kesin bilgi elde etmek mümkün değil. Tekrarlanan veba salgınları, diğer salgın hastalıklar ve sık sık meydana gelen depremler çok sayıda can kaybına neden oluyordu. Bazı anlatımlardan nüfus konusundaki tahminleri bilebiliyoruz:

    Şehir kurulduğunda nüfusu 80-100 bin arasındaydı.
    5. yüzyılda nüfusun 300.000,
    I. Justinyen döneminde (527-565) 600.000,
    543/544 yılındaki büyük veba salgınından hemen önce 375.000 ( bilgiler çelişkili gibi duruyor),
    Dördüncü Haçlı Seferi sırasında şehrin nüfusunun 400.000,
    1453’te 50.000 olduğu düşünülüyor.

Şehrin bir milyona varan nüfusu ile Antik Roma’nın boyutlarına ulaştığı,  1. binyıl bittiğinde Konstantinopolis’in, Çin metropolü ile, dünyanın en büyük şehirlerinden biri olduğuna dair iddialar da var.

  • Büyük Konstantin’in, Mısır, Suriye ve Anadolu’dan  tahıl getirterek halka bedava ekmek dağıtımını başlattığı yazıldığı gibi, bazı kaynaklarda da buralardan getirilen buğday, yağ ve şarabın halka ücretsiz dağıtıldığı öne sürülüyor. Jacob Burckhardt, 332’den sonra ücretsiz yiyecek dağıtımının olağan bir uygulamaya dönüştüğünü belirtiyor.
  • Şehirde temel gıda buğdaydı; büyük tahıl ambarları, 20 halk fırını ve 117 dağıtım merkezi vardı.  Kaynaklara göre, günde 80.000 somun dağıtılıyordu.
  • 332’den sonra inşaat yapanlar belediye vergisinden muafiyet, kendi evlerini yapanlara 361’e kadar bedava ekmek, Anadolu’da mülkü olana Konstantinopolis’te ev yapma zorunluluğu getirilmiş, Roma soylularına evlerini inşa etmeleri için hazineden yardım yapılmıştı. Nüfus istenilen yoğunluğa ulaştıktan sonra bu önlemler askıya alınmıştı.
  • Meryem Ana şehrin koruyucusu sayılıyordu. 860’da Ruslarla yapılan savaşta durum ümitsizken Meryem’in şalı/elbisesi savaş alanına getirilmiş ve savaş kazanılmıştı.
  • Konstantinopolis röliklerin toplandığı bir kentti. Bu nedenle de hacıların akın ettiği dinsel bir merkezdi.
  • Sayısız kentten ve geniş bir coğrafyadan getirilen çok çeşitli nesne şehirde sergilenir, imparatorluk imgesi vurgulanırdı. Yerli veya yabancı ünlü birinin kemiklerine sahip olmak, şehirler için bir şeref meselesi sayılırdı. Ortaçağ’da şehirler, azizlerin kemik veya daha başka kalıntılarına malik olmaktan gurur duyarlardı.
Konstantinopolis de, Roma gibi, 7 tepeli bir şehirdi ve yine Roma gibi yönetim açısından 14 bölgeye ayrılmıştı. Bölgelerin kesişme noktalarında birer forum yer alırdı. Büyük Konstantin zamanında sur dışında bulunan tek mahalle Blahernai idi. Fotoğraf:İstanbul Dünya Kenti Sergisi, YKY.

Konstantinopolis de, Roma gibi, 7 tepeli bir şehirdi ve yine Roma gibi yönetim açısından 14 bölgeye ayrılmıştı. Bölgelerin kesişme noktalarında birer forum yer alırdı. Büyük Konstantin zamanında sur dışında bulunan tek mahalle Blahernai idi.
Fotoğraf:İstanbul Dünya Kenti Sergisi, YKY.

  • Konstantinopolis kurulduğunda kahinler, bu şehir yine Mayıs ayında, yine Konstantin isimli bir imparator zamanında yıkılacağını haber verdiler.
  • Roma, hukuki gücü, dinsel gücü ve askeri gücü elinde tutardı. İmparatorlukta hukuki güç saray ile, dinsel güç katedral ile, askeri güç surlarla kendini gösterirdi. Konstantinopolis’de Hipodrom, Saray ve Aya Sofya ile sırasıyla, halkı, otoriteyi ve dini temsil ediyordu.
  • Askeri gücü temsil eden surlara çok önem verilirdi. Konstantinopolis zamanının en iyi korunan şehirlerinden biriydi. Şehrin etrafındaki 21 kilometre uzunluğundaki surlar ve 50 tane güçlendirilmiş kapısı şehri 1000 yıla yakın bir zaman Gotlar’dan ve Hunlar’dan ve diğer saldırılardan korudu. Theodosius’un surları 1453’e kadar dayandı.
  • Konstantinopolis, 1204-1261 yılları arasındaki Latin İşgali dışında:

    626 ve 648 yıllarında iki kez Avarların,
    674 yılından başlayarak neredeyse her yıl Muaviye’nin ve 717 yılında yine Emevilerin,
    860 ve 941 yılında iki kez Rusların,
    1397 yılında Sultan Bayezid’ın,
    1422 yılında Sultan II. Murad’ın saldırı ve kuşatmasına maruz kalmış, ama Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılındaki saldırısına kadar fethedilememişti. Fetih, gerçekten de Mayıs ayında, 29 Mayıs’ta tamamlanmıştı ve İmparator XI. Konstantin idi.

Konstantinopolis’in canlandırması. Kaynak:wikipedia.org

Konstantinopolis’in canlandırması.
Kaynak:wikipedia.org