Etiket arşivi: tasarımcı

Çağdaş Sanata Varış 195| Performans Sanatı 1

1960’ların sonlarından başlayarak günümüze uzanan zaman diliminde geçerli olmuştur.

  • Disiplinler arası özelliği ile dikkat çeken Performans Sanatı, 1970’lerde başlı başına bir tür olarak kabul edilmeye başlanmıştır.
  • Performans Sanatı, Beden Sanatı, Happening, Aksiyon gibi çeşitli başlıklar altında gündeme gelmiş, Sitüasyonizm, Fluxus, Feminist Sanat, Arazi Sanatı gibi farklı akımlarda da uygulanmıştır.
  • İzleyici önünde sergilenen bir türdür.
Tescilli Markalar, Vito Acconci, New York, 1970. ABD’li peyzaj mimarı, tasarımcı, Enstalasyon, Video ve Performans sanatçısı Vito Acconci (1940-), çıplak vücudunu ısırarak damgaladığı performansında, kapitalist ekonominin insanı tüketime yönelten itkilerini düşündürmek istemiştir. Fotoğraf: www.photography-now.com

Tescilli Markalar, Vito Acconci, New York, 1970.
ABD’li peyzaj mimarı, tasarımcı, Enstalasyon, Video ve Performans sanatçısı Vito Acconci (1940-), çıplak vücudunu ısırarak damgaladığı performansında, kapitalist ekonominin insanı tüketime yönelten itkilerini düşündürmek istemiştir.
Fotoğraf: www.photography-now.com

  • Performans Sanatı özünde Kavramsal Sanat’ın bir dalı olarak gelişmiştir. Tiyatro ile olan ilişkisi mesafelidir. Bu sanat dalı şiiri, müziği, dansı da içerebilen sınırsız bir yaklaşımlar bütünüdür.
  • Performans Sanatı, Kavramsal Sanat’a yönelen sanatçıların kendilerini her şeyden önce bedenleriyle ifade edebilmelerinin en doğrudan yolu haline gelmiştir. O zamana kadar genellikle iki boyutlu yüzeyler üzerinde temsil edilen beden, başlı başına sergilenen sanatsal bir malzemeye dönüşmüştür. Kavramsal Sanat’ın kavramları ve dili kullanması gibi Performans Sanatı da malzeme olarak bedeni seçmiştir; Performans Sanatı’nda insan bedeni ve eylemleri sanat eserinin kendisi haline gelir. Bu sanat dalı, özne ve nesne kavramlarıyla oynar; sanatçı yapıtın hem öznesi hem nesnesidir.
  • 16. yüzyılda kullanılan İngilizce ve Fransızcadaki tanımıyla performance sözcüğü, tamamlama anlamını içermektedir. Sanat performansı, o sanat yapıtının seyirci tarafından tamamlanması anlamını taşır.
  • Tiyatroda genellikle başkasının yazdığı bir metni sahneleyen oyuncunun yerini, yapıtın konusunu, anlamını, görünüşünü ve deneyimini kendi bedenine aktaran sanatçı almıştır.
  • Bu sanatsal anlayış içinde, akla üstünlük tanımaktansa bedene öncelik verilir. Bedene yönelik bu tavır, izleyicinin olayı bir gösteri değil, gerçek bir deneyim olarak algılamasına ve paylaşmasına neden olur.
  • Dönemin toplumsal dönüşüm talepleri içinde kendi ideolojik karşı duruşlarını daha aktif biçimde ortaya koyabildikleri,
  • Malzeme olarak kendi bedenlerini kullandıkları,
  • Resim ve heykel gibi geleneksel kategorilerin ötesinde disiplinler arası yaklaşımlarla sanatın tanımını ve sınırlarını sorguladıkları bir ifade biçimi olmuştur.
  • Bir ya da birkaç sanatçıyla; izleyicinin önünde veya izleyiciden uzak; birkaç dakika, birkaç saat ya da birkaç gün sürebilen; zaman zaman fotoğraf ya da video kayıtları halinde sergilenebilir.
  • Bütün uluslararası yayılımına rağmen Performans Sanatı tarihsel ve teorik açıdan temelde bir Amerikan olgusudur. Performans Sanatı, gerçek anlamda uluslararası bir nitelik gösterebilmiş sanat akımları arasındadır.
  • Performans Sanatı, tiyatronun aksine, yapıtlarını daha önce başka sanatçılar tarafından yaratılmış karakterler üzerine inşa etmez.
  • Tipik Performans Sanatı solo bir performanstır.
  • Performans Sanatı ile iletilmek istenen amaç, genellikle açık değildir. İçerik, çoğunlukla sembolik ve alegoriktir.
  • Performanslarda sergilenen çıplaklık önemsenir; çıplaklık, cinsiyetçiliğin ve cinsel özgürlüğün bir işareti olarak görülür.
  • İzleyicinin deneyimi, büyülenme, şok, tiksinti vb olabilir; ancak yaşanan durağan bir sanat eserine bakarken yaşanandan farklı bir etkidir.
  • Geleneksel sahnenin detaylı gereçlerini kullanmak yerine belki bir iki sahne eşyası, pek az dekor parçası ve performans durumuna uygun bir kostümle bazen de çıplaklıkla yetinilir.
  • Geleneksel tiyatroda prodüksiyonun araçları durumun önemli bir parçasıdır. Performans Sanatı’nda performansçının kişisel temsili genellikle asıl meseledir. Performans sanatçısı birkaç geleneksel tiyatro konumunu (oyuncu, yönetmen, tasarımcı, oyun yazarı) birleştiren kişidir.
  • Performans, resim ve heykelin kapasitesinin ötesinde duyulara hitap edebilir; çalışmayı görme, duyma, koklama gibi. Performans, bir resim veya heykele bakmaktan çok daha fazla gündelik hayat deneyimlerimize benzer.
  • Yaşam-ölüm, sadizm-mazoşizm, izleme ve izlenme, hastalık-sağaltım Performans Sanatı’nın irdelediği konular arasındadır.
  • Avangard Sanat ve özellikle de Performans Sanatı, gündelik hayatın sorunlarına eleştirel yaklaşır, kadınların toplumsal ve kültürel algılanışıyla ilgili sorunlara eğilir.
  • Performans Sanatı, aralarında feminizmin de bulunduğu toplumsal, ekonomik, kültürel, ahlaki ve politik temalarla ilgilidir.
  • Bir dava uğruna performans yapmak, Performans Sanatı’nın özündedir; sanatçıların belli toplumsal meselelerde taraf olmasının ve tavır koymasının simgesel bir biçimidir. Kökeninde anarşist bir eylemcilik yatar.
  • Kadın sanatçıların Video ve Performans Sanatı’na rağbet etmelerinin arkasında biraz da bu alanların yeni olması, dolayısıyla eril bir tarih üzerine inşa edilen, cinsiyetlendirilmiş pratikler olmamaları yatar. Bu tercihte ayrıca nesneleştirilmiş kadın bedenini özne olarak sahiplenmek dürtüsü de rol oynar. Bu açıdan, kadın bedenine ve kimliğine yönelik belli kültürel algıları, kodları yıkmaya yönelir.
  • Tekrarlanan performanslarda izleyici değiştiğinden, çalışmanın kendisi aynı olamaz.

 

Jerzy Skolimowski

Aktör, şair, yazar, yönetmen, amatör boksör, ressam ve tasarımcı. Yaptığı görselliği yoğun, şiirsel kurgulu filmler ile Polonya sinemasının yetiştirdiği Andrzej Wajda, Roman Polanski, Raul Ruiz gibi uluslararası üne sahip bir büyük rejisör. Polonya Yeni Dalgası’nın yetenekli sesi, 1938 doğumlu Jerzy Skolimowski meşhur Lodz sinema okulundan mezun.

Direnişçilerden olan babası savaşta Naziler tarafından öldürülüyor, annesi ise Savaş sonrasında Polonya’nın Prag’daki kültür ataşesi oluyor. Böylece 10 yaşındayken  Çekoslovakya’ya gelmiş oluyor. Okuldaki arkadaşları Miloş Forman ve Vaclav Havel. Forman için yatakhanenin yöneticisiydi, Havel benim Latince ve Yunanca ödevlerime, ben ise onun resim ödevlerine yardım ederdim, diyor. Gençliğinde  caz orkestrasında bateri çalıyor, şiir yazıyor, şiir yazmak gibi maskülen olmayan bir işi dengelemek için de boksa başladığını söylüyor. 18 yaşında Polonya Yazarlar Birliği’ne kabul edildiğinde,  o sırada ülkesinin en önemli film yönetmeni  Andrzej Wajda ile tanışıyor, sinema okuluna başladığında ise Roman Polanski ile. Polanski’nin Polonya’da çektiği tek film olan Sudaki Bıçak filminde birlikte çalışıyorlar (1961-2). 1967 yılında yaptığı filmi komünist rejimle ters düşünce, Gizli Servis tarafından sorgulanıyor,  filmi yasaklanıyor ve Polonya’yı terk etmeye zorlanıyor.  Film, 1981’e, Dayanışma’ya kadar yasaklı kalıyor. Bir süre Londra’da yaşıyor. 1981 yılında Polonya’da sıkıyönetim ilan edilince o hırsla dört günde yazıp, birkaç hafta içinde mali kaynağını temin ettiği Moonlighting (Kaçak İşçiler) filmini 18 günde çekip Cannes Film Festivali’ne yetiştiriyor. İngiltere’de çektiği Success is the Best Revenge filmi başarısız olunca Kaliforniya’ya gidiyor.

Ferdydurke (1991) adlı filminin kendisini tatmin etmemesi ile 1990’ların başında sinemaya ara verip zamanını “ikinci mesleğim” dediği resim çalışmalarına ayırıyor. Başta niyetinin 3-4 yıl ara vermek olduğunu, ancak aranın 17 yıl sürdüğünü, çünkü tablolarının tüm dünyada sergilenmeye başlayıp, müzeler ve şahıslar tarafında satın alındığını, ressam olarak da ün kazandığını anlatıyor.  Film çekmenin bir ekip işi olduğunu, yönetmenin tüm çalışmaları koordine ederken, bütçeyi de yönetmesi, sponsorların yaptığı yatırımı da gözetmesi gerektiğini, oysa resim yaparken tek başına çalıştığını, bunun bir “Zen” deneyimi olduğunu söylüyor. Şiir yazmanın ona metafor yapmayı öğrettiğini, bunun da hem filmlerinde hem de tablolarında kendini gösterdiğini söylüyor. İnsanları yönetmeyi sevmediği için resim yapmanın karakterine daha çok uyduğunu dile getiriyor.

20 yıl Malibu’da yaşadıktan sonra Polonya’ya dönüyor ve 2008 ve 2010 yıllarında iki ses getiren filmle (Four Nights with Anna – Anna ile Dört Gece ve Essential Killing – Ölümüne Kaçış) tekrar karşımıza çıkıyor..

Filmlerini ( Deep End, The Shout, Moonlighting, Essential Killing) beğendiğim Skolimowski’nin ressamlığından, tablolarını Krakov’u gezerken gittiğim Wieliczka Tuz Madeni’ndeki sergiyi görünce haberim oldu.

Filmlerini ( Deep End, The Shout, Moonlighting, Essential Killing) beğendiğim Skolimowski’nin ressamlığından, tablolarını Krakov’u gezerken gittiğim Wieliczka Tuz Madeni’ndeki sergiyi görünce haberim oldu.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • The Guardian, 11.03.2009
  • Finding Zen in Poland:An Interview with Jerzy Skolimowski, Ben Sachs, 2011.