Etiket arşivi: T. S. Eliot

Hemingway

Üniversite mezunu olmayan Ernest Hemingway, Ezra Pound, Gertrude Stein, T. S. Eliot, e. e. Cummings, John Dos Passos, William Faulkner ve F. Scott Fitzgerald ile The Lost Generation (Kayıp Kuşak) yazarları arasında sayılır. Hemingway’in 1923 yılına ait pasaport resmi.

Üniversite mezunu olmayan Ernest Hemingway, Ezra Pound, Gertrude Stein, T. S. Eliot, e. e. Cummings, John Dos Passos, William Faulkner ve F. Scott Fitzgerald ile The Lost Generation (Kayıp Kuşak) yazarları arasında sayılır.
Hemingway’in 1923 yılına ait pasaport resmi.

“Hep Hemingway’in yüzündendi, kör olası Hemingway’in erkeklik, yiğitlik palavralarının ve yazarın dostu olup, onu ciddiye alan, herkesi yazdıklarını okumaya zorlayan dedesinin yüzündendi……Yazarları ciddiye almak yanlıştı. Gevezelik etmiş olmak için, güzel sözcükleri peş peşe sıralamak için konuşuyor, her türlü boş lafın basılınca genelgeçer bir gerçeklik kazandığını bildiklerinden, basılı sayfalardan yararlanıyorlardı. Hemingway’in kitaplarını okumaktan başka bir günah işlememiş ve varlıklı bir Venedikli olmanın değerini bilmeyen on dokuz yaşındaki bir delikanlıydı.

……

“Beyrut’ta ne işimiz var, niye geldik buraya? Sen biliyor musun?”

“Elbette biliyorum, Hemingway’in yüzünden. Burada olmamın nedeni Hemingway!”

“Hemingway mi, boğaları yazan, ağzına kurşun sıkan yazar mı?”

“Ta kendisi. Her işin başı o.”

“Ölmedi mi?”

“Ölsün, ne çıkar? Kitapları aracılığıyla gönderdi beni. Celp teskeresi geldiğinde Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ u okuyordum. “

“Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ da ne anlatıyor?”

“Her zaman anlattıklarını. Savaşın insanı adam ettiğini söylüyor. Çünkü savaşta korkuyla, ölümle burun buruna gelindiğini, erkeklik sınavı verildiğini söylüyor…Doğru muydu bunlar, öğrenmek istiyordum. Hemingway on sekizinde savaşa gitmişti. Oysa ben on dokuzuma basmıştım. Gitmek istiyordum, korkuyla, ölümle burun buruna gelmek, erkeklik sınavı vermek, adam olmak, kimliğimi anlamak istiyordum.”

“Anladım! Ne öğrendin peki?”

“Acı çekmekten hoşlanmadığımı öğrendim, korkuyu, ölümü sevmediğimi öğrendim.”

 

İnşallah, Oriana Fallaci, Can Yayınları, 1994.

 

 

Bizans İmparatorluğu 135|Bizans’ta Felsefe 1 Platon, Aristo, Yeni Platonculuk

  • Geç Antik çağ felsefesi, Platon’un düşüncelerinin hakimiyeti altındadır.
  • 4.-6. yüzyıllar arası, Geç Antik ve Erken Bizans döneminde, iki büyük felsefe okulu olan Atina’daki Yeni Platoncu Okul ile İskenderiye’deki Aristocu Okul arasındaki çatışmalar bilimsel olmaktan çok siyasi ve dini sorunsallardan kaynaklanıyordu.
  • Hıristiyan Felsefesinin 400’lü yıllara kadar süren ilk dönemi Patristik Felsefe, bu tarihten sonra Ortaçağ’ın sonuna kadar süren ikinci dönemi Skolastik Felsefe deyimleriyle nitelenir. İlk döneme Platon’un, ikincisine Aristo’nun görüşleri hakimdir. Bununla beraber  Platon etkisi 1200’lü yıllara kadar devam etmiş ve ancak 13. yüzyılda Aquino’lu Thomas’la yerini Aristo’nun egemenliğine bırakmıştır.
Platon'un Mağara Alegorisi üzerine bir 16.yüzyıl gravürü, University of London, Warburg Institution. Fotoğraf: www.ideayayinevi.com

Platon’un Mağara Alegorisi üzerine bir 16.yüzyıl gravürü, University of London, Warburg Institution.
Fotoğraf: www.ideayayinevi.com

Bu aşamada Platon, Aristo ve Yeni Platoncuların teoloji ile ilişkilendirilebilecek kuramlarına kısaca bakarsak:

 

PLATON’a (MÖ 427 – MÖ 347) göre:

**Algılar dünyasının ötesinde değişmeyen bir gerçeklik var.
**Ruh bir tanrısallık ama bedene hapsolmuş. Zihnin muhakeme gücü arındırılırsa tanrısal konumunu yeniden kazanabilir. Tanrı ile Ruh akrabadır.
**Mağara Alegorisi’ne göre, insan yalnızca ezeli gerçeklerin mağaranın duvarındaki titrek ışıldamalarını algılar. Ancak zihnini tanrısal ışığa alıştırırsa aydınlanma ve özgürlüğe kavuşabilir.
**İdealar Öğretisi’ne göre, idealar tam, sürekli ve etkili gerçeklerdir. Her bir genel kavrama karşılık gelen bir idea vardır. İyi ideası hepsinin üstündedir. Bu dünyanın şeyleri idealardan pay alır, onları taklit eder. İdealar üstün formlardır.
**Tanrısal dünya durağan ve değişmezdir. Yunanlar, devinim ve değişmeyi daha aşağı bir gerçeğin işaretleri sayarlar. Değişmezlik, süreklilik, hep aynı kalmak daha üstündür. Dolayısıyla en mükemmel hareket döngü hareketidir.
**Tanrısal formlar “orada, uzakta” değil, özün kendi içindedir.
**Platon’un güzellik ideasının Teistler’in tanrısı ile çok ortak yönü vardır. Teizm ya da Tanrıcılık, en geniş tanımıyla en az bir Tanrı’nın var olduğu inancıdır. Kişisel, mevcut ve aktif olarak evrenin kuruluş ve yönetiminden sorumlu bir Tanrı betimler. Tanrı dünya ve insanlar ile sürekli ilişki içerisindedir. Bu görüşleri benimseyenlere Teist denir.
**İnsanoğlu, bozulmuş tanrısallıktır.
**Evren, esas olarak rasyoneldir.
**Erdemli insanın tanrısallaşması olanaklıdır. Stoacılar da aynı görüştedir.
**Demiurgos, evrenin mimarı, insanlar için imal eden, yaratılmış olana biçim verendir.
**İyi toplumun, filozofun sıradan insanlara kabul ettireceği, akılcı ilkelerle yönetilmesi gerekir.

ARİSTO’ya (MÖ 384-MÖ 322) göre:

**Hiç kimse gerçeği tam olarak kavrayamaz.
**Formlar önsel, bağımsız bir varlığa sahip değildir.
**İlk hareket ettirici ezeli, hareketsiz, tinsel, saf bir varlıktır. Maddesel bir yanı yoktur, çünkü madde eksik ve ölümlüdür. İlk Hareket Ettirici, evrendeki bütün devinimin kaynağıdır. Dünyayı o yaratmamıştır. Bu, ona hiç yakışmayan değişmeyi, dünyevi bir eylemi içermektedir. O, evrenin varlığına kayıtsızdır: Kendinden aşağı hiçbir şeyi düşünemez. Dünyayı yönetmez, yol göstermez, yaşamımıza müdahale etmez. İnsani öz taşımaz. Zaman dışıdır. Yüce Varlık kendisini tarihte ortaya koymamıştır, zamanın sonunda yargılamada bulunmayacaktır.
**Akıl insanı tanrı ile akraba kılar. İnsanın aklı tanrısal özelliklidir. İnsanın görevi, aklını arındırarak kendisini ölümsüz ve tanrısal kılmaktır.
**Bilgelik (Sophia), insani erdemlerin en yükseğidir. Bilgeliğe tefekkür (theoria) ile ulaşılır. Tefekkür, disiplinli bir sezgidir, ona yalnızca mantıkla ulaşılamaz ve çok az insan bunu başarabilir.

PLATON-ARİSTO ORTAK NOKTALARI

Her iki filozof da tanrının tamamen duygudan uzak, acı çekmeyen, değişmeyen, ulaşılamaz, sükûnet içinde, zarar verilemez olduğunu öne sürüyor. Bu özellikler Yunan ve Hıristiyan tanrı inancında vardır. Yunan düşüncesinde tanrı ile insan aynı soydandır. Tanrı, uzak ve aşkındır. Tefekkür konusunda da ortaklaşırlar.

Raphael’in 1509 tarihli Atina Okulu adlı tablosunda Plotinus (detay). Fotoğraf: gbwwblog.wordpress.com

Raphael’in 1509 tarihli Atina Okulu adlı tablosunda Plotinus (detay).
Fotoğraf: gbwwblog.wordpress.com

YENİ PLATONCULUK VE PLOTİNUS (M.S. 205–270)

Yeni Platonculuk, Plotinus’un çalışmalarıyla başlar.
İmparator Justinyen’in Platon’un akademisini  529′da kapatmasıyla Platonik felsefe sürecinin bittiği kabul edilir.
Platon ve Aristo’nun öğretilerini uzlaştırarak oluşturulmuş felsefi bir akımdır. Yeni Platonculuk mistik veya dini unsurlarla tanımlanır.
Platon’a bir mistik olarak ilgi duyarlar. Platon’un öğretileri ruhu vücut cenderesinden kurtarıp, ruhun tanrısal aleme yükselmesine olanak tanıyordu. Bir filozof tanrıya benzediği için kendi çabasıyla tanrısal aleme yükselebilirdi. Tanrı, durağan ve uzaktır.

** Platon’un önerdiği gibi ruh bir arınma süreci yaşamalı ve tefekküre başlamalıdır.
**İçgüdüsel bilgi önemlidir.
**Tanrı Herşey ve Hiçbir şeydir. Tanrı var olanların hepsidir.
**Üçlemesi: Bir, Zihin ve Ruh.
**Bir’in cinsiyeti yoktur, fiziksel varlığa sahip değildir, bize karşı ilgisizdir. Kendisini bize göstermediği gibi, yol da göstermez.
Üç semavi dini, T. S. Eliot ve Bergson’u da çok etkilemiştir.

PLOTİNUS-ARİSTO ORTAK NOKTALARI

Yüce Varlık zaman dışıdır. Aldırışsızdır, dünya işlerine karışmaz. Kendisini tarihte ortaya koymamış, dünyayı yaratmamış, zamanın sonunda yargılamada bulunmayacak.
Tanrı, bütün varlıkların İlki’dir.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 56 | Art Deco

1920’li yıllar, Fitzgerald’ın verdiği isimle Caz Çağı (The Jazz Age), Kükreyen Yirmiler (The Roaring Twenties), Patlama Yılları (The Boom) olarak adlandırılır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılması sonucu, toplumda ahlaki değerlerin yeniden sorgulanması, dünya nimetlerinden yararlanma arzusunun artması, bu yıllarda özlem ve fırsatların peşinde koşulduğu, mucizelerin, sanatın, her şeyin bol olduğu yıllar olmasını sağlamıştır. Hızla zengin olma arzusu yaygındır. Borsa çılgınlığı yaşanmıştır. 3 Eylül 1929’da Dow-Jones endeksi 381 olmuş, 28 Ekim 1929’da ise 261’e düşmüş, 1932’de 41’e çökmüştür. Wall Street’in çöküşü, 20’li yılların bolluğunun bitişini ve 30’lu yılların Büyük Depresyonu’nu başlatmıştır. Fitzgerald bu durumu “tarihin en pahalı orjisinin bitişi” olarak tanımlar. Bu dönem için Kayıp Kuşak ( the Lost Generation) da denir.

Savaş sonrasında, 1919-1933 yılları arasında 14 yıl süren, içki üretimini, satışını ve taşınmasını yasaklayan; yoksullukla mücadeleyi, aile içi şiddete son vermeyi, alkole bağlı sosyal problemleri çözmeyi amaçlayan içki yasağı  uygulanmıştır. Bu yasak, Amerikalıların haklarına kısıtlama getiren tek anayasa değişikliği olduğu gibi, ortadan kaldırılmasıyla, kaldırılan yegane anayasal düzenleme olmuştur. Yasak döneminde kaçak üretilen içkilerin sertliği daha fazla olmuş, yasaktan faydalanan kaçakçıların oluşturduğu yeni zengin bir sınıf türemiştir. Yasak, çözmeye çalıştığı sosyal problemlerin daha da büyümesine neden olmuştu.

ART DECO

  • Ana vatanı Fransa’dır.
  • 1920’lerden sonra, yani Art Nouveau’nun hemen ardından başlar.
  • Art Nouveau gibi el emeğine değil, sanayiye dayalıdır.
  • Art Nouveau gibi Gotik süsleme öğelerinden yararlanır.
  • 1920’lerde egzotizm bir tutkudur: Ballets Russes’ın oryantalizmi, Çin ve Japon hayvan ve çiçekleri, Eski Mısır imajları, Afrika sanatı ve Rus geleneksel motifleri çok önemsenmiştir.
Mimaride Art Deco’nun ilk büyük örneğinin Eliel Saarinen’in Helsinki Garı olduğu öne sürülür.

Mimaride Art Deco’nun ilk büyük örneğinin Eliel Saarinen’in Helsinki Garı olduğu öne sürülür.

  • Adını, 1925 yılında yapılan Exposition Internationale des Arts Décoratifs et Industriels Modernes (Uluslararası Modern Dekoratif ve Sınai Sanatlar) sergisinden almıştır.
  • Filmler, Manhattan, Caz moda olmuştur.
  •  Desenleri geometriktir. Geometrik desenler, insanlığın tüm sorunlarını çözeceğine inanılan makine ve teknolojinin simgeleridir.
  • Etkileri özellikle mimaride görülmüştür.
  • Net ve basit çizgileri, alçak kabartma süslemeleri 1920-1940 arasında gözde olmuştur.
  • Depresyon yıllarında önem kazanan ekonomik olma özelliği taşır. Alçak kabartma, binaları ekonomik şekilde güzelleştiren bir yöntemdir.
  • 1930′lardan sonra mimarların mimariyi süsten arındırmak istemeleri ve süslemeyi değil işlevselliği savunmalarıyla son bulmuş; 1960′lı yıllarda yeniden itibar görmeye başlamıştır.
  • Chrysler Binası (1928-1930), Rockefeller Binası (1930-1939), Empire State Binası (1932) Art Deco’nun mimarideki en bilinen ve en görkemli eserleridir. Gökdelen silueti 20. yüzyılın sembolü olur. Ankara Tren Garı da Art Deco tarzında yapılmıştır.
Ankara’daki gar binasının inşaatı 1935 yılında başlamış, 1937 yılında hizmete açılmıştır. Mimarı, Şekip Akalın’dır.

Ankara’daki gar binasının inşaatı 1935 yılında başlamış, 1937 yılında hizmete açılmıştır. Mimarı, Şekip Akalın’dır.

  • Yeni Zelanda’da 1931’de meydana gelen deprem sonrasında Napier ve Hastings adlı şehirler yeniden kurulurken Art Deco binalar tercih edilmişti. Ama buradaki Art Deco, Maori motifleri ile süslenmiş benzersiz bir Art Deco’dur. Gösterişli, binaların dışında  çıkma yapan, depremde bir çok cana ve yaralanmaya sebep olmuş süslemeler yerine Art Deco’nun alçak kabartma süslemelerinin tercih edildiği bir tarzdır. Ayrıca, tüm şehri yeniden kurarken, güzel olduğu kadar ekonomik olması da doğal olarak önemsenmişti.
Napier’de her yıl Art Deco kutlamaları yapılıyor. Söz konusu hafta sonunda, 1930’ların kıyafetleri ve antika otomobilleri ile şehre gelenler yaklaşık 25 bin kişiyi buluyor. Gelenler antik uçaklarla yapılan şovu izliyor, caz dinliyor ve şehir, yılın ticari açıdan en başarılı zamanını yaşıyor.Fotoğraf: www.newstalkzb.co.nz

Napier’de her yıl Art Deco kutlamaları yapılıyor. Söz konusu hafta sonunda, 1930’ların kıyafetleri ve antika otomobilleri ile şehre gelenler yaklaşık 25 bin kişiyi buluyor. Gelenler antik uçaklarla yapılan şovu izliyor, caz dinliyor ve şehir, yılın ticari açıdan en başarılı zamanını yaşıyor.Fotoğraf: www.newstalkzb.co.nz

  • Yeni, modern çağı simgelemek üzere çeşme, fıskiye, güneş dekoratif temalar olarak sık kullanılır.
  • Dönemin ulaşım ve iletişimde kaydettiği gelişimi, hız, güç ve uçma sembolleri ile vurguladılar.
  • Teknolojik gelişmelere rağmen Eski Mısır medeniyetine karşı hayranlık sürer.
  • Kendisini dahi olarak adlandıran, diğer yazarlarla sık sık dalga geçen, Amerikalı entelektüel Gertrude Stein (1874-1946), bir keresinde Hemingway’e, onu ve çağdaşı yazarları kayıp bir nesil olarak gördüğünü söylemiş, Kayıp Kuşak terimi o günden sonra gruptaki yazarları tanımlamak için kullanılmıştır. Kayıp Kuşak yazarlarından bazıları Fitzgerald, Hemingway, John dos Passos, Sherwood Anderson, Kay Boyle, Ford Maddox Ford’dur. Bu terim ile 1920’li yılların edebi eserlerine yansıyan, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı moral bozukluğu ile ahlaki normlardaki, inançlardaki kayıp ifade edilir. Ahlaklı davranışın iyi şeylere vesile olduğu inancı, Savaş’a giden pek çok iyi adamın geri dönemeyişi, ya da fiziki ve/veya zihni onarılamaz yaralarla evlerine dönüşü ile sarsılmıştır. Umut, kaybolmuştur. Terimin Hemingway tarafından Güneş de Doğar adlı eserinde kullanılması kalıcılığını sağlamıştır.
  • Bu çılgın ve bolluk yıllarında yetişen pek çok Amerikalı yazar vardır: William Faulkner, Thomas Wolfe, Willa Cather, Sinclair Lewis, Eugene O’Neill, Wallace Stevens, e. e. cummings, Ezra Pound, T. S. Eliot gibi.
  • Birinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan toplumunun belirgin ahlaksal çöküşüyle bakışları şekillenen bu kuşağın edebiyatçıları metinlerinde eleştirel bir yapı geliştirirler. Fitzgerald da romanları ve hikayeleriyle bu yapının temellerini atan isimlerden biridir. F. Scott Fitzgerald’ın (1896-1940), 1920’lerin caz çağındaki Amerika’yı karakterize eden, umut ve umutsuzluk halini çok iyi yansıttığı düşünülen The Great Gatsby adlı eseri, o dönemin en başarılı romanı, hatta en büyük Amerikan romanı olarak değerlendirilmiştir.
Alexander's ragtime band by Boo-the-hamster. Fotoğraf: boo-the-hamster.deviantart.com

Alexander’s ragtime band by Boo-the-hamster. Fotoğraf: boo-the-hamster.deviantart.com

 

  • Mimarlık sanatında Art Deco’nun yenilikleri caz modernizmini simgeler.
  • Caz, Batı müziği ile Afrika ritim ve ezgisinin Amerika’da birleşmesinden doğan bir sentezdir. Afrika’nın vokal müzik biçimi olan iş şarkıları, savaş şarkıları, tapınma törenleri, duygulu blues stili zamanın popüler şarkıları ile birleşmiştir. Spiritual’lar da cazda önemli yer tutar.
  • Caz müziğinin başlıca karakteristiği doğaçlama, senkoplu ritim (ritim vurgusunun güçlü vuruşa değil, ölçünün hafif vuruşlarına rastlaması) ve kendine özgü bir tonlama şeklidir. Duke Ellington (1899-1974) için, ritmi olmayan anlamsızdır.
  • Başlangıçta yazılı bir kompozisyona değil, yorum anına bağlı bir müziktir. İlk çalgı nüvesi komet, trompet, klarinet, trombon ve davullardır. Sonradan piyano, gitar, saksofon ve banjo gibi çalgılar eklenir.
  • Spirituals denen dini müzik, sosyo-politik protestolarda da yer almıştır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Afro-Amerikalılara özgüdür. Afrika’dan köle getirilmiş Latin Amerika veya Karayibler’de görülmez.
  • Ragtime, 1895 – 1918 arasında en gözde olduğu dönemi yaşamış, en çok St. Louis ve New Orleans’da Afro-Amerikalı’ların yaşadığı bölgelerde dans müziği olmuş, 1917’den sonra caz müziğinin gözde olmasıyla caz müziği içinde uygulanan stillerden biri olmuştur. 1940’lardan sonra bir çok caz orkestrası repertuvarına ragtime almış, ragtime 78’likleri kaydedilmiştir. 1950’lerde geçmişin ragtime’ları plak yapılmış, yeni rag’ler bestelenmiş ve kaydedilmiştir.
  • Blues stilinin katkısıyla gelişen caz, gece kulüplerinin ve kafelerin vazgeçilmez müziği haline gelir. Blues terimi, Batı Afrika kültüründe cenaze ve yas törenlerinde acının ifadesi olarak kullanlan maviden gelmektedir. Mistik bir türdür. Blues, 17. yüzyıldan itibaren Afrika’dan getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü, umudu, özgürlüğü ve derin acıyı anlatan şarkılardan doğmuştur. İlk yayınlanan Blues notası Hard A. Wand‘ın 1912 tarihli “Dallas Blues”udur. Blues, 1865 yılından itibaren köleliğin kaldırılmasıyla birlikte Amerikan toplumu içinde yayılmaya başlar ve buradan da zaman içerisinde tüm dünyaya yayılır. Bu şehirlerdeki kültürle ve müzikle harmanlanır ve yeni Blues türleri ortaya çıkar, bunlardan bazıları Delta Blues, Memphis Blues, Texas Blues‘dur. 1930′lu yıllara gelindiğinde Blues, Caz müzik ile harmanlanır.
  • Caz kayıtlarının en eskisi, 1917’de New York’ta beyazlardan oluşan Original Dixieland Jazz Band’e aittir. Caz kelimesinin de bu orkestranın adından kaynaklandığı sanılmaktadır.
  • Bessie Smith, Louis Armstrong ve Duke Ellington cazın efsane isimleridir.
  • 1920’den sonra New York ve Chicago cazın merkezi olmuştur.
  • 1930’lu ve 1940’lı yılların karakteristiği swing, blues dağarcığına ağırlık veren, çoşkulu temposuyla dansa ivme kazandıran bir türdür. 1940’larda Bebop, 1950’lerde cool caz, 1960-1970 arasında özgür caz stili gelişmiştir. Ama ana gaye hep aynı kalmıştır; melodik, armonik ve ritmik kısıtlamalardan kurtulmak, özgür dünyanın özgür müziğini yapmak.
  • Caz müziği, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa ve Amerika’daki sanat müziğini de etkilemiş, caz baleler yazılmış, George Gershwin caz müziği stilini, piyano ve orkestra için yazdığı tek bölümlük yapıtı Rhapsody in Blue (1924) ile konser seyircisine sunmuş, Paris’te Bir Amerikalı (1928) ve Porgy and Bess (1935) ile de bu uygulamayı sürdürmüştür. Günümüzde 20. yüzyılın en iyi Amerikan operalarından biri olarak kabul edilen; dönemine göre çok cüretkar bir seçimle, hikayesi Güney Carolina’da bir zenci mahallesinde geçen ve oyuncuları siyah olan Porgy and Bess, beyazlar tarafından beğenilmemiş, siyahlar tarafından ise ırkçı bulunmuştu.
  •  Ravel’in, Debussy’nin, Stravinski’nin, Krenek’in, Weill’in, Copland’ın, Antheil ve Bernstein’ın yapıtları, caz müziğini sanat müziği ile birleştirirler.
  • Caz, yalnız müzikte değil, sanatın diğer dallarında da bir çağ olarak ismini duyurmuştur. Fitzgerald (1896-1940) Muhteşem Gatsby (1925) adlı kitabında Caz Çağı’nın insanlarını anlatır. T.S. Eliot (1888-1965), Kayıp Ülke (1922) adlı şiirinde caz müziğinin akışını şiirsel tekniğine uygular.