Etiket arşivi: Slavoj Zizek

Şiddet 4 | Şiddetin Çeşitleri 1

  • Çok nedenli ve karmaşık bir konu olan şiddet ya da birey davranışı olarak saldırganlık, iç içe geçen etkenlerle farklı şiddet tanımlarını karşımıza çıkartır.
  • Kaynaklandığı yere veya hedefine bakarak şiddeti adlandırabileceğimiz gibi, tarihsel olarak veya derecesine göre de ayırabiliriz. Bazen de aynı şiddet türü farklı kuramcılar tarafından farklı isimlerle anılmıştır.
  • Fiziksel şiddet, kaba bedensel şiddet, işkence ve zevk ekonomisi, psikolojik şiddet, olumluluğun şiddeti, uzlaşmacı şiddet, reel şiddet, makrofizik şiddet, mikrofiziksel şiddet, ilahi şiddet, ritüelleşmiş şiddet, mitsel şiddet, sisteme içkin/yapısal şiddet, simgesel şiddet, nesnel şiddet, hayvanlara yönelik şiddet, doğaya karşı şiddet, kendine yönelik şiddet, Öteki’ne yönelik şiddet, küreselliğin şiddeti, aynılığın şiddeti, şeffaflığın şiddeti, dilsel şiddet; kültürel, psikolojik, toplumsal, içgüdüsel şiddet; kültür mirasına uygulanan şiddet; devletten kadına, erkeğe, çocuğa, toplumlara, ülkelere, doğaya, diğer canlılara yönelik şiddet; estetik şiddet, medyanın şiddeti ve daha pek çokları….
Interrogation II, Leon Golub, 1981. ABD’li Yeni Dışavurumcu ressam Leon Golub (1922-2004), savaş ve şiddet olgularıyla ilgilenmiş; savaşlar, işkenceler, şiddet ve saldırganlık, ölüm, ırksal eşitsizlik, cinsiyet belirsizliği ve baskı gibi temaları konu edinmiştir. Ölüm temasını, köpekler, aslanlar ve iskeletler gibi ölümü çağrıştıran imgelerle eserlerine yansıtmıştır. Fotoğraf:blog.gitmomemory.org

Interrogation II, Leon Golub, 1981.
ABD’li Yeni Dışavurumcu ressam Leon Golub (1922-2004), savaş ve şiddet olgularıyla ilgilenmiş; savaşlar, işkenceler, şiddet ve saldırganlık, ölüm, ırksal eşitsizlik, cinsiyet belirsizliği ve baskı gibi temaları konu edinmiştir. Ölüm temasını, köpekler, aslanlar ve iskeletler gibi ölümü çağrıştıran imgelerle eserlerine yansıtmıştır.
Fotoğraf:blog.gitmomemory.org

  • Makrofiziksel şiddet kendini dışa vururken patlayıcı, açık seçik, fevri, işgalcidir. Özneyi, içine zorla girip yok eder. Ayırıcı ve dışlayıcıdır. Kurbanı radikal bir edilgenliğe mahkum eder.
  • Mikrofiziksel şiddet örtük ve içe dönüktür. Özneyi aşırı ölçüde olumluluğa yönlendirerek dağıtır. Toparlayıcı ve içericidir. Yıkıcılığı aşırı faallikten kaynaklanır.
  • Bir şiddet eyleminin gerçekleştiği durum sıklıkla sisteme, sosyal sisteme içkin örtük yapılara gömülüdür. Şiddet kurbanları, bu yapılar görünmez olduğu için, iktidar ilişkilerini hemen kavrayamaz. İktidarın gücü de buradan gelir. Sosyal yapılar direniş oluşmasına baştan izin vermez. Yapısal şiddet, dar anlamda bir şiddet değildir. Açık şiddete dayalı bir iktidardan çok daha etkin ve mahremdir. Fransız sosyolog, antropolog ve felsefeci Pierre Bourdieu (1930-2002), sorgulanmadan kabul edilmiş, davranış kalıplarına sinmiş, sosyal sistemin içine gömülü şiddete simgesel şiddet adını verir. Simgesel şiddet, hiç fiziksel şiddete başvurmaya gerek kalmaksızın iktidarı ayakta tutmaya yeter. İktidara gösterilen rıza bilinçli değildir. Simgesel şiddet, yaşanana anlayış ile hükmedene rızayı birleştirir. İktidar ilişkisi neredeyse doğaldır ve çok etkilidir. Bourdieu, iktidarı ve şiddeti neredeyse eşanlamlı kullanır.
  • Karşılaştırmalı mitoloji ve karşılaştırmalı din alanlarında tanınmış ABD’li yazar Joseph Campbell (1904-1987), “Belli bir süredir homojen bir halde olan bir kültürde, insanların bunlara göre yaşadıkları bir dizi uzlaşılmış, ancak yazılı olmayan kurallar vardır. Burada bir etos vardır, biz bunu böyle yapmayız şeklinde bir üslup ve bir anlayış vardır”, der. Son derece katı ve otoriter sosyal koşullarda büyüyen kişilerin kendileri hakkında bilgiye ulaşması asla mümkün olamıyor; anbean ne söyleniyorsa onu yapıyorlar, diye ekliyor.
  • Hem yapısal hem de simgesel şiddet hiyerarşik bir sınıf ilişkisini şart koşar. Fail ve kurban nettir. Dış sömürü vardır. Simgesel-yapısal şiddet bir olumsuzluk şiddetidir.
Laleli, İstanbul, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Laleli, İstanbul, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

  • Sloven Marksist sosyolog, filozof ve kültür eleştirmeni Slavoj Žižek’in (1949-) nesnel şiddet dediği şey de simgesel-yapısal şiddetten pek farklı değildir. Söz konusu şiddet, açık bir şiddet eylemini önceleyen ama göze görünmeyen, sisteme içkin bir şiddettir. Egemen sınıf tarafından ezilen sınıfa uygulanan, küresel kapitalizmin toplumsal koşullarına içkin bir şiddet vardır ve evsiz, işsiz bireyler yaratır.

 

Çağdaş Sanata Varış 244|Çağdaş Dönem 19 Politika 2

Communism Peak, Yerbossyn Meldibekov, 2006-2014. Kazak sanatçı metal objelerden yaptığı enstalasyonunda, 20. yüzyıl boyunca, dağların tepelerine politik ve ideolojik şartlara uygun olarak farklı isimler verildiğini, örneğin Tacikistan’daki bir tepenin altı kez isim değiştirdiğini, özellikle Kazakistan’da üretilmiş emaye kapları deforme ederek bizlere hatırlatıyor. Art International 2015, İstanbul. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Communism Peak, Yerbossyn Meldibekov, 2006-2014.
Kazak sanatçı metal objelerden yaptığı enstalasyonunda, 20. yüzyıl boyunca, dağların tepelerine politik ve ideolojik şartlara uygun olarak farklı isimler verildiğini, örneğin Tacikistan’daki bir tepenin altı kez isim değiştirdiğini, özellikle Kazakistan’da üretilmiş emaye kapları deforme ederek bizlere hatırlatıyor.
Art International 2015, İstanbul.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 2011 yılında Tunus’ta başlayan sivil ayaklanmalar olan Arap Baharı, İspanyol indignatos, Yunan aganaktismenoi, Occupy Wall Street ve Gezi hareketleri, lidersiz ve kendi kendine örgütlenmiş sıradan yurttaşların ayaklanmaları idi. Katılımcıları toplumsal ve ideolojik anlamda heterojendi. Önceden belirlenmiş bir gündem veya ideolojileri yoktu. Sosyal ağ teknolojisinden yoğun biçimde yararlanmışlardı.
  • İspanyol indignatos, Yunan aganaktismenoi ve Occupy hareketleri, küresel sermayenin dışında işleyebilecek yeni bir toplumsal model ve alternatif üretim modelleri geliştirmek istiyordu.
  • Alain Badiou ve Slavoj Žižek, bu ayaklanmaları sağlam örgütlenme kavramından yoksun buldular; düşünce üretmediğini, programa dönüşme gücünden yoksun, yalnızca hiddet dile getiren eylemler olarak nitelediler.
  • Žižek, toplumsal hareketlerinaracısız, tamamen kendi kendine yönetilmesinin imkansız olduğunu iddia eder. Kolektif eylemin siyaset alanına hakim olabileceğine inanmanın ütopik olduğunu; mevcut liberal demokratik rejimlerin yerine, ne tür bir temsil kurulması gerektiğinin araştırılmasını önerir.
  • Çağımızın özerk, katılımcı ve temsile dayanmayan siyasetinin etkili teorisyenleri Antonio Negri ve Michael Hardt, bu hareketleri hem kamusal hem özel mülkiyetin ötesinde, hiyerarşiler olmadan karar vermeyi ve kolektif katılımı mümkün kılan, çokluğun yatay örgütlenmesi olarak gördüler. Bu iki teorisyen, Neoliberal sermaye düzeninin ötesinde, demokrasinin yenilenmesi gerektiğini düşünüyorlar.
  • Ernesto Laclau, Chantal Mouffe ve Slavoj Žižek gibi teorisyenler, güç ilişkileri ve hegemonyanın kökünün kazınamayacağını; hegemonyanın radikal değişim amaçlı her sosyal hareket ve kolektif projenin ana unsuru haline geleceğini kabul ederler.
  • Richard Day, John Holloway, Saul Newman, Manuel Castells, Antonio Negri ve Michael Hardt, hiyerarşikgüç ilişkilerini reddeden ve özerk bir biçimde belirlenmiş bağlantılar, fikirler, duygular ve programlar üreterek, açık yatay ağlarda eşit ve dolaysız olarak işbirliğinde bulunan birçok toplumsal aracı vasıtasıyla çalışan, devletçi olmayan ve temsile dayanmayan demokratik siyaset formlarını uygun görürler. Hegemonik olmayan, eşitlikçi faaliyet tarzlarını, fiili demokratik yapının başlıca yeniliği olarak görüp, bunları toplumsal ve siyasi dönüşümün etkili süreçleri olarak desteklerler.
  • Avrupa Marksizminin önemli figürü Althusser, ideolojinin açıktan değil örtük bir şekilde işlediğini söyler; ideoloji verili saydığımız pratikler, yapılar ve imgelerde yaşar. İdeolojiyi içselleştiririz ve varlığının ya da etkilerinin çok da bilincinde olmayız; ideoloji bilinçdışıdır.

 

Çağdaş Sanata Varış 230|Çağdaş Dönem 6 11 Eylül

  • 11 Eylül 2001’de ABD’ye saldırılar gerçekleştirildiğinde ABD başkanı George W. Bush idi.
  • ABD, 11 Eylül saldırılarının ardından ilk olarak Afganistan’a sonra Irak’a yönelik askeri harekat gerçekleştirdi. Bu harekatları, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında yaptığı genel kabul gördü.
  • Soğuk Savaş politikasının esas stratejisi olan caydırma ve korunma ilkeleri terk edildi. Bunlar yerine George W. Bush yönetimi, İç Güvenlik Bakanlığı oluşturdu, teröristlere karşı mücadele etmek için Vatanseverlik Yasası çıkardı; düşmanla doğrudan savaşmayı öngören doktrinini açıkladı ve Irak’a saldırıp Saddam Hüseyin rejimini yıktı.
  • Baudrillard’a göre, milyonlara TV kanalları aracılığıyla izletilen Saddam heykelinin yıkılışının otantik olmadığı; heykeli yerde sürükleyen kişilerin çoğunun foto muhabiri olduğu ortaya çıkmıştı. O nedenle gerçek artık hayatımızdan çıkmıştı. “Gerçeğin öldüğü” daha önce de ilan edilmişti. Baudrillard’a göre ölen taklit, mimesis idi. Mimesis, hem bilimin hem de sanatın özüydü. Batı kültürünü ve metafiziğini bu yöntem oluşturmuştu. 20. yüzyıl sonunda ise insanlar nesneleri de, sanatı da doğaya değil, bizzat kendileri tarafından üretilmiş nesnelere bakarak üretiyordu. Baudrillard buna simulacrum (Yun. taklit) diyordu.
11 Eylül 2001'de, Amerika'ya karşı birçok saldırı gerçekleşti. Bu fotoğraf, New York City'de Dünya Ticaret Merkezi'nin bulunduğu yerdeki bir binanın tepesinden Lynn Johnson tarafından çekildi. Fotoğraf:forum.shiftdelete.net

11 Eylül 2001′de, Amerika’ya karşı birçok saldırı gerçekleşti. Bu fotoğraf, New York City’de Dünya Ticaret Merkezi’nin bulunduğu yerdeki bir binanın tepesinden Lynn Johnson tarafından çekildi.
Fotoğraf:forum.shiftdelete.net

  • 11 Eylül saldırısı sanatın bir kez daha mistisizmle buluşmasına yol açtı. Bunun en önemli nedenlerinden biri korkunun öne çıkması, güven duygusunun yok olmasıydı. ABD’yi, özellikle New York’u saran Retro (geriye dönüş) akımının altında sığınma duygusunun yer aldığı düşünülüyor. Retro’nun, Modernizm’in attıklarını baş tacı etmesiyle 11 Eylül, Modernizm’in gerçek sonu olarak da adlandırılıyor.
  • New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerinin El-Kaide’nin hava saldırısı sonucu yıkılması, üç binden fazla kişinin ölümüne yol açması bir kent-kıyımı (urbicide) biçimidir; sivillerin katli olduğu kadar kent yaşamının ve gündeliğin güven veren rutininin de yıkımı olmuştur.
  • 11 Eylül’den beri Amerikalılar terörden, İslam’dan, Müslümanlardan korkuyor. Son zamanlarda İŞİD ve mülteci dalgası da bu korkuyu artıran faktörler oldu.
  • Korkunun sistemli bir süreç haline dönüşmesi, 1960 sonrasına güvensizlik çağı adının verilmiş olmasından sonra, bu döneme de risk toplumları adının yakıştırılmasına neden oldu. Sanayi üretimi mekanizmalarının oluşturduğu kirlilik ile çevre koşullarında ortaya çıkan yıkım ve küresel ısınma da güvensizlik ortamının artmasına katkıda bulunuyor. Önce mekanın yitimini yaşayan dünya, sonra da gerçeğin yitimini yaşıyor ve mistik-metafizik arayışlar ve Gerçeküstücülük artıyor, deniyor.
  • Slavoj Žižek 2002 yılında yayınlanan kitabında 11 Eylül’ün ardından köktencilik ile demokrasi arasında sahte bir seçim sunulduğunu; bu seçimle, demokrasinin emperyalizmin gerekçesi haline sokulduğunu; böylece, küresel kapitalizmin köktenciliğinin örtüldüğünü öne sürer.
  • Susan Sontag’a göre, Batı, giderek daha fazla, savaşın kendisini seyirlik bir gösteri olarak görmeye başladı. Aklın ölümü, entelektüelin ölümü, ciddi edebiyatın ölümü gibi gerçekliğin ölümünü bildiren haberler, birçok insan tarafından da üzerinde fazla kafa yormadan kabullenilmekte.
  • Sanal gerçeklik için her gün yeni yolların geliştirilmesi ile, sanal gerçekliğin fiziksel ortamların yerini almasının getireceği sorunlar da tartışma konuları arasına girmiş oldu.
  • Francis Fukuyama’ya göre, Afganistan’da ve Irak’ta işler ABD’nin istediği gibi gitmedi. ABD’de iktidarda olan Neo-con’lar (Yeni Muhafazakarlar), önleyici savaş doktrinini dış politikanın mihenk taşı haline getirerek yanlış yapmış oldular. Diğer ülkelerin çıkarlarına ve görüşlerine, uluslararası normlara ve kurumlara saygılı olmayan bir dış politika izlediler; büyük ölçekli sosyal mühendisliğin zorluklarının farkına varamadılar.
  • Slavoj Žižek 2003 yılında bir Donald Rumsfeld analizi yapmış, Rumsfeld’in Irak’ta yapılan işkenceleri bildiğini bilmemesi,  Lacan’ın söylediği kendini bilmeyen bilgiye ilişkindir ve Žižek’in değerlendirmesine göre bu tam anlamıyla Freudçu bilinçdışıdır.

 

Çağdaş Sanata Varış 221| Postmodern Sinema 7 Kadın Yönetmenler

  • Lacancı psikanalizde, erkeksiliği tanımlayan, fallus değil, bir gösterendir: hadım edilmenin göstereni. Yani bu bir dışsal eklentidir ve bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır. Bir erkeğin erkeksiliğini tanımlayan kendi otoritesinin dayandığı bir dış fallik gösterenle girdiği ilişki tarzıdır. Bunu, ona otorite bahşeden bir Öteki figürünün dikkatini çekmek için kullanır, diye yorumlar Slavoj Zizek.
  • Lacan’ın bakış ve hadım edilme üzerine tezleri, feminist film kuramının odak noktası olmuştur. Britanyalı feminist film teorisyeni Laura Mulvey’e (1941-) göre, Hollywood sinemasının ataerkil düzeni kadınların erkeklerde uyandırdığı hadım edilme korkusuna iki çözüm getirir: kadındaki bu eksikliğin, yaptığı bir yanlıştan dolayı cezalandırılmış olmasının bir parçasıdır ya da fetişleştirilerek vücudunun herhangi bir bölümüne önem atfedilir. Erkek izleyiciler, erkeğin hadım edilme endişesini yok eden kadın imgesini fetişleştiren sinemayı izlerken haz duyar.
  • Feminizm’in ilk dalgası 1800’lü yılların sonlarına, ikinci dalgası 1960’lı yıllara tarihlendirilir.
Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde. Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde.
Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

  • 1970’lerden günümüze, Amerikan film endüstrisine giren birçok kadın olmuştur. Önceleri endüstri, kadınları yönetmenlik veya prodüksiyon gibi üst düzey işlerden büyük ölçüde dışlayan erkeklere özel bir alandı.
  • 1895-1920 döneminde yalnızca Alice Guy Blaché ve Louis Weber yönetmen olarak çalışmıştı. Hollywood’un klasik döneminde ise yalnızca Dorothy Arzner ve Ida Lupino vardı.
  • Joan Micklin Silver, ana akım stüdyo filmlerine geçmeden önce, 1970’lerde bağımsız filmlerde yönetmenliğe başlamıştır. Gale Ann Hurd de, bağımsız prodüksiyondan Terminatör filmleri (1984,1991,2003), Uçurum (1989), Dante Yanardağı (1997) ve Hulk (2003) gibi stüdyo filmlerine geçmiştir.
  • Susan Seidelman, düşük bütçeli bağımsız film sektöründe çalışmış, ilk filmi Smithereens (1982), Cannes Film Festivali’nde ödül alan ilk bağımsız Amerikan filmi olmuştur. Daha sonra Desperately Seeking Susan (1985) gibi daha büyük bütçeli stüdyo filmlerine geçmiştir. Yönetmenin bütün filmlerinde güçlü bir kadın başkahraman vardır ve kadınları, dışarıdan birinin görüş açısı ile değil, içeriden bir görüş açısıyla sunar.
  • Pek çok kadın yönetmen kariyerlerine istismar filmleri yaparak başlamıştır. Stephanie Rothman The Velvet Empire (1971) filminde bir erkeği kurban rolüne koyarak alışılagelmiş janr geleneklerini tersine çevirir.
  • Bazı kadın yönetmenler film okulu mezunu iken, bazıları oyunculuktan yönetmenliğe geçmiştir.
  • Sanat okulu mezunu Kathryn Bigelow, uzun metrajlı filmlerinde, Hollywood’un geleneksel maskülen film janrlarına Avrupa Sanat Sineması yaklaşımı uygular. Bu janrları bir tek filmde birleştirerek karma janrlar oluşturur. Örneğin 1987 yılı yapımı Near Dark (Karanlık Bastığında) filmi, korku-vampir filmi ve Western arasında karma bir filmdir. Filmleri janrları karıştırırken bir sanat filmi duyarlılığı içerir. Bigelow’un filmleri karamsar, mavi tonlarda, aydınlatma ve dokulara dayalı güçlü, ayırt edici görsel bir stile sahiptir. Kurgu hızları ya çok yavaş, ya çok hareketlidir. Filmleri daima klasik filmlere saygı ögeleri içerir. 1981 yapımı klasik Hollywood filmi ile yeraltı filmi estetiğini birleştiren Loveless (Sevgisiz), klasik Hollywood motosikletli genç filmlerine bir saygı ifadesi ve yeniden tanımlama amacı taşır. Filmlerindeki en yaygın karakterlerden biri çift cinsiyetli kadındır. Filmlerinde tecavüz sahnesi gösterilmez, işlenen ensest suçu ima edilir.
  • Mary Lambert ve Kathryn Bigelow, kadın yönetmen etiketini; kadın estetiği, kadın gözü gibi kavramları zayıflatıcı ve cinsiyetçi bulur; onlara göre yönetmenlik, cinsiyete göre tanımlanan bir meslek değildir. Her iki yönetmen de, genelde maskülen olduğu düşünülen janrlar olan korku ve aksiyon filmleri yapmayı tercih etmiştir.
  • Kathryn Bigelow ve Mark Boal, The Hurt Locker (2008) filmi ile Akademi’nin En İyi Yönetmen Ödülünü almıştır. 2011 yılında MOMA’da Crafting Genre: Kathryn Bigelow adlı bir sergi açılmıştır.

 

Çağdaş Sanata Varış 151| Postmodern Politika 5 Susan Sontag, Slavoj Zizek

1960’lı yıllar aile düzenine, devlet düzenine, siyasal düzene, eğitim sistemlerine, tüketim ekonomisine başkaldırı yıllarıydı. 1960’lı yıllarda kat edilen yol, kendini bulmak için değilse de kendini aramak içindi. Katmandu bir ütopya idi.

Susan Sontag. Fotoğraf: articles.latimes.com

Susan Sontag.
Fotoğraf: articles.latimes.com

  • 1960-1970’li yılların ne kadar sanatçısı varsa hepsiyle haşır neşir olan, tarzını koruyarak her alanda eser üretenve her daim yenilikçi olan  Susan Sontag (1933-2004), “popüler” ve “yüksek kültürün”her ikisine de duyduğu sadakatten ödün vermedi. Şöyle demiş: “The Doors ile Dostoyevski arasında seçim yapmam gerekseydi, o zaman elbette Dostoyevski’yi seçerdim. Ama seçmek zorunda mıyım?.
  • Sontag, klişelere uyum sağlamaya itilmenin baskıcı bir tutum olduğunun altını çizmiş.
  • Kadınların özgürleşmesinin sadece eşit haklar elde etmeleriyle olamayacağını, eşit güç de elde etmeleri, bunun için de halihazırda var olan yapılara dahil olmaları gerektiğini belirtmiş.
  • Susan Sontag, zamanı on yıllık bölümlere ayırma alışkanlığını her açıdan yanlış bulduğunu, bunun mitlerden biri olduğunu; on yıllarla konuşma olayını çok ideolojik bulduğunu belirtmiş. Bu yöntemin, altmışlarda umulan ve denen hiçbir şeyin başarılı olmadığı ve olamayacağı fikrini dayattığına inanmış. 1970’lerin sonunda, altmışların ruhunun canlı tutulduğu Banff (Kanada), Goa (Hindistan, 1961 yılına kadar Portekiz sömürgesi) ve İbiza (İspanya) gibi birkaç yer kaldığını belirtmiş.
  • Sontag Neo Nazi fenomenini, Nazi sembollerinin moda olması; faşizmin yeniden doğuşundan ziyade nihilizm ile, güçlü hissiyata duyulan arzunun bir dışavurumu olarak değerlendirmiş. Toplumun temelinde nihilizm olduğunu, televizyonun nihilizm olduğunu; nihilizmin bazı avangard sanatçıların modernist buluşu olmadığını, nihilizmin kültürün tam kalbinde yattığını belirtmiş.
Slavoj Žižek. Fotoğraf: www.prospectmagazine.co.uk

Slavoj Žižek.
Fotoğraf: www.prospectmagazine.co.uk

  • Slavoj Žižek (1949-), psikoanalitik teori (Lacan), politik teori (Marks) ve felsefe (Hegel) arasında bağlantılar yapmakla tanınır.
  • Žižek için Gerçek, travma ve yoklukla ilişkilidir ve Freud’un bilinçdışı kavramıyla bağlantılı psişik boşluktur.
  • Demokrasi, kimlik ve ulus gibi konular, dilin ve temsilin gerçekliği, bu boşluğu örtmeye çalışır.
  • Ancak, Žižek Hıristiyanlık ve komünizm gibi büyük anlatıları da destekler.
  • Žižek, her siyaset, gerçekliğin teolojik bakışı üzerinde temellenir ve her teoloji doğası gereği siyasidir, diyerek Spinoza’nın izinden gider. Žižek’e göre, ne modern ateist Tanrı’ya inanmayı bırakabilmiş, ne de dindar yazarlar Tanrı’sız bir evren fikrine alışabilmiştir. Bilinçdışı yasakların alanı haline gelen bir özne vardır. Žižek’e göre, bastırılan yasak arzular veya hazlar değil, yasakların ta kendisidir.
  • Etik olan, teolojik-siyasi olarak askıya alınır.
  • Žižek, felsefe, politika, film ve diğer popüler sanat üzerine ayrıntılı Lacancı analizler yapmıştır.
  • 1960’larda, Fransa’da Mayıs 1968, Alman öğrenci hareketleri, ABD’de hippilerin ayaklanmaları yaşandı. 1968’in retoriği cinsel özgürlük ve hiyerarşi karşıtlığı idi.
  • Žižek, radikal bir ideoloji eleştirisi içeren Mayıs 1968’in, küresel kapitalist uygarlığı radikal bir şekilde sorgulamaya yönelik son girişim olduğunu söyler. 68’in gözlüğü ile bakınca bugünkü dönemin post-ideolojik olduğuna hükmeder.
  • 68’in özü liberal kapitalist sistemin reddedilmesiydi.
  • Paris duvarlarına yazılmış ünlü duvar yazısı ile (“yapılar sokağa çıkamaz”), kimsenin 68’in büyük öğrenci ve işçi gösterilerini Yapısalcılık terimleriyle açıklayamayacağı ifade ediliyordu. Žižek, bu yüzden bazı tarihçiler 1968’i Yapısalcılığı Postyapısalcılıktan ayıran tarih olarak belirtirler, diyor.
  • Žižek’e göre, 68’in olayları paradigma değişikliği yaratmış, 68’in öğretisi Elveda Bay Sosyalizm iken, gerçek devrim Postmodern dijital kapitalizm devrimi olmuştur.
  • Kapitalizmin birinci, girişimci ruhu 1930’ların Büyük Depresyon’una dek sürdü; ikinci ruhu girişimciyi değil, büyük şirketlerin maaşlı müdürünü ideal olarak kabul etti. 1970’lerden günümüze ise, yeni kapitalizm ruhu 1968’in eşitlikçi ve anti-hiyerarşik retoriğini benimsedi. Kapitalizmin yeni ruhu işyerinde çalışanların inisiyatif ve otonomisine dayanan bir örgüt biçimi geliştirdi. İşi ekipler ya da projeler biçiminde örgütleyen, müşteri tatminini hedefleyen.. Bu şekilde, kapitalizm dönüşmüş ve eşitlikçi bir proje olarak yasallaştırılmıştır. Hatta solun öz-yönetim söylemini de kapitalist bir slogan haline getirdi. İşte bu yeni ruh, diyor Žižek, kültür kapitalizmidir; günümüzün kapitalizmi merkezsizdir. Hardt ve Negri’nin iddiası bu yeni ruhun komünist olduğudur.
  • Mayıs 1968 ayaklanması politik açıdan kaybetti; kapitalizm muzaffer oldu. Ama toplumsal açıdan kazandı; toplumsal ahlak kurallarını yeniledi, cinsel özgürleşme, yeni bireysel özgürlükler, kadınlar için daha güçlü toplumsal konumlar kazandırdı. Ama, yeni post-ataerkil otorite ve baskı biçimleri de getirdi.
  • Postmodern kapitalizmin ideologlarına göre, hiyerarşik devlet denetimi mantığında kalan ve bu yüzden yeni bilgi devriminin toplumsal etkileriyle başa çıkamayan şey, Marksist kuram ve uygulamasının kendisidir.
  • Postmodern direniş politikası estetik fenomenlerle doludur: vücut delme (piercing), karşı cinsin kılığına girme gibi.
  • Žižek 1968 olaylarını anti kapitalist bir parlamenter demokrasi eleştirisi, 1989 ayaklanmasını ise parlamenter demokrasi talep eden, politik açıdan birbirine karşı iki hareket olarak tanımlar.
  • 1968 ayaklanmasının yönetici ideoloji tarafından hızla sahiplenildiğini, söyler.
  • 1990’lardan itibaren, en ünlü Lacancı kuramcı olmuştur. Lacan’ın kuramlarını örneklemek için sık sık sinemayı kullanmıştır.