Etiket arşivi: Sivil İtaatsizlik

Şiddet 62| Devlet Şiddeti 8

  • Psikiyatr ve filozof, önemli bir Nazi karşıtı düşünür olan Karl Jaspers’in (1883-1969) öğrencisi, arkadaşı ve izleyicisi Alman siyaset bilimci Hannah Arendt (1906-1975), sıradan insanların gaddarca davranabilme nosyonunu dile getirmek için kötülüğün sıradanlığı terimini yaratmıştır. Eğer kötülük yaygın ve sıradan ise buna ilişkin farkındalık pek yaygın değildir. Nuremberg Duruşmalarında Müttefikler, iki düzine Nazi liderini pek çok psikiyatr ve psikolog aracılığıyla iki yıl boyunca kapsamlı kişisel mülakatlar ve psikolojik testlerle değerlendirmeye tabi tuttular. Bu değerlendirmeler, Nazi liderlerinin, akıl hastası olmayan, zihinsel olarak sağlıklı, normal insanlar olduklarını ortaya koydu. Bu sonuç, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezine iyi bir örnektir.
  • En sağlıklı olanların bile içinde pusuda bekleyen bir şiddet vardır. İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanılan sivil itaatsizlik, Gandi’nin görüşüne göre, şiddetin tam yokluğu değil, kişinin kullanmayı gayet iyi bildiği askeri taktiklerin reddedilmesi anlamını taşır. Anlamlı karşı çıkış, keyfi şiddete karşı şiddet kullanmama değil, disiplinli şiddet kullanmaya karşı disiplinli şiddet kullanmamadır.
Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya. Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük. Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya.
Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük.
Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Fransız düşünür Michel Foucault’nun (1926-1984) kuramına göre iktidar artık disiplin ve biyo iktidar şeklinde varlık bulmaktadır. Ona göre iktidarın mikro fiziği norm ve alışkanlık oluşturan, niteleyen, ölçen, biçen, derecelendiren süreçlerden oluşur. Biyo iktidar üreme, doğum ve ölüm oranı, sağlık düzeyi, yaşama süresi konusunda müdahaleci önlemlerin alındığı, düzenleyici kontrollerin yapıldığı iktidar teknolojisidir. Foucault, savaşların tüm nüfus/bir halk adına yürütüldüğünü ve bu savaşların bir hükümdar adına yürütülenlerden çok daha fazla öldürücü şiddet ortaya çıkardığını söyler.
  • Modern biyo politiğin en tipik alanı toplama kamplarıdır.
  • Michel Foucault’nun itaatkar bedenler dediği politik şiddet varlığını bedenlerde göstermektedir. İktidarın tüm denetimi bedenlerde okunabilir.
  • Asker bir kişi, bir birey olmaz: tam uyuşum içinde kusursuz bir çekirdeğin bir ögesi olabilir. Bu kusursuz ya da neredeyse kusursuz çekirdeğin harcı düşmanlıktır. Aynı hedefe yönelik ortak bir düşmanlık.
  • “Ordu, kökü olmayanlara kök sunar hep. Yeryüzünün en konuksever kulübüdür, kararsızlıklarını, başarısızlıklarını yerleştirecek bir otel arayanlar için bir günahkarlar sığınağıdır, üstelik herkese açıktır. Başta sudan çıkmış balıklara. Yatacak bir yatak, yemek yiyecek bir masa, çene çalacak bir arkadaş sağlar onlara. En önemlisi, senin yerine karar verir: bugününü düzenler, yarınını hazırlar. Gelecek, bir ikilem olmaktan çıkar orduda. Kışla evin, yurdun olur.” (İnşallah, O. Fallaci)
  • Vietnam’da işkenceciler mahkumlara şöyle diyordu: “Konuşursan, seni şerefinle kurşuna dizeceğim. Konuşmazsan bir kamyon altında ezdireceğim ve sonun onursuz bir ölümle gelecek” diye yazıyor Fallaci, Bir İnsan adlı eserinde.
  • 2005’te Fransız banliyö ayaklanmalarında binlerce araba yandı. Žižek bu tür olayları flaş mob’ların (bir anlık güruh) radikal karşıtları olarak görüyor. Žižek, 1968’i vizyonu olan bir ayaklanma olarak görürken, 2005 olaylarını herhangi bir vizyon iması, protestocuların getirdiği bir talebi olmayan, yalnızca tanınma ısrarı taşıyan bir eylem olarak görüyor ve bu tür hiçbir şey talep etmeyen şiddet içeren protesto eylemlerine protestonun sıfır seviyesi adını veriyor.

 

 

Sivil İtaatsizlik

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Haksız Yönetime Karşı, Henry David Thoreau, Cumhuriyet Dünya Klasikleri
  • Efendiliğin Reddi, Tarık Aygün, Versus
  • Sivil İtaatsizlik, Doç. Dr. Şükrü Nişancı, Etkileşim

Siyasal iktidarların sınırlandırılması yönündeki çabalar iktidar olgusunun ortaya çıkışına kadar geri götürülebilir. Ama tam anlamıyla bir direnme teorisi ve pratiği ancak Aydınlanma Dönemi ile ortaya çıkabilmiştir.

MÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Konfüçyüs’e göre devlet yönetiminde güven ve ahlak esas olmalıdır. Böyle olmayan bir hükümet  er-geç düşmeye mahkumdur. Hatta halk, ahlaksız ve kötü yöneticilere karşı koyabilir. Devletin sahip olduğu güç, despotluktan uzak kalmalıdır. Konfüçyüs, halkı itaatli kılmak için ne yapmalı sorusuna, “Doğruluktan ayrılma, yanlışları düzelt, yoksa halkın sana itaat etmemesine katlanmak zorunda kalırsın” cevabını vermiştir.

MÖ 5. yüzyılda yaşayan Sokrates, eylemlerinde daima açık bir yol takip etmek, şiddeti değil, iknayı benimsemek ve doğruluğuna inandığı amaç uğruna, her türlü cefaya hazır olduğunu ortaya koymak suretiyle bir sivil itaatsizlik prototipi olmuştur. Sokrates’in davası, yasa ile değil, yasayı uygulayan yargıçlara yönelikti. Devletin buyurduğuna uymalıyız derken, içindeki, vicdan adını verdiği sese uyarak direnmesi gerektiğini düşünmüş ve bunu uygulamıştır.

Zulme karşı direnme hakkının kabul edildiği pozitif hukuk metinlerinin başında İngiltere’de ilan edilen 1215 tarihli Magna Carta-Özgürlükler Bildirgesi gelir. Bunda direnme hakkı, tek tek bireylere değil, belli sınıflara, soylulara tanınmıştır.

17. yüzyılda toplumun kendiliğinden örgütlenme yeteneğine sahip olabileceğini ileri süren Liberalizm felsefesi, toplum, ulus, devlet karşısında bireyin önceliğini vurgulamıştır. Aynı yüzyılda Locke, hükümet ciddi ve sürekli olarak güveni ihlal ederse, halkın ona karşı direnme hakkının gündeme geleceğini; hükümetlerin insanların doğal haklarına saygılı oldukları ölçüde itaat edilmeyi hak edeceklerini; yönetenlerin, kanundan doğan haklarını kanuna aykırı olarak kullanamayacaklarını belirtmiştir.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş. Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş.
Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

18. yüzyılda Hume, sözleşmenin ancak insanlar itaatin faydalı olduğuna inanmaları halinde mümkün olabileceğine dikkat çekmiştir. İnsanların memnun olmadıkları hükümetler yüzünden her şeylerini terk ederek başka yerlere gitme alternatifine sahip oldukları doğrultusundaki tezlerin yanlış ve tutarsız bir mantığa dayalı olduğunu kanıtlamaya çalışmış, kanunlar genel refahlarını olumsuz yönde etkiliyorsa insanların itaatsizliği tercih etme haklarının olabileceğini savunmuştur. Genel faydayı artırıyorsa itaatin bir gereklilik olarak ortaya çıkacağını belirtmiş, bu görüşleri ile 1776 Amerikan ve 1789 Fransız Devrimlerini hazırlayan faktörler üzerinde etkili olmuştur. Montesquieu (1689-1775), güçler ayrılığı ilkesini ortaya attıktan sonra etkili bir anayasa düşüncesi ortaya çıkabilmiştir. Montesquieu, böyle bir kurumsal yapıda baskının ortaya çıkamayacağına o denli güvenmiştir ki, direnme konusunda hiçbir bilgi vermemiştir.

Bireyi kendi içinde bir değer olarak kabul edip ona direnme hakkı veren ilk pozitif metin 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi olmuştur. Aynı şekilde, Fransa’da ilan edilen 1789, 1793 ve 1945 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nde baskıya karşı direnme hakkından bahsedilmiştir.

Devleti, Tanrı kutsallığına yücelten idealist düşüncede velinimet olan devlete karşı, direnme hakkı tanınmamıştır. Yasalara karşı itaatsizliği haklı çıkaracak hiçbir gerekçe olamaz. İdealist düşüncenin filozofu Hegel’e (1770-1831) göre “devlet aklı,” bir devletin bekası için alınacak tedbirlerin, muhatapları nezdinde nasıl değerlendirildiğine bakılmaksızın, yapılmasını öngörür. Bu anlayış ise hukuk devletini değil, devletin hukukunu tarif eder. “Devlet aklı”nın kökleri, Machiavelli’ye kadar geri götürülebilir.

Henry David Thoreau (1817-1862), köleliği  ve Meksika’ya açtığı haksız savaşı sürdürüyor diye, Amerikan yönetimi ile ilişkisi olmadığını vurgulamak için vergi ödemeyip hapse atılıyor. “Haksız Yönetime Karşı” adlı 1848’de yayımlanan yapıtında salık verdiği karşı koyma savaşsız, bıçaksız, kamasız bir direnmedir. Thoreau, ayrıca ilk dayaksız eğitim sistemini uygulayan özel okulu açan ve kölelik sorununu kendine ilk dert edenlerden biridir. Özetle söylersek, yönetimin insana saygıyı esas alması gerektiğini savunur.

Duguit (1859-1928), direnme hakkını, hürriyetlerin korunmasında başvurulabilecek hukuki yollardan biri olarak görür. Devleti, kuvvetlilerin üstünlüğünü garanti eden örgütlü bir aygıt olarak tanımlar. Yönetenlerin iradelerinin ancak objektif hak kaidelerine uygun olmaları halinde meşru bir tasarruf olarak sayılabileceğini iddia eder. Bu irade, daima sosyal dayanışmayı geliştirme çabasında olmalıdır. Duguit, kamu gücünün meşruluğunu yöneltildiği amaçta aramıştır.

Hem Hıristiyanlığın hem de devletin ürettiği şiddetten nefret eden Tolstoy, sivil itaatsizlik eylemlerinin destekleyicisi olmuştur. Tolstoy ve Thoreau’nun erdem ve etiğe yaptığı vurgulardan etkilenen Gandhi, Thoreau’nun öğretisini önce Güney Afrika’da, sonra da 1915-1945 yılları arasında Hindistan’da uygulamış, büyük bir başarı elde etmişti. Aslında Thoreau, bu sessiz direnme yolunu Hint kaynaklarından, özellikle Bhagavad-Gita’dan esinlenerek ortaya koymuştu. Yurttaşlarını haksız bir yönetime karşı tek tek karşı durmaya çağıran Thoreau’ya karşılık, Gandhi çağrıyı ulusa mal edip İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanmıştı. Gandhi tam otuz yıl boyunca şiddetten uzak durmuştur. Batı tarzı giyime yönelik protesto, yerli kumaş üretiminin yerleştirilmesi çabası, işbirliği yapmama, yasalara uymama, dayatılan toplumsal işbölümü ve hiyerarşiyi reddetme, çivit ekimine bağlı direniş, tuz yasasına karşı yürüyüş gibi eylemler  İngiliz İmparatorluğu’na karşı yürütülen mücadelenin önemli adımlarını  oluşturdu. Doğrudan eylem felsefesi üzerine yükselen yeni mücadele tarzı, Hindistan sınırlarını aşarak, pek çok ülkede ve özellikle 1950’lerdeki Siyah Hareketi sırasında ABD’da Martin Luther King önderliğinde yeni bir ivme kazandı.

Dünyanın hemen her yerinde “kendin yap” anlayışının, 1968 ile hız kazanması ve 1980’lerin sonrasında gittikçe daha çok taraftar bulması, sıradan insanların kendi yaşamları ile ilgili her alanda gittikçe daha aktif müdahalesi, örgütlü doğrudan eylem pratikleri, bugün tüm dünyada hemen her türlü yönetim biçiminde uygulanabilen, sistemden rahatsızlık duyan hemen herkesin katılabileceği, farklı bir muhalefet tarzı haline gelmiştir. Grevler, oturma eylemleri, sokak gösterileri, savaş karşıtı eylemler, üniversite işgalleri, vicdani red kampanyaları, çiçek taşıma eylemleri, sanatçıların tiyatro işgalleri, ırkçılık karşıtı gösteriler, anti-nükleer mücadele, çevre hareketi, kayıp yakınlarının eylemleri ve benzerleri, şiddeti sevmeyenlerin, şiddet kullanmayacak olanların, statükoya sahip çıkmayanların eylemleridir. Sivil itaatsizlik günlük her olayın, sıradan her pratiğin sorgulanmasıdır. En baskıcı rejimlerde de uygulanma şansı olan sistem dışı tek eylem biçimidir. Önemli olan, suç ortağı olmamak için eylem yapabilmektir.

Yazımızı Gandhi’nin şu sözleriyle bitiriyoruz; ” Yanlış yolda gidiyorsanız hızın bir önemi yoktur.