Etiket arşivi: Sinema

Oriana Fallaci’ye Göre Yazar 1

Fotoğraf: www.uplifers.com

Fotoğraf: www.uplifers.com

“Sinema ile TV’nin yazılı sözün, yazılı anlatının yerini aldıkları bir çağda yaşıyoruz. Dünya ile iletişim kurmada yönetmenler, daha doğrusu oyuncular, yazarların yerini aldılar. Büyülenmiş gibi saatlerce görüntülere bakıyor, seslerini dinliyoruz. Bu nedenle daha az okuyoruz, artık hiç okumayanlar bile var. Okumadan, yazılı söz, yazılı anlatı, yazarlar olmadan yaşanabileceğini düşünüyorlar. Oysa yaşanamaz. Yaşanamamasının nedeni yalnızca sinema ile TV’nin yazılı söz, yazılı anlatı, yazarlar olmaksızın var olamayışları değil. Asıl neden, perdenin okurken düşünüldüğü gibi düşünmeye izin vermemesi ve vermeyeceği. Görüntüleri ve gürültüleri aşırı oyalayıcı, yoğunlaşmayı engelleyici. Bilemediniz, yüzeysel ve geçici düşünceler öneriyorlar. Çünkü bizi şaşırtmayı, eğlendirmeyi çok önemsiyorlar ve bu amaca ulaşmak için çok ilkel, çok çocuksu yöntemler kullanıyorlar. Beynimizi kullandırmayı önemsemiyorlar. Okumak için biraz beyin, daha doğrusu akıl ve kültür gerektiğini, iki gözü iki kulağı olan her budalanın ya da okumaz yazmazın, görüntülere bakıp sesleri dinleyebildiğini anımsatmayı gereksiz görüyorum. Yaşamak, yaşamı sürdürebilmek için düşünmek zorundayız. Düşünmek için de düşünce üretmek zorundayız. Kim, yazardan iyi düşünce üretebilir? Yazar, yaşamı emip düşünce olarak geri veren bir süngerdir. Başkalarının göremedikleri şeyleri görür, başkalarının işitmediklerini işitir, başkalarının tasarlayamadıkları sezemedikleri şeyleri tasarlar, sezer…Görmekle, işitmekle, tasarlamakla, sezmekle yetinmez: bunları başkalarına da aktarır. Sağlığında da, öldükten sonra da. Sevgilim, hiçbir toplum, yazarlar olmaksızın gelişmemiştir. Hiçbir devrim (iyisi de kötüsü de) yazarlar olmaksızın gerçekleşmemiştir. Dünyayı iyi ya da kötü doğrultuda harekete geçirenler, değiştirenler yazarlardır. Bu nedenle, yazarlık mesleklerin en yararlısıdır. En yücesi, en doyurucusudur.”

 

İnşallah, Oriana Fallaci, Can Yayınları, 1994.

 

 

Japonya 41|Sinema

KENJİ MİZOGUCHİ  ( 1898 – 1956 ) 

Görsel açıdan etkileyici filmlerinde gerçekliğin doğası, modern ve geleneksel değerlerin çatışması, kadındaki sevginin arındırıcı niteliği gibi konuları işlemiştir. Üç yıl oyunculuk yaptıktan sonra yönetmen olmuştur. 1930′larda Japon sinemasında gelişen gerçekçiliğe öncülük etmiş, dönemin toplumsal sorunları ile geleneksel değerlerin modern Japon toplumunca reddedilmesini işleyen, kadınları konu alan filmler çekmiş, Japon sinemasının en güzel filmlerinden biri sayılan 1953 yapımı Yağmurdan Sonraki Soluk Ayın Öyküleri, savaş sonrası Japonya’sı üzerine alegorik bir yorumdur. Şiirsel anlatımı ve eşsiz dekor anlayışıyla çektiği filmleri ile en önemli Japon yönetmenlerden biridir.

 

YASUJİRO OZU   ( 1903 – 1963 )

Yalın, esasa dönük anlatımı vardır. Konu hep çözülen Japon ailesidir. Filmlerinde dramatik olaylar olmaz. Kamerası hareketsizdir, uzun sabit planlar kullanır. Kamerası yastıkta oturan bir Japonun göz hizasından çekim yapar: Bu yepyeni bir açıdır. Japonlar filmlerini fazla Japon bulup festivallere yollamamışlar. İçkiye düşkünmüş, karaciğer kanserinden ölmüş. 27 filminin senaryosunu aynı kişi yazmış. İmamura birkaç filminde asistanlığını yapmış. Filmleri Zen uygulayıcısı.

Japon filmleri iki tür: dönem filmi  ve modern zaman sorunları. Ozu hep ikinci türü çekmiş, Kurosawa her iki türde de film yapmış.

 

I was Born But.. Doğdum Ama  1932

Sessiz film. Tokyo’nun banliyösünde dört kişilik bir aile. Baba patronuna yaranmak peşinde. Çocuklar mahalle çetesine katılıyorlar, patronun oğlu da çetede. Patron kamera ile film çekmeye meraklı. Patronun oğlu filmi seyrettirince oğlanlar babalarının kamera karşısında şaklabanlık yaptığını görüyorlar ve babaları gözlerinden düşüyor. Elektrik telleri, tren, projektör makinası, film makinası, batı tipi döşeli ev… Batı, Japonya’ya gelmiş. Ozu hep yatay hatlar kullanarak, daha hiç yokken, alan derinliği yaratıyor.

Tokyo Hikayesi 1953

Küçük kentte oturan karı-koca evli çocuklarını görmek için Tokyo’ya gelir. İşleri ile meşgul olan büyük oğlan ( doktor ) ve büyük kız ( güzellik salonu var ) onlarla pek ilgilenemezler, onları bir kaplıcaya yollarlar. Anne-baba hiç rahat edemezler, Tokyo’ya dönerler. Baba sarhoş olur, anne son geceyi savaşta ölen küçük oğlunun karısı ile geçirir ve en büyük yakınlığı ondan görür.

An Autumn Afternoon 1962 Son Filmi

Dul baba, ona bakan bekar kızı. Kızı evlendirmeli mi?

İngilizce levhalar, viski, İngilizce laflar, caz, vs. Marşlar, savaşı kaybetme muhabbeti, sanayi bacaları, atıkları.

Yapıyı tekrarlar üzerinden kuruyor, forma çok bağlı. Babayı Ozu’nun filmlerinde hep aynı kişi oynuyor.

 

AKIRA KUROSAWA ( 1910 – 1998 )

“İmparator” diye çağrılır. Japon sinemasını Batı’ya açan yönetmendir. Bir samuray ailesinden geliyor. Bir süre resim eğitimi görmüş. Resim para getirmediği için sinemaya girmiş. Filmlerin planlarını önceden çiziyor. Batı kültürünü iyi biliyor. Filmlerinde şiddet ulusal kimliğin bir parçası olarak işleniyor. Babasının samuray savaşları üzerine araştırması varmış.

Rashomon, 1951 Venedik Film Festivali En İyi Film Altın Aslan, En İyi Yabancı Film Oscarı.

11. yüzyıl Japonya, Başkent Kyoto. Rashomon Kapısı’nda sağanaktan korunmakta olan oduncu, rahip ve köylü, asil bir kadının ormanda kocasının  gözü önünde tecavüze uğradığını, kocanın ölü bulunduğunu, bunu yapanın ise azılı bir haydut olduğunu konuşurlar. Oduncu mahkemede şahit olarak dinlenmiştir. Hikaye oduncunun, kadının, haydutun ve kocanın ruhunun ağzından 4 farklı yorumla dinlenir. Güvenilmez anlatıcılar, birbiriyle çelişen, pek çok flashback bize gerçeğin göreceliğini, hafızanın kaçınılamaz sübjektifliğini ve yaratıcılığını anlatır. Hikayenin anlatımı, modern bir yapım olduğunu gösteriyor. Kurosawa filminde yağmur çiselemez, sağanaktır. Ormanı çekerken kamerayı doğrudan güneşe tutar, lensi parlatır, koyu gölgeler yansıtır. Oduncu yalan beyanda bulunmuştur mahkemeye, ama terkedilmiş bebeği halihazırda 5 çocuğunun bulunduğu evine götürmeye karar vermesiyle sağanak da durur: Sevgi dolu davranış dünyayı değiştirir.

Throne of Blood 1957

Macbeth uyarlaması. Abartılı oyunculuğu ile Toshiro Mifune, Kurosawa’nın her filminde rol alan erkek aktördür.

Kurosawa’nın 1961’de çektiği The Bodyguard’da 19. yüzyılın ikinci yarısında, düzen değişince zor durumda kalan samuraylar anlatılır. Köye gelen ronin düzeni sağlar ve gider. Aslında gidecek yeri de yoktur; sopayı havaya atar, nereyi gösteriyorsa o tarafa gider. Sergio Leone bu filmi tekrar çekti: A Fistful of Dollars, Bir Avuç Dolar İçin.

Dersu Uzala 1975

Sibirya’da geçer. Kurosawa bu filmi iki yılda çekmiş. Doğa ve çevrecilik destanı. Çevre araştırması yapmakta olan Rus askerleri Dersu Uzala’ya rastlarlar o da gruba katılır. Bilgeliği ve bilgisi filmi şiire dönüştürür. Film Rus yapımı.

Ran  1985 En İyi Kostüm Oscarı .

Ran: Kaos. 16. yüzyılda geçer. Kral Lear’dan esinlendiği söylenir. Derebeyi Hidetora domuz avında yaşlandığını görüp en büyük oğluna topraklarını bırakır. En küçük oğul itiraz eder ve mirastan yoksun bırakılır ve oğulluktan çıkarılır. Büyük oğul babaya saygı göstermez. Baba ortanca oğlun kalesine gidince babanın muhafızları kale içine alınmaz. Ortanca oğul büyüğü öldürtür. Büyüğün karısı ortanca ile evlenmek için karısının başını ister. Baba delirir, sokakta kalır. En küçük oğul babayı almaya gelince ortanca, en küçüğü tuzakla öldürtür. Baba da ölür. En küçük oğlun ordusu ortancaya saldırır. Büyük gelin tüm aileyi birbirine düşürüp Hidetora tarafından öldürülen ailesinin intikamını almıştır ama o da ölür.

Yedi  Samuray

Kanlı Pirinç adıyla oynamış Türkiye’de. Haydutlar tarafından her yıl basılan köy bu defa boğaz tokluğuna 7 samuray kiralar ve köyü savunur. John Sturges, The Magnificient Seven’da  bu filmin tekrarını çeker.

Kurosawa’nın diğer uluslar arası ödülleri: Berlin’den İkira ile 1952’de Gümüş Ayı; Venedik’ten Yedi Samuray ile 1954’te Gümüş Aslan;  Berlin’den, The Hidden Fortress ile 1958’de Gümüş Ayı ve En İyi Yönetmen; Dersu Uzala ile 1975 En İyi Yabancı Film Oscarı; Moskova’dan, Dersu Uzala ile 1975’te Büyük Ödül; Cannes’dan, Kagemusha ile 1980’de Büyük Ödül Altın Palmiye; 1990’da Onur Oscarı.

Ozu tipik Japon iç mekanlarını çeker, Kurosawa doğayı.

 

SHOHEI IMAMURA (1926 – 2006 )

Ozu’nun birkaç filminde asistanlığını yapmıştır. Altın Palmiye alan ilk Japon yönetmendir ve bu ödülü iki kez kazanarak bu ödülü iki kere alan nadir yönetmenlerden biri olmuştur. İlkini Narayama Türküsü ile 1983’de almıştı. Akira Yoshimura’nın eserinden yola çıkılarak senaryo yazılmış, senaristler arasında kendisi de yer almıştır. İkinci Altın Palmiyesini ise 1998 yılında, 72 yaşında Yılanbalığı ile almıştır.

 

NAGİSA OŞİMA ( 1932 -2013 )

Yönetmenliğin yanı sıra senarist de olan, şiddet ve cinsellik temalarına yoğunlaşan filmleri ile uluslar arası ün kazanan Oşima, 1978 yılında Cannes’da Duygu İmparatorluğu adlı filmi ile En İyi Yönetmen ödülünü almıştı. 1983 yapımı İyi Yıllar Mr Lawrence ve 1971 yapımı Tören filmlerinden bazıları.

 

TAKESHİ KİTANO ( 1947 )

Kitano çok yönlü bir sanatçı. Yönetmenliğinin yanı sıra yazar, senarist, aktör, komedyen, film yapımcısı, şair, şarkıcı, ressam, TV ve radyo programı yapımcısı ve Tokyo Üniversitesi’nde hoca.

Çektiği filmleri de türleri açısından aynı çeşitliliği taşıyor: aksiyon, dram, romantik, suç, komedi, gerilim, bilim-kurgu. Uluslar arası arenada ve ülkesinde tanınmanın ötesinde seviliyor da. Ülkesindeki tanınırlığı daha çok komedyenliği ile. Eleştirmenler,  sanatçının Kurosawa’nın ardılı olduğunu düşünüyorlar. 2008’de Moskova’da Yaşam Boyu Başarı Ödülü, 2010 yılında ise Fransa’da Sanat Nişanı aldı. Rumuzu Beat Takeshi. Şimdi filmlerinden ikisine değinelim.

Dolls- Bebekler   2002

3 öykü. Bunraku tiyatrosu bebeklerinden esinlenmiş. Patronun kızı ile evlenmeye zorlanan oğlanın sevgilisi aklını kaçırıyor, ikisi kırmızı bir ipek urganla birbirlerine bağlı Japonya’yı dolaşıyorlar. Emekli Yakuza patronu, hırsları uğruna terkettiği sevgilisini eskiden gittikleri parkta bekliyor. Ünlü pop yıldızı kaza geçiriyor, yüzü sargılı, denize bakıyor, hayranı sevgisini ona kanıtlamak istiyor.

Zatoichi   2003

2003 Venedik Film Festivali 4 dalda ödül

2003 Toronto Film Festivali Halkın Seçimi

2004 Japon Film Akademisi 5 dalda ödül.

Kitano kendi başrolde Zatoichi’yi oynuyor, sarı saçlı kör masör, bastonu kılıç, gezgin. Çok iyi kumar oynuyor. İki geyşa ( biri erkek biri kız ) ailelerini öldüren çetenin peşinde. Fimde ayrıca çetenin koruması olan genç samuray ve hasta kadın var.

 

İsimsiz, 2009. Daha çok filmleri ile tanınan Kitano, Paris’te  Fondation Cartier pour l'art contemporain’den aldığı davet üzerine açtığı kişisel sergide, enstalasyonlarını ve tablolarını sergiledi. Tabloları daha önce filmlerinde de yer almıştı. Fondation Cartier, sergileme için Kitano’yu tamamen serbest bırakmıştı. Kitano, sanatın tanımını kanıksanmışın dışına taşıyarak, sanatı daha az ukala, daha serbest, herkese ulaşabilen ve herkesin ulaşabildiği bir konuma sokmak istediği için   bu sergi ile sanatın tanımını esnetmeyi denediğini ifade etmişti. (Bu ifadeler, başlattığımız “Çağdaş Sanata Varış” dosyamızın amacı ile bire bir örtüşmektedir.) Çocuklara da hitap etmek istediği için serginin bir bölümünü oyun sahasına dönüştürmüştü.

İsimsiz, 2009.
Daha çok filmleri ile tanınan Kitano, Paris’te Fondation Cartier pour l’art contemporain’den aldığı davet üzerine açtığı kişisel sergide, enstalasyonlarını ve tablolarını sergiledi. Tabloları daha önce filmlerinde de yer almıştı. Fondation Cartier, sergileme için Kitano’yu tamamen serbest bırakmıştı. Kitano, sanatın tanımını kanıksanmışın dışına taşıyarak, sanatı daha az ukala, daha serbest, herkese ulaşabilen ve herkesin ulaşabildiği bir konuma sokmak istediği için bu sergi ile sanatın tanımını esnetmeyi denediğini ifade etmişti. (Bu ifadeler, başlattığımız “Çağdaş Sanata Varış” dosyamızın amacı ile bire bir örtüşmektedir.)
Çocuklara da hitap etmek istediği için serginin bir bölümünü oyun sahasına dönüştürmüştü.

HİDEO NAKATA     1961

Genç rejisör, bir süre Londra’da yaşadı. Karanlık Sular ve Halka adlı korku filmleriyle ün kazandı. Halka 2’nin Hollywood uyarlaması olan The Ring 2,  2005 yılında yapıldı.

 

HAYAO MİYAZAKİ  (1941)

Japon çizgi filmlerinin alt yapısını mangacılar oluşturuyor. Japonya’nın animasyon sinemasının da önemli isimleri vardır, Hayao Miyazaki bu türün yıldızıdır denebilir. Miyazaki özellikle son zamanlardaki eserlerinin büyük bir kısmının yönetmenliğinin yanı sıra metin yazarlığını da yapmıştır. Kendisinin kurduğu bir animasyon stüdyosu vardır. Ruhların Kaçışı 2002 yılında Berlin’de Altın Ayı alan ilk anime film oldu. Yine aynı filmi ile 2003 yılında En İyi Animasyon Film dalında Akademi Ödülünü kazandı.

 

Japonya dosyamızı kapatıyoruz. SAYONARA ( Hoşça kalın ).

 

Melodram ve Karşı-Melodram

Sinema endüstrisi, on dokuzuncu yüzyılda gelişen ve psikiyatriye nadiren ihtiyaç duyan formlar olan melodram romanlarının, vodvilin ve sahne melodramlarının geleneklerine bağlı kalarak gelişme göstermiştir.

Douglas Sirk (1900-1987), erken dönem Amerikan TV’lerinde araya aldıkları sabun reklamları nedeniyle “soap opera” diye isimlendirilen pembe-dizilerin atası sayılır ve on tane melodram çekmiştir. Baştan beri kahramanların kötü kaderi sanki bellidir ve olaylar hızla, doludizgin kaçınılmaz finallerine doğru yol alırlar. Sirk, melodramın konusuna belli bir mesafeden bakar. Douglas Sirk sinemasında kişi, hikaye içinde bir öneme kavuşunca yakın çekim yapılır. Sirk’in melodramları o yılların gişe rekortmeni.

Melodramın klasik evresinde abartılı pozlar, gösterişçi duygular, parlak, cilalı sözlerle işlenen sahneler vardır. Bir ümitsizlik sanatıdır. Melodram seyircisi, her şeyin yolunda gittiği bir dünyadan hoşlanmaz. Melodram, klişelerinin tuzağını biçimde değil, daha çok içerikte kurar. Klişe dolaşıma çok çabuk girer. Klişe olduklarının anlaşılması etki gücünü azaltmaz. Melodramlarda merdivenli sahneler boldur. Kötüler, merdivenin alt basamaklarında dururlar. Klişelerin çoğunu kendi iç sesimiz sanırız. Masallara özgü olan, melodrama da özgüdür. Gücü, mitlere, arketiplere, peri masallarına dayanır, rüyalarla akrabadır: Rüya görür ve rüya gördürür. Pembe ve mavi renklerin sık kullanıldığı türün bir başka adı da “pembe telefonlu filmler”dir. Melodram türünün en beylik klişelerinden biri “fakir kız-zengin oğlan”dır. Dramatizasyonda aşırılığa kaçma, ahlaki kutuplaşma yaratma, şematikleştirme, kaba tiplemelere gitme, iyiler ve kötüler arasında tam bir karşıtlık kurma bu türün temel vazgeçilmezleridir. Melodramlarda uzun sessizlikler olmaz, gündelik konuşma dilinden hayli uzak, suni diyaloglar geçer. Melodramatik imgelem, her şeyi fetişleştirir. Kadın merkezli melodrama “kalbin pornografisi” de denir.

Melodram bir filmin ağırlık noktasını tek bir bireyin kararlarında topladığı için, Amerikan filmleri yanıtın ve çözümün kendi içimizde olduğu inancını körükler.

Melodram 1930’ların sonunda devreye giren ‘kadın filmi’ konseptlerinden biriydi. Greta Garbo, Joan Crrawford gibi isimlerle öne çıkıyordu o zamanlar. Bunun devamında da kostümlü drama ve duygusal-dram gibi dönüşümler geçirdi. 70’lerde ise Robert Benton gibi yönetmenlerle ‘yönetmen sineması’nın oyuncu odaklı mantığının içine girdi. 2000’lere gelindiğinde Pedro Almodovar ve Ferzan Özpetek eşcinsel kültürü de içine alan filmleri ile bu alanda kendi stillerinde örnekler veriyor. Ancak bu yıllar içinde daha çok karakter dramasına kayan ve duygu sömürüsünü arka plana iten melodramlar ve duygusal-dramların öne çıktığı görülüyor.  Postmodern yönetmen Todd Haynes’in filmi Cennetten Çok Uzakta (Far from Heaven,2002), Douglas Sirk’in 50’lerde çektiği melodramların dokusunu birebir günümüze taşıyan, hatta technicolor tekniğiyle (rengi parlak, canlı ve mükemmel, o kadar ki, sahte gibi) üretilmiş gibi duran özel bir eser.

Melodram 1930’ların sonunda devreye giren ‘kadın filmi’ konseptlerinden biriydi. Greta Garbo, Joan Crrawford gibi isimlerle öne çıkıyordu o zamanlar. Bunun devamında da kostümlü drama ve duygusal-dram gibi dönüşümler geçirdi. 70’lerde ise Robert Benton gibi yönetmenlerle ‘yönetmen sineması’nın oyuncu odaklı mantığının içine girdi. 2000’lere gelindiğinde Pedro Almodovar ve Ferzan Özpetek eşcinsel kültürü de içine alan filmleri ile bu alanda kendi stillerinde örnekler veriyor. Ancak bu yıllar içinde daha çok karakter dramasına kayan ve duygu sömürüsünü arka plana iten melodramlar ve duygusal-dramların öne çıktığı görülüyor.
Postmodern yönetmen Todd Haynes’in filmi Cennetten Çok Uzakta (Far from Heaven,2002), Douglas Sirk’in 50’lerde çektiği melodramların dokusunu birebir günümüze taşıyan, hatta technicolor tekniğiyle (rengi parlak, canlı ve mükemmel, o kadar ki, sahte gibi) üretilmiş gibi duran özel bir eser.

Sosyal melodramdan, casus melodramına, polisiye melodrama varana dek melodram kendi içinde çeşitlenen bir türdür, mit ve politika melodramla beraber işlenebilir  ve kendini  günün koşullarına uyarlayarak kolaylıkla güncelleyebilir. Duyguların düşüncelere baskın geldiği melodram, mağdur ya da kurban ile özdeşleşmeyi talep eden, hayatı basitleştiren, tarifleri kolaylaştıran, taraf tutmayı çabuklaştıran apaçık durumlar sunar. Hemen her şeyin stereotipleştirilmiş olması, zihinleri klişelerle kodlanmış olan seyirciye anlama ve izleme kolaylığı sağlar. Algı ile kurduğu yalın ilişkide, her şey basit ve doğrudandır: İyiler, kötüler, sorunlar, durumlar fazlasıyla net ve açık; çelişkiler tartışma götürmez biçimde ortadadır. Her şey gösterişçi bir tutumla ele alınır. Abartı, fetişleştirmenin vazgeçilmez bir ifade aracıdır. Melodram, tek başına kitsch sayılmaz belki; ancak kurgusunun görünür halde olması, kitsch olanın alımlanmasını sağlar. Çünkü kitsch, bir kavrayış, kurulan dünya ile bire bir özdeşleşim içinde olanların alımlayamayacağı bir bilinçtir. (Bloğumuzda daha önce kitsch konusu işlenmişti.)

Melodramatik estetik, yalnızca filmlerin dünyasıyla sınırlı değildir: Bir çiçek buketinin yapılış tarzından, ev dekorasyonuna gündelik yaşamın çeşitli unsurlarında kendini gösterir. Böylelikle melodram, gündeliğin sanatı haline gelir, hakikilik kazanır. Temelde bir orta sınıf sanatıdır. Orta sınıfın yaşam değerleri, özlemleri ve hayalleriyle örülür. Orta sınıf, çekirdek aile demektir ve melodramların temel konuları da aile sorunlarıdır. Çocukları için fedakarlıktan kaçınmayan kadın kahramanlar sık işlenen temalardandır.

Melodramın tarihine baktığımızda aslında 40’ların klasik, 50’lerin ise pembe dizi estetikli Douglas Sirk filmleri öne çıkar. Bunun yanında bizim Yeşilçam, Hindistan’ın Bollywood  filmleri de akla gelir.

Melodramın tarihine baktığımızda aslında 40’ların klasik, 50’lerin ise pembe dizi estetikli Douglas Sirk filmleri öne çıkar. Bunun yanında bizim Yeşilçam, Hindistan’ın Bollywood filmleri de akla gelir.

Açık uçlu melodram yoktur. Her zaman kesin bir sonuca varır. Sonuç, ahlaki bildimler içerir. Melodramın tüzüğünde sinema gözyaşıdır, acıdır, nefret, şiddet, kandır. Temel sorunsalı kötülüktür. Melodramda kader konuşur. Beyazdizilerde kaderin sesinden başka ses duyulmaz. İyi bir melodram seyirciyi hüngür hüngür ağlatmayı başarır.  Bastırılan hislerin serbest kalmasını sağlar. Melodramatik ilkeler tekrara dayanır. Ama kendini bunca tekrar etmesine rağmen tükenmez. Her ülkenin sinemasında bolca rastlanır.

Türler bir evrimden geçiyor olsa bile, bazı karakterlerin  stereotipik roller oynaması gerekir. Melodram, zamanla kendi içinde saklı bir eşcinsel kültür ortaya çıkarmıştır. Melodram kalıplarından farklı biçimlerde yararlanarak, hatta bire bir aynı malzemeyi kullanarak bir “karşı-melodram” yaratmada en yetkin örnekler gay yönetmenler tarafından verilmiştir. Özpetek, Fassbinder ve Almodovar, hem kadın hem erkek doğasına aşina olduklarından yeni bir algı katmanı yaratmışlardır. Fassbinder, Sirk’i göklere çıkarır ve büyük ölçüde ondan esinlendiğini söyler.  Melodram ile karşı-melodram arasındaki sınır çizgisini en fazla ihlal edip, aynı zamanda en çok kaynaştıran yönetmen, Murathan Mungan’a göre, Almodovar’dır. Hem ortalama seyirciyi, hem de entelektüel seyirciyi doyurabilmektedir. Geniş bir seyirci kitlesine ulaşan bu filmlerin, eşcinsel göndermeler yapıp, bu konuya değinerek, konunun bir ölçüde yumuşamasına imkan tanıdığı öne sürülmektedir.

Modern zamanların en güçlü sanatı hala melodramdır.

 

Görsel Sanatlar ve Oyun

İnsan, düşünmeye başladığı andan itibaren iç gerçeklerini, içgüdülerini biçimsel olarak açıklamaya başlamıştır. Bu görsel imge ve simgelerle, oyun oynayan çocuğun zihninin işleyişi aynıdır.

İnsan doğa ile yetinemez, onu aklı ve emeği ile işler, kendi amaçlarına göre yenilikler getirerek kültür yaratır. Denge arayışını sanat aracılığıyla çözümler. Bir dönem için kurulan denge zamanla bozulur, çağın eğilimine göre yeniden kurulması gerekir.

İlk insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli araçlar üretmişler ancak bunları yapmakla kalmamışlar, tek ya da çok renkli geometrik bezekler, çiçek, yıldız, daire gibi sembolik motiflerin yanı sıra değişik konulu tasvirlerle süslemişler, güzelleştirmek için emek harcamışlardır. Törensel olmayan kaplar bile güzel biçimlere sokulmuştur. Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi MÖ 6800-5700 tarihlerinden kalma Çatalhöyük kazılarında ele geçirilen böyle eserlere ev sahipliği yapmaktadır. Yine MÖ 6. binyılın ilk yarısına ait makyaj aletleri, taş ve kemikten yapılma süs eşyaları da aynı müzemizdedir. Taşa, tahtaya kazılarak resim, maddelerin şekillendirilmesi ile heykel ortaya çıkmış; duyguların seslerle belirtilmesi müziğe temel olmuş, çeşitli oyunlarla tiyatro başlamıştır. Bu faaliyetlerle insanlar dar hayatlarını genişletmişlerdir. Arkeoloji, her insanda güzele karşı bir ilgi ve güzellik duygusu olduğunu kanıtlamaya devam etmektedir.

Çocuğun dünyayı anlamlandırmasını ve eğlenmesini sağlayan oyun ve oyuncağın tarihi çok eskidir. İlk çağda mağara duvarlarına resimler çizerken kullanılan taşlar bugünkü boya kalemlerinin ataları olarak oyuncak sayılmaktadır. Arkeolojik bulgularla ortaya çıkarılan tahta atlar, topaç, misket ve kil bebekler ilk oyuncak çeşitleridir.

Gaziantep’teki Medusa Cam Eserleri Müzesi’nde Hitit ve Fenike dönemlerine ait pişmiş toprak ve taştan yapılmış oyuncaklar  sergileniyor. Binlerce yıl önce kralların çocukları için yapıldığı tahmin edilen pişmiş toprak ve taştan yapılma dört bin yıllık oyuncak arabalar 2011 yılında yapılan kazılarda bulunmuş.

Gaziantep’teki Medusa Cam Eserleri Müzesi’nde Hitit ve Fenike dönemlerine ait pişmiş toprak ve taştan yapılmış oyuncaklar sergileniyor. Binlerce yıl önce kralların çocukları için yapıldığı tahmin edilen pişmiş toprak ve taştan yapılma dört bin yıllık oyuncak arabalar 2011 yılında yapılan kazılarda bulunmuş.

Dış dünyanın, duyumsamaların, özlemlerin ve izlenimlerin zihinde görüntüye dönüşmesi, resimsel bir değer kazanması, yani imge ile, duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaretlerle yani simgelerle görselleştirme yoluyla insan, sorunlarını oyun alanında çözmüş, acılarını sağaltmıştır. Sanatçı da çocuğun oyun oynarken yaptığı gibi, kendi iç ve dış gerçeklerinden yeni var oluş biçimleri yaratır. Bir oyun olarak sanat varoluşsaldır.

Sanat ile oyunda öykünme ve özgürlük ortak iki noktadır. Her ikisi de insanı gündelik yaşamın sıkıntılardan, kaygılarından uzaklaştırarak, insanın adeta kendisini unutmasını sağlar. Her ikisinde de  hayal dünyasına yönelme olur. Bu dünya içinde, insan mutlak özgür olur. Friedrich Schiller’e (1759-1805) göre, “İnsan oynadığı sürece insandır.” Schiller’e göre sanat bir oyundur ve insan, gerçek özgürlüğe ancak sanat yoluyla ulaşabilir. İnsan sanatla uğraşırken, kendini zamandan koparılmış gibi hisseder. Bu ise oyun oynarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyişimize benzer. Biz, böylece insanlığımızın saf ve tam olarak ortaya çıktığını anlarız.

Sanatın öykünme olarak değil de, bir yaratma içtepisi olarak ele alındığı düşünceye göre sanat kişisel bir dürtü ve tepkidir. Bu noktadan hareket ettiğimizde oyunun ve sanatın kendi dışında başka bir amacı olmadığını yani auto telos kavramlar olduğunu kabul etmemiz gerekir. Sanatçı da çocuğun oyun içindeki tavrı gibi eserini meydana getirmekten başka bir amaç gütmez. Bu görüşe göre hem sanat hem oyun bir doyum kaynağıdır, sanatçı kendini tamamlamak için yaratır.

Felsefe ve psikiyatri profesörü, Alman Karl Groos’un (1861-1946) Oyun Teorisine göre ise oyun, hayatın sonraki aşamaları için bir hazırlık ve çocukların gelişimi için gerekli olan bir fonksiyondur. Aynı şekilde hayvanların oyun oynamasının da içgüdülerini geliştirerek onları savaşmaya ve hayatta kalmaya hazırlayan bir pratik olduğunu öne sürer. Dolayısıyla bu görüşe göre oyun, auto telos değil, işlevseldir.

Sinemaya eğlenmek için giden seyirci, kendi kendinden kaçmak, gündelik tekrarları yok etmek ister. Uykunun ve çocuk oyunlarının verdiği o sınırsız korunma duygusuna sinemada yeniden kavuşur, sinemaya çocuk oyununu devam ettirmek için gider.

Sanat ve oyun beğeni ve zevklerin gelişmesinde de önemli yer tutar. Gerçeğin imitasyonları ile oynayan çocuk doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü, güzeli ve çirkini öğrenir. Bu nedenle sanatın ve oyunun eğitim içindeki önemi kavranmış ve eğitim programları hazırlanırken estetik değerlere, müfredatı oyunla, eğlendirerek vermeye dikkat edilmeye başlanmıştır. Konsol oyunlarına rağbet oyun oynamaya olan ihtiyacın her yaşta devam ettiğini göstermektedir.

Sanat ve oyun ancak özgür ortamlarda ortaya çıkabilirler ve toplumların ileri gitmeleri ancak özgür ve yaratıcı bireyler sayesinde gerçekleşebilir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  •  Çocuğun Görsel Sanat Eğitimi, Zerrin Kehnemuyi, YKY 7. Baskı 2013.
  • Görsel Sanatlarda Oyunsallık, Nazan Azeri, M.Ü. Güzel Sanatlar Enstitüsü Prof. Dr. Ergin İnan’a sunulan Sanatta Yeterlilik Tezi, 2000.
  • Sanat ve Oyun, Arş.Gör. Canan Birsoy Altınkaş, Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi, 2002.
  • Anadolu Medeniyetleri Müzesi Rehberi
  • Okullarda Resim, Hüseyin ve Hayrettin Kılıçkan, Taç Yayınevi.
  • Sanat ve Oyun, Sosyolog Ömer Yıldırım, Atatürk Üniversitesi Çağdaş Felsefe Tarihi Dersi Ders Notları.
  •  Yeşil Gözler, Marguerite Duras, Metis Yayınları, 2008.