Etiket arşivi: Simone de Beauvoir

Şiddet 39| Batı’da Kadının Konumu 4

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı. O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu. ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir. Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60'ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir. ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır. Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir. Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur. Fotoğraf: biografieonline.it

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı.
O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu.
ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir.
Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60′ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir.
ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır.
Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir.
Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur.
Fotoğraf: biografieonline.it

  • Feminizm, felsefeye yeni bir boyut katmıştır: Kişinin cinsiyetinin dünyaya yaklaşım tarzını belirleyen önemli bir koşul olduğunda ısrar eder; biyolojik koşulların da felsefi problemlerin formüle edilmesinde belli farklılıklara neden olacağını öne sürer.
  • 19. yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika’da ilk evre feminist hareketler özellikle kadınların oy verme hakkında ısrarlı oldular.
  • Feminist felsefenin ikinci evresi, 1949’da Simone de Beauvoir’nın İkinci Cins kitabının yayımlanmasıyla başladı. Beauvoir, Varoluşçuluk ile feminizmi birleştirerek felsefedeki cinsiyet ve biyolojik farklılıklarla ilgili tartışmayı başlattı. Beauvoir, kadınların erkeklere göre Öteki olduklarını kabullenerek toplumsallaştıklarını öne sürüyordu. Kadınların bu içsel sınırlardan kendilerini kurtarmaları gerekiyordu. Kadınların özgürlüğünün erkeklerin özgürlüğünü de sağlayacağını söylüyor, “Kadın olarak doğulmaz; kadın olunur” iddiası ile, temel önemde bir ayrımın, cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin ortaya çıkmasına yol açıyordu.
  • 1960’ların sonlarında, Amerika ve Avrupa’daki sol hareketlerin parçası olan feminist hareketler, kadınları boyun eğmeye zorlayan toplumsal ve psikolojik yapıların yok edilmesiyle ilgilendiler; farkında olmadan sürdürülen seksist varsayımları analiz ettiler. Batı felsefesinin “evrensel” ve “nesnel” tutumu beyaz erkeğin tutumuydu.
  • 1968 sonrası karşı kültürcü eleştiri geleneğinden doğan, aktif azınlık hareketi olan Feminizm, Çağdaş Dönemde Avrupa toplumlarında çoğunluğun egemen değeri haline geldi. Erkek üzerinden kadına dayatılanları; erkek dünyasına hizmet veren kadınları; çok küçük yaşta zorla evlendirilenleri; evdeki baskıdan dolayı evden kaçan genç kızları; bir kocaya ve babaya ait olarak kadının var olabilmesini kabullenmek Batı’da artık mümkün değil.
  • Feminizmin üçüncü dalgası daha alt düzeydeki toplumsal sınıflar ile kültürlerden gelen kadınlarla özel olarak ilgilenmeye önem verdi. Feminizm, azınlık grupların ve üçüncü dünyadan kadınların bakış açısıyla yeniden ele alınıyor ve yeniden tanımlanıyor, birçok kadının marjinalleştirilmesi giderilmeye çalışılıyor.
  • Feministler cinsiyetçi dile karşı çok eleştireldir. Tahakküm ideolojilerinin kız/kadın kelimelerinin kullanımı ile kurumsallaştığı öne sürülür. İş “adamları”ndan bahsettiğimizde de aynı sonuca ulaşırız.
  • Feministler, tecavüzü cinsel bir suç olarak değil, bir şiddet suçu olarak görürler. Tecavüz, güç isteminin cinsel bir ifadesidir. Tecavüzcü, toplumsallaşması eksik olan kişidir.
  • Polonyalı psikolog Elisabeth Brami’nin yazdığı, Fransız çizer Estelle Billon-Spagnol’un resimlediği Kız Çocuk Hakları Bildirgesi adıyla Türkçeye de çevrilen çocuk kitabı, kadınların da her şeyi yapabileceğini anlatan, cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan 15 maddeden oluşan küçük bir kitap ama misyonu büyük. Konunun beyinlere genç yaşta işlenmesi gerektiğinin altını çizen bir çalışma.
  • UNESCO verilerine göre, bilim eğitimi alanların %53’ü kadınken çalışma hayatında bu rakam %28’e geriliyor. Nedenler, ülkelerin ve bölgenin bulunduğu konuma göre ele alındığında:
    Arap ülkelerinde bilim politikasıyla ilgili birikim olmaması; araştırma enstitüleri ve fonların sayısının düşük olması öne çıkarken İngiltere ve ABD’de ise eşitlik, terfi ve fırsatlarda denklik olmaması bu duruma neden olarak görülüyor.
  • 2017 yılında Paul Auster, ABD başkanlık seçim sonuçlarını değerlendirirken, ABD halkının kadın başkan fikrine hala hazır olmadığının anlaşıldığını söylüyor.

 

Bir Dahi – BORIS VIAN 2

Asabi bir adamdı.

Toplum ve düzen karşıtı bir kişiliği vardı.

Gerçeği ya da düşmanı algılayabilmek ve başkalarına da algılatabilmek ister.

Fransız Kara Romanı’nın öncülerinden sayıldı. Bu romanları için mekan olarak ABD’yi seçti; şiddeti ve cinselliği yoğun kullandı.

Boris Vian, Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus’nün arkadaşıydı. Fotoğraf: blog.seniorennet.be

Boris Vian, Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus’nün arkadaşıydı.
Fotoğraf: blog.seniorennet.be

Fransızların Cezayir’i işgaline tepki gösteren aydınlardan biriydi.

68’in devrimcileri için bir mite dönüşmüştü.

Polisiye üslubunu çok iyi kullanan Vian, Amerikalı polisiye roman yazarı Vernon Sullivan müstearını kullanarak dört roman yazdı. Bunlar, resmi kesimler tarafından yasaklandı. Bu romanlar, Mezarlarınıza Tüküreceğim, Bütün Ölülerin Derisi Aynıdır, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek, Çıtırlar Farkında Değil idi.

Çoksatar, skandal ve başarı onun için yan yana gelmeye başladı.

Kendi adını kullanarak yazdığı Günlerin Köpüğü, Pekin’de Sonbahar, Yürek Söken ve Kızıl Ot romanları yüksek edebiyat kategorisinde görüldü. Bu romanlarında düşünceyi, gerçeküstü ve simgesel olanı daha ön plana çıkarttı.

Temel derdi, saygısızlığı, onursuzluğu ve ikiyüzlülüğü alaya almaktı.

En belirgin tavrı, savaşın anlamsızlığını savunmaktı.

1940’ların savaşla yoğrulmuş ortamı hemen tüm eserlerinde ön plandaydı. Ama, kara bir tablo çizmedi, esprili bir söylem tuttururdu.

Trajikomik ögeler kullanarak eleştirilerini yapardı.

Savaşla, savaşın görünmeyen sebepleriyle dalga geçtiği Generallerin Beş Çayı adlı oyununda, anne hükümdarlığından kurtulamamış bir genelkurmay başkanı, her biri birbirinden basiretsiz kuvvet komutanları, ekonomik krizin düzelmesinin tek çaresi olarak savaşı gören bir başbakan ile olayların tamamen dışında ama altta ezilen bir askeri canlandırır.

Kahramanlarının (antikahramanlarının), hepsinin yaşamla bir sorunu vardı.

Dünyada olabilecek her değerin alaya alınabileceğini düşündü. Her eserinde toplum tarafından tabulaştırılmış bir değer seçti, onun ciddiye alınışını gülünçleştirdi.

Mezarlarınıza Tüküreceğim, Bütün Ölülerin Derisi Aynıdır, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek ırkçılığı; Çıtırlar Farkında Değil cinsiyetçiliği; Yürek Söken dini; Kızıl Ot ile hiyerarşiyi kara mizah malzemesi yaptı.

Metinlerinin ve kahramanlarının teatrallikleri önemli özelliklerinden biriydi.

Tüm kurgularında diyaloglar büyük yer tutuyordu.

Metaforları ve fantastik ögeleri çok başarılı bir şekilde birleştirdiği için Büyülü Gerçekçilik ile irtibatlandırılmıştı.

Eserlerinde, müzisyenliğinden gelen ritim duygusu önemli rol oynardı.

Söz oyunlarından yararlanabilmesi şairliği sayesindeydi.

Alaycı, gerçekçi ve acılı bir üslubu vardı.

Korkunun, korkulanın, bilinçaltı kaygılarının üstüne gitti.

Vian için sarsmak, etkilemek, huzursuzluk yaratmak önemliydi.

“Kurallara bağlı her türlü çalışma iğrençtir, kusursuzdan uzaklaştırır.”

 

 

Sanat ve Sanatçıya Dair

  • “Canlı bir at gördüğümüzde onun güzelliğinden çok, o atın resmindeki güzellikten etkileniriz. Çünkü onu yapan aklın güzelliğine hayranlık duyarız. Sanatçı, sanatsal taklit ile maddeye biçim verir ve ruhun duygularını maddede görünür kılar. Sanatçı, kendi duygularını çalıştığı maddeye işleyen kişidir..” Bizanslı akademisyen Manuel Chrysolaras (1350-1415).
  • Rus yazarını toplumun geri kalanından farklı ve daha asil biri olarak görmek, ona ayrıcalıklı bir konum vermek geleneğinin kökleri 19. yüzyıldaki Romantizm’in sanatçıyı yücelten tavrına dayanır. Bu tavır, belki deRusya’nın dünyanın geri kalanından yalıtılmışlığına bağlı olarak, Batı Avrupa’ya nazaran, daha uzun sürmüştür.

    Puşkin’in Peygamber (1820) adlı şiirindeki şairin ayrıcalıklı konumu teması, Rus kültüründe 1980’lere kadar devam etmiştir.

  • “Sanat, tuhaf mucizesiyle, bayağılığı, ruhun düşkünlüğünü törpüler. Ruhun yüceldiği bile olur.” Selim İleri, Hepsi Alev.

  • “Yazma deliliği, gerçek deliliğin panzehiridir.”
    “Sanatsever kişi, sanatçıların sıradan insanın lanetlenmesine yol açacak kusurlardan muaf tutulması gerektiğini bilir. Sanatçı, herkesin temsilcisidir, korkusuzca konuşan kişidir, ona teşekkür edilir ve o da bunun bedelini öder. Sömürgeciliğin bütün saçmalıklarını tek tek ortaya döken Forster; ortalığı koklayıp, bela ve ölüm arayan Graham Greene; hemen her şeyi gören ve gördüklerinden nefret eden Evelyn Waugh; farelere işkence eden ve ailesinin eşyalarını genelevlere bağışlayan Proust; karısının üzerine duvar örerek onu çocuklarından uzak tutan Dickens; yalancının teki olan Lilian Hellman; Simone de Beauvoir’ın genç fıstıklar ayarladığı Sartre; ikinci karısını bıçaklayan Mailer; aşıklarından ikisi intihar eden Ted Hughes….” Hanif Kureishi, Son Söz.
  • Goethe, ayaklarını sıcak suya sokup yazarmış.
  • Wagner, tütsü ve parfümlerle donatılmış bir odada, ipek sabahlığını giyerek beste yaparmış.
  • Haydn, beste yaparken tören peruğunu takarmış.
  • Nabokov, kürsünün başında dikilir, kitabını küçük not kağıtlarına yazarmış.