Etiket arşivi: şiddet nedir

Şiddet 95| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 6 Kitaplar 3

İsimsiz: No 3, John Latham ( Zambiya, 1921-2003), 1992. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

İsimsiz: No 3, John Latham ( Zambiya, 1921-2003), 1992.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

  • 1947 yılında Kumran Mağarası’nda bulunan, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın doğuşunun tarihine ışık tutan, en eskisi MÖ 2. yüzyıla ait Ölüdeniz Elyazmaları’nın bir kısmına Vatikan’ın el koyduğu biliniyor. Yazmalardan birinde İsa’nın büyük kardeşinden söz edildiği için Bakire Meryem teorisinin zedelenmesinden korkulduğu sanılıyor.
  • Çin Kültür Devrimi sırasında yazılanlar kimseye gösterilmez, saklanırdı. Bu dönemde pek çok yazar çalışmalarını kendileri yok etti. Birçok eser de yetkililer tarafından yok edildi.
  • Guo Moruo adlı Çinli şair Kültür Devrimi sırasında gazetelere bütün eski edebiyat eserlerinin yok edilmesi gerektiği şeklinde beyanat vermişti.
  • 1973-1981 yılları arasında Şili Cunta Hükümeti Başkanı Augusto Pinochet, sivil itaatsizliği savunduğunu düşündüğü için Don Quijote’yi yasaklamıştı.
  • Bosna Ulusal Üniversite Kütüphanesi, Sırpların kundaklaması sonucu 1992 yılında yakıldı. 155 bini yazma toplam bir buçuk milyon kitabın yok olduğu felakette yok olan eserlerin büyük bölümü Osmanlı elyazmalarıydı.
  • Irak Savaşı (2003-2011) esnasında 113 kütüphane yağmalandı. 82 bin elyazması kayboldu. Elyazmalarını bin beş yüzü Osmanlıca idi.
  • ABD’li Ray Bradbury, Fahrenheit 451’i 1953 yılında yayımlamış, roman François Truffaut tarafından 1966’da filme çekilmişti. Konu, kitapların, belli düşünce ve kelimelerin yasak olduğu, televizyonun beyin yıkadığı bir dünya idi. Baskıcı-sansürcü McCarthy döneminde (1947-1957) yazılan kitap, siyah polis giysileri, el sıkışma ve selam verme şekilleriyle, erkekte uzun saçın yasak oluşuyla, farklı olanın onaylanmamasıyla, muhbirlerle Nazi, SSCB ve Cesur Yeni Dünya, 1984 göndermeleri ile doluydu. İtfaiyeciler, yangın söndürmüyor, yangın çıkarıyorlar; ev, üst-baş, çanta kontrolü yapıp kitap arıyorlardı. Zaten Fahrenheit 451, kağıdın tutuşma sıcaklığı, eserin adı olarak seçilmişti. Toplumsal hafızanın taşıyıcısı olan kitaplar insanları mutsuz ettiği için yasaklanmış, yakılarak yok ediliyorlardı. Yakılmak için seçilen ilk kitap Don Quixote idi. Kalabalıktan uzakta, saklanarak yaşayan Kitap İnsanları ise toplumsal hafızayı korumak amacıyla kitapları ezberliyorlardı.

 

 

Şiddet 56| Devlet Şiddeti 2

  • Thomas Hobbes (1588-1679), hukuk düzenini korumakla görevli hükümdarın şiddetine violence değil, common power (ortak irade) adını verir. Meşru olan ortak irade, iktidarı şiddetten ayırır, der.
  • ABD’nin özellikle güney eyaletlerinde geçerli olan kölelik sisteminde Afrika kökenli köleler insan sayılmıyordu, kendi bedenine sahip olma hakkı yoktu. Köleliğin geçerli olduğu bir toplumda insanlar başka insanların mülkü sayılıyordu. Siyahi erkek köleler kısırlaştırılıyor, kadın köleler tecavüze uğruyordu.
  • Yaşadığı dönem açısından bir olumsuzluk toplumunun üyesi olan, konu ile ilgili yazısını Weimar Cumhuriyeti’nin krizli yıllarında yazan Walter Benjamin (1892-1940) için hukuk, iktidardakinin kendi hakkını öncelikle ve zorla alması demektir. Şiddet, yasa koyabilmek için tayin edici önemdedir. Şiddet, hukukun özüdür. Taraflardan biri sözleşmeyi çiğnediği anda şiddete başvurma yolu açılır. Benjamin, her türlü insani hukuk düzenini şiddetle bağından ötürü reddeder ama şiddetten tümüyle kaçınmayı da mümkün görmez. Şiddet sürdükçe suç da var olacaktır. Bu durumda ilahi şiddete sığınır. Benjamin’e göre ilahi şiddet, hukuk çatısı altına sokulmayı reddettiği için saftır, eylemcidir. Tanrısal güç, suçu eylemle ortadan kaldırdığı için günahlardan arındırıcıdır; her türlü idareden, ekonomiden, hesaptan, her türlü teknolojiden uzaktır. Ama herhangi bir iktidar tarafından meşruiyet zemini olarak kullanılabilir.
  • Karl Marx (1818-1883), “Gerçek tarihte, en önemli rolü fethin, boyunduruk altına almanın, soygun için insan öldürmenin, kısacası zorun oynadığı bilinir,” der. Marx, devleti egemen sınıfın denetiminde olan bir şiddet aygıtı olarak görür.
  • Alman filozof Friedrich Engels’e (1820-1895) göre, yönetilenler ve sömürülenler her zaman yönetenler ve sömürenlerden daha kalabalık olmuştur, buna karşın gerçek şiddet yönetenlerde ve sömürenlerdedir. Şiddet, daima araçlara muhtaçtır. Engels şiddeti, iktisadi gelişmenin hızlandırıcısı olarak görürken vurgulanan siyasi, ekonomik sürekliliktir.
  • Alman filolog, filozof ve kültür eleştirmeni Friedrich Nietzsche (1844-1900), delilik sınırında gezinen vahşetin doğadan değil, iktidar isteminden kaynaklandığını söyler.
  • Afrikalılar, Kızılderililer, Aborijinler gibi topluluklardan tutsak edilen insanlar sanki birer hayvanmışçasına Avrupalılar tarafından kafes veya tel örgü ardına konarak seyrediliyordu. En çok ilgiyi Afrikalılar çekiyordu. 1889’da Paris’te yarı çıplak şekilde sergilenen çoğunluğu Afrikalı 400 tutsağı, 18 milyon insan ziyaret etmiş, bu ziyaret için elbette para ödemişti. Paris hayvanat bahçesinde sergilenen kadınlar değişik vücut hatları yüzünden buradaydı. Beyazlar onların kalçalarını görmek için burayı ziyaret ediyorlardı. 1900’lerde Londra’da siyah renkli insanları zincire vurmuş olan bir şov insanların ırkçılık karşıtı protestoları yüzünden kapanmak zorunda kalmıştı. İnsanları hayvanat bahçesi gibi sergileyen son yer 1958 yılında Belçika’da kapatıldı.
1800’lerin sonları ve 1900’ların başlarında Avrupa’da, kısa süre sonra da Kuzey Amerika’da köleleştirilmiş olan yerlilerin insanat bahçesi (human zoo) adı verilen yerlerde sergilenmesi çok popülerdi. Fotoğraf: Milliyet

1800’lerin sonları ve 1900’ların başlarında Avrupa’da, kısa süre sonra da Kuzey Amerika’da köleleştirilmiş olan yerlilerin insanat bahçesi (human zoo) adı verilen yerlerde sergilenmesi çok popülerdi.
Fotoğraf: Milliyet

 

 

 

Şiddet 32 | Eski İsrail’de Kadının Konumu 2

Sara Hacer’i İbrahim’e Takdim Ediyor, Matthias Stom, 1637 – 1639. Gemaldegalerie, Berlin, Almanya. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Sara Hacer’i İbrahim’e Takdim Ediyor, Matthias Stom, 1637 – 1639.
Gemaldegalerie, Berlin, Almanya.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Eski İsrail’de evlilik Tanrı tarafından yaratılmış bir kurumdur. Erken yaşta evlendikleri düşünülmektedir. Eski İsrail’de bekar kelimesinin karşılığı yoktur. Yakın akraba ile evlilik yasaktır. Evlilik hanım vermek ve hanım almak olarak ifade edilir. Çeyiz genel bir uygulama değildir. Yakındoğu toplumlarında sıklıkla görülen başlık parası uygulaması vardır. Çiftlerden çok çocuk sahibi olmaları beklenir. Çocuk sahibi olmamak kadının kabahati sayılır ve boşanma sebebidir. Eski Ahit’e göre annelik kadının öncelikli amacıdır. Kısırlık utanç, doğurgan olmak bir üstünlük, sebepsiz yere çocuk sahibi olmamak günahtır. Çocuk sahibi olamayan kadınlar cariyelerini kullanıp anne olmuşlardır. Bu durumda çocuklar hanımın olur. Çünkü eski İsrail’de annelik, çocuğun bakımı ile başlar. Çocuktan kasıt erkek çocuktur. İlk oğulluk hakkı önemsenir. Oğlu olmayanın mirası kızına kalır.
  • Kadınlar statü olarak erkekler ve çocuklardan sonra sayılırdı. Eski İsrail toplumunda kadınların topluma kabul edilmesi için evli olmaları gerekirdi. Yetim, fahişe, çocuksuz ve dul kadınların toplum nazarında belirli bir statüleri yoktu. Ama onların hayatlarını devam ettirebilmeleri için koruyucu yasalar vardı. Tarlada kalan ekin, dallarda kalan zeytin, bağbozumundan kalan üzüm yabancıya, öksüze, dul kadına bırakılırdı. Musa şeriatında garibi, öksüzü, dul kadını koruyan hükümler vardır.
  • Eski İsrail’de erkeğin karısını boşama ve ikinci bir eş alma hakkı vardır. Eski Ahit, her iki kadının da haklarının korunmasından bahseder.
  • Eski dönemlerde bekaretini kaybeden kızlar, evliliğe sadakatsizlik eden kadın ve erkek için ölüm cezası isteniyordu. Zina toplumu ilgilendiren bir suçtu. Diğer Yakındoğu toplumlarından farklı olarak infaz kocanın değil, sadece otoritenin elinde olan bir yaptırımdı. Zina niyeti de içerirdi. Homoseksüellik kesinlikle yasaklanmıştı.
  • Tecavüz de Eski Ahit’in yasaklarındandır. Tecavüzün kentte veya kırsalda olması durumu değiştirirdi. Olay kentte olmuş ve kadın bağırıp yardım istememişse adamla birlikte taşlanarak öldürülürdü. Kırsalda gerçekleşen olayda kadına dokunulmaz, suçsuz sayılırdı.
  • Ölen kocasından kendisine mülk kalan kadının bunu tek başına kullanma tasarrufu yoktu. Dul kadın bu malın kullanım hakkını ancak yakın bir akrabası ile evlenerek alabilirdi.
  • Mezopotamya’da neolitik dönemden beri dokuma kadın ürünüydü ve kadınların önemli bir gelir kaynağıydı. Eski Ahit’e göre de dokumacılık, ıtriyatçılık (parfüm yapımı), aşçılık ve fırıncılık kadınların iş alanlarındandır. Kocalarına dükkanda yardımcı olmak veya ev işi yapmak dışında çok az kadın çalışırdı.
  • Kadınlar mabette yapılan ibadetlerin bir bölümünden, sünnet uygulamasından, Tanrı’nın huzurunda yer almaktan muaf tutulmuştu. Kadının ay hali durumu ayinle ilgili temizlik için engel sayılmıştır. İbrani yasalarına göre, adet gören kadın “temiz” değildir; bu günlerde tapınağa girmeleri yasaktır.
  • Doğum sonrası ritüel temizlik için gerekli süre erkek çocuk doğuranlar için 7 gündür. Kız çocuk doğuran kadın ise iki hafta kirli sayılır. Kadınlar gibi kusurlu olanlar da (kör, topal, kambur, cüce, hadım, uyuz vb.) din görevlisi olamazlardı.
  • Erkek çocuklara ait sandukalar yazıtlı iken, arkeolojik kazılarda kız çocuklara ait yazıtlı sanduka bulunmamıştır.
  • Kadınların eski inançlar ile olan sıkı bağları, onların kötülüğün temsilcisi olarak görülmesine neden olmuştur.
  • Kadınların idari ve ekonomik yaşamda etkin bir şekilde yer aldıkları krallık öncesi dönemde, Tapınak’ın inşasından önce kullanılan Toplanma Çadırı’nın girişinde kadın görevliler olduğu bilinmektedir.
  • MÖ 1030-931 eski İsrail’in krallık dönemidir. Krallığın kurulması ile feodal kent devletinden merkezi devlet yapısına geçilmesiyle kadınlar devlet kadrolarında yer almamıştır. Birinci Mabet Dönemi’nin aksine, krallık kurumunun tesisi, Babil Sürgünü ve İkinci Mabet Dönemi’nde yapılan düzenlemeler kadınlara statü kaybettirmiştir. Düalistik bakış açısı ile kadın, beden ve kötülük ile ilişkilendirilmiş ve konumu düşürülmüştür. Krallık kurumunda isimleri anılan kraliçeler inançları ve hırsları nedeniyle kötü imajın simgesi olmuştur. Bahsi geçen kraliçeler krallığı idare edenler değil, kralların anneleri gibi krali hanımlar, naibelerdir.
  • Çağdaşlarının aksine antik İsrail’de bir kraliçelik makamı yoktur. Eski Yakındoğu’nun kralları başrahip, kraliçeleri rahibe iken, eski İsrail’de kralın rahip görevi yoktur. İsrail’in din adamları Levi ailesinden, krallar Yahuda ailesindendir. Eski Yakındoğu’nun kralları tanrının yeryüzündeki temsilcisi kabul edilirken, böyle bir durum İsrail’in tek tanrı inancına aykırıdır.

 

Şiddet 27 | Eski Yunan’da Kadına Şiddet 2

  • Düalist düşüncenin Miletli filozof Anaksimender (MÖ 610-546) ile başladığı düşünülür. Pisagor’un (MÖ 570-495) düalizm düşüncesini açıklayan önermeye göre dünyayı yöneten on ikiz kavram vardı: iyi-kötü, sağ-sol, ışık-karanlık, sınırlı-sınırsız, erkek-dişi, tek-çift, bir-çok, duran-hareket eden, eğri-doğru, kare-dikdörtgen. Antik dönemin anlayışına göre doğayı oluşturan dört element de iki ikiz kavramdan oluşuyordu: ateş-hava ve toprak-su. Ancak İyonyalı filozof Pisagor’un okuluna kadın öğrenci kabul ettiğine dair bazı kanıtlar olduğu söylenir.
  • Düalist dünya görüşünde nefret edilen, kovuşturulan bir Öteki daima vardır. Kadınlar, Öteki’nin dişi olanıdırlar.
Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967. Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

Venus of the Rags (Paçavraların Venüs’ü), Michelangelo Pistoletto, 1967.
Klasik döneme ait bir heykel gibi görünen ama bahçe süslemesi olarak kullanılan kitsch bir heykel ile paçavralar. Sanki eski ile yeni iletişim halinde. Eski ile yeni arasında çarpıcı farklılıklar da net: sert-yumuşak, değerli- değersiz, estetik değeri olan-olmayan, tek renkli-çok renkli, durağan-hareketli, kültür-günlük hayattaki önemsiz işler gibi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2015 İstanbul Bienali İstanbul Modern.

  • Eserlerini Sokrates (MÖ 471-399) ile öğrencileri arasındaki diyaloglar şeklinde kaleme alan Platon, Sokrates’in barbarları Yunanların doğal düşmanı, kadınları da erkeklerin doğal düşmanı olarak gördüğünü yazar. Irkçılık ve kadın düşmanlığı benzer toplumsal ortamlarda gelişir.
  • Hiç evlenmemiş olan Platon (MÖ 429-347) erkek-kadın eşitliği için, cinsiyet farkının yadsınması ön koşulunu getirmiş; kadınlarla erkeklere eşit eğitim hakkı verilmesini istemiş, ancak kadınları sadece evlilik ve üreme alanları ile ilişkilendirmiş, cinselliği bir elit yaratmanın aracı olarak düşünmüştü. Erkekler arasındaki saf ve duru aşkı (Platonik aşk), kadınla erkek arasındaki aşka üstün tutmuştu. Platon, düalizmin erkekte akılcı hedeflere, kadında ise bedensel arzulara yöneldiğini öne sürmüştü. Düalist bakış açısı ile erkek ile kadın arasındaki karşıtlık, sonsuza kadar yaşayacak ve değişmeyecek, daima bir çatışma kaynağı olarak kalacaktı. Platon, düalist bakış açısına güç katan isim oldu ve onun düşünceleri Hıristiyanlığın yayıldığı her yerde kök saldı. Platon’un görüşleri, Hıristiyanlığın dogmatik ilk günah kavramını destekleyen bir altyapı oluşturmuş; Hıristiyan düşünürlerin kadınların kararsız, değişken ve değersiz oldukları anlayışını pekiştirmiştir.
  • Aristo (MÖ 384-322), kadını fetüsün gelişimi için ihtiyaç duyulan, erkek tohumunun edilgen yuvası olarak görüyordu. Aristo, bütün zamanların kadından en acımasız şekilde nefret eden düşünürü olmuştu. Erkeğin kadına karşı doğadan gelen bir üstünlüğü olduğunu; birinin hükmeden, diğerinin hükmedilen olduğunu savlamıştır. Erkeğin tohumu ruhu ve aklı taşırken, kadında sadece beslenme ile ilgili özler olduğunu; çocuğun yapısal yeteneklerini ancak oğlansa geliştirebildiğini; kadının aslında başarısız, sakat doğmuş bir erkek olduğunu öne sürer. “Kölelerin, durumları ahlaka el vermez, onların iradeleri kendilerinin değildir,” der Aristo.

    Köleler gibi kadınların da doğa tarafından köleliğe mahkum edildiklerini; itaatin, kadının doğal davranış biçimi olduğunu ve sahiplerine karşı aşağılık duygusu geliştirdiklerini savlar.

    Aristo’nun görüşleri, yaklaşık iki bin yıl boyunca Batı’nın dünya görüşüne hakim olmuş, 17. yüzyılda başlayan bilim devrimi ile etkileri son bulmaya başlamıştı.

    Nasıl ki Aristo kadını, başarılı olmayan sakatlanmış erkek olarak düşünmüştü, Freud da 1920’li yıllarda erkeği, ölçü olarak kabul edilen cinsiyet normu olarak alacaktı.

  • Eski Yunan’da karısının düşük yapma kararını yasal olarak evin reisi olan erkek verebiliyordu ve bu, Aristo’ya göre, nüfus planlaması için örnek bir uygulamaydı.
  • MÖ 323-30 yılları arasında Yunan kadınlar, klasik dönemin sıkı bağlarını gevşetmeyi başarmışlar, daha az zorlayıcı bir aile hukukuna ve daha iyi eğitim görme hakkına kavuşmuşlardı.
  • Kadının “Öteki” olduğu görüşüne Yunan dramlarında da çok sık rastlanır.
  • Eski Yunan ve Roma’da kadınların erkeklere göre daha güçlü cinsel güdüleri olduğuna ve onların cinsel aktivitelerinin sınırlandırılması, kontrolden çıkmamaları için en azından denetim altında tutulmaları gerektiğine inanılırdı.

 

Şiddet 26 | Eski Yunan’da Kadına Şiddet 1

  • Eski Yunan’daki kadın düşmanlığı, aile hanedanlığının sona erdiği, iktidarın kent devletlerine geçtiği MÖ 8. yüzyıla tarihlendirilir. Aile hanedanlıkları döneminde kadınların ittifakların kurulmasında önemli rolleri vardı.
  • MÖ 8. yüzyıldan başlayarak Doğu Akdeniz’de sefalet ve acıların nedeni olarak kadın gösterilmeye başlandı. Bu söylenceler, Antik Çağ’ı izleyen dönemlerin Batı kültürlerinde aynen yer buldu.
Zeus tarafından insanlığı cezalandırmak için yaratıldığına inanılan, Yunan mitolojisindeki ilk kadın Pandora, içinde kötülüklerin bulunduğuna inanılan kutuyu açarken. Fotoğraf: Üstüngel Arı

Zeus tarafından insanlığı cezalandırmak için yaratıldığına inanılan, Yunan mitolojisindeki ilk kadın Pandora, içinde kötülüklerin bulunduğuna inanılan kutuyu açarken.
Fotoğraf: Üstüngel Arı

  • Hesiodos, MÖ 8. yüzyılda Pandora söylencesini yazdı. Bütün kadın sürüleri, Güzel Felaket Pandora’dan doğmuş, o andan itibaren insanlar üzüntü, yaşlanma, hastalık ve ölüme mahkum olmuştu.
  • Homeros’un MÖ 8. yüzyılda İlyada’da yazdığı Truvalı Helen, en yoğun nefret edilen kadın olmuştu. Pandora’nınki gibi, Helen’in güzelliği de tuzaktı. Bedensel sunu ile ölümün birlikteliği, dokunulmamışlığın kaybı, ölümü ve savaşı getiriyordu.
  • MÖ 7. yüzyılda Eski Yunan şairi Semonides, Zeus’un yarattığı en büyük felaket kadınlardı, diye yazmıştı.
  • Mora Yarımadası’nda Dorlar tarafından kurulan ve Atina’nın en güçlü rakibi olan şehir devleti Sparta’da, doğan bebekler arasında kız-oğlan ayrımı yapılmıyor, sağlıklı-hasta bebek ayrımı yapılıyordu. Spartalı kadınlar, Atina’dakilere göre daha geç yaşta evleniyorlar, erkekler gibi çıplak olarak beden sporları yapıyorlar, spor yarışmalarına katılıyorlar, miras olarak eşinin mülküne sahip olabiliyor, onu işletebiliyorlardı. MÖ 4. yüzyılda Sparta’da toprakların üçte ikisi kadınların elindeydi. Sparta’da kadınlar Atina’dakilere göre daha yüksek statü sahibiydi.
  • MÖ 6. yüzyılda Solon Yasaları uyarınca kadınlar toprak alamıyor, satamıyor; evli değillerse, erkek kardeşleri de yoksa babalarının ölümünden sonra ailenin en yakın erkek akrabası ile evlendiriliyorlardı. Baba isterse kızının evliliğini sonlandırabiliyor, onu başka biriyle evlendirebiliyordu. Baba, evlenmeden bekaretini kaybeden kızını köle olarak satabiliyordu.
  • Bu yüzyılda Atina’da kadınlar için kısıtlayıcı davranış kalıpları vardı: Atina’da bir kadın, yasalar karşısında bir çocukla eşit tutuluyor, yaşamı boyunca bir erkeğin vesayetinde kalıyordu. Evini sadece bir nezaretçinin eşliğinde terk edebiliyor, nadiren kocasıyla birlikte yemeğe davet ediliyor, kendi evinde ayrı bir bölümde oturuyor, evin kadınlar bölümüne sadece yakın akrabalar girebiliyor, resmi eğitim kurumlarından yararlanamıyordu. Ergenliğe ulaşan kızlar, hemen, kendilerinden yaşça çok büyük erkeklerle evlendiriliyorlardı.
  • Sadece bir Demeter rahibesinin Olimpiyat Oyunları’nı izlemesine izin verilirdi. Bir başka kadının oyunları izlediği tespit edilirse, uçurumdan aşağı atılırdı. Olimpiyat Oyunları’nda kadınların katıldığı ve izlediği Heraia denen bir müsabaka vardı; burada sadece koşu yarışları yapılırdı.
  • Filozof Demokritos (MÖ 460-370), bir kadının düşünmeyi öğrenmesinin çok kötü sonuçlar doğuracağını öne sürmüştü.
  • Panteon Tanrıları içinde yüksek konumda dört tanrıça vardır. Bunlar ya bakiredir ya da hem erkeğe hem kadına özgü nitelikler taşır, yani androjendir.
  • İki erkeğin homoseksüel ilişkisinde ikisinin de 18 yaşından büyük olması uygun bulunmaz, kadın rolünde olanın vatandaşlığı düşürülürdü.