Etiket arşivi: Shakespeare

Şiddet 84| Sanat ve Şiddet 3

EDEBİYATTA KADIN KARAKTERLER

Boboli’nin bahçesinde Dante ve Beatrice, Raffaele Giannetti  (1832–1916), geç Pre-Raphaelite stili, 1877. Fotoğraf: Wikimedia Commons

Boboli’nin bahçesinde Dante ve Beatrice, Raffaele Giannetti (1832–1916), geç Pre-Raphaelite stili, 1877. Fotoğraf: Wikimedia Commons

 

  • Dante, iffetli ve dokunulmamış Beatrice modelini ortaya attı. Dokunulmamış, iffetli Beatrice modeli yüzyıllarca gururla varlığını sürdürdü. Rönesans, bilge kadını ortaya çıkardı ve bilge kadın, şiirle düzyazıya yöneldi. Dickens, çocuk eş modelini ortaya attı ve çocuk eşler çoğalmaya başladı. George Eliot bu modeli taklit etti. Sonra soylu kadın, saf eş, sadık anne modelleri ortaya çıktı. Kadınlar da kendilerini bu modellere uydurmaya çalıştı.
  • Flaubert, Yerleşik Düşünceler Sözlüğü adlı kitabında 19. yüzyılda burjuvaların sanatçıya ilişkin görüşünü aktardı: ”Sanatçılar: Hepsi soytarı. Bütün kadın sanatçılar ise sürtüktür.”
  • Victoryen Dönem’de (1837-1901) Shakespeare’in eserleri dildeki kabalıklarından ve cinsel sözcüklerinden arındırılarak, aileler için yeniden basıldı. Sansür, yazara, esere, edebiyata ve okura uygulanan şiddettir.
  • Aynı dönemde Charles Dickens (1812-1870), 15 romanının ve sayısız öykülerinin hiçbirinde etkileyici bir ergen kadın portresi çizmedi. Dönemin ideali çocuk kadına sadık kalarak sansürü içselleştirmiştir.
  • Viktoryen Dönem’in yarattığı hayranlık uyandıran asil ve özverili, eşinin iyiliği için kendini feda eden, onun için didinen kadın ideali Charlotte Brontë’nin (1816-1855) Jane Eyre ve George Eliot’un (1819-1880) Middlemarch adlı eserlerinde işlenmişti. Gerçekçi bir yazar olan ve psikolojik çözümlemenin öncüsü olarak kabul edilen Mary Anne Evans, kadın olduğunu gizlemek için George Eliot takma adı ile eserlerini yayımlamıştır: İçsel sansüre ve kadının toplumdaki yerine işaret eden bir başka uygulama.
  • Şehvet, tutku, aşk ve şiddet dolu duyguları içeren Uğultulu Tepeler adlı tek romanı ile Emily Brontë (1818-1848), skandala sebep olmuştu.
  • Fransız yazar Emile Zola (1840-1902) ise ergen kadınların canlı portrelerini erotik bir çekicilikle çizmiş, Toprak adlı romanı, İngiltere’de müstehcen olarak sınıflandırılmış, yasaklanmış ve yayımcısına hapis cezası verilmişti.
  • Edebiyattan kovulan erotizm ve cinsellik yeraltına inmiş, 1857 yılında bu tür yazına pornografi adı verilmişti: terim, fahişeler ve fahişelik üzerine yazılar anlamına geliyordu.
  • Guatemalalı Nobel ödüllü yazar Migel Angel Asturias (1899-1974), Mısır Adamları (1949) adlı eserinde Orta Amerika yerlilerinde kadının ezilişini, törelere göre yargılanışı ve cezalandırılışını anlatırken, bir yandan da kadının şeytana karışmış bir varlık olduğunu yazar. Sayın Başkan (1946) adlı eserinde ise bir rahibin ağzından şöyle der: “ Erkek gibi ata binerek erkekle eşit olduğuna mı inandın? Büyük bir günah bu… Efendimiz Tanrı, kadını kadın yarattığı için, kadın kadın olarak kalmalı ve Tanrılığa özenip düş yıkımına uğrayan şeytan gibi erkekliğe özenmemeli.” “Söz etmeye değmez. Korsesiz bir kadın…Ne bayağı olduğu belli…”
  • Büyülü Gerçekçilik’in babası sayılan Meksikalı yazar Juan Rulfo (1918-1986), ülkesinin kırsal kesimindeki şiddete dayalı, şiddetten kaynaklanan insan ilişkilerini kısa, kesik cümleler ve imgelerle dile getirmiştir. Eserlerinde (Kızgın Ova 1953 ve Pedro Paramo 1955), insanlar ölümün mırıltısıyla konuşurlar; ortam, ölümü yansıtır.
  • Ülkemizde 2005 yılında yayımlanan Gabriel Garcia Marquez’in Benim Hüzünlü Orospularım adlı eserinde orospu;

    Beyinsiz bir vücut olarak algılanan,
    Gel denildiğinde gelip, git denildiğinde giden,
    Kaderine karşı çıkmaktan aciz,
    Kendini para için boyun eğmek zorunda hisseden,
    Kendi cinsine ve vücuduna saygısını kaybetmek zorunda bırakılmış ve buna alıştırıldığı için hiçbir şeyi yadırgamayan kadın olarak betimleniyor.

 

 

 

James Joyce 8

Ulysses’in geçtiği yerler Dublin’de, yerinde, bronz levhalarla işaretlenmiştir. Burada eserin 150. sayfasına ait levha görülmektedir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ulysses’in geçtiği yerler Dublin’de, yerinde, bronz levhalarla işaretlenmiştir. Burada eserin 150. sayfasına ait levha görülmektedir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • James Joyce da Thomas Mann gibi modern dünyadaki sorunlara, meselelere, farkındalıklara, kaygılara temel mitolojik temaları uygular.
  • Ulysses adlı eserin kahramanlarından Bloom Ulysses’i, Stephen Telemakhos’u, Molly Penelope’yi temsil eder.
  • James Joyce’un Ulysses’te (1922) ele aldığı ve geliştirdiği tema merhamettir. Kahramanı Stephen Dedalus’un Leopold Bloom ile paylaştığı müşterek merhamet sonucu mertlik gözünün açılması, onun kalbinin sevgiye uyanışı ve yolunun açılmasıdır.
  • Bazı yorumculara göre Stephen için Bloom, karşısında mücadele verdiği devlettir. Bloom gerçekte Hıristiyanlığın dönüştüğü şeyi yansıtır; Stephen ise Bloom’u reddeden ya da kabul edemeyen kişilerin dönüştüğü şeydir ve Joyce ikisini de kendinden yola çıkarak yaratmıştır.
  • Nilüfer Kuyaş Ulysses’de otobiyografik öge ile roman ögesinin dengede olduğunu, Odysseus destanı model alınmışsa da, Ulysses’in tamamen Ödipal bir roman olduğunu yazar. Joyce’un kimliğini temsil eden Stephen Dedalus karakteri kendi ailesini, babasını reddeder, toplumsal koşullarını, kültür mirasını sorgular ve yeni baştan kurar. Leopold Bloom’da farklı bir baba figürü bulur. Bir Yahudi, bir Öteki figürüdür bu; Dedalus’un ait olmama ve isyan duygularını temsil eder. Romanın kahramanı mitolojik ve ayrıksı ilişkiler kurarak, kendisini yeniden yaratır. Roman aslında Joyce’un kimlik manifestosu sayılabilir, kendi kimliğiyle hesaplaşmasıdır.
  • Ulysses’te bir son hedeflenmez, bir kesit sunulur.
  • Joyce, bir gün Dublin ortadan kalksa, kitabının sayfaları izlenerek kentin yeniden kurulabileceğini söylemiştir. Yazarın adı, Dublin ile özdeşleşmiştir.
  • Ulysses’te alıntılar ve göndermeler çoktur. Bunlar arasında Shakespeare’in eserleri (Hamlet, Hırçın Kız, Size Nasıl Geliyorsa, Kral Lear vb.) başı çeker. Edebiyat tarihindeki ve felsefedeki en önemli metinlerden biri olarak kabul edilen Hindu kutsal metni Bhagavad Gita bir diğeridir. Yeats, Byron, Milton, Dante ve Wilde da eserde yer alırlar. En yoğun alıntı ve göndermelerin kullanıldığı bölüm dokuzuncu bölümdür.
  • Joyce, Ulysses romanında neredeyse bütün anlatı tekniklerini kullandığı için, bilinç akışından gerçekçiliğe, fantastikten dramatik diyaloğa kadar her yönteme başvurduğu için eleştirildiği zaman “Beni hedefe ulaştıran her şey geçerlidir,” diye yanıt vermiştir.

 

 

Bir Yılda İki Yaz Gecesi Rüyası

İlki, En Kısa Gecenin Rüyası adıyla Moda Sahnesi’nde seyrettiğim, diğeri ise 44. İstanbul Müzik Festivali etkinliklerinden biri olan, Aya İrini’de izlediğim Orchestra of the Swan’dan dinlediğimiz Felix Mendelssohn’un bestesi Bir Yaz Gecesi Rüyası, op. 61 idi.

Shakespeare’in ünlü ve sevilen komedisini Moda Sahnesi’nde  sahneye koyan yönetmen Kemal Aydoğan ile sahne tasarımını yapan Bengi Günay, oyunun tam bir karnaval havası içinde geçmesini sağlamışlardı. Oyundaki tüm karakterleri önemli kılan yazarın hedefi gerçekleştirilmiş, oyuncuların tümü rollerinin hakkını veren, karakterlerinin önemini vurgulayan, asimetrik ve katmanlı olayları doyurucu performansları ile bize, oyunun büyülü havasını yansıtan, gerçekten güzel bir rüya izlettiler.

Moda Sahnesi kataloğunda bir de En Kısa Gecenin Rüyası Sözlüğü vermişti. Ciddi bir emek ve yaratıcılık ürünü olan sözlüğün oyunu zenginleştirdiğini de söylemeden geçmeyelim.

Varoluşçuluğun temellerini atan, komedi, fantastik, lirik, felsefi eserler veren hayal gücü yelpazesi bu kadar geniş bir yazar ama ilkokul mezunu, İngiltere’nin hiç dışına çıkmamış, kasabalı biri!

37 oyun, 154 sone, 2 uzun şiiri nasıl yazdı?

Çağının entelektüeli bile değildi. Ama 400 yıldır popüler!

On beş yaşında okuldan ayrıldıktan sonra eldiven ticareti ile uğraşan babasının yanında çırak olarak çalışmaya başlayan, kendisinden on yaş büyük bir kadını hamile bıraktıktan sonra daha 18 yaşındayken evlenmeye mecbur kaldığı ve ikiz babası olduğu söylenen kişinin Londra’da tüm zamanların eşsiz şair ve oyun yazarı olarak boy göstermesine inanmayanlar çok. Gerçek yazarın Edward de Vere adlı Oxford Kontu olduğu; bu kişinin hayatıyla, şiir ve oyunların konuları karşılaştırıldığında kimi olayların bire bir örtüştüğüne dikkati çekenler, ancak Kont’un zengin özgeçmişine sahip birisinin bu eserleri yaratabileceğini öne sürüyorlar. Kimliği ne olursa olsun, asırlardır oyun ve şiirlerinin tekrar tekrar yorumlanıp, tekrar tekrar yeni şeyler keşfedilerek izlenmesi önemli.

Jean-Claude Carriére, Shakespeare hayattayken çok az piyesinin  yayımlandığını; ölümünde çok sonra, bir grup İngiliz entelektüelinin bir araya gelip 1623 yılında eserlerinin eksiksiz ilk baskısını oluşturduğunu, orijinal baskı olarak kabul edilen bu baskının Folio diye adlandırıldığını bize anlatır.

Umberto Eco, bizim Shakespeare’imizin kendi devrinde okunandan çok daha zengin olduğunu; bir şaheserin şaheser olabilmesi için bilinmesi, yol açtığı bütün yorumları kendi bünyesinde eritmesi gerekir; bu yorumlar onun olduğu şey haline gelmesine katkıda bulunur, der. Bugün okuduğumuz Shakespeare tiyatrosunun onun yazdığından daha zengin olması, Shakespeare’den bu yana, bütün büyük okumaları ve yorumları kendi içlerinde sindirdiler, böylece Ozan, hiç durmadan zengileşip güçlenmeye devam ediyor.

İşte, ölümünün 400. yılında dünyanın ve İKSV’nin selamladığı William Shakespeare böyle bir yazar. İKSV, bizleri konser öncesi Asuman Kafaoğlu Büke ile buluşturarak, bizi önce zenginleştirdi, sonra salona aldı.

Ödüllü Shakespeare yorumcusu, oyuncu Tilbe Saran’ın oyundan canlandırdığı bölümlerle sunum daha da zenginleşmişti. Bizim festivalde dinlediğimiz şekilde seslendirmeler çağımıza ait bir uygulama. Kenneth Branagh'ın Claudio Abbado ile benzer bir uygulamasının CD kaydı bulunuyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ödüllü Shakespeare yorumcusu, oyuncu Tilbe Saran’ın oyundan canlandırdığı bölümlerle sunum daha da zenginleşmişti.
Bizim festivalde dinlediğimiz şekilde seslendirmeler çağımıza ait bir uygulama. Kenneth Branagh‘ın Claudio Abbado ile benzer bir uygulamasının CD kaydı bulunuyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda ağır bir sahnenin arkasından daima hafifletici bir sahne gelir. Oyun, ağır-hızlı-ağır temposu ile, kontrastlara yaslanarak ilerler, neredeyse bir konçerto ritmi taşır. İşte belki de bu yüzden Felix Mendelssohn bu oyundan esinlenerek çok beğenilen uvertürünü yazmıştır. Piyesin temsillerinde de yer almaya başlayan uvertür, sanatçının daha sonra 13 ayrı müziği eklemesiyle eserin tümüne yönelik bir sahne müziği haline gelmiştir.

O gün İKSV, bizlere sadece konseri sunmadı; Asuman Kafaoğlu Büke ile konser öncesi, Orchestra of the Swan ile güzel bir konser, Tilbe Saran ve üç genç şan sanatçımızı da izleterek gerçekten doyurucu bir gün daha armağan etti.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Medeniyet, Kültür, Sanat; Gündüz Vassaf, İletişim Yayınları, 2014.

Aydın Büke ve Asuman Kafaoğlu Büke’ye teşekkürler.

 

 

 

Edebiyat Hakkında

  • Romantik edebiyatın tipik ilgi alanı çirkinlik ve kötülüktür. Romantizm’e kadar olan dönemde kahramanlar daima yakışıklıdır, kötüler çirkin, korkunç veya sefildir. Kötü, biri kahramana dönüştürüldüğü zaman ise hemen yakışıklı olur.
  • Gotik romanda durum tersine döner: kahraman huzursuz edici ve dehşet vericidir; anti-kahraman da, kasvetli yönlerinden dolayı çekici değilse de en azından ilginçtir.
  • Italo Svevo (1861-1928), İtalyan yazarlar arasında, zirvesinde Marcel Proust’un (1871-1922) olduğu pasif analitik edebiyata en yakın yazardır.
  • Eserlerinde genellikle “ben”in “biz”e dönüşmesi  konularını işlemiş, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı kalmış, Objektivizm ve Liberteryenizm/Özgürlükçülük, yol gösterici norm olarak negatif özgürlük fikrini savunan siyasi akıma ait olan yapıtlara kolektivist roman diyebiliriz. Umberto Eco şöyle derdi: “Biz ‘kolektivist roman’ talep ettiğimiz zaman, insan ilişkilerinin, sosyal hayatın, aşkın ve içinde yaşadığımız hayatın tamamının yeni ahlakı ve hayatı çözmenin yeni yolunu oluşturan o yeni görsel açıdan ele alan bir roman talep ederiz.”
  • Otobiyografiler, kendini beğenmiş günlükler, insanın kendi bilincinin psikolojisini anlatanlar, bireysel ve burjuva dekadan roman kategorisine girer.
  • Yazınsal metinlerde yazarın kendisini hissettirmemesi gerektiğini kararlı biçimde dile getiren ve yazdığı romanlarda uygulayan ilk yazar, Realizm akımını başlatan Gustave Flaubert (1821-1880) olmuştu. Flaubert, önemli olanın, “yokluğunda parlamak” olduğunu söylüyordu.
İsimsiz (Freud’un Masası), Ania Soliman, 2015. Kağıt üzerine kurşun kalem ve yakımlı süsleme. 14. İstanbul Bienali, Pera Müzesi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İsimsiz (Freud’un Masası), Ania Soliman, 2015.
Kağıt üzerine kurşun kalem ve yakımlı süsleme.
14. İstanbul Bienali, Pera Müzesi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sanatçı psikolojisinin, biyografisinin, kişilik yapısının ve bilinçaltı gibi hususi özelliklerinin eserine yansıdığı üzerine temellenen psikanaliz, sanatçıya dönük bir eleştiri kuramıdır. Biyografik malzemeler, bir edebiyat eleştirmeni için, edebi eserin anlam alanını artıran bir malzemedir. Sigmund Freud, psikanaliz üzerine olan tezlerinde edebiyattan faydalanmıştır. Ödipal kompleks terimini Yunan tragedyası Kral Oedipus’tan almış, Shakespeare’ın Hamlet’ini de aynı bağlamda kullanmıştır. Freud, esas vurguyu bilinçaltına yaparak; sanatçının bastırma süreci sonunda başta çocukluktan kalma kompleksleri olmak üzere tatmin edemediği arzu ve isteklerinin sanatı yoluyla doyuma ulaştığını öne sürmüştür. Psikanalitik edebiyat kuramı, sanatçının biyografisini, kişilik yapısını anlayarak bilinçaltı sürecini tespit etmeye çalışmış; bunun için de iki yol kullanmıştır: Sanat eserinden sanatçıya ve sanatçıdan esere dönük bir inceleme. Bu amaçla sadece sanatçının eserleri değil sanatçının yaşadığı zaman, çevre ve hususi hayatı, içinde bulunduğu toplumsal olay ve durumları da konu alan çalışmalar yapılmış; yaratma sürecine etki eden tüm motivasyonlar inceleme konusu olmuştur. Edebi metinlerdeki kişilerin psikolojisini anlamaya dönük çalışma, bu tarz bir incelemenin sonucudur. Sanat eseri içerdiği simgeler vasıtası ile sanatçının bilinçaltını yansıtır. Bu kuram doğrultusunda eser veren sanatçılar; rüya, otomatik yazı gibi kavramları önemserler ve bilinçaltının ifade edilmesi için noktalama işaretleri gibi bağlayıcı kuralların kullanılmaması gerektiğini; sanat eserinin oluşma nedeninin, insanın ölüm karşısında geliştirdiği bir savunma mekanizması olduğunu savunurlar.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Düşman Yaratmak, Umberto Eco, Doğan Kitap, 2014.
  • Bakış Açısı, Semih Gümüş, Radikal Kitap, 21.08.2015.
  • Ayna İnsan/Sunuş : Umberto Eco’yu Sonsuzluğa Uğurlarken, Sayı:18, 6 Nisan 2016.
  • Liberteryenizmin Kadın Öncüleri, liberplus.com.tr.

 

Çağdaş Sanata Varış 139| Postmodern Düşünürler 1 Roland Barthes

ROLAND BARTHES
(1915-1980)

20. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da eşine az rastlanır türden entelektüel bir canlılık yaşandı. Çağın sorunlarını farklı, hatta bazen birbirine karşıt kavramlarla ele alıp çözmeye uğraşan çok sayıda felsefi girişim oldu. 1968 yılı sonrasında Fransa’da ortaya çıkan politik ve toplumsal sorunların ışığında düşünce ortamı yeşermiş, tüm bu tartışmalardaki merkezi sorun, kapitalizmin toplumsal gerilim ve çelişkileri işleyerek nasıl bir denetim mekanizması geliştirdiğini ortaya koymak olmuştu. Kapitalizmin kodsuzlaştırıcı ve yersizyurtsuzlaştırıcı etkisi ile insani varoluşu paranın mantığına indirgediği; bu indirgemenin akılcılığı devreye sokarak yersiz yurtsuz kılınmış akışları yeniden konumlandırdığı, yeryurt sahibi kıldığı; yeniden yeryurtlanma yoluyla nasıl kendine özgü bir denetim mekanizmasını devreye soktuğunu analiz etmek ana gaye olmuştu.

 

Fotoğraf:www.okumakayricaliktir.net-

Fotoğraf:www.okumakayricaliktir.net-

  • Göstergebilimin ve metin kuramının en büyük temsilcisi sayılan Roland Barthes (1915-1980), çevremizin anlamlarla dolu olduğunu ve göstergebilimcinin o anlamları sezinleyebildiğini, kavrayabildiğini söyler.
  • Eyfel Kulesi’nin sanayinin, turizmin, bilimin ve sanatın simgesi olduğunu; hem Paris’i kollayan ve ayakları altında tutan bir kadın; hem de tartışmasız bir fallus olduğunu söyler. Eyfel Kulesi gibi, bir gösteren karşıtlıkları tek başına taşıyabiliyorsa, dil de bunu başarabilir, der.
  • Sanat ürünlerinin bilgilendirme ya da iletişim amacıyla hazırlanan ürünlerden farklı olmadığını, eser hakkındaki sanatçının yorumunun diğerlerininkinden üstün olmadığını söyler. Bütün göstergelerde anlamın rastlantısal olduğunu; yazılı veya görsel bir ürünün anlamının onu algılayan özne tarafından verildiğini öne sürer. Özne, nesneyi belirler ve onu belirlerken kendini de tanımlamış olur, diye ekler. Eserin yaratıcısının başkalarının bu esere yükleyeceği yorumları kontrol edemeyeceğini belirtir.
  • Dilin ve söylemin iktidarını reddeder.
  • Parçalı anlatımı sever, kimi zaman Marksçı, kimi zaman Sartrecı olan, edebiyatın öldüğüne inanan, yazmaktan vazgeçemeyen, birbiriyle sürekli çelişen düşünceleri olan bir kuramcıdır.
  • Entelektüelin yalnızca iktidara karşı değil, dil dahil her yerde olan iktidarlara karşı olduğunu vurgular. İletişim kurmak boyun eğdirme ise dilin yönetme olduğunu savunur.
  • Dil, ortaya konduğu anda iktidarın alanına girer, der. Düşünüre göre, iktidar dışı dil edebiyattır. Edebiyatın bu gücü üç özelliğinden ileri gelir: mathesis (öğrenme), mimesis (taklit) ve semiosis (gösterge). Yani edebiyat bilgiyi üstlenir ve onu sürekli akış içine bırakır; gerçekle gerçek olmayan arasındaki bağı canlandırarak gerçeğe ayak direr; ve göstergebilimin konusu içine girer, tüm göstergeleri Yapıbozuma uğratır. Edebiyat ve göstergebilim birbirlerini düzeltmek için birleşirler.
  • 1967 yılında Fransız kuramcı Roland Barthes yazarın ölümünü ilan etmiştir. Barthes bunu edebi metinler için söylemiş olsa da, görsel sanatlar da benzer bir şekilde incelenebilir. Barthes bir bakışın diğerinden daha üstün olamayacağını öne sürer.
  • Bazı Modernist eleştirmenler, bu görüşü kültürel otorite krizi olarak değerlendirerek bunun kötü zevk ve kitsch için yeşil ışık yaktığını savunur. Ama aynı zamanda nesnelerin, fikirlerin ve imajların daha geniş bir biçimde paylaşılması için daha erişilebilir kılınması olarak da görülebilir.
  • Barthes, bir kitabın başka kitaplara, metinlere, cümlelere yapılan göndermelerden oluşan bir sistem olduğunu söyleyen Foucault’nun tarifini metinlerarasılık olarak adlandırır. Bir fikir ne kadar orijinal görünürse görünsün, başka sanat eserlerinin bilgi ve deneyimiyle yaratıldığını savunur. Barthes’a göre metin, kültürün sayısız merkezinden yapılan alıntılardan oluşan bir dokudur. Bu, hem sanatçı hem de izleyici için geçerlidir. Çünkü izleyici bir sanat eserini yalnızca daha önce görmüş olduğu şeylerin ışığında okuyabilir. Barthes’a göre, izleyici tabloya anlam katar; eser, izleyicinin ona bakarken düşündüğü şey hakkındadır. Sanatçı yorumu yönlendirebilir ama tepkileri değiştiremez. Her eseri kendi bilgi ve deneyimimiz ışığında yorumlarız, bu da bizi anlamın nihai belirleyicisi yapar.
  • Metinlerarasılık, okuyucuların okumasına ve metinlerin üretilmesine olanak tanıyan yapısal bir özelliktir. Barthes’a göre bir metin atıflar, göndermeler, yansımalar, kültürel dillerle iç içe geçtiği için anlam kazanır. Barthes’ın karşı çıktığı şey, fikirlerin sanki hiçbir yerden gelmiyormuş gibi, kendiliğinden yazarın zihninde oluştuğunu ve daha sonra sözcüklere veya başka işaretlere dönüştüğünü öngören bakıştır.
  • Bir Shakespeare oyununun, ilk kez sahnelendiği zamankiyle günümüzde tamamen aynı anlama geldiğini savunamayacağımızı belirtir.
  • Barthes, fikirlerin bir sanatçının kullandığı dilden bağımsız olmadığını savunmuştur. Sanat eserlerinin ilettiği fikirler, aldıkları formdan bağımsız olamaz.
  • İşaretleri okumayı öğreniriz ve işaretler imajı üretirler. Bir kişinin davranışları ve giysileri bireyselliği ifade etmez, onu oluşturur. Anlam uygun işaretler aracılığıyla ortaya çıkar, çünkü kültürümüz onları belirli şekillerde kodlamıştır. Eserde de konuşan sanatçı değil, bütün kültürdür. İşaret, anlamdır.
  • Barthes, metnin birliğinin yazarda değil, okurda oluştuğunu söyler. “Bir edebiyat eserinin anlamı metnin içinde hazır olarak bulunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından, okuma sürecinde yavaş yavaş kurulur” ilkesi öne çıkar.
  • Barthes’ın yazarı öldürmesi, 1940’larda ve 1950’lerde Yeni Eleştiri adıyla bilinen edebiyat okulu ile ortak bir nokta taşır. Yeni Eleştirmenler de yazarın anlamının, metnin gerçek anlamı olarak anlaşılmasına karşı çıkmıştır. Yazarın niyetleri, inceleme ve değerlendirme için bir rehber değildir.