Etiket arşivi: Schelling

Mitos 5

  • 1800’lerde Alman romantikleri yeni bir mitolojinin üretimini gerekli gördüler. Schlegel, Hölderlin, Schelling ve Hegel bu düşünce için çabaladılar. Güzellik, mitoloji ve özgürlük arasındaki bağ ile ortaya çıkan bu mantık mitolojisi, evrensel iletişimi, insan ruhunun eksiksiz özgürlüğünü gerçekleştirmek gibi politik bir öneme de sahip olacaktı. Hegel 1821’de “Yeni bir mitolojiye ihtiyacımız var, ama bu aklın mitolojisi olmalı. O zaman insanlar daha akılcı olabilirler, felsefe de mitolojik olmalı, çünkü ancak o zaman filozoflar anlaşılır olabilir. Eğer fikirlere estetik, mitolojik bir biçim vermezsek insanların ilgisini çekemeyiz” demişti.
Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

  • Arketip, Carl Gustave Jung’un (1875-1961) türettiği terimlerden biridir. Arketip, evrensel olarak tanınabilen bir imge ya da düşünce kalıbıdır. Arketip, yüzyıllar boyu süregelen bir anlatımdır. Tipik örnek, prototip, özgün örnek de denebilir.
  • Jung bütünüyle boş bir levhayla doğduğumuz kanısında değildi. İçkin arketipsel bir kalıpla doğduğumuzu söylemiştir.
  • Arketipler, kalıp ya da imgeler olup, maddi dünyada fiziksel varlıkları yoktur. İnsanlar, yaşadıkları kültüre bağlı olarak farklı arketipsel imgeler oluştururlar, ama arketipin kendisi aynı kalır. Arketiplerin hem olumlu hem olumsuz yönleri vardır: anne arketipi, besleyici tanrıçayı içerdiği gibi kendi çocuklarını yutan vahşi bir domuzu da içerir. Arketipler mitlerde motifler olarak belirirler.
  • Ortak temalar, birçok halkın mitlerinde ve kültürlerinde karşımıza çıkar. Her bireyin, kendi özel geçmişi vardır, ama hepimizde ortak olan, bireyin öğrenme yoluyla edinmediği, daha büyük bir resim de vardır. Jung, arketiplerin doğuştan bütün insanlarda mevcut olan ruhsal kalıplar olduğunu ve biliçdışında bulunduklarını ve gelişim sürecinde farklı arketiplerin birbirleriyle iletişime geçtiğini; arketipsel evreleri anlamanın,ruhun nasıl geliştiğini anlamamıza yardımcı olabileceğini düşünür.
  • Freud, Jung ve Adler mitoloji ile çok ilgilenmişler, teorilerinde mitolojiden çok yararlanmışlar, mitlere yeni yorumlar getirmişlerdi.
  • Jung, tarih boyunca bütün kültürlerde gördüğümüz mitin önemini güçlü bir şekilde vurguluyordu. Çünkü mit, izlemek durumunda olduğumuz evrim yolunu bize göstermede bir kılavuz işlevi görebilirdi.
  • Mitlerin içerdiği imgelerin birçoğu, Jung’un arketipler olarak adlandırdığı imgelerdir; bunlar imgeler ya da düşünme kalıplarıdır. Jung, bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin de yapı olarak arketpsel olduğunu öne sürer.
  • Mitler, insanların ortak ruhsal süreçleri ve insan ruhunun yaşam boyu süren yolculuğunda nasıl geliştiğini anlamasına yardımcı olan hikayelerdi. Mitler, ruhu iyileştirir, çünkü mitler bizimle varlığımızın daha derin düzeyleri arasında bağlantı kurar; bize bir din deneyimi duygusu aktarırlar.
  • Jung, atalarının mitsel hakikatlerinden yoksun kalan ve doğadan kopan insanlarda, ego ile bilinçdışı arasında çok büyük boşluk oluştuğunu öne sürer.
  • Jung’a göre, mitler, arketiplerden doğar; arketipler, entelektüel olarak uydurulmuş şeyler değildir, hep vardırlar ve kolektif bilinçdışının parçasıdırlar, rüyalar yoluyla bireysel ruhta ortaya çıkarlar.
  • Jung, mitleri kolektif bilinçdışından gelen fikirlerin birer dışavurumu olarak görüyordu.
  • Bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin yapı olarak arketipsel olduğu; Jung’un zengin bir anlama ulaşmak için mit, folklor ve dindeki sembolizmle olası bağlantıları incelediği bilinir.
  • Claude Lévi-Strauss (1908-2009), ilkçağın başından beri, insanların bilemeyeceği bir gerçeklik düzleminde, yanıldığını ve boşu boşuna olduğunu bilmesine rağmen, kafa yormanın hazzına karşı koyamadıkları için, sırf fikrinin peşine düşmek için, kaba ve bulanık da olsa, bir ön temsilin saf zihinsel spekülasyonunu sunabilmeye çalıştığını yazar. Ayrıca, insanların çok uzun süre beslendiği mitosların, muhayyile kaynaklarının sistemli ve asla nafile olmayan derin bir araştırması olduğunu; mitosların sıradan deneyimin saçma ya da çelişik olan, bambaşka bir ölçekte her çeşit yaratığı ya da olayı sahnelediğini; dünyanın ruhsal mimarisine kaydolan mitosların önerdikleri dünya imgelerinin bu dünyaya uygun ve onun veçhelerini sergileme yeteneğinde olduklarını söyler. 18. yüzyılda yaşamış Giambattista Vico’nun, mecazi dili düşüncenin temel bir kipi olarak görmeyi ve eskiden zannedildiğinin aksine mecazi dilin bizi gerçeklerden uzaklaştırmadığını, ona yaklaştırdığını söylemesini, insan bilimleriyle doğa bilimlerinin evriminin paralelliği tezine erken bir destek olarak sunar. Lévi-Strauss Strükturalist/Yapısalcı yaklaşımıyla, beyin yapısının değişmezliği gibi, insan düşüncelerinin de yapısal bir değişmezliği olduğunu; insanların diyalektik düşündüğünü; bunu çözebilirsek, yerçekimi gibi formüle edebileceğimizi öne sürer. Lévi-Strauss ayrıca mitoslar arasında uzun çağrışım zincirleri de kurulabileceğini ve bunun gerekli olduğunu da söyler.

 

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş.  Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş. Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

  • Değerlerini yitiren ritüellere bağlı mitosların, edebiyat ürünleri ile öteki halkların edebi geleneklerine sızdıkları gözlenir. Geçmişin mitolojik bilgeliğini bize bir kez daha tanıtma girişiminde bulunmuş kimseler dini liderlerden çok yazarlarla sanatçılar olmuştur. Thomas Mann, James Joyce, Picasso, Joseph Conrad gibi yazar ve sanatçıların yapıtlarında, yaşantımızda etkisini yitirmiş etkinliklerin bilinçaltındaki varlıklarına dikkat çekilir. Fantastik Gerçekçi yazarlar- Jorge Luis Borges, Günter Grass, İtalo Calvino, Angela Carter, Salman Rushdie- gerçekçi olanı açıklanamaz olanla, düşlerin ve peri masallarının mitolojik mantığını sıradan düşünceyle birleştirerek logos hegemonyasına meydan okumaktadır. Böylece mitos, geçmişten günümüze ulaşır, bilinç düzeyimize gelir.
  • Çağdaş romanların tanrısız mitolojileri bizlere insanoğlunun gizemli bir değer taşıdığını anlatırlar.
  • George Orwell’in 1948 yılında yazdığı 1984 adlı romanı, geçmişteki büyük mitler gibi ortak bilince girmiştir. Önemli bir romanın tıpkı mitoloji gibi dönüştürücü bir yanı vardır.
  • Bütün dünyada en yaygın olarak yinelenen mit, kahraman mitidir. Kahraman miti günümüzde de Örümcek Adam, Süpermen ve benzerleri ile dile getirilmektedir. Günümüzde bile kadın süper kahramanlar yaygın değil.

Çağdaş Sanata Varış 13 | Romantizm 10

Romantik Düşünce

Romantizm faslını kapatırken bir nevi özet olarak romantik düşünceye bakacağız. Çağdaş Sanata Varış dosyamız Realizm’e doğru yol almaya devam edecek.

  • Romantizm, Avrupa’nın sonuncu büyük kültür dönemi sayılır. Romantizm, 18. yüzyılın sonlarında başlayıp 19. yüzyılın ortalarına dek sürdü. Bu dönemden sonra tümüyle edebiyatı, felsefeyi, sanatı, bilimi ve müziği kapsayan böyle bir “dönem”den söz etme imkanı olmadı.
  • Romantizm, Avrupa’nın varoluşa son ortak yaklaşımıdır.
  • Romantizm Almanya’da, Aydınlanma Çağı’nın tek yanlı Usçuluğuna tepki olarak çıkmıştır.
  • Kant’ın Usçuluğu yerine duygu, hayal gücü, yaşamak ve arzu moda sözcükler oldu.
  • Rousseau da aralarında olmak üzere pek çok Aydınlanma Çağı düşünürü de, usa gereğinden çok önem vermeye bir eleştiri olarak, duyguların önemini belirtmişti.
  • Kant, bilginin oluşumunda “ben”in öneminin altını çizmiş, varoluşun yorumu tümüyle bireye kalmıştı. Romantikler bu “bencilik”i kullandılar.
  • Rönesans hümanistleri de bireyciydi. Rönesans ile Romantizm arasındaki bir ortak nokta da insanın bilgiye ulaşmasında sanata verdikleri önemdir.
  • Kant’a göre de sanatçı bilme yeteneğiyle özgürce oynar. Schiller, Kant’ın bu görüşünü daha ileri götürerek sanatçının etkinliğini bir oyun olarak görür. (22 Ekim’de blogumuzda Görsel Sanatlar ve Oyun yazımızı yayımlamıştık). İnsan yalnızca oyun oynarken özgürdür çünkü ancak o zaman kendi kurallarını kendi koyar.
  • Sanatçı dehaya tapınma. Bazıları sanatçıyı Tanrı’ya benzettiler. Çünkü sanatçı da Tanrı’nın evreni yaratması gibi kendi gerçeğini yaratıyordu.
  • Romantiklere göre yalnızca sanat bizi “dile gelmeyen”e yaklaştırabilirdi.
  • Uzak ve ulaşılmaz olanı özlemek Romantizm’e özgüdür. Ortaçağı özlemek, gizemli Doğu’yu özlemek, uzak ve erişilmez aşk gibi.
  • Erişilmez aşk teması ilk kez 1774’te Goethe’nin Genç Werther’in Acıları’nda işlendi. Romanın yayımlanmasından sonra, Werther’in sonuna benzer şekilde intiharlarda artış gözlendi. Kitap bir dönem bazı ülkelerde yasaklandı.
  • Gece, alacakaranlık, eski harabeler, doğaüstü şeyler varoluşun karanlık yüzü, kasvetli, kötü ve esrarengiz olan, Romantikleri çeker.
kadiniz.com

kadiniz.com

  • Romantizm kente özgü bir olguydu.
  • Onların dilinde küçük burjuva düşman demekti.
  • Tembellik Romantizm’in özüdür. Bir Romantiğin görevi yaşamı yaşamak ya da hayallerle ondan uzaklaşmaktı. Gündelik işler küçük burjuvanın işiydi.
  • Romantiklerin çoğu genç yaşta, genellikle veremden öldüler, kimisi de intihar etti.
  • Doğa tutkusu, doğa gizemciliği, dolayısıyla esrarengiz ormanlar, sisli, vahşi bir doğa yansıtan doğa tabloları. (Doğaya dönmek, demişti Rousseau)
  • Doğayı bir bütün olarak görmek. Romantikler, Rönesans filozofları gibi, doğada bir tanrısal ben gördüler. Doğanın evrensel ruh ya da koskoca bir “ben” olduğunu söylüyorlardı.
  • En önemli Romantik filozof, Alman İdealistlerinden  Schelling (1775-1854) idi. Ruh ile madde arasındaki ayrımı kaldırmak istedi. Tüm doğa, yani hem insan ruhu hem de fiziksel gerçeklik, tek bir Tanrı’nın ya da evrensel ruhun ifadesiydi. Ona göre, doğa görünen ruh, ruh ise görünmez doğa; madde uyuklayan zeka idi. Doğa ve insan bilinci aynı şeyin ifadesiydi. İnsan evrensel ruhu hem doğada, hem de kendi içinde bulabilirdi. Schelling, doğada taş-topraktan insan aklına uzanan bir gelişme görüyordu.
  • Novalis’e göre,  insan tüm evreni içinde taşıyor, evrenin sırlarını çözmek için insanın önce kendi kendini tanıması gerekiyordu.
  • Romantiklerin çoğu için felsefe, doğa bilimleri ve edebiyat yüce bir bütünün parçalarıydı. Doğa, yaşayan bir evrensel ruhtu.
  • Romantik doğa felsefesinde doğa bir organizmadır. Aristo da doğayı organik bir biçimde algılamıştı.
  •  Evrensel Romantizm doğayla, evrensel ruhla, sanat/sanatçı ile ilgilidir, 1800 yıllarında, Jena kentinde doğmuştur.
  • Ulusal Romantizm halkın dili, halkın tarihi, halkın kültürüyle ilgilidir. Bu ekol için halk da doğa ve tarih gibi bir organizmadır. Ulusal Romantizm, Evrensel Romantizm’den bir müddet sonra Heidelberg’de doğmuştur. (Doğduğu  yer ile ilerde olacaklar arasında bir bağlantı var mı? Ne de olsa herşeyin tohumu önceden atılır.)
  • Romantizm’in iki boyutunu birbirine bağlayan organizma kavramıdır.
  • Romantizm’in bir başka önemli filozofu Herder (1774-1803) idi. Herder, Aydınlanma Çağı filozoflarının aksine tarihi dinamik bir süreç olarak gördü. Tarih, süreklilik, gelişme ve amaç barındıran bir şeydi. Ona göre, her halk da kendine has özelliklere, özgün bir halk ruhuna sahipti. Önemli olan kendimizi başka kültürlerin yerine koyabilmemizdi. (Herder, kendini Türklerin yerine koymuş ve bundan hiç hoşlanmamıştı. Ama bu başka bir konu). Bu, çok yeni bir düşünceydi. Romantizm her ulusun kendi kimliğini bulup, bu kimliği güçlendirme çabalarına katkıda bulundu.
  • Herder pek çok ülkeden halk söylenceleri toplayıp bunları yayınlamıştır. Halk söylencelerini halkın ana dili diye tanımlıyordu.
  • Eski mitler ve destanlar 19. yüzyılın ortasından itibaren yeniden değer kazandı. Avrupa’daki besteciler yaptıkları müziklerde halk müziğinden temalara yer vererek halk müziğiyle sanat müziği arasında köprü kurdular. Sanat müziğini bir besteci tarafından, halk müziğini ise belli bir kişi tarafından değil, bir halk tarafından yaratılan müzik olarak tanımlayabiliriz. Halk müziği ile halk masalının ne zaman ortaya çıktığını söyleyemeyiz. Oysa yazınsal masalın yazarı ve yazılış tarihi bellidir.

 

Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın simgesi olan Deniz Kızı,  Hans Christian Andersen’in “Küçük Deniz Kızı” masalının kahramanıdır. Heykelin başına gelenler de bir masal gibidir. Üzerine defalarca boya dökülmüş, iki kez kafası kopartılmış, bir kez de kafası kesilmeye teşebbüs edilmiş, sağ kolu kesilmiş, oturduğu taştan kaldırılmış, 2004 yılında çarşaf giydirilerek Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği protesto edilmiştir.

Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın simgesi olan Deniz Kızı, Hans Christian Andersen’in “Küçük Deniz Kızı” masalının kahramanıdır. Heykelin başına gelenler de bir masal gibidir. Üzerine defalarca boya dökülmüş, iki kez kafası kopartılmış, bir kez de kafası kesilmeye teşebbüs edilmiş, sağ kolu kesilmiş, oturduğu taştan kaldırılmış, 2004 yılında çarşaf giydirilerek Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği protesto edilmiştir.

  • Tiyatro Barok Dönemin, masal Romantiklerin gözde yazın türüdür. Grimm Masalları, Andersen Masalları, Hoffmann Masalları gibi. Masal yazara, yaratıcı gücünü sınırsız biçimde kullanma olanağı veriyordu. Yazar okuyucusuna onun dünyasında da masalsı bir yan olduğunu hatırlatıyordu. Bu, Romantik İroni’dir. Sahnedeki oyuncu kendisinin yalnızca bir hayal ürünü olduğunu hatırlatan replikler söylüyordu.
  • Romantizm filozoflarından, Alman İdealistlerinden  Fichte’ye göre doğa, daha yüce ve bilinç ötesi bir kavrayışın sonucuydu. Schelling’e göre ise doğanın bazı yanları Tanrı’nın bilinçötesi varlığının bir yansımasıydı. Çünkü Tanrı’nın da bir karanlık yüzü vardı.
  • Romantiklere göre, yaratma eylemi her zaman bilinçle gerçekleştirilen bir eylem değildi. (Sürrealizm’i okurken bu fikri hatırlamalıyız.)
  • Romantizm’in herşeyi ruha bağladığını gördük. Felsefeyi bu yörüngeden çıkaran ilk filozof Hegel oldu.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 6 | Romantizm 3

  • 1780’den itibaren İngiliz romantik resminin ana ilkeleri Hume ve Locke’un, Fransız romantizminin ana ilkeleri ise Jean-Jacques Rousseau’nun metinlerinde yer alır.
  • İngiltere’de romantik resmin doğuşu, Fransa’da olduğu gibi zorlayıcı kurallar zinciriyle engellenmedi.
  • İngiltere’de resim alanında iki öncü Füssli ve Blake oldu.
1781 tarihli Kabus adlı tablonun ressamı, hayatının önemli bir bölümünü İngiltere’de geçirmiş olan İsviçreli  Johann Heinrich Füssli’nin (1741-1825) yarattığı dünya şaşırtıcı, iç karartıcı ve erotik bir dünyaydı. Bundan dolayı Füssli’nin yalnızca romantizmin öncülerinden biri değil, aynı zamanda sembolizmin, hatta sürrealizmin habercisi olduğu kabul edilir.

1781 tarihli Kabus adlı tablonun ressamı, hayatının önemli bir bölümünü İngiltere’de geçirmiş olan İsviçreli Johann Heinrich Füssli’nin (1741-1825) yarattığı dünya şaşırtıcı, iç karartıcı ve erotik bir dünyaydı. Bundan dolayı Füssli’nin yalnızca romantizmin öncülerinden biri değil, aynı zamanda sembolizmin, hatta sürrealizmin habercisi olduğu kabul edilir.

Ressam, gravürcü ve şair William Blake (1757-1827), İngiliz resminin en önde gelen ve tam anlamıyla romantik kişiliğidir. Krallık Resim Akademisi’nde Reynolds ile çalışmış, edebiyatın klasiklerini de resmetmiştir. Yukarıdaki tablosu, Dante’nin İlahi Komedya’sından Cehennem’i ve Dante ile Beatrice’nin buluşmasını göstermekte, 1824 tarihini taşımaktadır. Evrene melankolik bakışıyla, karmaşık düşleriyle bir romantiktir. Günümüzde sembolizmin öncülerinden biri olarak kabul edilir.  Blake çocukluğundan beri hayaller görüyor, Tanrı’yı ve yıldız kanatlı melekler gördüğünü söylüyordu. İleri yaşlarında, şiirlerinin ve desenlerinin “Yukarıdan” indirildiğini söyler oldu.  Edebi yapıtlarında kehanetlerde bulundu. Simgeler aracılığıyla her türlü zorbalığa saldırdı. Usun karşısına, üstün tuttuğu sezgiyi koydu.

Ressam, gravürcü ve şair William Blake (1757-1827), İngiliz resminin en önde gelen ve tam anlamıyla romantik kişiliğidir. Krallık Resim Akademisi’nde Reynolds ile çalışmış, edebiyatın klasiklerini de resmetmiştir. Yukarıdaki tablosu, Dante’nin İlahi Komedya’sından Cehennem’i ve Dante ile Beatrice’nin buluşmasını göstermekte, 1824 tarihini taşımaktadır. Evrene melankolik bakışıyla, karmaşık düşleriyle bir romantiktir. Günümüzde sembolizmin öncülerinden biri olarak kabul edilir.
Blake çocukluğundan beri hayaller görüyor, Tanrı’yı ve yıldız kanatlı melekler gördüğünü söylüyordu. İleri yaşlarında, şiirlerinin ve desenlerinin “Yukarıdan” indirildiğini söyler oldu. Edebi yapıtlarında kehanetlerde bulundu. Simgeler aracılığıyla her türlü zorbalığa saldırdı. Usun karşısına, üstün tuttuğu sezgiyi koydu.

  • İngiliz romantik resminin en yetkin türlerinden biri portre olmakla birlikte, en yeni bakış açılarına yol açan İngiliz peyzaj resmi olacaktır. 1790-1810 yılları arasında egemen olan iki usta John Constable (1776-1837) ve William Turner (1775-1851)’dır. Constable ve Turner’ın tablolarında bir heyecan, bir coşku yansır. Işığın bütün açıklık ve koyuluk derecelerini ve değişimlerini sağlayan yumuşaklığı daha o zamanlar empresyonizmin habercisidir. Fransız peyzaj ressamlarını etkilemişlerdir. Turner’a hem empresyonistler hem de sembolistler sahip çıkmıştır.
  • 1840 yılından itibaren İngiliz büyük romantik okulu gerilemeye, 1850’ye doğru daha sonra Ön-Rafaelciler adını alacak olan yeni bir ressam topluluğu oluşmaya başladı. Bu yeni eğilim, İngiltere’de romantizmin sonunu belirleyecek, sembolistlere yol açacaktır.
  • Bu sırada Almanya birçok prensliklere ve bağımsız devletlere bölünmüş olduğu ve Fransa ya da İngiltere gibi, sanatın yeni öğretilerinin geliştirilebileceği bir merkeze sahip olmadığı için, Romantik akım genel olarak burada başka yerlere oranla daha az gerçekleşti.
Alman romantik resminin öne çıkan temsilcilerinden biri  Caspar David Friedrich'dir (1774–1840). 1809 tarihli Deniz Kıyısındaki Keşiş hiç kuşkusuz onun tabloları arasında bir başyapıt ve bütün bir Alman Romantisizmi içerisindeki en cesur resimdir.  Resmin kompozisyonu bütün gelenekleri yıkıyor. Resimde herhangi bir perspektif derinliği bulunmuyor. Siyah giysili küçük insan figürü resimdeki tek dikey figürü oluşturuyor. Friedrich'in adamın iki yanında yapmayı tasarladığı iki teknenin ise üstünü sonradan boyadığı biliniyor. Bütün hatlar tablonun dışına doğru yönlendiği için sonsuzluk resmin gerçek konusu haline geliyor. Tablosunda, doğa güçleri karşısında insanın büyük yalnızlığını ve bunun sonucu olan yıkımı dile getirir. Küçücük bir siluet olan keşiş, bize doğa güçlerinin ortasındaki insan varlığını ve önemsizliğini anımsatmaktadır. Elbe’de boğulan erkek kardeşinin onun doğa tapıncında payı olduğu düşünülebilir. Tablo, kederli ve bomboş, hemen hemen “sürrealist” bir evrenin habercisidir. Ressamın karşısında gördüklerini değil, kendi içinde gördüklerini tuvaline geçirmesine inanan Friedrich’in romantizmini etkileyen görünümler Kuzey Almanya’ya aittir. Sanatını derin bir doğa bilgisi üzerine oturtmuştur.  Schelling’in düşüncesine ve romantik felsefeye uygun olarak, Görünmeyen’in belirtisini görür. Peyzajları, metafizik ve trajik boyutlarıyla peyzajın doğaüstüleştirilmesine yöneliktir. Dresden’e yerleştikten sonra Kleist, Novalis, Runge gibi büyük Alman romantiklerle ve Goethe ile ilişki kurmuştur. Bu resim 1810 yılında Prusya Kraliyet Prensi tarafından satın alındı. Prensin tabloya yaptığı yorum, "Gökyüzünün sonsuz genişliği ... buna karşılık ne bir rüzgâr, ne bir Ay, ne de fırtına var — gerçekte bir fırtına biraz teselli verici olurdu çünkü hiç değilse resmin bir yerlerinde hayat ve hareket görülebilirdi. Sonsuz denizde ne bir tekne, ne bir gemi, ne de bir deniz canavarı var. Ve kumların üzerinde tek bir sap ot bile yok, sadece birkaç martı havada uçuyor ve yalnızlığı daha da umarsız ve dehşet verici bir hale getiriyor" oldu. Tablo günümüzde Berlin’de Nationalgalerie’de sergileniyor.

Alman romantik resminin öne çıkan temsilcilerinden biri Caspar David Friedrich‘dir (1774–1840). 1809 tarihli Deniz Kıyısındaki Keşiş hiç kuşkusuz onun tabloları arasında bir başyapıt ve bütün bir Alman Romantisizmi içerisindeki en cesur resimdir. Resmin kompozisyonu bütün gelenekleri yıkıyor. Resimde herhangi bir perspektif derinliği bulunmuyor. Siyah giysili küçük insan figürü resimdeki tek dikey figürü oluşturuyor. Friedrich’in adamın iki yanında yapmayı tasarladığı iki teknenin ise üstünü sonradan boyadığı biliniyor. Bütün hatlar tablonun dışına doğru yönlendiği için sonsuzluk resmin gerçek konusu haline geliyor. Tablosunda, doğa güçleri karşısında insanın büyük yalnızlığını ve bunun sonucu olan yıkımı dile getirir. Küçücük bir siluet olan keşiş, bize doğa güçlerinin ortasındaki insan varlığını ve önemsizliğini anımsatmaktadır. Elbe’de boğulan erkek kardeşinin onun doğa tapıncında payı olduğu düşünülebilir. Tablo, kederli ve bomboş, hemen hemen “sürrealist” bir evrenin habercisidir.
Ressamın karşısında gördüklerini değil, kendi içinde gördüklerini tuvaline geçirmesine inanan Friedrich’in romantizmini etkileyen görünümler Kuzey Almanya’ya aittir. Sanatını derin bir doğa bilgisi üzerine oturtmuştur. Schelling’in düşüncesine ve romantik felsefeye uygun olarak, Görünmeyen’in belirtisini görür. Peyzajları, metafizik ve trajik boyutlarıyla peyzajın doğaüstüleştirilmesine yöneliktir. Dresden’e yerleştikten sonra Kleist, Novalis, Runge gibi büyük Alman romantiklerle ve Goethe ile ilişki kurmuştur.
Bu resim 1810 yılında Prusya Kraliyet Prensi tarafından satın alındı. Prensin tabloya yaptığı yorum, “Gökyüzünün sonsuz genişliği … buna karşılık ne bir rüzgâr, ne bir Ay, ne de fırtına var — gerçekte bir fırtına biraz teselli verici olurdu çünkü hiç değilse resmin bir yerlerinde hayat ve hareket görülebilirdi. Sonsuz denizde ne bir tekne, ne bir gemi, ne de bir deniz canavarı var. Ve kumların üzerinde tek bir sap ot bile yok, sadece birkaç martı havada uçuyor ve yalnızlığı daha da umarsız ve dehşet verici bir hale getiriyor” oldu. Tablo günümüzde Berlin’de Nationalgalerie’de sergileniyor.