Etiket arşivi: savaş

Şiddet 59| Devlet Şiddeti 5

Savaş ve Tecavüz

  • Roma’nın krallık döneminden beri savaş ekonomik bir faaliyettir.
  • Ulusların açık onayı alınarak yapılan savaş, sıcak savaş olarak adlandırılır.
  • ABD’li sosyolog Robert Alexander Nisbet (1913-1996), tarihte savaş koşullarında doğmamış olan ve kökü özel savaş disiplinlerine dayanmayan, bilinen hiçbir devlet yoktur, der. Bu açıdan bakıldığında devlet, savaş yapma aygıtının kurumsallaşmasıdır.
  • İkinci Dünya Savaşı, yedi kıtanın altısında, okyanusların tümünde yaşanan, elli milyon insanın ölümüne, yüz milyonlarcasının yaralanmasına yol açan, uygarlık merkezlerini yerle bir eden bir trajedi idi.
  • 1950-1970’lerde ABD ve Komünist ülkeler arasında vekalet savaşları (proxy wars) yapıldı. İki taraf doğrudan birbiriyle savaşmak yerine, üçüncü tarafların savaşlarına müdahil oldular. ABD ve Sovyetler Birliği Kore, Küba krizi, Afganistan aracılığıyla birbirlerine meydan okumuşlardı.
  • Şiddetli bir korku, aşırı fiziksel zorluk, korkunç yaralanmalar, kollarında ölen arkadaşlar gibi savaşçıların yaşadıkları koşulların yol açtıklarına çeşitli savaşlarda çeşitli isimler verildi:
    Birinci Dünya Savaşı sonrası savaş bunalımı,
    İkinci Dünya Savaşı sonrası savaş nevrozu,
    Vietnam, Irak, Afganistan savaşları sonrası yaşananlara ise post travmatik stres bozukluğu (PTSB) dendi. PTSB, travmatik bir olayın fiziksel olarak yeniden yaşanması, kabuslar ya da geriye dönüşler ile tekrar tekrar ortaya çıkarak anksiyete ve depresyona yol açmasıdır.
  • 18 yaşın altındakileri askere alan ülkelere yaptırım uygulama gayretleri varsa da, Irak, Myanmar ve Afganistan gibi ülkelerin ordu ya da milis kuvvetlerde çocuk asker kullandığı biliniyor.
  • Çocuklukta yaşanan cinsel taciz, fiziksel taciz, suç, büyük araba kazaları gibi savaş da psikolojik travmanın önemli kaynaklarından biridir.
İsrail-Filistin davasında “taş atan çocuklar” intifadanın sembolü olmuşlardı. 2017 yılında da Kudüs direnişinin sembolü çok sayıda İsrail askeri tarafından askeri karakola gözleri bağlı şekilde götürülen Fevzi el Cuneydi oldu.  Fotoğraf: AA, Wisam Hashlamoun.

İsrail-Filistin davasında “taş atan çocuklar” intifadanın sembolü olmuşlardı. 2017 yılında da Kudüs direnişinin sembolü çok sayıda İsrail askeri tarafından askeri karakola gözleri bağlı şekilde götürülen Fevzi el Cuneydi oldu.
Fotoğraf: AA, Wisam Hashlamoun.

İkinci Dünya Savaşı sırasında seks kölesi olmuş ve hayatta kalmayı başarmış Güney Koreli bir Konfor Kadını. Fotoğraf: https://onedio.com

İkinci Dünya Savaşı sırasında seks kölesi olmuş ve hayatta kalmayı başarmış Güney Koreli bir Konfor Kadını.
Fotoğraf: https://onedio.com

  • Büyük İskender’in MÖ 334 yılında yaptığı İran Seferi sırasında iki askeri, evli iki İranlı kadına tecavüz ettikleri için İskender’in emri ile asılmışlardı.
  • İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon ordusu, askerlerinin cinsel ihtiyaçlarını karşılaması için birçok Koreli kadını, senelerce seks kölesi haline getirdi, bu kadınları kenef diye adlandırdı. Sayıları 200.000’e yaklaşan bu kadınların oluşturduğu topluluğu ise Konfor Kadınları diye adlandırdı. Askerlere hizmet verilmesi için oluşturulan evlerin aşırı sağlıksız koşulları ve cinsel yollarla bulaşan hastalıklar nedeniyle birçok kadın hastalanmış, hastalanan kadınlar ya askerlerce bizzat öldürülmüş ya da ölüme terk edilmiştir. Güney Kore hem bir özür, hem de bu durumun mağdurlarına tazminat ödenmesini istese de, 2015’in sonuna kadar Japonya bu yaşananlardan dolayı ne özür dilemeyi ne de mağdurlara para ödemeyi kabul etmedi. Birçok Japon politikacı tarafından olayın normal bir durum olduğu dillendirildi. Ancak, kamuoyu baskıları ve yapılan eylemler sonucunda 2015 yılında Japonya hem özür diledi hem de mağdurlara ve ailelerine yaklaşık 8 milyon Dolar tazminat ödemeyi kabul etti.
  • Günümüze yakın bir tarihte gündeme geldiği ve uzun süre gündemden düşmediği, ayrıca bir de isim verildiği için Koreli kadınların yaşadığı trajedi aslında tekil bir olay olarak görülmemeli. Savaşa maruz kalmış tüm ülkelerde kadınların yaşadığı durum ve ardından politikacıların yaptığı açıklamalar hemen hemen aynı. Savaş, savaşan erkeğe olduğu kadar, cephe gerisindeki kadına da cehennem hayatı yaşatan bir durum.
  • 1931’de Japonya’nın Mançurya’yı işgal etmesiyle başlayan Çin işgalinde çok önemli bir tarihsel vaka olan Nanjing Katliamı’nda Japon askerleri tarafından 200-300 bin Çinlinin öldürüldüğü, 20 bin civarında kadına tecavüz edildiği tahmin edilmektedir.
  • 1990’lı yıllarda Yugoslavya’nın parçalanması ile başlayan milliyetçi çatışmalarda Sırp ordusunun kurduğu kamplarda Hırvat ve Müslüman kadınlara sistematik olarak tecavüz edildi ve bu kadınlar hamile bırakıldı. Sırp kültüründe, Katolik Hırvatlar ve Müslüman Boşnaklarda olduğu gibi, çocuğun babanın tohumundan oluştuğu ve annenin yalnızca kuluçka vazifesi gördüğü inancı yaygındır. Kadınlar, kişisel aşağılanmalarının yanı sıra; onuru, kadının namusu ile özdeşleştiren kültürlerde halklar da aşağılanmış kabul edilirler. Hayatta kalan Müslüman kadınlar, eşleri ve aileleri tarafından reddedildiler.
  • 1994 yılında yaklaşık yüz gün içinde 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu‘nun, aşırı uç Hutular tarafından öldürüldüğü Ruanda katliamı neticesinde Hutu ağırlıklı hükumet düşürülmüş, öç almak isteyen Tutsilerin saldırması ile yüz binlerce Hutu, komşu Zaire‘ye (Kongo Cumhuriyetine) sığınmıştı. Aile ve Kadın Bakanı, Hutu milislerinden, Tutsi kadınlarına ve genç kızlarına öldürmeden önce tecavüz etmelerini istemişti. Kendisi de kadın olan bu bakan, soykırımı teşvikten uluslararası mahkemeye çıkartılan ilk kadın olmuştu.
  • Kadının iffetinin, ailenin, ülkenin, halkın onuruyla özdeşleştirildiği durumlarda kadınlar, birden çok defa cezalandırılmış oluyor.
  • 1993 yılında Viyana’da, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nda tecavüzün ve her çeşit cinsel şiddetin savaş suçları listesine alınması kararlaştırıldı. Sonraki toplantılarda bu karar, bazı Müslüman ülkelerle Vatikan Devleti’nin bazı maddelere muhalefet şerhi koymasına rağmen onaylandı. Anlaşmanın pratik sonuçlarının sınırlı kalacağı bekleniyor.
  • 2000’li yılların ürünü IŞİD, Ezidi kadınları kaçırıp köle pazarında sattı; bir kadına on militan tecavüz edince kadının Müslüman olduğu, tecavüz edenin de sevaba girdiği yalanlarıyla kız çocuklarının, kadınların rahimleri paramparça edildi.
  • Savaş, tüm çirkinliklerine kesinlikle tecavüzü de ekliyor.

 

Şiddet 55| Devlet Şiddeti 1

  • Otoritenin etik ve yasal olmayan faaliyetleri otorite suçları olarak adlandırılır.
  • Reel şiddet olasılığı iç ve dış siyasetin özünü oluşturur.
  • Düzen ya da gelişme adına baskı, sömürü ve zulüm; yıldırma, keyfi yönetim, bir halkı kimliğinden yoksun bırakma; bir halka baskı yoluyla kendisini sömürenlerin ölçülerini benimsetme, onu ikinci sınıf yurttaş konumuna itme, mübadele, çaresiz ve muhtaç bırakma devletlerin işlediği suçlar kapsamına girer.
  • Hakir görme, sürgün, aforoz, hukuk koruması dışına çıkartma, olağanüstü hal uygulaması kullanılan araçlardan bazılarıdır.
  • Sosyal sistemlerin aşırı zorbalığının, insan ruhunu felç etme ve kitlesel boyun eğme eğilimini ortaya çıkarttığı biliniyor.
  • Pek çok ülkede “resmi görüş”ün dışına çıkmak tehlike içerir. Yüksek sesle düşünmek, düşündüğünü çekinmeden söylemek, pek çok ülkede, her türlü mahkumiyetin başlangıç noktasıdır.
  • İstikrarın temini için korku ve endişenin gerekli olduğu düşünülebilir. Bu yüzden salgın, savaş ve teknolojinin gerekli olduğunu düşünen çevreler vardır.
  • Bütün devletlerin içinde bir düşman ilan etme kurumu vardır. Hatta düşman yoksa onu inşa etmek gerekir. Farklı olan, tehditkardır.
  • Herhangi bir işi yapabilmek için bireyler zamanlarının önemli bir bölümünü politikacılarla ilişki kurmaya harcamak zorundaysa ülkenin kaynakları yanlış kullanılıyor demektir.

 

Asurbanipal Aslan Avında. Asur’da aslan avı iktidardaki monarşinin halkı için mücadelesinin ve halkına karşı olan koruma güdüsünün simgeleşmiş halidir. Bu rölyefin, Asurbanipal’in (MÖ.668 – 631 ) Ninova’daki (Kuzey Irak) sarayı için yapıldığı düşünülüyor. Eser, British Museum’da sergilenmektedir. Fotoğraf: Edebiyat ve Sanat Akademisi

Asurbanipal Aslan Avında. Asur’da aslan avı iktidardaki monarşinin halkı için mücadelesinin ve halkına karşı olan koruma güdüsünün simgeleşmiş halidir. Bu rölyefin, Asurbanipal’in (MÖ.668 – 631 ) Ninova’daki (Kuzey Irak) sarayı için yapıldığı düşünülüyor. Eser, British Museum’da sergilenmektedir.
Fotoğraf: Edebiyat ve Sanat Akademisi

  • Asur (MÖ 3000-MÖ612/609) rölyeflerinde kurban edilen hayvanın ifadesinde acı vardır ama avcının/kralın ifadesi korkusuz ve soğukkanlıdır; onun kendi şiddetinden etkilenmediği vurgulanır. Rölyeflerde yer alan şiddet, şiddet eylemine maruz kalan kurbanı odak noktası yapar. Tüm rölyeflerde görülen bu kodlama izleyiciyi bir çeşit estetik şiddete katılmaya veya katlanmaya çağırır. Narsisizm ile saldırganlığın el ele yürüdüğü düşünülür. Av hayvanının hem de aslan gibi güçlü bir hayvanın hakkından gelinmesi, erkek kimliğinin bir narsistik göstergesidir. Asur sanatında gözlenen sert disiplin, dosta düşmana politik şiddetin varlığını yansıtmaktadır. Bedende iktidarın tüm denetimleri kendini göstermektedir. Betimlenen ölü ve yaralıların hiçbiri Asurlu değildir. Asur sanatı narsisizmin yüceltildiği bir propaganda sanatıdır. Hiçbir zaman yenilmeyen bir Asur imgesi yaratmak için başvurulan bu yöntem, Mezopotamya’da binlerce yıl hiç değişmeden sürmüştür.
  • Antik resmin kanonik prensiplerine göre, kralın ve önemli kişilerin daha büyük betimlenmesi de politik baskının ifade edilmesidir.
  • Kölelik sistemi insanın insana şiddetini hukuki hale getiren bir sistemdir.
Roma’da plebler, toprak kiralıyorlar. Borcunu ödeyemeyen pleb köle oluyor. Bir plebin iki yere borcu varsa ve ödeyememişse, yasada bedeni bölüşülebilir diye yazıyor. Ekonomik şiddetin kökleri çok çok eskiye dayanıyor. Fotoğraf: Çizgilerle Ekonomi, RIUS, Yordam Kitap, 2016, sayfa 19.

Roma’da plebler, toprak kiralıyorlar. Borcunu ödeyemeyen pleb köle oluyor. Bir plebin iki yere borcu varsa ve ödeyememişse, yasada bedeni bölüşülebilir diye yazıyor. Ekonomik şiddetin kökleri çok çok eskiye dayanıyor.
Fotoğraf: Çizgilerle Ekonomi, RIUS, Yordam Kitap, 2016, sayfa 19.

 

 

  • Kent devletlerinin en önemli özelliği ataerkil egemenlik ilkesine dayalı oluşudur. Ataerkil sistem sömürücüydü; ruhsal mekanizması ise korku, dehşet ve boyun eğmeden oluşuyordu ve bu özelliği itibariyle şiddetin ve kaba güç felsefelerinin başlangıç noktasını ifade etmekteydi.
  • Platon’un (MÖ 427-347) bireyi yok sayan, yaptırımcı, baskıcı devletine örnek olan Sparta, hastaları ve sakatları ölüme mahkum ediyordu.
  • Aristo (MÖ 384-322), iyi yasa kurucular adaletten çok dostluğun korunmasına dikkat etmelidir, der. Dostluk, toplumsal yaşamı hukuk düzeninden daha yetkin düzenler, özellikle de şiddeti en az düzeye indirir.
  • Otorite silah demektir, silah güç, güç baskı, baskı ise şiddet demektir. Savaş şiddetin çocuğudur, şiddet de kaba gücün.
  • Romalı devlet adamı Cicero (MÖ 106-43), barış istediğimizi göstermek için savaşalım, der.

 

Şiddet 2

Arkeolojik Buluntularda Şiddet

  • Hiçbir araştırma, büyük medeniyet ve kültürlerin izini sürmeden tam bir çerçeveye oturamaz. Ayrıca kültürleri birbirinden ayıran çizgileri tespit etmeden de araştırılan kavram için genel bir görüş oluşturulamaz. Bu yüzden şiddet konusunu incelemeye tarihteki büyük medeniyetlerde şiddet olgusuna bakarak devam edeceğiz.
  • Paylaşacağımız bulgulara geçmeden önce, Neolitik dönemin her bölgede eş zamanlı olmadığını, bu yüzden tarihten çok geçim ekonomisi ve sosyal organizasyondaki duruma göre değerlendirmenin daha doğru olacağını hatırlatalım.
  • Arkeolojik olarak insanın insana ve hayvana yönelik uyguladığı şiddetin izleri tespit edilebiliyor.
  • Sudan’ın kuzeyinde, Büyük Sahra’nın sınırında 13 bin yıl önce gerçekleşmiş olduğu bilinen en eski savaşının kadın, erkek ve çocuklara ait kalıntıları 61 kişiye ait.
  • Avcı-toplayıcı toplumlar arasında yaşlanarak ölen erkek sayısının, oldukça az olduğu düşünülüyor. Bölgesel güç, kadın, yiyecek, savaş aletleri için savaştıkları arkeolojik veriler ile kanıtlanabiliyor.
Kenya, Nataruk’ta ellerin bağlı olduğunu düşündüren bulgunun in situ fotoğrafı. Fotoğraf: Cambridge Üniversitesi Leverhulme Centre for Human Evolutionary Studies.

Kenya, Nataruk’ta ellerin bağlı olduğunu düşündüren bulgunun in situ fotoğrafı.
Fotoğraf: Cambridge Üniversitesi Leverhulme Centre for Human Evolutionary Studies.

  • Önceden savaşın yerleşik hayat, tarım ve politik sistemler oluşunca ortaya çıktığı düşünülürken Cambridge Üniversitesi tarafından yürütülen araştırmalarda Kenya’da Nataruk’taki 10 bin 500 ile 9 bin 500 yıl önceye ait buluntular, gruplar arası çatışmaların avcı-toplayıcılar arasında da gerçekleştiğini gösterdi. Şiddet kaynaklı doku bozulmaları gözlenen 27 kişiye ait iskelet parçalarının 8 tanesinin kadın, altısının çocuklara ait olduğu düşünülüyor. Doku bozulmalarının sivri uçlu silahlar, kör uçlu sopalar ve taş bıçaklarla gerçekleştiği; içlerinden birinin hamile bir kadına ait olduğu; saldırı uzak (sivri oklar) ve yakın mesafe silah (sopa, taş bıçak) kullanılarak gerçekleştirildiği için, önceden tasarlanıp planlanarak gerçekleştirildiği düşünülüyor. Nataruk bulgularındaki bir başka ilginç husus ise burada ele geçen çanak çömleğin yiyecek depolama amaçlı kullanıldığı ihtimali.
2016 yılında Uşak’ta bulunan Orta Paleolitik Dönem’e ait taş aletler. Avcılık ve toplayıcılık çağı olan Paleolitik Çağ’da (MÖ 600000-10000) alet olarak taştan tek ya da iki taraflı el baltası, uzun yaprak biçiminde bıçaklar, kemikten mızrak uçları kullanılmış. Fotoğraf: Arkeoloji Haberleri - arkeolojihaber.net

2016 yılında Uşak’ta bulunan Orta Paleolitik Dönem’e ait taş aletler.
Avcılık ve toplayıcılık çağı olan Paleolitik Çağ’da (MÖ 600000-10000) alet olarak taştan tek ya da iki taraflı el baltası, uzun yaprak biçiminde bıçaklar, kemikten mızrak uçları kullanılmış.
Fotoğraf: Arkeoloji Haberleri – arkeolojihaber.net

  • Neolitik Dönem öncesi ve erken neolitikte şiddete dayalı yağma ekonomisi, büyük katliamların izlerini bıraktı.
  • 1996 yılında Kuzeydoğu Almanya’da, Baltık Denizi yakınlarında, Tollense Nehri havzasında yaklaşık MÖ 1250 yılına tarihlenen 20-40 yaşları arasında 130 kişinin kemikleri ayrıştırıldı. Alanın tamamının kazılması halinde bu savaş kurbanlarının sayısının 750 kişiye ulaşabileceği tahmin ediliyor.
  • 2004 yılında İran’da Susa’ya yakın Haft Tepe’de bulunan Elam medeniyeti yerleşkesinde MÖ 14. yüzyılın sonuna tarihlenen, rastgele birbirlerinin üzerine yığılmış yüzlerce iskelet bulunmuştur. Katliamın sebebi anlaşılamamıştır.
  • 2006 yılında Almanya’da bulunan bir toplu gömü MÖ 5207-4849 yıllarına (Erken Neolitik Dönem) tarihlendi. Genç yaştaki 26 bireye ait olan kalıntılardaki izler, uzmanlara bu kişilere işkence yapılmış olduğunu düşündürtmüştür.
  • Fransa’da bulunan ve karbon tarihlemesi ile 6 bin yıl önceye ait olduğu saptanan yedi kişinin iskeletlerindeki kesik izleri, onların kasten parçalara ayrılmış olduğunun bir göstergesi olarak yorumlandı.
  • Atina yakınındaki bir toplu mezarda 1500’den fazla iskelet kalıntısı bulundu. MÖ 7. ve 6. yüzyıllara tarihlenen kalıntılar, elleri arkadan zincirlenmiş ve yüzükoyun pozisyondaydı. Bu durum uzmanlara buluntuların politik bir kargaşanın kurbanları olduğunu düşündürdü.
  • Hanibal, MÖ 203’te 400 şehri yok etmiş ve 300.000 Romalıyı öldürmüş olmakla övünmüştü.
  • Elbette her yeni bilgi, insanlar arası çatışmaların kökeni hakkında fikirlerimizi değiştirebilir. Sistematik ve adına “savaş” diyebileceğimiz sistem, Anadolu ve Yakındoğu için, Neolitik dönem sonu oluşuyor ve yerleşkelerin biçimlerine yansıyor. Bir de bölgesel olarak toplulukların çatışacakları ne var diye bakmak; kaynakların paylaşımı, nüfus artışı gibi durumların varlığı ya da yokluğu önemli.
  • Kesin olan ise, şiddet sarmalının insanlık tarihi boyunca aralıksız devam ettiği.

 

Çağdaş Sanata Varış 199| Yeni Dışavurumculuk 2 Almanya’da Yeni Dışavurumculuk

  • Yeni Dışavurumculuk, 20. yüzyılın ilk yarısında etkili olmuş Alman Dışavurumculuğu ile ilişkilendirildiği için akıma Almanya’da Yeni Fovizm, Yeni Vahşiler adı da verilmiştir. Alman Yeni Dışavurumculuk’u, Die Brücke’nin koyu Dışavurumcu renkleri ile Der Blaue Reiter’in daha lirik tonlarını harmanlamaktaydı.
  • Almanya’da sergilenen yoğun, ham, şiddetli dışavurumculuk ile primitif çağrışımlı ögelere yer verilmiş, Nazilerin dejenere sanat diye damgaladıkları Alman Dışavurumcuların mirasçısı oldukları gerekçesiyle Yeni Vahşiler olarak da adlandırılmışlardır.
  • Aslında, 1980’li yılların Alman Neo Ekspresyonist çalışmalarının önemli bir kısmı, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki bölünmüş bir ülke olarak yaşanan sorunlu dönemiyle açık bir yüzleşme çağrısıdır.
  • İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman sanatında, Alman kimliğine dair göstergelerin kullanımından kaçınılmıştı. Yeni Alman Dışavurumcuları, Joseph Beuys’un açtığı yolda giderek, ama resim sanatı aracılığıyla, kendi geçmişleri ile hesaplaşmayı ön planda tutmuşlardır.
  • Hukuk eğitimi gören, Horst Antes ve Joseph Beuys’dan sanat dersleri alan Anselm Kiefer (1945-), Kavramsal Sanat yaparak başladığı kariyerini ressam olarak sürdürmüştür. Doğal malzemeler de kullandığı dev boyutlu anıtsal resimlerinde Almanya’nın eski tarihine, uzak geçmişe yönelik mitolojisine ve Nazi dönemine ilişkin göndermelere yer veren Kiefer, simgeci bir tarihsel anlatı anlayışı sergilemiştir. Saman, kül, kan gibi malzemelerin kullanımı ile savaş, yıkım, soykırım gibi olgulara işaret etmiştir. Almanlığı ve Alman geçmişini anıtsallaştırdığı için eleştiri de almıştır. Resimlerinin koyu, karanlık atmosferi Almanya’ya yakılmış ağıt niteliğindedir. Kiefer, diğer Alman Yeni Dışavurumcuları içinde en karamsar vizyonu ortaya koyan sanatçıdır. Kiefer’in siyasal resimleri doğrudan Nazizm, Savaş, Alman kimliği ve ulus olma meselelerine eğilmekteydi. Kiefer, resimlerinde, toplumun kefareti ya da rehabilitasyonunun peşindedir: “Ne kadar geriye gider ve aşağıya inebilirseniz, o kadar ileri sıçrayabilirsiniz”, demiştir. Kiefer, “Avrupa’nın tarihi, Amerika’nın medyası vardır ve Amerikan sanatı hep kitle kültürü ile ilgili olmuştur” yorumunu yapmıştır.

Kiefer Çağdaş Dönemde fotoğraf üzerine akrilik, emülsiyon, yağ ve şellak (bir böceğin salgısı) kullanarak eserler vermeye devam etmektedir.

Wege der Weltweisheit: die Hermanns-Schlacht, Anselm Kiefer, 1978. Kiefer’den bir alıntı: “Heidegger gibi parlak bir zekanın Nazilere yakınlık duyması, toplumsal anlamda bu kadar sorumsuz olması nasıl olabilir? Céline’de de aynı sorun var: sefil bir Yahudi düşmanı ama harika bir yazar. Bir resmimde Heidegger’in beyninde büyüyen mantarımsı bir ur resmettim. Genel olarak düşüncelerdeki çelişikliği ifade etmek istiyorum. Çelişki, sanatımın ana temasıdır. Almanya kadar çelişkilerle dolu başka bir yer yoktur. Nietzsche ve Heine, Almanya’nın çelişkilerine yönelik duygularını, Almanya’ya duydukları nefretle ifade etmişlerdir. Ben de sanatımda tıpkı Heine gibi, hem Alman entelektüelliğini, hem Yahudi ahlakını aynı anda ifade etmek istiyorum. Sanatın sorumluluk alması gerektiğine, ama bunu yaparken sanat olmaktan çıkmaması gerektiğine inanıyorum. Minimalizm kadar saf bir sanatın içeriğe zarar verdiğini düşünüyorum. Sanatın mutlaka bir içeriği olmalıdır. Benim sanatımın içeriği çağdaş olmayabilir ama politik ve eylemcidir. Bence sanat, sanatın dışındaki olgulara tepki verdiğinde en iyiye ulaşır.” Fotoğraf:art.db.com

Wege der Weltweisheit: die Hermanns-Schlacht, Anselm Kiefer, 1978.
Kiefer’den bir alıntı: “Heidegger gibi parlak bir zekanın Nazilere yakınlık duyması, toplumsal anlamda bu kadar sorumsuz olması nasıl olabilir? Céline’de de aynı sorun var: sefil bir Yahudi düşmanı ama harika bir yazar. Bir resmimde Heidegger’in beyninde büyüyen mantarımsı bir ur resmettim. Genel olarak düşüncelerdeki çelişikliği ifade etmek istiyorum. Çelişki, sanatımın ana temasıdır. Almanya kadar çelişkilerle dolu başka bir yer yoktur. Nietzsche ve Heine, Almanya’nın çelişkilerine yönelik duygularını, Almanya’ya duydukları nefretle ifade etmişlerdir. Ben de sanatımda tıpkı Heine gibi, hem Alman entelektüelliğini, hem Yahudi ahlakını aynı anda ifade etmek istiyorum. Sanatın sorumluluk alması gerektiğine, ama bunu yaparken sanat olmaktan çıkmaması gerektiğine inanıyorum. Minimalizm kadar saf bir sanatın içeriğe zarar verdiğini düşünüyorum. Sanatın mutlaka bir içeriği olmalıdır. Benim sanatımın içeriği çağdaş olmayabilir ama politik ve eylemcidir. Bence sanat, sanatın dışındaki olgulara tepki verdiğinde en iyiye ulaşır.”
Fotoğraf:art.db.com

  • Alman ressam ve heykeltıraş Georg Baselitz (1938-), Doğu Berlin’de başladığı eğitimine Batı’da devam etmiş, Berlin’de eğitimcilik de yapmıştır. Gençlik döneminde yaptığı şiddet ve cinsel içerikli eserleri arasında sansürlenenler, polis tarafından el konanlar olmuştur. 1969 yılında imgeleri tersyüz ederek yapmaya başladığı tepetaklak resimleri ile tepetaklak olmuş bir dünya çağrışımı vermek ve dikkati konudan çok tuval yüzeyindeki ham, dışavurumcu enerjiye çekmeyi amaçlamıştır.
Der Brückechor (The Brücke Chorus), Georg Baselitz, 1983. “Resimlerimin anlamdan ve çağrışımlardan bağımsız olması için standart motifleri tepetaklak resmetmeye başladım. Bu şekilde resmetme, içeriğin yorumlanmasını engelliyor. İnancım odur ki, resim yapacaksan, önemli bir nedenin, önemli bir yaklaşımın, önemli bir amacın olması gerekir.” Fotoğraf:www.saatchigallery.com

Der Brückechor (The Brücke Chorus), Georg Baselitz, 1983.
“Resimlerimin anlamdan ve çağrışımlardan bağımsız olması için standart motifleri tepetaklak resmetmeye başladım. Bu şekilde resmetme, içeriğin yorumlanmasını engelliyor. İnancım odur ki, resim yapacaksan, önemli bir nedenin, önemli bir yaklaşımın, önemli bir amacın olması gerekir.”
Fotoğraf:www.saatchigallery.com

  • Gerhard Richter (1932-) ve Sigmar Polke (1941-), 1960’larda Pop Sanat’a ilgi duymuş, 1970’lerden 1980’lere uzanan süreçte parodi kullanmışlardır.
  • Soyut Dışavurumcu tavrı kavramsallıkla ve Pop Sanat ögeleriyle harmanlayan Polke’nin resimleri, Modernizm’in bir tür ironik yorumudur.
  • Gerhard Richter’inresimleri, Geometrik Soyutlamadan Soyut Dışavurumculuğa, Foto Gerçekçilikten tek renkli resimlere uzanan bir üslupsal çeşitlilik gösterir. Zaman zaman siyasi boyutlu simgesel ögeler de kullanmıştır.

 

Renkler 10

  • Eski Perulular, Çinliler, Meksikalılar, bilgileri kaydetmek, sonraki nesillere aktarmak ve haberleşmek için makrome düğüm tekniklerini kullanmışlardır. Makromede kullanılan beyaz renkli ip barışı, kırmızı tehlikeyi ve savaşı, yeşil bolluğu ve mutluluğu, siyah ölümü ifade etmekteydi.
  • Ulusların ulusal niteliğini kaybettirme sürecinin aşamalarından biri de sanat, efsaneler, müzik, duvar resmi, gelenekler, düğünler, mimari, ikonalar, halk destanı ile ilgilidir. Resimlerin ve giysilerin renklerinin silikleştirilmesi önemli bir aşamadır. Osmanlı, sürekli isyan eden Arnavutluk’a ünlü Arnavut kırmızısını yasaklar. Ünlü kırmızının rengi soldurulacak; mavi, Asya mavisine dönüştürülecek; her iki renk de açılıp reayanın rengi olan griye yaklaştırılacaktır.
Her Yeni Yıl’da Çin İmparatoru, büyük bir ayin alayı ile Cennet Tapınağı’na, fotoğraftaki İyi Mahsul İçin Yakarı Salonu’na gelir, bütün gece tanrılara yakarılır, ertesi yıl bol bir hasat vermeleri için tanrılara dualar edilirdi. Salonda kullanılan renklerin seçimi önemli. Beijing.

Her Yeni Yıl’da Çin İmparatoru, büyük bir ayin alayı ile Cennet Tapınağı’na, fotoğraftaki İyi Mahsul İçin Yakarı Salonu’na gelir, bütün gece tanrılara yakarılır, ertesi yıl bol bir hasat vermeleri için tanrılara dualar edilirdi. Salonda kullanılan renklerin seçimi önemli.
Beijing.

  • Çin felsefesinde doğa, ikilik (dualite), uyum ve denge prensibine dayanır. Aynı prensiplerden hareket eden Feng shui’de standart bir renk sistemi yoktur. Ancak bazı Feng shui uzmanları, en uygun rengin, kişisel elementimize uygun olması gerektiğini öne sürer. Elementimiz, doğum yılımıza göre belirlenir.
  • Bazı Feng shui uzmanları, karanlığı simgeleyen siyahı kullanmamak gerektiğini söyler. Ancak  siyah aynı zamanda suyu da simgeler ve su da bolluk, zenginlik demektir. Aynı şekilde beyaz da hem ölümün rengidir hem de ışığın. Işık ise iyi Feng shui anlamına gelir. Bu örnekler, yukarıda belirttiğimiz Çin felsefesinin temel prensiplerini iyi açıklayan örneklerdir.
  • Feng shui bize, ofisimiz için yumuşak renkleri seçmemizi öğütler. Aşırı parlak, kışkırtıcı renklerin ziyaretçilerle anlaşmazlık yaratabileceğine dair bizi uyarır.
  • Ama istisnalar vardır: Çinliler lokanlarında genellikle kırmızı ve altın sarısı kullanırlar. Çünkü yemeği pişirmekte kullanılan element ateştir. Kırmızı ayrıca iyi şans, mutluluk ve zenginlik anlamına geldiği için pek çok iş yerinde tercih edilir.
  • Kırmızının şans getirdiğine inanıldığı için Çin Yeni Yılı’nda çocuklara ve çalışanlara içinde para olan kırmızı kesecikler dağıtılır.
  • Çinli gelinler kırmızı gelinlik giyer. Bir bebek ilk ayını doldurunca, bunu kutlamak için kırmızıya boyanmış yumurtalar ikram edilir.
  • Çin’de sarı, altın sarısı ve yeşil de şans getiren renklerdir. Sarı ve altın sarısı güneşi, yeşil ilkbaharı simgeler.
  • İş yerimiz için renk seçerken sadece kişisel elementimize değil, iş kolumuza da uygun bir renk seçmemiz tavsiye edilir: Çiftçilerin, ahşapla ilgili iş yapanların yeşili; parayla ilgili işlerde, bankalarda, sigorta şirketlerinde parayı simgeleyen suyun renkleri olan mavi ya da siyahı; meskenlerle ilgili iş yapanların toprağın rengi olan sarıyı kullanmaları uygun bulunur.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Makrome Sanatı, CeReZForum.
  • İbret Taşı, İsmail Kadare, Kırmızı Kedi Yayınları, 2011.
  • Feng-shui ile Mutlu Ofisler, Elif İzgi Uluyüz, Pegasus Tasarım, Ağustos 2014.