Etiket arşivi: Sartre

Sanat ve Sanatçıya Dair

  • “Canlı bir at gördüğümüzde onun güzelliğinden çok, o atın resmindeki güzellikten etkileniriz. Çünkü onu yapan aklın güzelliğine hayranlık duyarız. Sanatçı, sanatsal taklit ile maddeye biçim verir ve ruhun duygularını maddede görünür kılar. Sanatçı, kendi duygularını çalıştığı maddeye işleyen kişidir..” Bizanslı akademisyen Manuel Chrysolaras (1350-1415).
  • Rus yazarını toplumun geri kalanından farklı ve daha asil biri olarak görmek, ona ayrıcalıklı bir konum vermek geleneğinin kökleri 19. yüzyıldaki Romantizm’in sanatçıyı yücelten tavrına dayanır. Bu tavır, belki deRusya’nın dünyanın geri kalanından yalıtılmışlığına bağlı olarak, Batı Avrupa’ya nazaran, daha uzun sürmüştür.

    Puşkin’in Peygamber (1820) adlı şiirindeki şairin ayrıcalıklı konumu teması, Rus kültüründe 1980’lere kadar devam etmiştir.

  • “Sanat, tuhaf mucizesiyle, bayağılığı, ruhun düşkünlüğünü törpüler. Ruhun yüceldiği bile olur.” Selim İleri, Hepsi Alev.

  • “Yazma deliliği, gerçek deliliğin panzehiridir.”
    “Sanatsever kişi, sanatçıların sıradan insanın lanetlenmesine yol açacak kusurlardan muaf tutulması gerektiğini bilir. Sanatçı, herkesin temsilcisidir, korkusuzca konuşan kişidir, ona teşekkür edilir ve o da bunun bedelini öder. Sömürgeciliğin bütün saçmalıklarını tek tek ortaya döken Forster; ortalığı koklayıp, bela ve ölüm arayan Graham Greene; hemen her şeyi gören ve gördüklerinden nefret eden Evelyn Waugh; farelere işkence eden ve ailesinin eşyalarını genelevlere bağışlayan Proust; karısının üzerine duvar örerek onu çocuklarından uzak tutan Dickens; yalancının teki olan Lilian Hellman; Simone de Beauvoir’ın genç fıstıklar ayarladığı Sartre; ikinci karısını bıçaklayan Mailer; aşıklarından ikisi intihar eden Ted Hughes….” Hanif Kureishi, Son Söz.
  • Goethe, ayaklarını sıcak suya sokup yazarmış.
  • Wagner, tütsü ve parfümlerle donatılmış bir odada, ipek sabahlığını giyerek beste yaparmış.
  • Haydn, beste yaparken tören peruğunu takarmış.
  • Nabokov, kürsünün başında dikilir, kitabını küçük not kağıtlarına yazarmış.

 

Çağdaş Sanata Varış 223| Postmodernizm’e Eleştiriler 2

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

  • Postmodernizm’in bir akım veya hareket olmadığı, çünkü bir isyan jargonu taşımadığı söylenir.
  • Bir başka eleştiri ise, Postmodernizm’in ne geçmişe ne de bugüne bağlı olduğu yönündedir..
  • ABD’li sanat eleştirmeni ve felsefeci Arthur Danto (1924-2013), ilkini 1984 yılında yayımladığı Sanatın Sonu ve Sanatın Sonunun Ardından adlı eserleriyle, sanatın sonunu ilan etmiştir. Bu ifade ile, Modern sanatın temelindeki geleneksel kültürel fikirlerin toplumsal ilerleme inancı, belirli ideallere bağlılık, sanatın izleyicisini aydınlatma ve geliştirme kapasitesine sahip olduğu inancının yerini kültürel göreceliğe, pazarlamanın pragmatik taleplerine, sponsorların ve kurumların ihtiyaçlarına bıraktığını anlatmak istemiştir.
  • Madem ki Çoğulculuk, yani “farklılığı çoğaltmak” Postmodern’in umududur, Postmodern mimari NY’dan Delhi’ye her yerde olduğuna göre, Postmodernizm’in çoğulcu ve yerel olma iddiası ne oldu, diye sorulur.
  • Postmodernizm’de orijinalite yokluğu çekiliyor; yeni gibi gözüken her şey geçmişin orijinalitesinden besleniyor, denir.
  • Postmodernist kuram yoktur, sınıflama, tanımlama yoktur, sanat sayılan- sayılmayan yapıt ayrımı yoktur. Dolayısıyla öyle bir estetikten söz edilemez.
  • Postmodern düşünürlerin çoğu insanları, tedirgin ve mutsuz eden, onları sürekli her şeyi sorgulamaya iten bir yaşamla karşı karşıya bırakır.
  • Tutarsızlık ve amaç yoksunluğu Postmodernizm’in tek tutarlı özelliğidir.
  •  ‘Las Vegas’tan Öğrenmek’ demek, kitsch’i temize çıkarmak çabasıdır.
  • Bilim ve sanatta mükemmellik yerine gelişme içinde olduğunu varsaymak tüm yapıtlara bir bitmemişlik duygusunu da beraberinde getirmiştir.
  • Bilgi TV oyununa malzeme olmuş, Tokyo’da Fransız Parfümü sürülüp Hong Kong’da Retro giyiliyor. İktidarın adı sermaye. Eklektik yapıtlar için alıcı- izleyici bulmak kolay. Sanat kendisini kitsch kılarak amatörün beğenisini pohpohluyor. Galeri sahibi, sanatçı, eleştirmen ‘ne olursa olsunculuk’ta anlaşıyorlar. Zaman gevşeme ve rahatlama zamanı. Bu ‘ne olursa olsun’ realizmi aslında paranın realizmi. Yapıtların değerini karlılıkla ölçmek yararlı bulunuyor.
  • Postmodernist’ler, Kitsch’i, TV dizilerini, Readers Digest kültürünü, reklamcılığı, motelleri, B tipi Hollywood filmlerini, sözde edebiyatı (ucuz baskı korku, aşk, popüler biyografi, cinayet, bilim kurgu, fantezi romanı), hepsini büyüleyici bulurlar.
  • Postmodern çağın hisleri, tuhaf bir aşırı coşkunun egemenliği altındadır.
  • Öznenin kaybolması, kişisel üslubun giderek daha zor bulunur olması.
  • Postmodern mimarlar geçmişin tüm mimari üsluplarını akıllarına estiği gibi, ilkesizce yağlamayıp, aşırı- uyarıcı kümelenmeler halinde bir araya getirmektedirler. Tasasız bir eklektisizm hakimdir.
  • Postmodernizm, soylu amaçları gözden düşürmüştür.
  • Bu dönemde, ideallerin yerini iyi bir meslek ya da beceri edinme almıştır.
  • Cahillikten suçluluk duymak kalmamıştır; bir daha geri gelmemek üzere aydının iktidarının sonu gelmiş, aydın ölmüştür.
  • Bu dönemde, siyaset alanında da akıldışı akımlar güçlenmiştir.
  • Arılık arayışı, sıradan bayağı ve gündelik olandan uzak durma çabası terkedilmiştir.
  • Postmodernizm , ciddiyeti aşağılıyor.
  • Mısır asıllı ABD’li edebiyat teorisyeni, eleştirmeni ve yazar İhab Hassan (1925-2015): “Postmodernizm, biçimsel kaygının öne çıktığı, canlılığını yitirmiş bir Modernizm’dir.”
  • Özgürlüğün/üslubun yerini gibilik vasfı almış; gibilik vasfı, sahicilik vasfı gibi sunulmaya başlamıştır.
  • Bu dönemde, sanatsal aktivite özerkliğini yitirmiş, büyük oranda sisteme entegre olmuştur.
  • Bu dönemde bir nesnenin sanat yapıtı olması için öyle sunulmasının yeterli olacağı sanılıyor.
  • Sanatın gerekliliğine duyulan inanç zayıfladıkça, sistemin sanatı ve sanatçıyı payelendirmesi daha abartılı hale gelmiştir.
  • Postmodern’i yaşatan ve destekleyen Sağcı politikalardır.
  • Postmodern sanatta metalar fetişleştirilmiştir. Dolayısıyla bu tavırla sisteme karşıtlık olası değildir. Postmodernizm, statüko ile uzlaşır. Postmodernizm, politik olarak iktidarsızdır.
  • Reklamın hedefi artık yeni bir metalaşmış gerçeklik yaratmaktır.
  • Bireysel ilgilerin çeşitliliğine yanıt vereceği sanılan seçim olanağı bolluğu, bireylerin hiçbir şey seyretmemeyi seçmesine yol açmıştır. Zapping ile kendi Postmodern gösterinizi kendiniz yaratıyorsunuz. Zapping yüzeysel bir sabırsızlığın Postmodern belirtisidir. Zapping, sıfır bilinçtir.
  • Postmodernizm kutuplaşma yaratmıştır. Değişik toplumlar, değişik değer yargıları kabul görünce, birey yok olmuştur.
  • “Sahtelerin gerçeği” yaratılır. Güneydoğu Asya’da “hakiki taklit”, bölge ekonomisinin %20′sini oluşturmaya başlamıştır.
  • Eleştirel Postmodernizm, kitle iletişimi imajlarına ve sunum tarzlarına müdahale eder. Kitle iletişimi, baskıcı kalıplar ve kapitalist ideolojiyle dolu bir imaj bankası olarak görülür.
  • Güçlü Postmodernizm, medya ve tüketici toplumunun dillerini bozar ve aynı zamanda burjuva dünyasının kayıtsızlığını eleştirir.
  • Postmodernizm avangardın yalnızca bir simülasyonunu sunar.
  • Postmodern’ler ezoterizme (edinebilmek için inisiye olmayı gerektiren, sadece üyelere açık gizli bilgi) kayıyorlar, mantığın ve sözün hiyerarşik üstünlüğünü yıkıp retoriği ve yazıyı öne çıkarıyorlar.
  • Postmodernizm’in Hıristiyanlığa sert bir darbe olduğunu söylerler. Yapısöküm, bazı eleştirmenler tarafından teoloji karşıtı olmakla suçlanır. Postmodernliğin özündeki materyalizmin bir ateizmi ya da inançsızlığı işaret ettiğini öne sürerler.
  • Modernizm, sanatı kitleden kopardığı, onu bir bilgi nesnesi haline getirdiği için eleştirilmişti. Postmodern Sanat bunu kırmayı, seçkinci tavrı dışlamayı öngörüyordu. Sonunda ortaya çıkan felsefe-düşünce-sanat ilişkisi ile büsbütün seçkinci, mutlakiyetçi bir bilgi anlayışını öne çıkardı. Sanat yapıtı değil, sanat bilgisi ağırlık kazandı.
  • Postmodern dönem, etik değerlerin ve sorumlulukların yok sayıldığı, hiç değilse ikinci plana itildiği bir dönem oldu.
  • Cinsellik bir tüketim nesnesine dönüştü. Bu, sanatın sorumluluğunu unutmasıdır.
  • Ernest Gellner’e (1925-1995) göre Postmodernizm, sömürgeciliğin bedelini ödemek için öznelciliğin batağına saplanmıştır. Sömürgecilik döneminde benimsenen nesnellik, gerçekte bir egemenlik kurma aracıydı. Öznelci görecelik ise, bu araçtan kurtulmanın bir yolu gibi görülmüştür. Postmodernizm, bir öznellik histerisidir.
  • Mario Vargas Llosa’nın (1936-) Hınzır Kız adlı eserinde yer verdiği Postmodernizm eleştirisi şöyledir:

Paris’te Mayıs 1968 Devrimi sonrasında alışkanlıklar daha özgürleşti ama kültürel bakış açısıyla, ünlü bir kuşağın (Mauriac, Camus, Sartre, Aron, Merleau Ponty, Malraux) tamamen ortadan kayboluşuyla birlikte sessiz bir kültürel geri çekilmenin yaşandığı o yıllarda, düşünce üstatları şahsiyetler artık yaratıcıların arasından değil eleştirmenlerin arasından çıkmaya başladı: Kibirli ve ezoterik belagatleriyle kendi tilmiz grupları içinde yalıtık ve kültürel hayatları bu evrimin sonucunda daha da banalleşen halk yığınlarından giderek uzaklaşan, önce Michel Foucault ve Roland Barthes gibi Yapısalcılar, sonra da Gilles Deleuze ve Jacques Derrida gibi Yapısökümcüler.”

 

 

Çağdaş Sanata Varış 100|Fransız Yeni Dalga Sineması 4|Godard, Rohmer, Rivette, Malle

  • Godard’ın stili, izleyicilerin dikkatini filmin içeriğinden çok stile dikkat etmelerini sağlayarak politik hale gelmiştir. Filmlerini politik olarak yaptığı gibi, politika hakkında da filmler yapmıştır.
  • Vietnam ve Cezayir savaşlarına, Angola ve Kongo’daki zulme, politik mültecilere, Kennedy’nin öldürülmesine, ABD’deki ırkçılığa, sömürgeciliğe, Mao’ya, ABD ve SSCB’nin aya gidişine, Filistin davasına, Kuba’ya filmlerinde yer vererek politik duruşunu sergiler. Kendi hükümetinin projelerini, yöntemlerini de eleştirir. Zaman zaman anarşik söylemler kullanır.
  • Birçok politik filmini, kendi adıyla değil, Dziga Vertov Grubu ile (1969-1973) yapmıştır.
  • Endüstri olarak Hollywood’dan nefret etmesine rağmen, Holywood’un gangster ve silah temalarını sevmiştir.
  • “fin visa de controle cinematografie”  diye bitirir Weekend’i. CNR’nin (Centre National de la Cinematografie) filmler üzerindeki denetimini protesto eder.
  • Anti-semitizm konusunda faşistlerle komünistlerin birleştiğini; özel mülk, monogami ve devletin dünyayı üçe böldüğünü düşünür.
  • Seyircinin, kendi dünyasının dışında bir hayat anlatıldığını zannederken, birden anlatılanın aslında kendi hikayesi olduğunu kavrayıp avlanmasını amaçlayan Brechtyen yöntemi izler.
  • Brecht’in tiyatroda yaptığını sinemada yapar, yabancılaşma temasını işler. Kişileri numaralayarak, bireyi yok eder, distopyaya yaklaşır.
  • Döneminin geçerli sanat akımları olan Yeni Gerçekçilik ve Pop Art gibi Godard da ticari meta/TV/reklamlar ile ilgilidir. Aşkın ve kadının da ticari metaya dönüştüğüne dair, TV reklamlarını gördüğümüzü ama fark etmediğimize dair göndermeler yapar. Bazı markaları filmlerinde telaffuz eder, Hermes gibi. Tüketim toplumunun sonunun geldiğini düşünür. Tüketim toplumunu eleştirirken otomobil ve benzin istasyonu görüntülerini kullanır.
  • Filmlerinde, dönemin sanat dünyasında bir araç haline gelmiş neonlarla yazılar yazar: Nouvelle Vague, Cinema, Riviera gibi.
  • Kendisine kısıtlar koyar, kendisi ile yarışmayı sever.
  • 1970’lerde televizyon için bir dizi video projesi yapar.
  • 2001 yılında çektiği Aşka Övgü adlı filminde de en ufak bir ışık ve gölge özeni göstermez, çamur gibi renklerle (tanımlama Murathan Mungan’a aittir) çekim yaparak, bir video sanatı gösterisi gibi filmi sahteleştirir. Böylece, filmin küçük ve saklı hikayeleri nesneleşir, sahteleşir. Bellek ve tarih arasındaki ilişkiyi gündeme getirir. Finali, özellikle kötü çekilmiş görüntülerle yapar. Alain Resnais’nin Hiroşima Sevgilim’de izlediği yolu izler: filmine bir  leit-motiv koyar, bu leit-motiv “Hayatınızın ne olmasını istersiniz? Bir roman mı, bir film mi, bir tiyatro oyunu mu?” cümlesidir.
  • Bertolucci, Godard için, onun ışımak için kendinden başkasına ihtiyacı yoktur, der.
  • Sartre, Godard’ın entelektüel olmadığını, dolayısıyla filmlerinin de entelektüel yapıtlar olmadığını söyler.
  • The New Yorker dergisi, Godard’ın bir düşünce adamı olmadığını yazar.
  • “Like so many Godard’s films, a love story with a bullet in it”.

 

Eric Rohmer (1920-2010)

  • Cahiers du Cinéma’da tüm 50’li yıllar boyunca unutulmaz yazılar yazıyor. 1957-1963 yılları arasında derginin editörü. 1957 yılında Claude Chabrol ile birlikte hazırladıkları Hitchcock kitabı bir klasik. Tüm Yeni Dalga yönetmenlerinden önce, 1950’de kısa filmlerle yönetmenlik yaşamı başlıyor. 1959’da ilk uzun metrajlı filmini, Aslan Burcu’nu çekiyor. Ama ilk uluslararası başarısı 1969 yılında Maud’lardaki Gecem ile geldi.
  • Yakınlaşmanın, cinsellik dışında her yanıyla ilgileniyor.
  • Maddi durumun değişmesinin burjuva toplumundaki dostluk, güven, arkadaşlık kavramlarını nasıl etkilediği üzerinde duruyor.
  • Filmlerini hep erkek bakış açısından anlatıyor. Ama filmlerinde, asıl güçlü olan kadınlar.
  • Sadakat sorununun (bir kadına, bir düşünceye, bir dogmaya) çok üzerinde duruyor.
  • Seyirciye, düşünen, düşünme yoluyla iletişim kuran, fikir ve ilke sahibi kişiler gösterir. Düşüncenin soyluluğunu vurgular. Sinemanın da düşünceleri iletecek bir alan ve araç olduğunu düşünür.
  • Edebiyat kültürüne çok hakim olan Rohmer için metin olağanüstü önem taşır. Edebiyat uyarlamaları da yapar.
  • TV filmleri de çeker, üniversitede sinema dersleri de verir.
  • Sineması farklı, konuşan, düşünen, hem duygulara, hem beyne seslenen, kültürlü bir sinemadır.

 

Jacques Rivette (1928)

  • Rohmer’in sineması romandan etkilenirken, Rivette’inki sahne dramalarının etkisinde kaldı. Süreklilik ve psikolojik yoğunluk olgusunu inceledi.
  • Gerçeklik-düş ikilemini, uzun süren (hepsi iki saati aşan, en uzunu 750 dakika olan), gevşek örgülü öykülerle filme çekmiştir. Godard gibi Yeni Dalga prensiplerini kariyeri boyunca korumuştur.
Jeanne Moreau, İdam Sehpası adlı filmin bir sahnesinde. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Jeanne Moreau, İdam Sehpası adlı filmin bir sahnesinde.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Louis Malle (1932-1995)

  • Yeni Dalga yönetmenleri arasındaki tek burjuva. Çok zengin bir ailenin çocuğu.
  • 1958 yılında, Chabrol’un Yakışıklı Serge’i ile aynı yılda İdam Sehpası adlı ilk ve ünlü filmini çekerek Yeni Dalga’nın öncüleri arasına giriyor.
  • Aynı yıl yaptığı ikinci filmi Aşıklar’da da Jeanne Moreau’ya rol verip onu yıldız yapıyor.
  • Beyazperdede o zamana dek görülmedik bir serbestlikle cinsellik anlatarak skandal yaratıyor. Enseste varan bir ilişkiyi de filme çekiyor.
  • İçinden geldiği burjuvazinin tüm gizli ve açık yasak ve tabularını çiğneyen filmler yapıyor.
  • Fransız sinemasının çok farklı iki kanadını temsil eden iki oyuncuyu, Jeanne Moreau ve Brigitte Bardot’yu, aynı filmde bir araya getirip başarılı bir film gerçekleştiriyor, Viva Maria, 1965.
  • 1960’lı yılların sonunda Hindistan’da belgeseller çekti. Drama, komedi, belgesel..pek çok türü deniyor.
  • 1978’de Brook Shields’i The Pretty Baby adlı skandal yaratan filminde oynatıyor, filmin başarısı onu ABD’ye yerleşmeye ve uzun süre yalnızca orada film yapmaya yöneltiyor.
  • ABD’deki ikinci filmi Atlantic City, 1980, yönetmene çeşitli Oscar adaylıkları getiriyor.

Batı’nın Edebiyat Ödülleri 3

  • Günümüzde de Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılan Fransız Akademisi, 1635′te XIII. Louis döneminde Kardinal Richelieu tarafından kurulmuştur.
  • Üyelerine, Ölümsüzler adı verilmiştir. Bu akademinin üye sayısı tarihi boyunca hep 40 olarak kalmış, kaydı hayat şartıyla şeçilmişlerdir.
  • Bu Akademi’nin görevi Fransız dilinin doğru konuşulması için kurallar koymak, sözlük hazırlamak ve Fransızca yazılmış kitaplara ödül vermektir.
  • Kuruluşundan bu yana sekiz sözlük yayınlayabilmiştir.
  • Moliére, Rousseau, Balzac,  Sartre, Camus Akademi’ye kabul edilmemişlerdir. Zola 24 kez adaylığını koymuş, kabul edilmemiş, Hugo beşinci adaylığında Akademi üyesi olabilmiştir.
  • 346 yıl boyunca tüm üyeleri erkektir. Akademi’ye ilk kabul edilen kadın 1980 yılında Marguerite Yourcenar’dır. Daha sonra Jacqueline Romilly 1988’de, Hélene Carrére d’Encausse 1990’da, Florence Delay 2000’de, Assia Djebar 2006 yılında Akademi üyesi olmuşlardır.
  • Fransız Akademisi’nin 1918 yılından beri vermekte olduğu büyük roman ödülü, artık Fransa’da verilen diğer ödüller kadar önem taşımıyor.
  • 2006 yılında Akademi ile Goncourt aynı romana ödül verdiler: Jonathan Littell’in Les Bienveillantes (The Kindly Ones) adlı romanı.

 

  • Fransa bir edebiyat ödülleri ülkesi. Ama bu ödüllerin en önemseneni Goncourt Ödülü.
  • 1903’ten beri her yıl “yılın en iyi ve en yaratıcı düzyazı yapıtı”na veriliyor.
  • Bu ödül bir yazara sadece bir kez verilebiliyor. Tek istisna, ödülü 1956’da alan Romain Gary’nin 1975’te de Emil Ajar takma adıyla ikinci kez alması.
  • Yazar, eleştirmen ve yayıncı Edmond de Goncourt’un tüm mirasını bağışladığı Goncourt Akademisi’nce Edmond’un ve kardeşi Jules Alfred de Goncourt onuruna oluşturulan ödül, nakden 10 euro veriyor ama kazanana yalnızca ün getirmekle kalmıyor, yüksek bir satış güvencesi de sağlıyor.
  • Goncourt Kardeşler, Natüralizm’in Emile Zola’dan sonraki en önemli temsilcileri sayılıyorlar.
  • Kardeşler, gerici, tutucu buldukları, onların görüşüne göre edebiyat devleri olan Flaubert, Zola, Balzac, Baudelaire’i bünyesine almayan Fransız Akademisi’ne alternatif, ilerici bir Akademi fikrine ön ayak oldular. Kardeşlerin dileği doğrultusunda, yalnızca edebiyatı desteklemek amacıyla Goncourt Akademisi kuruldu. Vasiyeti yerine getirmekle  görevlendirilenlerden biri de Alphonse Daudet idi.
  • Akademi jürisi hepsi yazar 10 kişiden oluşuyor. Kaydı hayat şartıyla seçilen üyeler maaş almıyor ama bu çok prestijli bir görev. Aralarından biri ölünce onun yerine kimi alacaklarına oy birliği ile karar veriyorlar.
  • Seçici kurul karar toplantısını Café Restaurant Drouant’dayapıyor. Bu işletme, kurucusunun yaratıcılığı ve ilericiliğiyle paralel, çok az kuruma nasip olacak bir özelliğe sahip. 1880 yılında Paris’te, Opera yakınlarında Charles Drouant tarafından, dönem için bir yenilik olan café-tabac tanıtımı ile açılıyor. Kısa sürede baba-oğul Daudet’ler, Monet, Pisarro, Rodin, Renoir gibi devrin sanatçılarının müdavimi olduğu bir yer haline geliyor. Goncourt Kardeşlerin vasiyeti doğrultusunda kurulan Goncourt Akademisi de toplantılarını burada yapmaya başlıyor ve günümüze kadar bu gelenek devam ettiriliyor.
  • Fransa’nın en önemli edebiyat ödüllerinden bir başkası, Renaudot, bir zamanların ünlü haftalık gazetesi La Gazette’in kurucusu Théophraste Renaudot (1586-1653) adına 1926’da kuruldu. 1926’da Goncourt jürisinin kararını bekleyen on edebiyat eleştirmeni tarafından oluşturulmuş. Her yıl Goncourt ile aynı günde ve aynı yerde, Dourant’da açıklanıyor.Bilmiyorum dünyada iki edebiyat ödülünün açıklanmasına her yıl, bu kadar uzun süre, ev sahipliği yapan başka bir lokanta var mıdır?
Seçici kurul, her yıl Kasım ayı başında, Paris’te Café Restaurant Drouant’nın birinci katındaki lokanta kısmındaki oval salonda yemek yedikten sonra saat tam 12:55’te Akademi’nin sözcüsü heyecanla bekleyenlere kararlarını bildirir. Fotoğrafta 2012’nin heyecanlı bekleyişi bu ödülün ne derece önemsendiğini gösteriyor. Fotoğraf:lemonde.fr

Seçici kurul, her yıl Kasım ayı başında, Paris’te Café Restaurant Drouant’nın birinci katındaki lokanta kısmındaki oval salonda yemek yedikten sonra saat tam 12:55’te Akademi’nin sözcüsü heyecanla bekleyenlere kararlarını bildirir. Fotoğrafta 2012’nin heyecanlı bekleyişi bu ödülün ne derece önemsendiğini gösteriyor.
Fotoğraf:lemonde.fr

Çağdaş Sanata Varış 2 | Akademiler

Jacques- Louis David (1748-1825), Marat’nın Ölümü (1793), Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi, Brüksel. David resim eğitimini Fransız Krali¬yet Resim ve Heykel Akademisi'nde tamam¬ladı. Napolyon tarafından baş ressamlığa atanmıştı.

Jacques- Louis David (1748-1825), Marat’nın Ölümü (1793), Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi, Brüksel.
David resim eğitimini Fransız Krali¬yet Resim ve Heykel Akademisi’nde tamam¬ladı. Napolyon tarafından baş ressamlığa atanmıştı.

Akademi adı, Platon’un öğrencileriyle konuştuğu, bilginlerin toplandığı yerin adından alınmıştı.

Resim, çizim ve heykelin zanaat olarak kabul edilmesinden hoşnut olmayan İtalyan sanatçıların 16.yüzyıl sonunda örgütlenmesi akademilerin ilk nüvesini oluşturur. Amaç, bu alanların entellektüel ve yaratıcı yönünü ortaya koymak ve kabul ettirmek, sanatçılara toplumsal, kültürel ve ekonomik olarak değer verilmesini sağlamaktı. Akademiler olarak adlandırılan bu gruplar 18.yüzyılda bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Fransa, İspanya ve İngiltere’dekiler kraliyet desteğinden yararlanmış, bu durum kurumların ve üyelerinin, “akademisyenlerin”, statüsünü daha da yükseltmiştir. 1789 Fransız Devrimi’ne kadar, ressamların tanınmak ve saygınlık kazanmak için bir tek olanakları vardı: Loncalar başkanının sultası altında bulunan Akademi’ye girmek. Görevliler çok güçlü olduğu için, ödüller ve atamalar dalaveresiz olmuyordu.

Akademiler, sanatçılara çalışabilecekleri mekanlar sunan, “akademik resmin” stillerini ve konularını destekleyen kurumlardı. Akademiler, sanata zanaatten daha yüksek bir statü kazandırmak, sanatı loncaların kontrolünden kurtarmak, sanatın bir el ustalığı, mekanik sanat, yerine entellektüel bir etkinlik, liberal sanat, olarak görülmesini sağlamıştır.

İlk kurulanlar sırasıyla, Floransa, Roma , Milano akademileridir. 1648 yılında Paris’te ressamlar Kral XIV. Louis’yi bir akademinin oluşumunu desteklemeye ikna etmişlerdir. Fransa Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi, zamanla sanatın eğitimi ve sergilenmesi konusunda bir tekel durumuna gelmiştir. Sanatın ve sanatsal zevkin belirli kurallar çerçevesinde öğretilebileceğine inanılmış, akademiler okul işlevi görmeye başlamıştır. Fransız Kraliyet Akademisi’nin sanat sergileri Salon’da yapılırdı. Zaman içinde Salon, Fransa’nın yüksek kültürünü etkiler hale geldi. Sonraki 200 yıl boyunca, Fransa’da başarı elde etmek isteyen tüm sanatçılar için Paris Salonu’nda yer almak çok önemliydi. 1748′de, ödüllü sanatçılardan oluşan bir jürinin de çalışmaya başlamasıyla birlikte Salon, tartışmasız şekilde etkili olmaya başladı. Salon, 1748-1890 yılları arasında dünyadaki en önemli sanat etkinliği olma özelliğini korumuştur. Gazetelerde yayınlanan eleştiri yazıları, çağdaş sanat eleştirmenliğinin başlangıç noktası oldu. Fransız Devrimi ile birlikte Salon yabancı sanatçılara da açıldı. 1848 Devrimleri ile birlikte Salon nisbeten özgürleştirildi. Reddedilen eserlerin sayısı azaltıldı. 1849′da ise madalyalar dağıtılmaya başladı. Jürinin gittikçe daha tutucu ve akademik davranması sonucu Empresyonist ressamların eserleri genel olarak Salonlar’a kabul edilmedi. III.Napoleon  Salon des Refusés (Reddedilenler Salonu) adı altında yeni bir salon açılmasını sağladı. 1863′te açılan bu sergi avant-garde akımın da başlangıcı oldu. Empresyonistler, daha sonraki yıllarda kendi bağımsız sergilerini açtılar. 1899 yılında Salon du Champs de Mars, 1903 yılında Salon d’Automne gibi alternatif Salonlar oluştu.

Günümüzde de Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılan Fransız Akademisi, 1635′te XIII. Louis döneminde Kardinal Richelieu tarafından kurulmuştur. Üyelerine, Ölümsüzler adı verilmiştir. Bu akademinin üye sayısı tarihi boyunca hep 40 olarak kalmış, kaydı hayat şartıyla şeçilmişlerdir. Bu Akademi’nin görevi Fransız dilinin doğru konuşulması için kurallar koymak, sözlük hazırlamak ve Fransızca yazılmış kitaplara ödül vermektir. Kuruluşundan bu yana sekiz sözlük yayınlayabilmiştir. Moliére, Rousseau, Balzac,  Sartre, Camus Akademi’ye kabul edilmemişlerdir. Zola 24 kez adaylığını koymuş, kabul edilmemiş, Hugo beşinci adaylığında Akademi üyesi olabilmiştir. 346 yıl boyunca tüm üyeleri erkektir. Akademi’ye ilk kabul edilen kadın 1980 yılında Marguerite Yourcenar’dır. Daha sonra Jacqueline Romilly 1988’de, Hélene Carrére d’Encausse 1990’da, Florence Delay 2000’de, Assia Djebar 2006 yılında Akademi üyesi olmuşlardır.

Fransa Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi örnek alınmış, 1790 yılında Avrupa’da yüzden fazla akademi kurulmuştur.

Kompozisyonun ve çizimin iyi bir resmin temeli olduğu kabul görmüştür.  Akademik resim, form olarak, çizimi renkten önemli bulur, boyayı kontrollü bir biçimde uygular. Kompozisyon düzenlemesini önemser. Teknik beceri en üst seviyede olmalıdır. Akademi öğrencisi ışıktan gölgeye ağır geçişi öğrenir. İçerik olarak, konuların bir hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşide, yaratıcılık, hayal gücü ve edebi kaynaklara referans gerektiren konulara, gözlemden türetilenlere göre daha yüksek bir statü tanınır. Konulara, önem ve prestij sırasına göre bakıldığında tarih resmi en üsttedir. Portre, janr ( sıradan insanın gündelik hayatından sahneler), manzara ve natürmort hiyerarşide daha alt basamaklara aittir. Dolayısıyla akademik resimde  konular daha çok tarih, İncil ve mitolojiden seçilir. Klasik heykel sanatının ölçülerine göre doğayı ülküselleştirmeye veya güzelleştirmeye yönelik programa Klasisizm veya Akademi deniyor.

Bir sanat eserinin Batı kanonuna dahil edilmesi, akademiler tarafından belirlenen standartlar çerçevesinde olduğunu belirler. Kanonik sanat en yüksek niteliğe sahip sanattır.

On dokuzuncu yüzyılda Romantik ve Realist akımlarla sanatsal bağımsızlık fikri gelişmiş, akademilerin otoritesi sorgulanmaya başlamış, zaman içinde sanatsal otorite ve etkileri azalmıştır, kanonun rolleri ve anlamları sorgulanmaya başlamıştır. Kanona dahil edilmenin, ustalık veya estetik değerle  hiçbir ilgisinin olmayabileceği, sanat dışındaki koşullarla daha fazla bağlantılı olduğu, kanonun hakim elitler tarafından belirlenen yapay bir standart olduğu savunulmuştur. Bu yüzyıldan itibaren akademik resim terimi hayal gücüne dayanmayan, modası geçmiş konuları ve stilleri tanımlamak için kullanılan olumsuz bir terim haline gelmiştir.

 

Sir Joshua Reynolds (1723-1792), Miss Bowles. Reynolds, İngiliz Kraliyet Akademisi kurucularındandır ve ilk başkandır. Daha çok portre ressamıdır ve çocukların masumiyetini resmetmeyi sevdiğini belirtmiştir.

Sir Joshua Reynolds (1723-1792), Miss Bowles.
Reynolds, İngiliz Kraliyet Akademisi kurucularındandır ve ilk başkandır. Daha çok portre ressamıdır ve çocukların masumiyetini resmetmeyi sevdiğini belirtmiştir.

Jacques- Louis David, Napolyon ve İmparatoriçe Jozefin’in Taç Giyme Töreni.

Jacques- Louis David, Napolyon ve İmparatoriçe Jozefin’in Taç Giyme Töreni.