Etiket arşivi: Salman Rushdie

Çağdaş Sanata Varış 154| Postmodern Edebiyat 3

  • Modernizm, bireyin öznelliğini ve geçmişini, bir parçalanmışlık içinde yansıtmaya eğilimlidir. Çorak Ülke ve Deniz Feneri’nde olduğu gibi. Modernizm parçalanmışlığı trajik bir şey gibi gösterir. Oysa parçalanmışlık, gelip geçicilik ve tutarsızlık Postmodernizm’i üzmez, tersine eğlendirir.
  • Modernist yazarlar dünyayı tecrit olmuş, yabancılaşma ve belirsizliklerle dolu olarak görmüşlerdir. Postmodernistler için ise bu dünya artık yeni ve yabancı değildir. Bunu verili bir durum olarak kabul etmişler ve dünyaya dışarıdan, oyunbaz ve mizah içeren gözlerle bakmaya başlamışlardır. Pek çok Postmodernist çalışma Modern dünyanın sorunlarına ironi ve kara komedi çerçevesinde yaklaşır.
  • Eskiden sömürgeciler tarafından kontrol edilen topraklardaki insanlar tarafından ya da onlar hakkında üretilen çalışmalar post kolonyal edebiyat/sömürgecilik sonrası edebiyat türü olarak sınıflandırılır. Post kolonyal çalışmalar, kültürel ve ulusal kimlikler, dini gerilimler, bir ırka ya da etnik gruba diğerinin boyun eğdirmesi ve kültürlerin karışımı ya da mücadelesiyle ilgili meseleler post kolonyal edebiyatın temalarıdır. Edward Said’in (1935-2003) Şarkiyatçılık/Oryantalizm isimli çığır açan eserini yayınlamasıyla birlikte post kolonyal edebiyat 1978’den itibaren parlamaya başladı. Batılı toplumların Doğu’ya bakışı Oryantalizmi yorumlayan, Yapısöküm’e tabi tutan Edward Said’e göre Oryantalizm, Doğu’nun gerçekte ne olduğunu değil, Batı’nın Doğu’yu kendi gereksinimleri doğrultusunda nasıl yorumlamak istediğini anlatır. Said ve izleyicileri, Batı’nın kültür birimlerini bu açıdan yorumlarlar. V. S. Naipaul’un Nehrin Dönemeci (1979) ve Salman Rushdie’nin Gece yarısı Çocukları (1987) romanları bu alanda verilmiş önemli eserler arasındadır. Bu tür günümüzde de gelişimini sürdürmektedir. Yeni bir post kolonyal yazar nesli ABD, İngiltere ve diğer Batı ülkelerinde yaşayan Batı kökenli olmayan göçmenlerin yaşamı üzerine yoğunlaşmaktadır. Post kolonyal olarak nitelenen yazarlar arasında Nadine Gordimer, Hanif Kureishi, Doris Lessing, Zadie Smith gibi isimler yer almaktadır.
  • Yapısöküm, Oryantalizm yorumlarında ve sömürgecilik sonrası edebiyatlarını araştıran çalışmalarda ve Feminist edebiyat yorumlarında sıkça görülür.
  • Postmodern anlayışa göre, bir metnin yazıldığı ortamı bilmeden, metni Yapısöküm’e tabi tutmadan anlamak mümkün değildir.
Fotoğraf: www.thegalleryproject.com

Fotoğraf: www.thegalleryproject.com

  • Postmodernist eserler genellikle benzer özellikler gösterirler:
    Kendine atıfta bulunma,
    İroni,
    Farklı stillerin karıştırılması,
    Toplumun hakim düşüncelerinin dışındaki bakış açılarının yansıtılması,
    Labirentler, aynalar, alegoriler, şaşırtmacalar, bilmeceler, mitoloji, parodinin kullanılması,
    Hislerin sönükleşmesi,
    Olayların zaman ve mekan tanımlamasının yapılmaması,
    Olayların arasına neden – sonuç ilişkilerinin konulmaması,
    Karakterlerin kişiliklerinin tanımlanmaması,
    Eski çalışma ve figürlerin yeni bir çerçevede ele alınması,
    Yazarın bilmediği , bilemeyeceği bir gerçeği anlatmayı , öğretmeyi , açıklamayı tercih etmemesi gibi.
  • Postmodernizm, yüksek ve alçak kültür arasındaki ayrımların halen geçerli olup olmadığını ve bu ayrımların hangi zeminde yapıldığını sorgular. Birçok değerlendirmenin gizliden gizliye sosyal sınıf yapılarına dayanması Postmodernizm’de önemli bulunan bir konudur. Postmodern edebiyat esnek ve çoğulcudur; popüler olana ılımlı yaklaşır. Oysa Modernistler popüler kültüre gönderme yaparken, bunu onunla alay etmek veya onu geliştirmek için yapar.
  • Postmodern edebiyat eserleri, Modernizm’in yüksek entelektüel standartlarını bir yana bırakan, taklitçi bir edebiyat olarak eleştirilir.

 

Mitos 5

  • 1800’lerde Alman romantikleri yeni bir mitolojinin üretimini gerekli gördüler. Schlegel, Hölderlin, Schelling ve Hegel bu düşünce için çabaladılar. Güzellik, mitoloji ve özgürlük arasındaki bağ ile ortaya çıkan bu mantık mitolojisi, evrensel iletişimi, insan ruhunun eksiksiz özgürlüğünü gerçekleştirmek gibi politik bir öneme de sahip olacaktı. Hegel 1821’de “Yeni bir mitolojiye ihtiyacımız var, ama bu aklın mitolojisi olmalı. O zaman insanlar daha akılcı olabilirler, felsefe de mitolojik olmalı, çünkü ancak o zaman filozoflar anlaşılır olabilir. Eğer fikirlere estetik, mitolojik bir biçim vermezsek insanların ilgisini çekemeyiz” demişti.
Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

  • Arketip, Carl Gustave Jung’un (1875-1961) türettiği terimlerden biridir. Arketip, evrensel olarak tanınabilen bir imge ya da düşünce kalıbıdır. Arketip, yüzyıllar boyu süregelen bir anlatımdır. Tipik örnek, prototip, özgün örnek de denebilir.
  • Jung bütünüyle boş bir levhayla doğduğumuz kanısında değildi. İçkin arketipsel bir kalıpla doğduğumuzu söylemiştir.
  • Arketipler, kalıp ya da imgeler olup, maddi dünyada fiziksel varlıkları yoktur. İnsanlar, yaşadıkları kültüre bağlı olarak farklı arketipsel imgeler oluştururlar, ama arketipin kendisi aynı kalır. Arketiplerin hem olumlu hem olumsuz yönleri vardır: anne arketipi, besleyici tanrıçayı içerdiği gibi kendi çocuklarını yutan vahşi bir domuzu da içerir. Arketipler mitlerde motifler olarak belirirler.
  • Ortak temalar, birçok halkın mitlerinde ve kültürlerinde karşımıza çıkar. Her bireyin, kendi özel geçmişi vardır, ama hepimizde ortak olan, bireyin öğrenme yoluyla edinmediği, daha büyük bir resim de vardır. Jung, arketiplerin doğuştan bütün insanlarda mevcut olan ruhsal kalıplar olduğunu ve biliçdışında bulunduklarını ve gelişim sürecinde farklı arketiplerin birbirleriyle iletişime geçtiğini; arketipsel evreleri anlamanın,ruhun nasıl geliştiğini anlamamıza yardımcı olabileceğini düşünür.
  • Freud, Jung ve Adler mitoloji ile çok ilgilenmişler, teorilerinde mitolojiden çok yararlanmışlar, mitlere yeni yorumlar getirmişlerdi.
  • Jung, tarih boyunca bütün kültürlerde gördüğümüz mitin önemini güçlü bir şekilde vurguluyordu. Çünkü mit, izlemek durumunda olduğumuz evrim yolunu bize göstermede bir kılavuz işlevi görebilirdi.
  • Mitlerin içerdiği imgelerin birçoğu, Jung’un arketipler olarak adlandırdığı imgelerdir; bunlar imgeler ya da düşünme kalıplarıdır. Jung, bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin de yapı olarak arketpsel olduğunu öne sürer.
  • Mitler, insanların ortak ruhsal süreçleri ve insan ruhunun yaşam boyu süren yolculuğunda nasıl geliştiğini anlamasına yardımcı olan hikayelerdi. Mitler, ruhu iyileştirir, çünkü mitler bizimle varlığımızın daha derin düzeyleri arasında bağlantı kurar; bize bir din deneyimi duygusu aktarırlar.
  • Jung, atalarının mitsel hakikatlerinden yoksun kalan ve doğadan kopan insanlarda, ego ile bilinçdışı arasında çok büyük boşluk oluştuğunu öne sürer.
  • Jung’a göre, mitler, arketiplerden doğar; arketipler, entelektüel olarak uydurulmuş şeyler değildir, hep vardırlar ve kolektif bilinçdışının parçasıdırlar, rüyalar yoluyla bireysel ruhta ortaya çıkarlar.
  • Jung, mitleri kolektif bilinçdışından gelen fikirlerin birer dışavurumu olarak görüyordu.
  • Bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin yapı olarak arketipsel olduğu; Jung’un zengin bir anlama ulaşmak için mit, folklor ve dindeki sembolizmle olası bağlantıları incelediği bilinir.
  • Claude Lévi-Strauss (1908-2009), ilkçağın başından beri, insanların bilemeyeceği bir gerçeklik düzleminde, yanıldığını ve boşu boşuna olduğunu bilmesine rağmen, kafa yormanın hazzına karşı koyamadıkları için, sırf fikrinin peşine düşmek için, kaba ve bulanık da olsa, bir ön temsilin saf zihinsel spekülasyonunu sunabilmeye çalıştığını yazar. Ayrıca, insanların çok uzun süre beslendiği mitosların, muhayyile kaynaklarının sistemli ve asla nafile olmayan derin bir araştırması olduğunu; mitosların sıradan deneyimin saçma ya da çelişik olan, bambaşka bir ölçekte her çeşit yaratığı ya da olayı sahnelediğini; dünyanın ruhsal mimarisine kaydolan mitosların önerdikleri dünya imgelerinin bu dünyaya uygun ve onun veçhelerini sergileme yeteneğinde olduklarını söyler. 18. yüzyılda yaşamış Giambattista Vico’nun, mecazi dili düşüncenin temel bir kipi olarak görmeyi ve eskiden zannedildiğinin aksine mecazi dilin bizi gerçeklerden uzaklaştırmadığını, ona yaklaştırdığını söylemesini, insan bilimleriyle doğa bilimlerinin evriminin paralelliği tezine erken bir destek olarak sunar. Lévi-Strauss Strükturalist/Yapısalcı yaklaşımıyla, beyin yapısının değişmezliği gibi, insan düşüncelerinin de yapısal bir değişmezliği olduğunu; insanların diyalektik düşündüğünü; bunu çözebilirsek, yerçekimi gibi formüle edebileceğimizi öne sürer. Lévi-Strauss ayrıca mitoslar arasında uzun çağrışım zincirleri de kurulabileceğini ve bunun gerekli olduğunu da söyler.

 

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş.  Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş. Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

  • Değerlerini yitiren ritüellere bağlı mitosların, edebiyat ürünleri ile öteki halkların edebi geleneklerine sızdıkları gözlenir. Geçmişin mitolojik bilgeliğini bize bir kez daha tanıtma girişiminde bulunmuş kimseler dini liderlerden çok yazarlarla sanatçılar olmuştur. Thomas Mann, James Joyce, Picasso, Joseph Conrad gibi yazar ve sanatçıların yapıtlarında, yaşantımızda etkisini yitirmiş etkinliklerin bilinçaltındaki varlıklarına dikkat çekilir. Fantastik Gerçekçi yazarlar- Jorge Luis Borges, Günter Grass, İtalo Calvino, Angela Carter, Salman Rushdie- gerçekçi olanı açıklanamaz olanla, düşlerin ve peri masallarının mitolojik mantığını sıradan düşünceyle birleştirerek logos hegemonyasına meydan okumaktadır. Böylece mitos, geçmişten günümüze ulaşır, bilinç düzeyimize gelir.
  • Çağdaş romanların tanrısız mitolojileri bizlere insanoğlunun gizemli bir değer taşıdığını anlatırlar.
  • George Orwell’in 1948 yılında yazdığı 1984 adlı romanı, geçmişteki büyük mitler gibi ortak bilince girmiştir. Önemli bir romanın tıpkı mitoloji gibi dönüştürücü bir yanı vardır.
  • Bütün dünyada en yaygın olarak yinelenen mit, kahraman mitidir. Kahraman miti günümüzde de Örümcek Adam, Süpermen ve benzerleri ile dile getirilmektedir. Günümüzde bile kadın süper kahramanlar yaygın değil.