Etiket arşivi: Ronald Reagan

Püritenler 2

  • Püritenlerin yolculuğu Avrupa’dan İngiltere’ye, oradan da ABD’ye olmuştur.
  • Ne Fransa ne de İngiltere dini olarak homojendi. Fransız Protestanlar ulusal birlik adına katledildiler, sürgüne yollandılar. Böylece Kuzey Amerikalı Huguenot topluluğu oluştu.
  • İngiltere’de, özellikle Fransa ile savaş dönemlerinde, Papalık karşıtlığı güçlüydü. (Bu durum 19. yüzyılda dahi sürüyordu.)
  • Lollard Hareketi (reform isteyen gezici dervişler), 16. yüzyılda VIII. Henry döneminde Anglikanlık ile nihayetlendi. Kral/kraliçe Anglikan Mezhebinin başıdır.
  • Anglikanlar teolojik konuları Protestanlar, uygulamaları Katolikler gibi yaparlar. Din adamları kadrosu vardır, kiliseler muhteşemdir, kilisede evlenirler ama şarap ve ekmek semboliktir, İsa’nın eti ve kanı değildir.
  • 16. yüzyılda İngiltere’de Püritenler, Anglikan reformunu yeterli bulmayıp daha saf bir inanca sahip olmak isteyenlerdi.
  • VIII. Henry döneminde kurulan Anglikanlık, I. Elizabeth döneminde güçlendi. Kraliçe tüm İngiltere aynı şekilde dua etsin diye the Book of Common Prayer’ı yayınlattı. Radikaller (Püritenler) bunu yeterince dini bulmadılar. 1603 yılında tahta çıkan I. James döneminde İngiliz Kilisesi ile ters düşenler İngiltere’yi terk ettiler/kovuldular. Oldukça büyük bir grup ABD’ye Massachusetts’e gittiler. Aralarında ayaktakımından kişiler, denizciler, ezilmişler, taşralılar olduğu gibi muhalif aydınlar da vardı. Bunlar Calvinist ekonomik ideolojiyle ABD’ye gitmişlerdi. 1620 yılında ABD’ye ilk göç eden yaklaşık 200 kişi Plymouth’a yerleşti. Bunlar hacılar ya da ayrılıkçılar (Pilgrims or Separatists) olarak anılırlar. 1630 yılına gelindiğinde 5 bin kişi olmuşlardı.

 

1930 yılında John Winthrop ve beraberindekilerin ABD’ye, Salem, Massachusetts’e varışlarının 300. yılı şerefine onları getiren geminin, Arbella’nın bire bir kopyası inşa edilmişti. Fotoğraf: Bigelow Society

1930 yılında John Winthrop ve beraberindekilerin ABD’ye, Salem, Massachusetts’e varışlarının 300. yılı şerefine onları getiren geminin, Arbella’nın bire bir kopyası inşa edilmişti.
Fotoğraf: Bigelow Society

  • Amerika’ya Arbella adlı göçmen gemisi ile ulaşan İngiliz Püritenlerin lideri John Winthrop (1588-1649) bazı ifadeleri telaffuz eden ilk kişi oldu: ABD’ye göç Eski Ahit’teki Exodus/Çıkış ile eş anlamlı kılındı. Amerika kıtasına göç etmeye çalışanlar için umut “tepedeki şehre” ulaşmaktı. Matta İncili’nin beşinci bölümünde yer alan “Tepenin Üzerinde Parlayan Şehir” ibaresi, Püritenlerin mottosu/parolası oldu. “Tepedeki Şehir” kavramı bir semboldü ve Amerikalılık fikrinin, ulusal kimliğin şekillenişindeki temel taşlardan biri oldu. Önceleri Kudüs olan bu yer, ABD’ye göç sonrası Yeni Kudüs, New England oldu. John F. Kennedy, Ronald Reagan, John McCain, Sarah Palin gibi çok sayıda siyasi ileride bu kavramı kullanacaktı. Bu kavram tüm dünyayı aydınlatmak, dünyanın nuru olmak şeklinde bir hedef haline geldi; başarısızlık halinde Tanrı’nın lanetinin üzerlerine olacağına inandılar. Winthrop, ABD’ye yerleşmenin teorisini oluşturdu.
  • İngiliz teolog ve Püriten lider John Cotton (1585-1652), İngiliz kilisesinin zulmünden kaçarak ABD’ye gitti ve Boston’daki kilisenin 1633-52 yılları arasında, ölünceye kadar, vaizliğini yaptı. Eserleri New England’da çocukların dini eğitimi için kaynak oldu. Cotton aynı zamanda Yale Üniversitesi’ni kuran; İman = Para diyerek kapitalizmi bir nevi yasallaştıran kişi oldu.
  • Zaman içinde İngiltere’de çok az Püriten kaldı.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 238|Çağdaş Dönem 13 Neoliberalizm

Margaret Thatcher ve Ronald Reagan. Fotoğraf:www.telegraph.co.uk

Margaret Thatcher ve Ronald Reagan.
Fotoğraf:www.telegraph.co.uk

  • Neoliberalizm ideolojisi aslında köklerini klasik liberalizm teorisinden ve 1944 tarihli Bretton Woods anlaşmasından almaktadır.
  • Neoliberalizm, ekonominin devlet işlerinden ayrılmasını ve piyasayı özel teşebbüsün yönetmesi gerekliliğini savunan bir düşünce akımıdır.
  • Neoliberalizm, kapitalizme özgü bir örgütlenmedir.
  • Rekabetin piyasayı yönetmesi gerektiğini söyler. Dengelenmiş bütçeyi, serbest piyasa kapitalizmini ve serbest ticareti savunur.
  • Devletin sadece herhangi bir kriz anında acil ve keskin müdahaleler yapmasını, bunun dışında piyasadan tamamen çekilmesini önerir.
  • Kişisel hürriyeti pozitif şekilde tanımlar ve sosyal reform için kanunların kullanımına karşı çıkar.
  • Klasik liberalizmden farklı olarak, kişilerin topluma doğal bazı haklarla girdiklerini kabul etmez. Özel mülkiyeti savunur ve bu savunusunu “kişisel hürriyet ve açık piyasalar en geniş kitleler için en büyük faydayı sağlar” şeklinde ifade eder.
  • Neoliberalizmin yükselişini hazırlayan faktörler 1970’lerde gelişmeye başladı. O güne kadar çok başarılı işleyen Keynesçi ekonomi düzeninin, dünya petrol fiyatlarının petrol krizi (1973-1974) sonrası aniden yükselmesi nedeniyle sıkıntıya girmesi neoliberal tutumun başlamasındaki en önemli sebepti.
  • 1980’lerde dünya genelinde sol hükümetlerin yerini liberal-sağcı iktidarlar alıyordu. İngiltere’de muhafazakar-liberal Demir Leydi Margaret Thatcher’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nde milliyetçi-liberal  Ronald Reagan’ın başa gelmeleriyle dünyada neoliberalizm mutlak iktidarını ilan etmeye hazırlanıyordu.
  • 1979 –  1990 yılları arasında Birleşik Krallık’ta en uzun süre başbakanlık yapan ve ülkenin tek kadın başbakanı olan Margaret Thatcher’ın (1925-2013) etkisi öyle güçlü oldu ki, İşçi Partisi’ni de etkileyecek şekilde İngiliz siyasetini temelden dönüştürdü.
  • Neoliberaller çevre sorunlarında ve sosyal felaketler durumunda da piyasa dengelerine güvenilmesi gerektiğini ifade ediyorlardı.
  • Neoliberalizmin temel amaçları mal ve hizmetlerin ve sermayenin tüm dünya çapında serbestçe dolaşımını sağlamak; pazarın genişletilmesi için küresel kapitalizme entegre olmayan yapı ve blokların dağıtılarak yatırım özgürlüğünün tüm dünyada sağlanması idi. Neoliberalizm, finansal piyasanın buyruklarını önemser.
  • 1989 yılında  Doğu Bloku’nun çözülmesiyle beraber neoliberalizm yayıldı.
  • Tüm dünyada sosyal devletler zayıfladı ve özelleştirme trendi baş gösterdi.
Thatcherizm, 1979-1990 arasında İngiltere başbakanlığını yapan Margaret Thatcher'ın iktisadi ve sosyal görüşlerini ve siyaset tarzını ifade eder. Thatcherizm, Thatcher'dan sonra başbakanlık yapan ve onun siyasetini kısmen sürdüren John Major, Tony Blair, Gordon Brown ve David Cameron dönemlerini de kapsayacak şekilde kullanılabilir. Thatcherizm, düşük enflasyonu, devleti iktisadi sahada küçültmeyi ve serbest pazar ekonomisini geliştirmeyi savunur. Kullandığı başlıca araçlar para arzı üzerinde sıkı kontrol, mali disiplin, özelleştirme, kamu harcamaları üzerinde sıkı kontrol, vergi kesintisi, milliyetçilik, Victoria dönemi değerlerinin korunması ve işçi haklarının kısıtlanmasıdır. Thatcherizm, Margaret Thatcher ile aynı dönemde ABD'de, Avustralya'da, Kanada'da, Türkiye'de ve diğer ülkelerde uygulanan Neoliberal siyasetle benzeşir. Sol kesimde Thatcher, halk hareketlerini ezmek için güç kullanan, işçi sınıfının çıkarlarına karşı  kararlar alan ve orta sınıflarla işadamları gibi varlıklı kesimleri destekleyen bir lider olarak görülür. Merkez sağda ise Thatcher, güçlü sendikalara karşı çıkabilen, iktisattaki darboğazları ortadan kaldıran bir muhafazakâr olarak sempatiyle hatırlanır. Sol ve sağ görüşlü yorumcuların fikir birliği içinde olduğu bir konu, Thatcher'ın Britanya siyaset sahnesini ciddi ölçüde değiştirdiği, önemli partilerin sağa kaymasına neden olduğudur. Thatcher'ın yok ettiği refah devleti uygulamaları, Thatcher sonrası dönemde de geri gelmemiştir. Yine Thatcher tarafından başlatılan özelleştirme siyaseti de devam etmiştir. Aslında İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti hükümetleri devletin iktisat üzerindeki etkisini daha da azaltmış, kamu sektörünün rolünü daha da küçültmüştür. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Thatcherizm, 1979-1990 arasında İngiltere başbakanlığını yapan Margaret Thatcher’ın iktisadi ve sosyal görüşlerini ve siyaset tarzını ifade eder. Thatcherizm, Thatcher’dan sonra başbakanlık yapan ve onun siyasetini kısmen sürdüren John Major, Tony Blair, Gordon Brown ve David Cameron dönemlerini de kapsayacak şekilde kullanılabilir.
Thatcherizm, düşük enflasyonu, devleti iktisadi sahada küçültmeyi ve serbest pazar ekonomisini geliştirmeyi savunur.
Kullandığı başlıca araçlar para arzı üzerinde sıkı kontrol, mali disiplin, özelleştirme, kamu harcamaları üzerinde sıkı kontrol, vergi kesintisi, milliyetçilik, Victoria dönemi değerlerinin korunması ve işçi haklarının kısıtlanmasıdır.
Thatcherizm, Margaret Thatcher ile aynı dönemde ABD’de, Avustralya’da, Kanada’da, Türkiye’de ve diğer ülkelerde uygulanan Neoliberal siyasetle benzeşir.
Sol kesimde Thatcher, halk hareketlerini ezmek için güç kullanan, işçi sınıfının çıkarlarına karşı kararlar alan ve orta sınıflarla işadamları gibi varlıklı kesimleri destekleyen bir lider olarak görülür.
Merkez sağda ise Thatcher, güçlü sendikalara karşı çıkabilen, iktisattaki darboğazları ortadan kaldıran bir muhafazakâr olarak sempatiyle hatırlanır.
Sol ve sağ görüşlü yorumcuların fikir birliği içinde olduğu bir konu, Thatcher’ın Britanya siyaset sahnesini ciddi ölçüde değiştirdiği, önemli partilerin sağa kaymasına neden olduğudur.
Thatcher’ın yok ettiği refah devleti uygulamaları, Thatcher sonrası dönemde de geri gelmemiştir. Yine Thatcher tarafından başlatılan özelleştirme siyaseti de devam etmiştir. Aslında İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti hükümetleri devletin iktisat üzerindeki etkisini daha da azaltmış, kamu sektörünün rolünü daha da küçültmüştür.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Liberalizm, piyasanın doğal akış içinde kendi kendini gerçekleştirdiği inancına dayanır.
  • Bu, Neoliberalizmin karşı çıktığı bir görüştür. Neoliberalizm, doğalcılığa değil, bir tür inşacılığa inanır. Neoliberalizm’e göre piyasa, inşa edilmesi, kurulması gereken bir alandır.
  • Neoliberal devlet, bir spekülatör gibi davranır.
  • Neoliberalizm, ekonomik bir ideoloji değildir. Hayatın bütün alanlarını yönetme eğilimindeki bir pratikler ve söylemler bütünüdür.
  • Neoliberal yönetimin inşacı aklı, bireylerin davranışlarına karar verme biçimlerini hedef alır ve bir neoliberal özne üretir.
  • Piyasa normları, kendilerini piyasanın ötesinde de dayatınca, birey de tıpkı bir şirket gibi, riskler almak, yatırımlar yapmak, verimli olmak, yetkinliklerini geliştirmek (yaşam boyu gelişim, sürekli eğitim, kendini aşma vb.), bunları pazarlamak, kendi kendisinin girişimcisi olmak durumundadır. Sürekli risk ortamındaki bireyler, kendilerini sürekli artan performans normlarına göre yönetmeye sevk edilir.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 225| Çağdaş Dönem 2 Berlin Duvarı’nın Yıkılması 1

1989

  • Irk çeşitliliğine dayanan demokratik yapılanma talepleri, halkı ırksal kategorilere ayırmış ve onlara ikamet için özel bölgeler oluşturmuş bir sistem olan Apartheid rejimine karşı 1980’lerde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin sorunu olmaktan çıkmış, dünya çapında aktivistlerin hedefi haline gelmişti.
  • Komünist Parti’nin Sovyetler Birliği’nde kontrolü kaybetmesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması, Prag’da Kadife Devrim, Dayanışma’nın Polonya’da iktidarı ele geçirmesi, Çin Komünist Partisi’ne önemli bir meydan okumanın ardından Halkın Kurtuluşu Ordusu’nun halkın üzerine ateş açması ile yaşanan 4 Haziran Katliamı (Tiananmen Meydanı Ayaklanması) gibi önemli olaylar 1989 yılında yaşanmıştır. Yine 1989’da, Danimarka eşcinsel evliliği yasalaştıran ilk Avrupa ülkesi olmuştur. Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri kitabının yayımlanması üzerine  Ayetullah Humeyni’nin fetva vermesi de aynı yıl gerçekleşmiştir.
  • 1991 yılında Slovenya’nın ayrılması ileYugoslavya’nın dağılma süreci başlamış; içine düşülen kaos ve katliamlardan yedi devlet doğmuştur. Sovyetler Birliği bağımsız devletler halinde 1992’de dağılmış, ardından Doğu Avrupa’da da Komünist devletler çökmüş, Soğuk Savaş sona ermişti.
  • Rus eleştirmen Boris Groys bu dağılmanın Ruslar tarafından sadece Stalinizm’in değil, zihinlerinde onunla ilişkilendirdikleri Modernizm’in de reddi anlamına geldiğini belirtir. Rus kronolojisine göre, Modernizm, artık geçmişte kalmış bir rejime ait bir özelliktir.
  • Çağdaş Dönem’in ilk kırılma noktası 1989 yılı ise diğeri de 11 Eylül 2001’dir. Bu olaylar siyaset felsefesinde değişim yaratmıştır. Tüm bu sürecin hem yaptıklarımızı hem de benliğimizi değiştirdiği öne sürülüyor.
  • 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması, komünizmin çöküşünü sembolize eder amasadecepolitik bir eylem veya sonuç değildir. Bu olayla birlikte belli bir anlayış da tarihe karıştı. Bu, ABD’li sosyolog Daniel Bell’in (1919-2011) ideolojinin sonuna ulaştığımız fikrini doğrular görünür. Sosyalizm bir Modernlik anlayışının uygulamasıydı: toplumların seçkinler aracılığıyla, yukarıdan aşağıya değiştirilmesini öngörüyordu. Toplumun nasıl bir nitelik taşıması gerektiği yukarıda kararlaştırılıyor, sistem onu uygulamak için bürokrasiyi oluşturuyordu. Berlin Duvarı bu anlayışın sonunu getirdi. O anlayışın ürettiği sanatın da sonu gelmişti. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte hızla küreselleşen dünyada yerel kimliklerin bastırıldığı; bunun da hem sağ, hem sol kanatta rahatsızlık yarattığı; sol görüşlülerin eşitsizliklerin derinleşmesinden, sağ görüşlülerin ise kimliklerin aşınmasından mustarip olduğu öne sürülür. Ancak her iki kanadın da bu sorunlara çözüm üretemediği de açıktır.

 

Almanya'yı Doğu ve Batı olarak ikiye bölen Berlin Duvarı'nın her iki yanı protest kişilerce boyanarak, yazı ve sloganlarla bezenmişti. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Duvar’ın bazı parçaları şehrin çeşitli yerlerinde sergileniyordu. 1990 yılında Berlin Duvarı’na ait üzerinde grafiti bulunan 81 parça Monaco’daki müzayedede 1,5 milyon Euro’ya satıldı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Almanya’yı Doğu ve Batı olarak ikiye bölen Berlin Duvarı’nın her iki yanı protest kişilerce boyanarak, yazı ve sloganlarla bezenmişti. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Duvar’ın bazı parçaları şehrin çeşitli yerlerinde sergileniyordu.
1990 yılında Berlin Duvarı’na ait üzerinde grafiti bulunan 81 parça Monaco’daki müzayedede 1,5 milyon Euro’ya satıldı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sovyet türü komünizmle Batı’nın liberal demokrasisi arasındaki elli yıllık Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, bazı gözlemciler, özellikle de Francis Fukuyama, Tarihin Sonu’na ulaşmış olduğumuzu ilan ettiler.
  • Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan (1992) adlı kitabının bütün insanların içinde liberal demokrasiye özlem olduğu şeklinde algılanarak yanlış yorumlandığını; kitabın modernleşme hakkında bir tartışma olduğunu; evrensel olanın, liberal demokrasi arzusundan çok teknoloji, yüksek yaşam standardı, sağlık hizmetleri ve dünyaya daha geniş ölçüde erişim imkanına sahip modern bir toplumda yaşama arzusu olduğunu; liberal demokrasinin sürecin yan ürünlerinden sadece biri olduğunu belirtmiştir.
  • Liberal demokratik kapitalizmin bulunmuş en iyi toplum formülü olduğunu kabul eden Fukuyamacılar’a göre, yapılacak tek şey sistemi daha adil, hoşgörülü kılmaktır.
  • Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla şekillenen dönemde, proletarya artık kapitalizme meydan okuyabilecek bir devrimci özne değildir. Sosyalizm, bazı çevrelerce artık kapitalizm ile özdeş sayılır. De Gaulle’ün işçi sınıfı, Kapitalizmle iyice bütünleşmiştir.
  • Bazıları 1989 olaylarının Marx’ın yanıldığını ayan beyan ortaya koyduğunu, diğer bazıları da Marx’ın fikirlerinin günümüzde küreselleşme olarak adlandırılan olguya tekabül ettiğini söylemektedir. Aşırı solda yer almayan Thomas Friedman, Komünist Manifesto’nun küreselleşme hakkında uzgörüşlü fikirler içeren bir metin olduğunu öne sürenlerden biridir.
  • 1990’larda küreselleşme, kimlik, çokkültürlülük, çoğulculuk siyasal kavramlar olarak ele alınmıştır. Sanatta politikanın önemi artmış, 2000’lerin sanatı bu kavramlar üzerine oturmuştur.
  • Bu yıllarda bellek, kimlik, tarih, coğrafya, göç, göçebelik, sınır/sınırsızlaşma, mekan, politik İslam, kamusal alan-özel alan kavramları, özel hayat, gizlilik ve masumiyetin kaybı, eşcinsellik siyasaları en önemli konular olmuştur.