Etiket arşivi: Red

Şiddet 5 | Şiddetin Çeşitleri 2

Baksı Müzesi, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Baksı Müzesi, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sisteme içkin şiddetin kurbanları yalnız dışlanmış olanlar değildir, sistemin içindeki başarıya, performansa odaklı çalışan tüm öznelerdir.
  • Olumluluk şiddeti olarak sisteme içkin şiddette engel, red, yasak, dışlama veya yoksun bırakma gibi olumsuzluklar bulunmaz. Kendini kitleselleşme, ifrat, aşırı bolluk ve tüketim, aşırı üretim, aşırı birikim, aşırı iletişim ve aşırı haber olarak gösterir. Olumluluğu nedeniyle şiddet olarak da algılanmaz. Her şeyi yapabilme olumluluğu da şiddettir.
  • Disiplin toplumunda kendine yönelik şiddetinçokluğu, topluma içkin şiddet yapılarının varlığına işaret eder.
  • Norveçli sosyolog Johan Galtung (1930-), “İnsanların güncel hayatlarındaki bedensel ve ruhsal koşulları, potansiyel imkanlarından daha geriyse, orada şiddet vardır,” der.
  • Olumsuzluk şiddeti dışa dönüktür, kanlıdır.
  • Olumluluğun şiddeti ise kendini yoksunlukla değil doymuşlukla, icraatla değil bitkinlikle gösterir. Olumluluğun şiddeti aşırı performans, aşırı üretim, aşırı iletişim şeklinde ortaya çıkar ve çok daha yıkıcıdır. Kendisini baskı değil, tükenme, hiperaktivite ve depresyon şeklinde gösterir. Bunlar, olumluluğun şiddetinden kaynaklanan ruhsal hastalıklardır.
  • Kodlama dünyaya ifade kazandırır, yapılandırır, biçimler, düzenler, dünyaya bir dil kazandırır. Katı, baskıcı, her türlü özgürlük alanını ortadan kaldıran aşırı kodlama şiddettir. Belli ölçülerdeki bir kodsuzlaştırma dünyayı özgürleştirir. Fransız filozof Gilles Deleuze (1925-1995), sınırsız kodsuzlaşmayı kurtuluş diye över, şizofrenik sınırsızlığı önerir.
  • Koreli filozof, kültür teorisyeni Byung-Chul Han (1959-), aşırılığın olumlu şiddetine dikkat çeker: Bunun, yoksunluğun olumsuz şiddetinden daha tehlikeli olduğunu; eksikliğin doyma noktasına erince bittiğini, oysa aşırılığın bir son nokta tanımadığını belirtir.
  • Freud’a göre, bireyin davranışı iki temel güç tarafından yönetilir: yaşam içgüdüsü eros ile ölüm içgüdüsü thanatos. Bireyi benlik yıkımına sürükleyen thanatos’tur; kendine zarar verme güdüsünün arkasında thanatos vardır.
  • Fransız düşünür Jacques Ranciere (1940-), “Tüketim mutluluğunun altında kapitalist şiddet yatar,” der.
  • Bilginin güç kazanması ile ortaya çıkan duruma bilişsel kapitalizm; kapitalizmin sömürdüğü yeni sınıfa kognitarya (kognitif+proletarya), bilişsel işçiler deniyor. Kognitarya, zeka ve eğitime sahip, yeni tip bir işçi. Çalışma günün her saatine yayılır ve yaşamla eşanlamlı olur. Kazanılandan fazlasını harcama üzerine kurulmuş olan sistemde, kurumsal kölelik içselleştiriliyor. Akıllı telefonlar, dizüstü bilgisayarlar, tabletler mesai sonrası iş mesajlarının devamını sağlayarak iş-hayat dengesini bozan bir ortam yaratılmasına olanak tanıyor. Bu şiddet türüne, çalışanlara elektronik tasma takmaya karşı önlem alınmaya başlandı. Fransa, 1 Ocak 2017 tarihinde 50 kişiden fazla çalışanı olan şirketler için mesai dışında e-postaları görmezden gelme hakkı tanıyan kanunu yürürlüğe soktu. Tokyo valisi, fazla mesai yapan bir çalışanın intihar etmesinin ardından, akşam 8’den sonra çalışılmasını yasakladı ve kontrol ekipleri oluşturdu. Almanya’da yöneticilerin mesai sonrası çalışanlarla bağlantı kurması yasaklandı. Daimler firması, tatilde olan personelin e-postalarının otomatik olarak silindiği bir yazılım kullanmaya başladı.

 

Çağdaş Sanata Varış 217| Postmodern Sinema 3 Postmodern Bir Fenomen: Siberpunk

  • 1980’li yıllarda doğmaya başlayan siberpunk imgelemi, yaygınlaşmaya başlayan çokuluslu şirketler, kişisel bilgisayarlar, internet, nüfus ve alt kültürlerin artışı gibi unsurları kurgusal olarak geleceğe taşır. Çokuluslu şirketlerin hükümeti değiştirme gücü ve büyük askeri gücü vardır.
  • Karanlık, uğursuz yerler ile birleşmiş, hayatın her bir parçasına hükmeden bilgisayarların olduğu bir dünyayı gösterir. Güncel ya da sanal gerçeklik arasındaki sınır bulanıklaştırılır. Bilgisayarları karanlık ve kötü olarak tanımlar.
  • Geleceğin aniden hücum edişi ve aşırı enformasyonun insan üzerinde yaratacağı şok fikri, bir siberpunk karakteristiğidir.
  • Siberpunk öyküleri çoğunlukla yakın gelecekte ve yeryüzünde geçer. Burada, dış uzayda yabancı varlıklar, gezegenlerin keşfi, gezegenler arası yolculuklar yapmak yerine, bilgisayar ağları içine dalan insan zihninin iç evreninde dolaşılır. İnsan beyni ile bilgisayar sistemlerinin arasında doğrudan bağlantı kurmak tipik bir yaklaşımdır.
  • Artık insani olmayan, yabancı olan bir dünya söz konusudur.
  • Bu yabancı dünyada, çok sayıda alt kültür, dil, farklı kod ve yaşam biçimi vardır. Farklı uluslardan insanlar dev kentlerde yaşar. Dünya, bir ‘küresel köy’; sibernetik, enformatik ve mistik boyutlara sahip bütünsel bir ağdır.
  • Siber uzay tasarımı ve teknoloji-beden bütünleşmeleri de siberpunkın diğer bir karakteristiğidir. Siber uzay, insan beyni ve makineler arasında kurulan veri ağları arasındaki bağlantılar sonucu oluşan bir iç uzaydır.
  • Siberpunk kahramanları aşırı uçlarda gezinen, çoğunlukla karşı kültür temsilcisi, isyankar anti-kahramanlardır. Sokak ağzı, sert ve argolu konuşan; genç, üst düzey teknoloji kullanıcıları, sokak serserileri, uyuşturucu bağımlıları, teknoloji hayranları, bilgisayar korsanları, teröristler gibi farklılaşmış, yabancılaşmış karakterlerdir. Bunlar, toplumsal yarardan çok, kişisel motivasyonlar uğruna savaşırlar, genellikle macera ararlar.
Fotoğraf: www.bolumsonucanavari.com

Fotoğraf: www.bolumsonucanavari.com

  • Gotik korku öğeleri, fantastik yaklaşımlar, telekinezi benzeri psişik yetenekler, metafizik algılamalar, klasik bilimkurguda reddedilmesi gereken unsurlarken, siberpunk bilimkurgularının özelliklerindendir. Yeniden doğuş, bedensiz yaşam gibi motifler bu özelliğe ait göstergelerdir. Siberpunk dünyasında büyü ve bilim aynı anda var olur.
  • Yaygın temaları içinde şirketlerin devletlerden daha etkin olduğu demokrasi ötesi toplumsal kontrol sistemleri sayılabilir.
  • Dedektif romanları, Kara Film teknikleri ve Postmodernist düzyazılar siberpunkta yaygın olarak kullanılır.
  • 1980’li yıllarda doğmuş ve popüler olmuş bu türün kayda değer yazarları Bruce Bethke (1983 yılında yayımlanan Amazing Stories içinde yer alan Cyberpunk öyküsü), William Gibson (Neuromancer), Bruce Sterling, Alfred Bester ve Pat Cadigan, Rudy Rucker ve John Shirley’dir.
  • Siberpunk eserler bilimkurgu eserlerinde olduğu gibi teknolojik ve geleceğe ait objeler veya terimler kullanılır. Ama burada kahraman bu teknoloji ile mücadele halindedir. Bilimkurgu eserlerin çoğu kahramanların teknolojiyi kullanarak karşılaştıkları problemleri nasıl çözdüğü ile ilgilidir. Aksine, siberpunk diyarında birey bu teknoloji ile ters düşer. Asıl problemi teknoloji oluşturur. Siberpunk yazarları daha çok teknolojinin getirdiği olumsuzluklar ve sorunlar üzerinde durur. Yüksek teknoloji ve düşük kalite yaşam kavramlarına dikkat çeker.
  • Bilimkurguya farklı bir boyut kazandıran siberpunk, sadece edebiyat dünyası içinde kalmadı, belli kesimler tarafından benimsenen bir alt kültür, bir hareket halini aldı. Modada ve müzikte de bazı eğilimler siberpunk olarak etiketlendi. Siberpunk konseptleri kendi arasında da bölümlere ayrıldı, alt ekoller ortaya çıktı: steampunk; biyopunk; postsiberpunk gibi.
  • Siberpunk türünün çizgi romanları da yapılmıştır: Red, Akira, Outlanders, V for Vendetta, Those Annoying Post Brothers bazı örneklerdir.
  • Siberpunkın sinemadaki örnekleri arasında ise Yaratık Serisi (1979-2007), Bıçak Sırtı (1982), Terminatör Serisi (1984, 1991,2003,2015), Robocop Serisi (1987’de çekilen ilk filmden sonra iki devam filmi, dört televizyon dizisi, iki çizgi roman, iki çizgi filmi yapıldı), Brezilya (1985), Uçurum (1989), Abraxas (1990), Johnny Mnemonic (1995), Beşinci Element (1997), Yakuza İmparatorluğu (1997), Matrix Serisi (1999-2003), Azınlık Raporu (2002) sayılabilir.
  Adını buhar teknolojisinden alan Steampunk, teknolojik icatlar yapılmasaydı, dünyanın nasıl bir yer olacağını anlatıyor. Arka planında 1800’lü yıllar olan, buhar gücü ile çalışan bir teknolojinin hakim olduğu bir dünyanın anlatımıdır. Fotoğraf: 22dakika.org


Adını buhar teknolojisinden alan Steampunk, teknolojik icatlar yapılmasaydı, dünyanın nasıl bir yer olacağını anlatıyor. Arka planında 1800’lü yıllar olan, buhar gücü ile çalışan bir teknolojinin hakim olduğu bir dünyanın anlatımıdır.
Fotoğraf: 22dakika.org

 

Çağdaş Sanata Varış 174| Postmodern Dönemde Heykeller ve Nesneler Yeni İngiliz Heykeli, Jeff Koons

  • Minimalizm’in ve Kavramsal Sanat’ın heykel sanatı ile ilişkisi sınırlıdır. Ne resim, ne de heykel olmasıyla tanımlanan Minimalist spesifik nesnenin temelinde, gerçek mekanda gerçek nesne sergilemek düşüncesi hakimdir. Kavramsal Sanat ise, heykelin sınırlarının belirsizleşmesinde çok etkili olmuştur.
  • 1970’lerden 1980’lere uzanan süreçte heykel bağlamındaki yeni eğilimlerin öncülüğünü Britanyalı heykeltıraşlar üstlenmiştir.
  • Gerek malzeme kullanımında, gerek teknikte, gerekse kavramsal açılımlarında İngiliz heykelciliğinde Henry Moore (1898-1986) ve Anthony Caro (1924-2013) gibi öncü Modernist figürlerden farklı bir heykel anlayışını ortaya koyan bu sanatçıların 1982 yılının Venedik Bienali’nde İngiltere’yi temsil etmesi, Yeni İngiliz Heykeli’nden bir akım gibi söz edilmesine yol açmıştır.
  • Yeni İngiliz Heykeli, bir akım birlikteliği içinde olmayan sanatçıları kapsar.
  • Tony Cragg (1949-), gerçek nesnelerle yaptığı düzenlemelerde kentsel ikonografiye başvurmuş, yapıtları İngiltere’de 1980’lerde atık malzemelere yeni bir estetik işlev kazandıran Punk hareketiyle de ilişkilendirilmiştir. Cragg, formika, plastik gibi yeni endüstriyel malzemelere yönelmiştir. Başta soyut düzenlemeler gibi görünen yapıtları içerik kaygısı taşır. Cragg, 1988’de Venedik Bienali’nde İngiltere’yi temsil etmiştir. Turner Ödülü sahibidir.
Ugly Faces, Tony Cragg, İstanbul Modern. Fotoğraf: notestothemilkman.wordpress.com

Ugly Faces, Tony Cragg, İstanbul Modern.
Fotoğraf: notestothemilkman.wordpress.com

  • Yeni İngiliz Heykeli’ni temsil eden sanatçılar arasında malzemenin çağrışımlarından çok, izleyicinin ruhsal algısına yönelen, Hint kökenli, spiritüelliği görünür kılmayı amaçlayan Anish Kapoor (1954-), soyut biçimlere yönelmiştir. Kapoor, biçimselliğe ilgi duymadığını, maddi dünyanın ötesinde duyumları çağrıştırmakla ilgilendiğini söyler. Kapoor, 1990 yılında İngiltere’yi Venedik Bienali’nde temsil etmiştir.
  • Yeni İngiliz Heykeli’nin diğer temsilcileri arasında, Richard Wentworth (1947-), Alison Wilding (1948-), Julian Opie (1958-), Turner ödüllü Richard Deacon (1949-), Bill Woodrow (1948-) sayılabilir.
  • 1980’li yıllarda ABD’nin sanat ortamında dikkat çeken Robert Gober (1954-), Ashley Bickerton (1959-), Jeff Koons (1955-), Haim Steinbach (1944-), Meyer Vaisman (1960-) gibi sanatçılar ise, sözü edilen İngiliz sanatçılar gibi zaman zaman endüstriyel ve atık malzemeye yönelmelerine karşın, heykelden uzaklaşan, nesneye yönelen yaklaşımlar sergilemiştir. 1980’lerin Amerikan sanatında nesnelerle heykeller iç içe geçmeye başlamıştır.
Köşe Lavabo, Robert Gober, 1984. Robert Gober’in Duchamp’ın Çeşmesi’ne göndermede bulunan el yapımı lavaboları, nesne ile heykelin iç içe geçme eğiliminin başlıca örnekleri arasında sayılmıştır. Hazır ya da el yapımı nesne kullanımının esas olarak Duchamp ile kurulacak kavramsal ilinti ile okunabileceğini göstermiştir. Fotoğraf: www.saatchigallery.com

Köşe Lavabo, Robert Gober, 1984.
Robert Gober’in Duchamp’ın Çeşmesi’ne göndermede bulunan el yapımı lavaboları, nesne ile heykelin iç içe geçme eğiliminin başlıca örnekleri arasında sayılmıştır. Hazır ya da el yapımı nesne kullanımının esas olarak Duchamp ile kurulacak kavramsal ilinti ile okunabileceğini göstermiştir.
Fotoğraf: www.saatchigallery.com

New Hoover Convertibles, Green, Red, Brown, New Shelton Wet/Dry 10 Gallon Displaced Doubledecker, Jeff Koons, 1981-7. Şeffaf plastiğin içinde, floresanlarla aydınlatılan elektrik süpürgeleri. Eser, Postmodern çağda makinenin kutsanması olarak yorumlanabilir. Pazarlama ve tüketimin eleştirisi olarak görülebilir. Eser, materyalist değerler, insanların aklını çelen reklamlar, ikna yöntemleri, arzu ve mülkiyetin manipülasyonu hakkında ironik bir gönderme olarak da algılanabilir. Koons, elektrik süpürgelerinin sonsuzluğu çağrıştırdığını söylemişti. Elektrik süpürgelerinin antropomorfik (insana ait özellikler taşıyan) bir nesne olduğunu, çünkü nefes alıp verdiklerini; cinsel girinti çıkıntıları ile çift cinsiyetli figürler olduklarını belirtmişti. Koons, nesneleri düzenlemiş ama biçimlendirmemiştir. Koons, Duchamp ve Warhol’dan esinlenerek, tüketici ürünlerini sanki satılıyormuş gibi galeride sergiler. Bir galeride sergilendiği için ürünler bizi bir dükkanda gördüklerimizden farklı bir biçimde düşünmeye sevk eder. Koons’un yapıtı geleneklerin dışında olduğu için üst anlatıya bir meydan okuyuştur; hem güzel sanatların hem de meta kültürünün bir örneğidir; geleneksel anlamda sanatsal ustalık sergilemez; estetik değer hakkında açık bir anlam iletmez ve bir sosyal anlam taşır gibi görünmez. Ama bizi her şeye farklı gözle bakmaya teşvik eder. Fotoğraf:www.tate.org.uk

New Hoover Convertibles, Green, Red, Brown, New Shelton Wet/Dry 10 Gallon Displaced Doubledecker, Jeff Koons, 1981-7.
Şeffaf plastiğin içinde, floresanlarla aydınlatılan elektrik süpürgeleri. Eser, Postmodern çağda makinenin kutsanması olarak yorumlanabilir. Pazarlama ve tüketimin eleştirisi olarak görülebilir. Eser, materyalist değerler, insanların aklını çelen reklamlar, ikna yöntemleri, arzu ve mülkiyetin manipülasyonu hakkında ironik bir gönderme olarak da algılanabilir. Koons, elektrik süpürgelerinin sonsuzluğu çağrıştırdığını söylemişti. Elektrik süpürgelerinin antropomorfik (insana ait özellikler taşıyan) bir nesne olduğunu, çünkü nefes alıp verdiklerini; cinsel girinti çıkıntıları ile çift cinsiyetli figürler olduklarını belirtmişti.
Koons, nesneleri düzenlemiş ama biçimlendirmemiştir. Koons, Duchamp ve Warhol’dan esinlenerek, tüketici ürünlerini sanki satılıyormuş gibi galeride sergiler. Bir galeride sergilendiği için ürünler bizi bir dükkanda gördüklerimizden farklı bir biçimde düşünmeye sevk eder.
Koons’un yapıtı geleneklerin dışında olduğu için üst anlatıya bir meydan okuyuştur; hem güzel sanatların hem de meta kültürünün bir örneğidir; geleneksel anlamda sanatsal ustalık sergilemez; estetik değer hakkında açık bir anlam iletmez ve bir sosyal anlam taşır gibi görünmez. Ama bizi her şeye farklı gözle bakmaya teşvik eder.
Fotoğraf:www.tate.org.uk

  • Jeff Koons ile 1988 yılında yapılan bir söyleşiden:
    “Sanatım, izleyiciyle iletişim kurmak adına her türlü yola başvurur. İzleyicinin ilgisini çekebilmek için her türlü hileye, ne gerekiyorsa, ama ne gerekiyorsa ona başvurmaya hazırım. En saf ve yüzeysel kişiler bile benim sanatım karşısında kendilerini tehdit edilmiş hissetmezler, karşılarında gördükleri şeyi anlayamadıkları, anlayamayacakları gibi bir his yaşamazlar. Bakarlar ve hemen onunla bir ilişki kurarlar. Ayrıca çok iyi eğitim görmüş, daha derinlemesine bakabilen bir kişi de yapıtlarıma bakıp, yaşadığımız kültüre nasıl bir katkıda bulunduğunu görebilir. İnsanları kendi kültürlerinden uzaklaştıran, onları bloke eden sınırları yok etmek istiyorum.” Koons, bu konuşmada Postmodernizm’in çifte kodlamasına gönderme yapmaktadır.
  • Jeff Koons, şöhretini adeta bir medya yıldızı gibi tasarlayarak 1980’lerin en çok tanınan ve satılan sanatçıları arasına girmiştir. İtalyan porno yıldızı Cicciolina ile evlenmiş, birlikte gerçekleştirdikleri erotik fotoğraflarla bir anda büyük şöhret olmuştur.
Michael Jackson and Bubbles, Jeff Koons, 1988. Popüler kültür imgelerinden yararlanan Jeff Koons, izleyiciyle iletişim kurmak adına sıradanlık dahil her yola başvurduğunu, herkesin anlayabileceği ve zevk alabileceği türden sanat yapmak istediğini ifade eder. Fotoğraf: www.forbes.com

Michael Jackson and Bubbles, Jeff Koons, 1988.
Popüler kültür imgelerinden yararlanan Jeff Koons, izleyiciyle iletişim kurmak adına sıradanlık dahil her yola başvurduğunu, herkesin anlayabileceği ve zevk alabileceği türden sanat yapmak istediğini ifade eder.
Fotoğraf: www.forbes.com

  • Postmodern dönemde yaşayan heykeller (Vücut Sanatı bölümünde) ve Joseph Beuys’un sosyal heykel kavramından da bahsetmemiz gerekir. Sosyal heykel, yaşadığımız dünyayı nasıl biçimlendirdiğimiz ve şekillendirdiğimizdir. İnsanın ve bir insan edimi olarak sanatın dünyayı yeniden biçimlendirebilen bir işlevi olmalıdır. Bu çerçevede her insan sanatçı ve her düşünce plastik bir anlama sahiptir. Beuys’a göre, insan düşüncesiyle, duyarlılığıyla, istemiyle, heykeldir: Kendini kuran, kendini yapan bir heykel.
  • 1980’lerden 2000’lere uzanan süreçte kategorik olarak heykel başlığı altında ele alabileceğimiz yapıtlar, son derece sınırlıdır. Disiplinlerarası ilişkilerin ve kavramsal içeriğin ön plana geçmesi, ifade biçimlerinin çeşitlenmesine ve alışılagelmiş sınırların ortadan kalkmasına yol açmış, üç boyutlu üretimlerde heykel üretiminden çok, hazır nesne kullanımı ve mekana yayılan asamblaj ya da Enstalasyon türünde üretimler ağırlık kazanmıştır. Kavramsallığın ön planda olması, hangi alanda uzmanlaşmış olursa olsun sanatçıların, gerektiğinde heykel, resim, fotoğraf, video gibi farklı ifade biçimlerine yönelmelerine yol açmıştır ki bu da bize Postmodernizm’i tarif eder.

 

Çağdaş Sanata Varış 156| Postmodern Edebiyat 5

  • Postmodern yazar ve sanatçı filozof konumundadır. Eseri önceden yerleşmiş kurallar tarafından yönetilmez. Bilinen kategorilerin yapıta uygulanmasıyla yargılanamaz. Yapıt o kural ve kategorileri “aramaktadır”.
  • Kaygı ve yabancılaşma gibi Modernist kavramların Postmodern’de yeri yoktur. Öznenin yabancılaşması yerini öznenin parçalanmasına bırakmıştır.
  • Yazar ve sanatçı sayısınca Postmodernizm tanımlanıyor. Öyle ki Postmodernizm, edebiyatta çeşitli tarzları anlatmak için kullanılan çok genel bir deyim haline gelmiştir.
  • Postmodern edebiyatın en önemli temsilcileri Umberto Eco (1932), John Berger (1926), Italo Calvino (1923-1985), Vladimir Nabokov (1899-1977), John Fowles (1926-2005), Thomas Pynchon (1937), Jorge Luis Borges (1899-1986), A. Robbe-Grillet (1922-2008), Paul Auster (1947), Truman Capote (1924-1984), Salman Rushdie (1947), Toni Morrison’dır (1931).
  • Postmodern edebiyat eserlerinde, evrensellik yerine her özne, her değer, tarihin belli bir dönemi içinde, sınırlı ele alınır. Tümel bakış yerine, kısmi özellikler yüceltilir. Yerel olan, kadınlar, azınlıklar, dış mahalleler, kendi bakış açılarından anlatılır.
  • Kahramanlar evrensel insanı değil, bazen toplumun ufak bir kesitini, bazen sadece kendilerini temsil ederler.
  • Postmodern romanda karmaşık anlatım, zamanı bölme, biçem karşıtlığı çok kullanılır.
  • Postmodern yaklaşımın özelliği sanatçıyı ya da yapıtı ortaya çıkarmaktan çok izleyiciyi ön plana almasıdır. İzleyici yapıtta ne görüyorsa yapıt odur. Okur da romanını kendi yazar.
  • Edebiyatta Postmodern yapıtlar, çoğunlukla yazın geleneklerini bozan, yazın sınırlarını zorlayan, gerçek/gerçek-dışı ayrımlarına girmeyen, edebiyat tarihinde “yazın metni” olarak algılanmayan bütün metin türlerini de “yazın metni” sayan durumdur.
  • Octavio Paz, Postmodern’i Latin Amerika’ya uymayan bir başka ithal proje olarak değerlendirmişti.
Fotoğraf:f4t1h89.wordpress.com

Fotoğraf:f4t1h89.wordpress.com

  • 1980’lerin başında ortaya çıkan Siberpunk, yakın bir gelecekte vuku bulacak distopik ortamları yansıtır. Yaygın temaları arasında bilgi teknolojilerindeki gelişmeler, İnternet, siber uzay, teknolojinin getirdiği olumsuzluklar ve sorunlar ile şirketlerin devletlerden daha etkin olduğu demokrasi ötesi toplumsal kontrol sistemleri sayılabilir. Ana karakterler isyankar anti kahramanlardır ve teknoloji ile mücadele içindedirler. Bilim kurgu kahramanları sorunları teknoloji vasıtasıyla çözerken Siberpunk kahramanları teknoloji ile ters düşerler.
  • Bazı Siberpunk eserlerde gerçek ile sanal gerçek arasındaki sınır bulanıktır.
  • Bazı bilimkurgu yapıtlarda totaliter sistemler sterilize, düzenli ve toplumcudur. Bazı bilimkurgularda ama neredeyse tüm Siberpunklarda totaliter sisteme karşı verilen savaş işlenir.
  • Siberpunk eserlerinde bilimkurgu eserlerinde olduğu gibi teknolojik ve geleceğe ait objeler veya terimler kullanılsa da Siberpunk akımını diğer bilimkurgu veya edebiyat akımlarından farklı kılan önemli bir özelliği günlük yaşama da yansımasıdır: Siberpunk, sinemada, modada, müzikte izler bırakmış bir alt kültürdür.
  • Bu türün yazarları arasında William Gibson, Bruce Sterling, Alfred Bester ve Pat Cadigan‘ı sayabiliriz.
  • 1982 yapımı Blade Runner filmi görsel Siberpunk türüne bir örnektir.
  • Dönemin ses getiren çizgi romanları Red, Akira (Manga), Outlanders ve V for Vendetta’dır.