Etiket arşivi: psikanaliz

Çağdaş Sanata Varış 327|Çağdaş Sinema 4

  • Stanley Kubrick’in son filmi Gözleri Tamamen Kapalı (Eyes Wide Shut, Stanley Kubrick, 1999) bakışın farklı bir algısını gösterir. 1970’li yıllarda feminist teori tarafından geliştirilmiş olan, Foucaultcu, izleyene ait ataerkil, panoptik bakış nosyonunun ilerisini işaret eder. Güzel ve çıplak vücut, ölüm itkisinin maskı olarak kahramana ve izleyiciye görünür. Pelerinli, ataerkil katılımcılarla törensel itaat ve sahip olunacak nesne olarak kadın göz önüne serilir. Törende kullanılan maskeler, bakan kişinin gözlerindeki panoptik gücün sembolleridir ve bu yolla sinema izleyicisinin kimliksiz, eril bakışını yansıtırlar. (Panoptik bakış, bir güç tarafından gözetim altında tutulup ve yukarıdan, habersizce yapılan gözlemdir.) Film yıldızının fallik iktidarını örten maskenin düşmesi ile bir fahişenin İsa figürü olarak kullanılması arka arkaya gelir. Kurban edilmeyi gönüllü olarak kabul etmesiyle saflaşan, Mesih’e benzeyen Kadın, Lacancı ilk öteki olan anneye benzer. Erkek kahramanın, kadın kurbanın hayatını kurtarmak için hayatını riske attığı alışılagelmiş olay örgüsündeki toplumsal cinsiyet rolleri de tersine çevrilmiş olur.
Gözleri Tamamen Kapalı, Stanley Kubrick, 1999. Fotoğraf: magis.iteso.mx

Gözleri Tamamen Kapalı, Stanley Kubrick, 1999.
Fotoğraf: magis.iteso.mx

  • Doğada bulunan hiçbir şeyin anlamlandırma yetimizden kaçamayacağına; etrafımızdaki her şeyin sayılarla temsil edilip anlaşılabileceğine; bu sayıların ortaya anlamlı bir model çıkaracağına dair yerleşik inanç kendini Kutsal Metinler’de de ortaya koyar. İncil’in şifresi çözülebilir; borsa, küresel ekonomiyi temsil eden bir sayılar evrenidir. DNA ve bilgisayar kodları bir tür üst dildir. Darren Aronofsky’nin π (1998) adlıfilminde izleyici bilimsel bir hedefin yoğun bir psikoza dönüşme evrelerine tanıklık ederken, bir yasağa karşı başarılı bir tür reddediş izler. Bunu başaranın soyadı Cohen’dir. Filmde kapitalist rekabet ile köktendincilik arasındaki örtülü psikotik bağdan dem vurulur; çip ile Tefillin arasında paralellik kurulur. Film boyunca karşılaşılan hemen hemen tüm ötekiler düşmanca, istilacı ve şiddete meyillidir. Filmde, numerolojinin tehlikeleri konusunda uyarılar yapıp bir yasak koymaya çalışan Daedalus’u oynayan bir karakter de vardır.
  • Çağdaş küresel kapitalizm eleştirisi yapan birçok film yapılmıştır. Küresel kapitalizmin sunduğu görünüşte sınırsız olanakların, öznenin arzusunu kısırlaştırarak onu nasıl alt ettiğini gösteren filmlerden biri Aile Babası’dır (The Family Man, Brett Ratner, 2000). Çatallaşan yol anlatısı Şahane Hayat, Tatlı Yalanlar, Kör Talih, Rastlantının Böylesi, Wayne’in Dünyası, Koş Lola Koş, Ben Şahsen Bizzat Kendim gibi bir dizi filmde işlenmiştir: Yapılan seçim, doğrudan kişinin kendini bulacağı gerçekliği tesis eder. Post-politik veya post-ideolojik çağımızda istediğimiz kadar çok seçim yapabiliriz, gerçek meselelere kafa yormamak şartıyla! Sosyal yabancılaşmayı açığa vuran Aile Babası, sistemin devamı için romantizmin sahip olduğu gücün hikayesidir ve en büyük kapitalist başarıların bile geriye hala arzu edilen şeyler bıraktığını gösterir: “Biz” olmak. Siyahi kişi, hem gerekli bilginin koruyucusu (Lacancı bildiği farz edilen özne) hem de önemsizdir (Lacancı objet petit a- gerçek bir nesne değildir, bir fantezi nesnesidir); filmde kendine ait bir sahnesi yoktur. Jane Austen’da aşk için sınıfsal/sosyal yapıları aşmak gerekir. Bugünün romantik komik-dramaları (dramedy) sonunda aşka kavuşup kavuşamamakla değil, aşka kavuşmak için üstesinden gelinmesi gereken imkansız engellerle ilgilenir. Psikanalizde tuzak, yer değiştirme ile ortaya çıkar, bir duygusal karmaşanın başka bir duygusal karmaşa üzerine yansıtılmasıdır.
  • Küresel kapitalizm tarafından sunulan seçenek bolluğunun, doğru seçeneğin yönünü şaşırtmayı hedefleyen bir akıl çelme olduğunu gösteren Akıl Defteri (Memento, Christopher Nolan, 2000), çağdaş küresel kapitalizm ve ideolojisinin gücüne rağmen, öznenin hala yeni riskler alma yetisi olduğunu ve bu yetinin mevcut durum için çok büyük tehdit haline gelebileceğinin uyarısını yapar. Akıl Defteri, fantezinin gerçekliğin öbür yüzü olduğunu söyleyen Lacancı konumu doğrular. Lacan, travmanın bizi şaşırttığını, çünkü daima başka bir travmanın maskesi olduğunu söyler. Akıl Defteri’nde travmatik öz tamamen açık bırakılır. Filmler, ne olduğunu bilme arzumuzu harekete geçirip bu arzuyu tatmin ederler. Film, izleyicideki karar verme arzusunu harekete geçirerek ve aynı anda bu arzuyu gerçekleştirmenin yalnızca imkansız değil yanlış hatta alakasız olduğunu resmederek kendisini içeriden yapı bozumuna uğratır.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 294|Çağdaş Dönemde Performans Sanatı 1

Performans Sanatı:

Gündelik hayatın içine sanatı yerleştirmek,
Zaman ve mekan algısını kırmak için kamusal ya da alternatif mekanları kullanmak,
Sokaktaki adama hitap ederek daha geniş bir izleyici/algılayan kitleye ulaşmak,
Görülmemiş olanı gördürmeye, kolayca görüleni başka biçimde göstermeye,
Görünüşle gerçeklik, biricikle genel, görünür olanla görünür olanın anlamı arasında yeni bağlar kurmak,
Sunum tarzlarını, çerçeveleri, ölçüleri, ritimleri, ifade biçimlerini değiştirme çalışmasıdır.

Krema, Nezaket Ekici, 2005. Sanatçı Krema adlı 20 dakikalık performansında bir kap kremayı çırparak katılaştırıp tereyağına dönüştürüyor. Kolu, bir karıştırıcının, bir makinanın işlevini görüyor. Karıştırma esnasında vücudu ve yüzü değişik hallere giriyor. Burada sorulan soru, kişinin insanlığını kaybetmeden, nereye kadar bir makinenin yerini alabileceğidir. Performans, bugünün makineleşen insanını sorgular. Yiyecek ya da yemek yapımı Performans Sanatına politik bir bileşen olarak girer. Fotoğraf:isinonol.com

Krema, Nezaket Ekici, 2005.
Sanatçı Krema adlı 20 dakikalık performansında bir kap kremayı çırparak katılaştırıp tereyağına dönüştürüyor. Kolu, bir karıştırıcının, bir makinanın işlevini görüyor. Karıştırma esnasında vücudu ve yüzü değişik hallere giriyor. Burada sorulan soru, kişinin insanlığını kaybetmeden, nereye kadar bir makinenin yerini alabileceğidir.
Performans, bugünün makineleşen insanını sorgular. Yiyecek ya da yemek yapımı Performans Sanatına politik bir bileşen olarak girer.
Fotoğraf:isinonol.com

  • Performatif imgeler, metaforlar ve stratejiler Freud’un metinlerinde önemsenen unsurlardandı. Aynı ağırlık Jacques Lacan ve Julia Kristeva gibi Freudyen revizyonist düşünürlerin çalışmalarında da geçerliydi. Onların çalışmaları ile psikoloji ve psikanaliz, 1980’lerin sonlarında ve 1990’larda alandaki en önemli esin kaynağı olmuştur.
  • 2001 yılında Prof. Alan Read, performansla psikanaliz arasında süregelen yakın ilişkinin Freud’un bütün yazılarındaki imge ve metaforlarda bulunabileceğini söylemiştir.
  • Performans kuramcılarının psikanalize duyduğu ilginin kaynağı, psikanalizin restore davranışa odaklanması değil, kimlik inşasına ve özellikle de toplumsal cinsiyet rollerinin inşasına gösterdiği ilgidir.
  • 1990’ların sonunda, kimlik, melankoli, tekrar ve performans arasındaki yakın ilişki performans kuramının ana konularından biri haline gelmiştir.
  • Dezavantajlı gruplar performansı hem huzursuzluğun semptomu, hem de iyileşme sürecinin bir parçası olarak görmüşlerdir. Lacan ise benlikteki bölünmenin sonucu olarak açığa çıkan melankolinin temsile ve böylece performansa yol açtığını, hiç durmadan kaybı hatırlattığını ama hiç iyileştirmediğini söyler.
  • Günümüze ulaşan süreçte, izleyicinin pasif konumuna müdahale eden, izleyicinin dahil olduğu performanslar gündeme gelmiştir. İzleyicinin sanatçıyla işbirliği yapmasına dayanan bu örnekler İlişkisel Estetik adıyla anılır. İlişkisel Estetik, izleyici katılımını, paylaşımını sağlayarak sanatı sosyal etkileşim için yeni bir araç haline getirmesi ile olumlu; sanatçının yönlendirdiği şekilde hareket eden katılımcı kitlesinin pasifize edildiği gerekçesiyle olumsuz eleştiri almıştır.
  • 2000’li yıllarda ABD’de, California Üniversitesi’nde, Görsel Sanatlar: Kendini Sergileme dersi açıldı. Dersin sınavında öğrencilerin mum ışığında soyunup, benliklerini tanımlayan bir hareket yapmaları isteniyor. Bu, performans ve vücut sanatları için standart bir uygulama sayılıyor.

 

Edebiyat Hakkında

  • Romantik edebiyatın tipik ilgi alanı çirkinlik ve kötülüktür. Romantizm’e kadar olan dönemde kahramanlar daima yakışıklıdır, kötüler çirkin, korkunç veya sefildir. Kötü, biri kahramana dönüştürüldüğü zaman ise hemen yakışıklı olur.
  • Gotik romanda durum tersine döner: kahraman huzursuz edici ve dehşet vericidir; anti-kahraman da, kasvetli yönlerinden dolayı çekici değilse de en azından ilginçtir.
  • Italo Svevo (1861-1928), İtalyan yazarlar arasında, zirvesinde Marcel Proust’un (1871-1922) olduğu pasif analitik edebiyata en yakın yazardır.
  • Eserlerinde genellikle “ben”in “biz”e dönüşmesi  konularını işlemiş, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı kalmış, Objektivizm ve Liberteryenizm/Özgürlükçülük, yol gösterici norm olarak negatif özgürlük fikrini savunan siyasi akıma ait olan yapıtlara kolektivist roman diyebiliriz. Umberto Eco şöyle derdi: “Biz ‘kolektivist roman’ talep ettiğimiz zaman, insan ilişkilerinin, sosyal hayatın, aşkın ve içinde yaşadığımız hayatın tamamının yeni ahlakı ve hayatı çözmenin yeni yolunu oluşturan o yeni görsel açıdan ele alan bir roman talep ederiz.”
  • Otobiyografiler, kendini beğenmiş günlükler, insanın kendi bilincinin psikolojisini anlatanlar, bireysel ve burjuva dekadan roman kategorisine girer.
  • Yazınsal metinlerde yazarın kendisini hissettirmemesi gerektiğini kararlı biçimde dile getiren ve yazdığı romanlarda uygulayan ilk yazar, Realizm akımını başlatan Gustave Flaubert (1821-1880) olmuştu. Flaubert, önemli olanın, “yokluğunda parlamak” olduğunu söylüyordu.
İsimsiz (Freud’un Masası), Ania Soliman, 2015. Kağıt üzerine kurşun kalem ve yakımlı süsleme. 14. İstanbul Bienali, Pera Müzesi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İsimsiz (Freud’un Masası), Ania Soliman, 2015.
Kağıt üzerine kurşun kalem ve yakımlı süsleme.
14. İstanbul Bienali, Pera Müzesi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sanatçı psikolojisinin, biyografisinin, kişilik yapısının ve bilinçaltı gibi hususi özelliklerinin eserine yansıdığı üzerine temellenen psikanaliz, sanatçıya dönük bir eleştiri kuramıdır. Biyografik malzemeler, bir edebiyat eleştirmeni için, edebi eserin anlam alanını artıran bir malzemedir. Sigmund Freud, psikanaliz üzerine olan tezlerinde edebiyattan faydalanmıştır. Ödipal kompleks terimini Yunan tragedyası Kral Oedipus’tan almış, Shakespeare’ın Hamlet’ini de aynı bağlamda kullanmıştır. Freud, esas vurguyu bilinçaltına yaparak; sanatçının bastırma süreci sonunda başta çocukluktan kalma kompleksleri olmak üzere tatmin edemediği arzu ve isteklerinin sanatı yoluyla doyuma ulaştığını öne sürmüştür. Psikanalitik edebiyat kuramı, sanatçının biyografisini, kişilik yapısını anlayarak bilinçaltı sürecini tespit etmeye çalışmış; bunun için de iki yol kullanmıştır: Sanat eserinden sanatçıya ve sanatçıdan esere dönük bir inceleme. Bu amaçla sadece sanatçının eserleri değil sanatçının yaşadığı zaman, çevre ve hususi hayatı, içinde bulunduğu toplumsal olay ve durumları da konu alan çalışmalar yapılmış; yaratma sürecine etki eden tüm motivasyonlar inceleme konusu olmuştur. Edebi metinlerdeki kişilerin psikolojisini anlamaya dönük çalışma, bu tarz bir incelemenin sonucudur. Sanat eseri içerdiği simgeler vasıtası ile sanatçının bilinçaltını yansıtır. Bu kuram doğrultusunda eser veren sanatçılar; rüya, otomatik yazı gibi kavramları önemserler ve bilinçaltının ifade edilmesi için noktalama işaretleri gibi bağlayıcı kuralların kullanılmaması gerektiğini; sanat eserinin oluşma nedeninin, insanın ölüm karşısında geliştirdiği bir savunma mekanizması olduğunu savunurlar.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Düşman Yaratmak, Umberto Eco, Doğan Kitap, 2014.
  • Bakış Açısı, Semih Gümüş, Radikal Kitap, 21.08.2015.
  • Ayna İnsan/Sunuş : Umberto Eco’yu Sonsuzluğa Uğurlarken, Sayı:18, 6 Nisan 2016.
  • Liberteryenizmin Kadın Öncüleri, liberplus.com.tr.

 

Çağdaş Sanata Varış 224| Çağdaş Dönem 1

Ülkemizde Çağdaş Sanat’a büyük bir ilgi olduğunu düşünüyorum. Bu işte de başı İstanbul çekiyor. Bu düşüncem biraz da rakamlardan kaynaklanıyor. Şöyle ki:

  • 5 Eylül – 1 Kasım 2015 tarihleri arasında düzenlenen 14. İstanbul Bienali 545 bin izleyiciye ulaştı.
  • Aralık 2015’te ABD’nin önemli sanat platformlarından New York merkezli, sanat, teori, eleştiri ve haber sitesi Artsy’de yayımlanan “15 Sanat Şehri” listesinde İstanbul, güncel sanat alanında dünyanın en etkin ve ilham verici 15 kenti arasında 12. sırada yerini aldı.
  • Yine Artsy, 2016 yılı başında Avrupa’nın en etkili 20 genç küratörünü belirledi. İlgili listede Türkiye’den Övül Durmuşoğlu, Fatoş Üstek ve Defne Ayas yer aldı.
  • 36 mekana yayılan 14. İstanbul Bienali’nin İstanbul Modern’de yer alan Kanal başlıklı sergisi, ABD menşeli Blouin Artinfo dergisi tarafından 2015’in en iyi müze sergileri arasında gösterildi.
  • 12-15 Kasım 2015’de gerçekleştirilen, 10. yılını kutlayan Contemporary Istanbul fuarını 84 bin kişi ziyaret etti. Eserlerin %64’ü satıldı.
  • Çağdaş Sanat Piyasası 2014-2015 Raporu’na göre, çağdaş sanat müzayedelerinin cirosu 1.76 milyar dolar oldu. Türkiye, Çağdaş Sanat müzayedelerinde en fazla gelirin elde edildiği 15 ülke arasında. İlk üçte ABD (650 milyon dolar), Çin (542,8 milyon dolar) ve İngiltere (410 milyon dolar) var. Türkiye 6,5 milyon dolarla kişi başı milli geliri çok daha yüksek ülkelerin önünde yer alıyor.
  • Yine aynı raporda eserleri en pahalı 500 sanatçı listesinde Türkiye’den üç sanatçının adı geçiyor: Kemal Önsoy, Selma Gürbüz ve Cana Tolon.
  • 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde üçüncüsü düzenlenenuluslararası Çağdaş Sanat fuarı ArtInternational’ı üç günde 2000′i koleksiyoner olmak üzere 32 bin 383 kişi gezdi. 27 ülkeden 87 galeri ve 400′den fazla sanatçıyı İstanbul’da buluşturan fuarın bu yılki toplam satış rakamı ise 30.2 milyon dolar olarak açıklandı.
Minik Kuşlar ve Bir İblis, Grace Schwindt, 2015. 14. İstanbul Bienali’nde İstanbul Modern’de yer alan Alman sanatçının enstalasyonunda iri taneli deniz tuzu, antik ahşap masa ve sandalyeler, bakır kazan ve kaseler, gümüş kaşıklar, hoparlörler kullanılmış. Malların tüm dünyada dolaşımının kapitalist özgürlük, bir tıklama ile erişim kolaylığı yanında, işçinin kırılganlığı, düzensizlik, tahrip edici ekonomik ve toplumsal etkiler sorgulanıyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Minik Kuşlar ve Bir İblis, Grace Schwindt, 2015.
14. İstanbul Bienali’nde İstanbul Modern’de yer alan Alman sanatçının enstalasyonunda iri taneli deniz tuzu, antik ahşap masa ve sandalyeler, bakır kazan ve kaseler, gümüş kaşıklar, hoparlörler kullanılmış.
Malların tüm dünyada dolaşımının kapitalist özgürlük, bir tıklama ile erişim kolaylığı yanında, işçinin kırılganlığı, düzensizlik, tahrip edici ekonomik ve toplumsal etkiler sorgulanıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Çağdaş Sanat eserlerinin hangi yollardan geçerek oluştuğunu; eserlerin arkasındaki felsefenin ne olduğunu; günümüz sanatçılarının nelerden etkilendiğini, bunların hangi aşamalardan geçtiğini ve nelerden etkilendiğini anlayabilmek için sadece günümüze değil, 1800’lü yıllara gitmek gerekiyor.

Zamanın ruhu, sözcüklerin de ruhuna yansır. Freud’un “die Besetzung” terimi, İngilizce psikanaliz literatüründe ve daha sonra Anglosakson düşünce dünyasında “cathexis” terimine dönüşmüştür. Cathexis, psikanalizde, bir etkinliğe, nesneye veya görüşe bağlanan duygusal önem, ya da ruhsal enerji yüküdür. Elektrik enerjisine benzer bir şekilde ve bağlı olduğu durumların dışında, bir nesneden diğerine, bir bölgeden bir başkasına akabilir, yer değiştirebilir. Zaman içinde cathexis de yerini “investment”a bırakmıştır. Investment, bir yatırım eylemini ifade eder. Freud’un kavramının eylem hali olan bezetsen, to occupy’a (işgal etmek) dönüşmüştür. Psikiyatr Dr. Cemal Dindar, zamanın ruhunun, küresel ölçekte bir kurama nasıl sızdığını bu örnekle anlatmış. Neoliberal ideolojinin paranın diline tahvil ettiği besetzen, to occupy, ideolojik olana karşı küresel bir direnç geliştirdiğinde yeni bir siyasal söylemin ortaya çıktığını belirtmiş: “Occupy Wall Street.” Sigmund Freud (1856-1939) ile başlayan terimin 2011 yılında bizi siyasi bir söyleme taşıması zamanın ruhu ile oldu diyebiliriz.

Katılım rakamlarıyla ilgili olduğumuzu; yapılan alım-satımlarla bu işe yatırım yaptığımızı; İstanbul’un bir sanat şehrine dönüştüğünü; küratörlerin seçiminin doğru yapıldığını; bu konuya emek vererek sanatçılarımızı dünyaya tanıtmaya başladığımızı düşünüyorum.

İlgili olduğumuz konunun ana hatlarıyla olsun bilinebilmesini sağlamak için bu dosyayı hazırlamaya 2013 yılında başlamıştım. Artık günümüze geldik.

 

Çağdaş Sanata Varış 221| Postmodern Sinema 7 Kadın Yönetmenler

  • Lacancı psikanalizde, erkeksiliği tanımlayan, fallus değil, bir gösterendir: hadım edilmenin göstereni. Yani bu bir dışsal eklentidir ve bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır. Bir erkeğin erkeksiliğini tanımlayan kendi otoritesinin dayandığı bir dış fallik gösterenle girdiği ilişki tarzıdır. Bunu, ona otorite bahşeden bir Öteki figürünün dikkatini çekmek için kullanır, diye yorumlar Slavoj Zizek.
  • Lacan’ın bakış ve hadım edilme üzerine tezleri, feminist film kuramının odak noktası olmuştur. Britanyalı feminist film teorisyeni Laura Mulvey’e (1941-) göre, Hollywood sinemasının ataerkil düzeni kadınların erkeklerde uyandırdığı hadım edilme korkusuna iki çözüm getirir: kadındaki bu eksikliğin, yaptığı bir yanlıştan dolayı cezalandırılmış olmasının bir parçasıdır ya da fetişleştirilerek vücudunun herhangi bir bölümüne önem atfedilir. Erkek izleyiciler, erkeğin hadım edilme endişesini yok eden kadın imgesini fetişleştiren sinemayı izlerken haz duyar.
  • Feminizm’in ilk dalgası 1800’lü yılların sonlarına, ikinci dalgası 1960’lı yıllara tarihlendirilir.
Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde. Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde.
Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

  • 1970’lerden günümüze, Amerikan film endüstrisine giren birçok kadın olmuştur. Önceleri endüstri, kadınları yönetmenlik veya prodüksiyon gibi üst düzey işlerden büyük ölçüde dışlayan erkeklere özel bir alandı.
  • 1895-1920 döneminde yalnızca Alice Guy Blaché ve Louis Weber yönetmen olarak çalışmıştı. Hollywood’un klasik döneminde ise yalnızca Dorothy Arzner ve Ida Lupino vardı.
  • Joan Micklin Silver, ana akım stüdyo filmlerine geçmeden önce, 1970’lerde bağımsız filmlerde yönetmenliğe başlamıştır. Gale Ann Hurd de, bağımsız prodüksiyondan Terminatör filmleri (1984,1991,2003), Uçurum (1989), Dante Yanardağı (1997) ve Hulk (2003) gibi stüdyo filmlerine geçmiştir.
  • Susan Seidelman, düşük bütçeli bağımsız film sektöründe çalışmış, ilk filmi Smithereens (1982), Cannes Film Festivali’nde ödül alan ilk bağımsız Amerikan filmi olmuştur. Daha sonra Desperately Seeking Susan (1985) gibi daha büyük bütçeli stüdyo filmlerine geçmiştir. Yönetmenin bütün filmlerinde güçlü bir kadın başkahraman vardır ve kadınları, dışarıdan birinin görüş açısı ile değil, içeriden bir görüş açısıyla sunar.
  • Pek çok kadın yönetmen kariyerlerine istismar filmleri yaparak başlamıştır. Stephanie Rothman The Velvet Empire (1971) filminde bir erkeği kurban rolüne koyarak alışılagelmiş janr geleneklerini tersine çevirir.
  • Bazı kadın yönetmenler film okulu mezunu iken, bazıları oyunculuktan yönetmenliğe geçmiştir.
  • Sanat okulu mezunu Kathryn Bigelow, uzun metrajlı filmlerinde, Hollywood’un geleneksel maskülen film janrlarına Avrupa Sanat Sineması yaklaşımı uygular. Bu janrları bir tek filmde birleştirerek karma janrlar oluşturur. Örneğin 1987 yılı yapımı Near Dark (Karanlık Bastığında) filmi, korku-vampir filmi ve Western arasında karma bir filmdir. Filmleri janrları karıştırırken bir sanat filmi duyarlılığı içerir. Bigelow’un filmleri karamsar, mavi tonlarda, aydınlatma ve dokulara dayalı güçlü, ayırt edici görsel bir stile sahiptir. Kurgu hızları ya çok yavaş, ya çok hareketlidir. Filmleri daima klasik filmlere saygı ögeleri içerir. 1981 yapımı klasik Hollywood filmi ile yeraltı filmi estetiğini birleştiren Loveless (Sevgisiz), klasik Hollywood motosikletli genç filmlerine bir saygı ifadesi ve yeniden tanımlama amacı taşır. Filmlerindeki en yaygın karakterlerden biri çift cinsiyetli kadındır. Filmlerinde tecavüz sahnesi gösterilmez, işlenen ensest suçu ima edilir.
  • Mary Lambert ve Kathryn Bigelow, kadın yönetmen etiketini; kadın estetiği, kadın gözü gibi kavramları zayıflatıcı ve cinsiyetçi bulur; onlara göre yönetmenlik, cinsiyete göre tanımlanan bir meslek değildir. Her iki yönetmen de, genelde maskülen olduğu düşünülen janrlar olan korku ve aksiyon filmleri yapmayı tercih etmiştir.
  • Kathryn Bigelow ve Mark Boal, The Hurt Locker (2008) filmi ile Akademi’nin En İyi Yönetmen Ödülünü almıştır. 2011 yılında MOMA’da Crafting Genre: Kathryn Bigelow adlı bir sergi açılmıştır.