Etiket arşivi: Proust

James Joyce 14

ANTİ-JOYCE SÖYLEMLER

(1920’li ve 1930’lu yıllarda yayımlanmış yazılardan. Çoğu, Umberto Eco’nun Düşman Yaratmak adlı kitabında yer alan Bir Ulysses Eksikti adlı makaleden derlenmiştir.)

 

Yazar, 1941 yılında Zürih’teki bir hastanede, elli dokuz yaşında öldü. İki gün sonra kısa bir törenin ardından gömüldü. Mezarına eşi, oğlu ve gelini de ileriki yıllarda defnedilmiştir. Fotoğraf: davidnice.blogspot.com

Yazar, 1941 yılında Zürih’teki bir hastanede, elli dokuz yaşında öldü. İki gün sonra kısa bir törenin ardından gömüldü. Mezarına eşi, oğlu ve gelini de ileriki yıllarda defnedilmiştir.
Fotoğraf: davidnice.blogspot.com

 

  • Düzenle sıralanmış bir olaylar dizisini, başı sonu olan bir öyküyü anlatmaması, kurallara aldırmaması; canının istediğini canı istediği gibi aktarması, James Joyce’dan bir buçuk yüzyıl önce bilinç akımını kullanması; kişilerinin aklından geçenleri karma karışık bir biçimde ortaya dökmesiyle Laurence Sterne (1713-1768) daha özgündür.
  • Joyce, Italo Svevo’yu keşfeden kişidir. İtalyan yazarlar arasında, zirvesinde Proust’un olduğu pasif analitik edebiyata en yakın olan Svevo’dur. Joyce, Proust, Svevo ve benzerleri modası çabuk geçecek olgulardır.
  • Ulysses devasa miktarda sabır gerektiriyor, dahiyane olmasa da neredeyse zekice yazılmış bir eser.
  • Ulysses yayımlandığında okurlardan güzel tepkiler, kutlamalar alsa da, kitabı eleştiren çok olmuştu. Kardeşi, Joyce’un yazdıklarının deli saçması olduğunu düşünür. H. G. Wells, Joyce’a yazdığı mektupta “Beni tipik ortalama bir okur olarak ele al. Bu eserden büyük bir zevk alır mıydım? Hayır,” diye Joyce’a yüklenir.
  • Joyce, tıpkı bir köpek doğurmaya zorlanan bir keçi gibi, ölçüsüz şeyler yaratır.
  • Joyce’un tek yaptığı, iç monoloğu kelime ishaline çevirmek ve güzel kelimeleri bozmaktır.
  • Portre’den itibaren Joyce insanlığını aşağılık hale getirecek kaosa, bulanık rüyalara, bilinçaltına döndü ve geriye bir tür psikanalistin uydurma ve kısır cüretkarlıklarından başka bir şey kalmadı. Kalıcı olandan çok geçici olanı yakalamaya eğilimli bir yaklaşım.
  • Joyce, modern dekadan akımın tipik bir temsilcisidir.
  • Joyce özellikle Fransa’da faal olan ve hem insan hem de fikir lanse eden o Yahudi örgütüne kur yaptı. Joyce her türlü Latinliğe, imparatorluk uygarlığına, Katolik uygarlığına karşıdır, denir. Yahudilere saygı duyduğu kesindir.
  • Virginia Woolf, Ulysses’ten sonra James Joyce hakkında 2-3 tane çok kötü makale yazmıştır. Bloomsbury Grup aracılığıyla makaleler çok yayılıyor. Ama Ulysses beğeni kazanmaya başlayınca Virginia Woolf da daha olumlu yorumlarda bulunuyor.
  • Vladimir Nabokov, üstün nitelikli bulduğu Ulysses’in aksine diğer romanlarının berbat olduğunu yazmıştır.
  • Brezilyalı yazar Paulo Coelho Ulysses’i “Edebiyat dünyasında zarara yol açmış, sadece yazım tekniğine odaklanmış bir kitap” olarak değerlendirmiş ve teknik çıkarıldığında kitabın bir twit’ten ibaret olduğunu bir Brezilya gazetesine verdiği röportajda belirtmiştir.
  • James Joyce da Oscar Wilde’ı İngilizlerin saray soytarısı diye aşağılamıştı.
  • Faulkner, bir yazarı göze aldığı başarısızlık oranıyla ölçtüğünü söylemiş. Bu söz kolayca Joyce’a da uygulanabilir.

 

Verdiği bilgilerin çoğu belgelere dayanan, 2015 yılında genç yazarlara verilen Impress Prize’a layık görülen Annabel Abbs’in Joyce’un Kızı (The Joyce Girl) adlı romanı 2017 yılında hep kitap’tan çıktı. Joyce ailesinin hayatından bir kesit sunan, kolay okunan bu roman Samuel Beckett ile ilgilenenler için de güzel bir anlatı.

 

 

 

James Joyce 3

  • James Joyce, Proust gibi yeni teknikler, biçemler, yazın kuralları ve kuralsızlıkları yaratmıştır.
  • Joyce, Proust, Mann zamanı bir karaktermişçesine romana sokarlar. Zamanın saati ile bilincin saati ayrı ayrı işler.
  • Henry James, James Joyce, Virginia Woolf, bakış açısını gizleyen anlatı teknikleri geliştirmeye özen gösterdiler. Henry James güvenilmez anlatıcıyı anlatının merkezine taşırken, Joyce ve Woolf anlatıyı roman kişilerinin düşüncelerine, algılamalarına, izlenimlerine yayarak, çok odaklı anlatılar üretti. Artık roman okunması zor bir anlatıydı. Amacı her okura değil, bu zorluğu göğüslemeye hazır olan eğitimli ve yetenekli okura seslenmekti. Doğrudan aktarılan iç monologda ya düşünceler başka düşünceleri çağrıştırır, ya da çağrışımlar fiziksel uyarılar sonucu oluşarak birbirini kovalar. Joyce’un daha çok ikinci, Woolf’un ise birinci anlatı tekniğini kullandığı söylenebilir.
  • Bilinç akışı insanın duygu ve düşüncelerinin yarı bilinçli halden bilinçli hale geçişini gösteren zihinsel durumu yansıtır. İnsan gramer açısından doğru, düzgün cümlelerle düşünmediğinden anlatı bu tekniğe başvurduğu yerlerde gramer ve sentaksı bozar; peş peşe anlamsız gelen sözcükler geçer.

Metinler arası göndermeler, yoğunlaşmış anlamlar, yinelendikçe izlekleri pekiştiren ifadeler kullanılır.

  • Woolf ile beraber bilinç akışı yönteminin en önemli uygulayıcısı sayılan Joyce yoğun metinler arası göndermeler, parodi ve pastişe izlenimci resim ve sinema tekniğini de katmıştır.
  • Yirminci yüzyılın anlatısı ne kolektif ahlakın ve toplumsal ideallerin anlatısı olan destan, ne de sıradan insanın toplumdaki serüvenini anlatan klasik romandır. Joyce’un uyguladığı modernist anlatının temel niteliği ödünsüz öznelliktir. Ona göre çağının epiği, en öznel anlatı biçimi olan liriğe yaklaşmalıdır; Joyce 20. yüzyılın düzyazısına lirik epik der.
  • Joyce kesinlik içeren tüm felsefelere karşıdır; Albert Einstein’dan önce, her şeye göreceli yaklaşır.
  • Joyce son derece yenilikçi eserleriyle bugün de yazarlar üzerinde etkisi olan edebi yenilikler getirmiştir. Eserleri, sadece edebi yenilikçiliği ile değil, Katolikliğe, cinselliğe, sanata ve İrlanda politikasına ilişkin ortaya koyduğu yaklaşımlar ile de önemlidir.
  • 1907, 1927 ve 1932 yılında şiir kitapları yayımlanmış, düzyazısıyla birçok şaire esin kaynağı olan Joyce, şiirde başarılı olamamıştır. Kendisi de Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi adlı eserinde Stephen’ı kullanarak, yazdığı kötü şiirlerle alay eder. O bölümün lirik ve Romantik havası da ironiyi artırır. Ibsen etkisinde yazdığı Sürgünler adlı oyunu da vasat bulunur.
  • Hayatıyla sanatı birbirine çok yakındır. Tanıdıklarını sık sık ve açık açık eserlerine dahil ederdi.
  • Eleştirmenler çoğunlukla Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni lirik, Ulysses’i epik, Finnegan Uyanması’nı dramatik olarak sınıflandırırlar. Murat Belge’ye göre bu sınıflamalar edebi türlerden çok, sanatçının zihin durumunu anlatır. Yazarın her eserinde bu üç tarzın da örnekleri bulunabilir.

 

Kültür Üzerine

  • Umberto Eco (1932-2016), kültürün birikim değil, eleme olduğunu söyler. Kültür, bir veri birikiminden ibaret olmayıp aynı zamanda bunların süzgeçten geçirilmesi anlamına da gelir. Kültür, aynı zamanda, yararlı ya da gerekli olmayanı atabilme kapasitesidir.
  • Jorge Luis Borges (1899-1986), bir öyküsünde her şeyi hatırlayan bir karakteri anlatır. Tam da bu nedenden ötürü, adam tam bir salak, tamamen bloke olmuş biridir.
 Fotoğraf: İnsan Bu

Fotoğraf: İnsan Bu

  • ABD’li eleştirmen Dwight Macdonald (1906-1982), 1960 yılına ait bir denemesinde kültürü üç farklı seviyede tanımlar: Yüksek Kültür, Joyce, Proust, Picasso tarafından temsil edilirken, Kitle Kültürü adını verdiği kültür sınıfının Hollywood ürünleri ve rock müziği tarafından temsil edildiğini söylüyordu. Üçüncü grup, temelde kitsch olan, avangard tarzın hatlarından da yararlanan eğlencelik ürünleri kapsıyordu.
  • Eco, Avrupa kültürünün kimliğinin, farklı edebiyatlar, felsefeler, müzikal ve teatral eserler arasındaki uzun diyaloğa dayandığını; bunun savaşa rağmen silinmeyen bir şey ve bu kimlik üzerine, dil bariyerine bile direnç gösteren bir topluluk inşa edildiğini söyler.

 

Maç seyretmek uğruna konsere gitmekten vazgeçmek acaba bir gösterge olabilir mi?

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Budalalıktan Deliliğe, Umberto Eco, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2016.

 

 

Sanat ve Sanatçıya Dair

  • “Canlı bir at gördüğümüzde onun güzelliğinden çok, o atın resmindeki güzellikten etkileniriz. Çünkü onu yapan aklın güzelliğine hayranlık duyarız. Sanatçı, sanatsal taklit ile maddeye biçim verir ve ruhun duygularını maddede görünür kılar. Sanatçı, kendi duygularını çalıştığı maddeye işleyen kişidir..” Bizanslı akademisyen Manuel Chrysolaras (1350-1415).
  • Rus yazarını toplumun geri kalanından farklı ve daha asil biri olarak görmek, ona ayrıcalıklı bir konum vermek geleneğinin kökleri 19. yüzyıldaki Romantizm’in sanatçıyı yücelten tavrına dayanır. Bu tavır, belki deRusya’nın dünyanın geri kalanından yalıtılmışlığına bağlı olarak, Batı Avrupa’ya nazaran, daha uzun sürmüştür.

    Puşkin’in Peygamber (1820) adlı şiirindeki şairin ayrıcalıklı konumu teması, Rus kültüründe 1980’lere kadar devam etmiştir.

  • “Sanat, tuhaf mucizesiyle, bayağılığı, ruhun düşkünlüğünü törpüler. Ruhun yüceldiği bile olur.” Selim İleri, Hepsi Alev.

  • “Yazma deliliği, gerçek deliliğin panzehiridir.”
    “Sanatsever kişi, sanatçıların sıradan insanın lanetlenmesine yol açacak kusurlardan muaf tutulması gerektiğini bilir. Sanatçı, herkesin temsilcisidir, korkusuzca konuşan kişidir, ona teşekkür edilir ve o da bunun bedelini öder. Sömürgeciliğin bütün saçmalıklarını tek tek ortaya döken Forster; ortalığı koklayıp, bela ve ölüm arayan Graham Greene; hemen her şeyi gören ve gördüklerinden nefret eden Evelyn Waugh; farelere işkence eden ve ailesinin eşyalarını genelevlere bağışlayan Proust; karısının üzerine duvar örerek onu çocuklarından uzak tutan Dickens; yalancının teki olan Lilian Hellman; Simone de Beauvoir’ın genç fıstıklar ayarladığı Sartre; ikinci karısını bıçaklayan Mailer; aşıklarından ikisi intihar eden Ted Hughes….” Hanif Kureishi, Son Söz.
  • Goethe, ayaklarını sıcak suya sokup yazarmış.
  • Wagner, tütsü ve parfümlerle donatılmış bir odada, ipek sabahlığını giyerek beste yaparmış.
  • Haydn, beste yaparken tören peruğunu takarmış.
  • Nabokov, kürsünün başında dikilir, kitabını küçük not kağıtlarına yazarmış.

 

Çağdaş Sanata Varış 171| Postmodern Sanat 5

Venedik Bienali’ne Birleşik Krallık pavyonunda katılan Britanyalı Glenn Brown (1966-), kendileme işleri ile tanınan Çağdaş bir sanatçı. “Hangisi daha çekici, orijinali mi, sahtesi mi?” sorusunu  gündeme getiriyor. Bir şeyi neyin ilgi çekici, anlamlı ve değerli kıldığını, onu sanat olarak adlandırıp adlandıramayacağımızı sorguluyor. Walter Benjamin (1892-1940), sanat eserlerinin bir halesi olduğunu ileri sürmüştür. Röprodüksiyonların orijinallerinden farkı nedir, sorusu çok yönlü bir tartışma konusudur. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Venedik Bienali’ne Birleşik Krallık pavyonunda katılan Britanyalı Glenn Brown (1966-), kendileme işleri ile tanınan Çağdaş bir sanatçı. “Hangisi daha çekici, orijinali mi, sahtesi mi?” sorusunu gündeme getiriyor. Bir şeyi neyin ilgi çekici, anlamlı ve değerli kıldığını, onu sanat olarak adlandırıp adlandıramayacağımızı sorguluyor.
Walter Benjamin (1892-1940), sanat eserlerinin bir halesi olduğunu ileri sürmüştür. Röprodüksiyonların orijinallerinden farkı nedir, sorusu çok yönlü bir tartışma konusudur.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

AVANGARD VE DENEYSELLİK

  •  Maceranın çekiciliği, amacın karşılıksız olması yani aktivizm;
    Birisine veya bir şeye karşı harekete geçilmesi yani karşıtlık;
    Geleneksel değerler açısından tabula rasa (insan beyninin başlangıçta boş bir levha olması) yapılması yani nihilizm;
    Eskilerle yeniler arasında ihtilaf yani gençlik kültü;
    Sanatın oyun olarak görülmesi;
    Edebi söylemin esere göre üstünlüğü;
    Propaganda;
    Kültürel anlamda devrimcilik ve terör AVANGARD hareketlerin özellikleridir.
  • DENEYSELLİK ise tek bir esere adanmaktır. Avangard hareket edebi söylemler ve manifestolar üreterek onlar namına eserlerden vazgeçer, deneysellik ise eser yarattıktan sonra ondan edebi bir söylem çıkarsar veya başkalarının çıkarsamasına izin verir.
  • Deneysellik, metinlerarası alanda içsel provokasyona eğilimlidir, avangard hareketler ise dışa doğru, toplum içinde provokasyon yapmaya eğilimlidir.
Piero Manzoni (1933-1963) beyaz bir tuval sunduğunda deneysellik yapıyordu, müzelere sanatçı dışkısı sunduğu zaman ise avangard provokasyon yapıyordu. Sanatçı, 1961 yılında 90 tane içinde dışkı bulunduğu söylenen, etiketli, numaralanmış küçük konserve kutusu üretti. Fiyatlandırmayı da altın’a endeksledi. Konservelerin açılması halinde “sanat eseri” bozulacaktı. Kutuların içeriği sanat dünyasında tartışma konusu oldu. Yüksek fiyatlara alıcı bulan konserveler çeşitli sanat koleksiyonlarına dağıldı. 83 numaralı kutu 2008 yılında 97.250 pound’a alıcı buldu. Manzoni ayrıca kırmızı, mavi ve beyaz balonlar şişirip, bunları ahşap bir altlığa tutturup bunlara Sanatçının Nefesi adını vermişti. Bu eserler bir şaka, bir oyun, sanat pazarının bir parodisi, bir tüketim eleştirisi ve onun yarattığı atık olarak değerlendirildi.  Fotoğraf:www.guggenheim-venice.it

Piero Manzoni (1933-1963) beyaz bir tuval sunduğunda deneysellik yapıyordu, müzelere sanatçı dışkısı sunduğu zaman ise avangard provokasyon yapıyordu.
Sanatçı, 1961 yılında 90 tane içinde dışkı bulunduğu söylenen, etiketli, numaralanmış küçük konserve kutusu üretti. Fiyatlandırmayı da altın’a endeksledi. Konservelerin açılması halinde “sanat eseri” bozulacaktı. Kutuların içeriği sanat dünyasında tartışma konusu oldu. Yüksek fiyatlara alıcı bulan konserveler çeşitli sanat koleksiyonlarına dağıldı. 83 numaralı kutu 2008 yılında 97.250 pound’a alıcı buldu.
Manzoni ayrıca kırmızı, mavi ve beyaz balonlar şişirip, bunları ahşap bir altlığa tutturup bunlara Sanatçının Nefesi adını vermişti.
Bu eserler bir şaka, bir oyun, sanat pazarının bir parodisi, bir tüketim eleştirisi ve onun yarattığı atık olarak değerlendirildi.
Fotoğraf:www.guggenheim-venice.it

  • Avangard hareket daima şiddetli bir kırılma hareketi olmuştu. Ama deneysellik farklıydı; Fütüristler, Dadacılar ve Sürrealistler avangard ise, Proust, Eliot ve Joyce deneysel yazarlardı. 1963 yılına gelindiğinde sanatçıların büyük kısmı avangard hareketten çok deneyselliğe yakın duruyorlardı. O yıllar, Neopozitivizmin keşfedildiği, Pound ile Elliot’un okunduğu, Rus formalistlerden New Criticism’e kadar eleştirel teorilerle tanışıldığı bir ortamdı. O ana kadar kötü yazdığı söylenen Italo Svevo’nun yeniden keşfedilmeye başlandığı bir dönemdi.
  • 1930’lu yıllarda doğanlar abilerinden daha şanslıydı. Savaş sonrası doğan veya değişim geçiren ülkelerde gençliklerini geçirmişlerdi. Bu kuşak, herkesin karşısına yeni fırsatların açıldığı dönemde yetişkin olmuş, her türlü riski göze almaya hazır bir kuşak olmuştu. Deneyselliğe açık bir kuşaktılar…