Etiket arşivi: Postmodernizm

Çağdaş Sanata Varış 273|Çağdaş Kavramsal Sanat 4

Kimlik 3

Zevk ve Demokrasi, Grayson Perry, 2004. Sanatçının sırlı seramik eseri, Perry’nin 2003 yılında Turner Ödülü’ne aday gösterilmesi ve kazanması sonucundaki deneyimlerinden yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. Ödül, Birleşik Krallık’ta geniş çapta yankı bulmuş, halk arasında çok konuşulmuştur. Perry bu çömlekte, halktan gelen yorumlara yer vermiştir. Figürlerin konuşma balonlarında ödülü kazanmasıyla ilgili, kimisi basında da çıkan ifadeleri kullanmıştır. Bu yorumlar, onur kırıcılıktan komikliğe kadar uzanır. Küçük Farklılıklar Sergisi, Pera Müzesi, 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Zevk ve Demokrasi, Grayson Perry, 2004.
Sanatçının sırlı seramik eseri, Perry’nin 2003 yılında Turner Ödülü’ne aday gösterilmesi ve kazanması sonucundaki deneyimlerinden yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. Ödül, Birleşik Krallık’ta geniş çapta yankı bulmuş, halk arasında çok konuşulmuştur. Perry bu çömlekte, halktan gelen yorumlara yer vermiştir. Figürlerin konuşma balonlarında ödülü kazanmasıyla ilgili, kimisi basında da çıkan ifadeleri kullanmıştır. Bu yorumlar, onur kırıcılıktan komikliğe kadar uzanır.
Küçük Farklılıklar Sergisi, Pera Müzesi, 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Postmodernizm ile yola başlayan Anti-Özcülük, cinsiyet fikrinin doğal veya zorunlu bir kategori değil, kültürel bir kategori olduğunu söylüyordu. Kişilik, kimlik, sübjektiflik ve aracılık kavramlarına yönelik Postmodernist ve Postyapısalcı okuyuşlar, son yıllarda Posthümanizm adı verilen alanın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu alan, insanlar ve teknoloji, insanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkileri araştırır ve farklılıkları Yapısöküm yöntemiyle inceler.
  • 1984 yılında dünya Madonna’yı tanımıştı. O yıllarda beline Boy Toy (jigolo) yazan bir kemer taktı. 1980’ler boyunca feminen-maskülen bir tarz izledi. 1990’larda stilinde seksüel içeriğin dozunu artırdı ve aralara dini motifler yerleştirirken sutyen ve kısa şortlar ile Hint motifli baş aksesuarı kullandı. 1990’ların sonunda etnik-gotik melezi görüntüsünde ellerinde Hint kınası, geyşa makyajı, kimono ile sahneye çıktı. Madonna ile beraber Amerikan kültüründe geleneksel Asya kültürü yükselişe geçti. Koruyucu olduğuna inanılan kırmızı ip bileklikler hızla moda oldu. Madonna, cinsiyet ve etnik unsurlara aşina olunmasına katkı sağladı.
Hans-Peter Feldmann,  Art International 2015 İstanbul. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hans-Peter Feldmann, Art International 2015 İstanbul.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Queer yaklaşım hem bir teori hem de bir sosyal harekettir. Özellikle kamusal alanda eşcinsel şahısların ifşa edilmesini, doğrudan eylemi savunur. Queer teorisi, kimliklerin doğasını değiştirme hareketinin bir parçasıdır. Queer kuramcılarına göre, kimlik kavramının kendisini reddetmek daha doğrudur. Bu fikrin kökleri Foucault ve Althusser’e uzanır: iktidara fırsat vermemek için özne konumundan çıkmak gerekir. 1960 ve 1970’lerdeki ikinci dalga feminizm, toplumsal cinsiyet ile biyolojik cinsiyet ayrımını çökertir. Biyolojik cinsiyet, kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik ayrımlara, toplumsal cinsiyet ise onları ayıran kültürel farklılıklara işaret eder. Queer teori, biyolojik cinsiyetin de toplumsal cinsiyet gibi kültürel bir inşa olduğunu söyler. Her birey az veya çok erkek ve/veya kadındır. Kadın ve erkek kategorileri baskıcıdır. Filozof Judith Butler, evliliğin ataerkilliğin ve baskının dayanaklarından biri olduğunu; devletin, cinsel davranışların düzenlenmesine ve bireyler arasındaki ilişkinin nitelenmesine el koyuşu olduğunu söyler. Gey ve lezbiyen evlilik talebinin, baskı altındaki diğer kategorilerle aralarına bir mesafe koyma ve cinsel-siyasi rejimi sağlamlaştırma riski taşıdığını öne sürer. Evliliğin, özel hiçbir sivil veya mali hak doğurmamasını ve birlikteliklerin üzerindeki devlet kontrolünün ortadan kalkmasını önerir.
  • Kimlik politikalarına yönelen sanatçılar, cinsel kimlik, eşcinsellik, cinsel tercih, cinsiyet politikaları gibi olgulara da yönelmişlerdir. 1990’lı yıllarda ABD sanat ortamında AIDS hastalığını konu alan yoğun bir sanatsal üretim gerçekleşmiştir.
  • Çağdaş feminist performanslarda yemek ve kadın bedeninin cinsiyetçi söylem tarafından temsilinin eleştirisi yapılır.

 

Çağdaş Sanata Varış 248|Küreselleşme / Yerelleşme

  • Tahsin Saraç, hazırladığı Fransızca-Türkçe Sözlükte küreselleşmeyi dünyacalaşma olarak Türkçeleştirmiş.
  • Amin Maalouf, küreselleşme kültürdeki çeşitliliği bir yandan tehdit ederken, bir yandan da tehdit altındaki kültürleri korumak isteyenlere bu fırsatı tanıyor, diyor. Küreselleşme çok yönlüdür; metalaşan küreselleşme ve finansal küreselleşmeden bahsedebileceğimiz gibi, küreselleşmenin dini ve kültürel boyutlarından da bahsedebiliriz.
  • Hasan Bülent Kahraman’agöre küreselleşme kapitalist dönemin önemli bir kırılma noktasıdır. Yerleşik kurumlaşmanın ve onu hazırlayan mantığın eleştirisi en üst noktaya bu dönemde ulaşmıştır. Soğuk Savaş dönemini belirleyen anlayış ve kurumlar bu dönemde yeni bir yapılanmaya tabi tutulmuş; bu dönem, yeni bir demokrasi anlayışının oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bu dönemde Platonik Batı metafiziğinin sonuna gelinmiş, daha Aristocu bir anlayış ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Kant estetiğinin ciddi bir sarsıntı geçirmesi ve Duchamp anlayışının dönüştürülmesi sanatın en önemli çıkışları olmuştur. Küreselleşme ile birlikte somutlaşan ırkçılık, ayrımcılık, yoksulluk karşıtı politikalar, siyasal İslamcı hareketler sanatın ifade alanı içine soktuğu kavramlar olmuştur.
Bayrak, Serkan Demir, 2015. Dikenli tel üzerine oyun hamuru. Fotoğraf: www.artsumer.com

Bayrak, Serkan Demir, 2015.
Dikenli tel üzerine oyun hamuru.
Fotoğraf: www.artsumer.com

  • Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, Oryantalizm kavramının güç kazanmasıyla sömürgecilik sonrası çözümlemeleri devreye girdi. Bu, Batı dışı toplumların kendi geçmişleri ve özgün kimlikleriyle bütünleşme çabalarını beraberinde getirdi. Sömürgecilik sonrası kültürel çalışmalar sistemin dışarıdan; feminist çalışmalar ise sistemin içeriden eleştirisini yaparlar.
  • 1990’larda sanat melezleşme (hybridization) kavramı ile tanıştı. Eklektisizm, farklı ifade ve üslupların bilinçli olarak yan yana getirilişi iken melezleşme, doğal bir sürecin ve oluşumun sonucudur. Zorlama melezleşme, birbirinden ayrı, farklı ve kopuk iki kültürel alanın bulunduğunu; belli koşullar altında bu iki alanın bir araya gelerek kaynaştığını kabul ederek, dışsal bir iradenin varlığını savunur. Doğal melezleşme ise, insanın her noktasını kendisinin saydığı bir dünyada yaşadığını; arındırılmış ve yalıtılmış bir kültür olamayacağı görüşünden yola çıkar; tüm kültürleri öteki kültürlerden etkilenmiş bir bünye olarak görür. Kültürlerin birbirinden etkilenmesinin doğal bir durum olarak kabul eden doğal melezleşmeye, kültürötesileşme (transculturation) da denebilir. Melezleşme, küreselleşmenin bir sonucu olarak görülebilir; melezleşme, kozmopolitizm ile birlikte düşünülebilir.
  • 1980 ve 1990’lardan başlayarak kozmopolitizm kavramına en önemli dayanaklardan biri yersiz-yurtsuzlaşma (deterritorialization) kavramı olmuştur. Gerek iç gerekse dış sınırlar oluşturan ulus devlet, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra önemli bir dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bu süreç Hegelci tarih anlayışının; Aydınlanma düşüncesinin yukarıdan aşağıya yapılanan toplum mühendisliği anlayışının; modernitenin ve Platonik devlet anlayışının sonuna gelindiği bir dönemdir. Yersiz-yurtsuzlaşma denilirken sadece ulusötesi değil, ulusiçi yaklaşımlar da göz önüne alınmalı; melezleşme, ulusal kültürün iç dönüşümlerini de içeren bir süreç olarak düşünülmelidir. Küresel olanın yerelleştiği, yerel olanın küreselleştiği bir döneme girilmiştir. Melezleşmeyi çoğullaşma sürecinin bir parçası olarak gören ve olumlayan düşünürler olduğu gibi eleştiren düşünürler de vardır. Çokkültürcülük, hiyerarşik bir üst kabule ve tercihe değil, zorunlu bir biraradalığa (coexistence) dönüşür; ulusal kültürel tercihler aşılır.
  • Küreselleşmenin getirdiği “yerelin evrenselleşmesi ve evrenselin yerelleşmesi” yaklaşımı kimlik kavramını politik içerikli bir milliyetçilik temeline oturtmuştur. Milliyetçilik eksenindeki açılımlar, Postmodernizm’in ve Yapısökümcülük’ün konu ettiği öteki, kimlik, fark, çoğulculuk, aidiyet gibi olgular gerek sanat, gerekse siyasal-toplumsal düzlemde yer bulmaya devam etmiştir. Küreselleşme döneminde AIDS, ekolojik ve politik kirlenme, güvenlik duygusunun yitimi sanatın konuları arasında sıklıkla yerini almıştır.

 

Teknolojik gelişmeler,
Bilginin yayılması,
Halkların yaşlanması,
Dünyanın finansal olarak birbirine bağlanması,
İnsan hakları ve politik haklarda daha talepkar olunması 21. yüzyılın ana konuları olacak gibi gözüküyor.
Bu konulara globalleşme ve yerelleşme açısından kısaca bakarsak:

Küreselleşme,

Genişlemiş pazar için yeni fırsatlar, teknolojinin ve yönetim becerisinin yayılmasını vaat ediyor.
Bunlar neticesinde ise artan verimlilik ve daha yüksek bir hayat standardı.
Buna karşılık, dengesizlik ve istenmeyen değişiklikler getirmekle suçlanıyor: İthalat ile yaratılan rekabet sonucu, çalışanların işlerini kaybetmesi; yabancı sermaye akışının resesyona yol açması; geri dönüşü olmayacak doğa felaketlerinin yaşanması gibi.

Yerelleşme,

Katılımda artış, insanlara yaşamlarına yön vermede imkan sağlamak; yerel yönetimlerle seçmene daha yakın olabilmek, daha çok kararın yerel düzeyde alınabilmesi, bu karaların daha hassas ve uyumlu olabilmesi ile övülüyor.
Tasarımı kötü yapılmış yerel yönetimin yerel altyapı kullanımında ve servislerde verimsiz kullanıma neden olacağı, bütçe açıkları yaratacağı, ağır borç yükü altına giren ve kaynaklarını akılcı kullanmayan yerel yönetimlerin ülke ekonomisini de sarsacağı savları ile yeriliyor.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 223| Postmodernizm’e Eleştiriler 2

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

  • Postmodernizm’in bir akım veya hareket olmadığı, çünkü bir isyan jargonu taşımadığı söylenir.
  • Bir başka eleştiri ise, Postmodernizm’in ne geçmişe ne de bugüne bağlı olduğu yönündedir..
  • ABD’li sanat eleştirmeni ve felsefeci Arthur Danto (1924-2013), ilkini 1984 yılında yayımladığı Sanatın Sonu ve Sanatın Sonunun Ardından adlı eserleriyle, sanatın sonunu ilan etmiştir. Bu ifade ile, Modern sanatın temelindeki geleneksel kültürel fikirlerin toplumsal ilerleme inancı, belirli ideallere bağlılık, sanatın izleyicisini aydınlatma ve geliştirme kapasitesine sahip olduğu inancının yerini kültürel göreceliğe, pazarlamanın pragmatik taleplerine, sponsorların ve kurumların ihtiyaçlarına bıraktığını anlatmak istemiştir.
  • Madem ki Çoğulculuk, yani “farklılığı çoğaltmak” Postmodern’in umududur, Postmodern mimari NY’dan Delhi’ye her yerde olduğuna göre, Postmodernizm’in çoğulcu ve yerel olma iddiası ne oldu, diye sorulur.
  • Postmodernizm’de orijinalite yokluğu çekiliyor; yeni gibi gözüken her şey geçmişin orijinalitesinden besleniyor, denir.
  • Postmodernist kuram yoktur, sınıflama, tanımlama yoktur, sanat sayılan- sayılmayan yapıt ayrımı yoktur. Dolayısıyla öyle bir estetikten söz edilemez.
  • Postmodern düşünürlerin çoğu insanları, tedirgin ve mutsuz eden, onları sürekli her şeyi sorgulamaya iten bir yaşamla karşı karşıya bırakır.
  • Tutarsızlık ve amaç yoksunluğu Postmodernizm’in tek tutarlı özelliğidir.
  •  ‘Las Vegas’tan Öğrenmek’ demek, kitsch’i temize çıkarmak çabasıdır.
  • Bilim ve sanatta mükemmellik yerine gelişme içinde olduğunu varsaymak tüm yapıtlara bir bitmemişlik duygusunu da beraberinde getirmiştir.
  • Bilgi TV oyununa malzeme olmuş, Tokyo’da Fransız Parfümü sürülüp Hong Kong’da Retro giyiliyor. İktidarın adı sermaye. Eklektik yapıtlar için alıcı- izleyici bulmak kolay. Sanat kendisini kitsch kılarak amatörün beğenisini pohpohluyor. Galeri sahibi, sanatçı, eleştirmen ‘ne olursa olsunculuk’ta anlaşıyorlar. Zaman gevşeme ve rahatlama zamanı. Bu ‘ne olursa olsun’ realizmi aslında paranın realizmi. Yapıtların değerini karlılıkla ölçmek yararlı bulunuyor.
  • Postmodernist’ler, Kitsch’i, TV dizilerini, Readers Digest kültürünü, reklamcılığı, motelleri, B tipi Hollywood filmlerini, sözde edebiyatı (ucuz baskı korku, aşk, popüler biyografi, cinayet, bilim kurgu, fantezi romanı), hepsini büyüleyici bulurlar.
  • Postmodern çağın hisleri, tuhaf bir aşırı coşkunun egemenliği altındadır.
  • Öznenin kaybolması, kişisel üslubun giderek daha zor bulunur olması.
  • Postmodern mimarlar geçmişin tüm mimari üsluplarını akıllarına estiği gibi, ilkesizce yağlamayıp, aşırı- uyarıcı kümelenmeler halinde bir araya getirmektedirler. Tasasız bir eklektisizm hakimdir.
  • Postmodernizm, soylu amaçları gözden düşürmüştür.
  • Bu dönemde, ideallerin yerini iyi bir meslek ya da beceri edinme almıştır.
  • Cahillikten suçluluk duymak kalmamıştır; bir daha geri gelmemek üzere aydının iktidarının sonu gelmiş, aydın ölmüştür.
  • Bu dönemde, siyaset alanında da akıldışı akımlar güçlenmiştir.
  • Arılık arayışı, sıradan bayağı ve gündelik olandan uzak durma çabası terkedilmiştir.
  • Postmodernizm , ciddiyeti aşağılıyor.
  • Mısır asıllı ABD’li edebiyat teorisyeni, eleştirmeni ve yazar İhab Hassan (1925-2015): “Postmodernizm, biçimsel kaygının öne çıktığı, canlılığını yitirmiş bir Modernizm’dir.”
  • Özgürlüğün/üslubun yerini gibilik vasfı almış; gibilik vasfı, sahicilik vasfı gibi sunulmaya başlamıştır.
  • Bu dönemde, sanatsal aktivite özerkliğini yitirmiş, büyük oranda sisteme entegre olmuştur.
  • Bu dönemde bir nesnenin sanat yapıtı olması için öyle sunulmasının yeterli olacağı sanılıyor.
  • Sanatın gerekliliğine duyulan inanç zayıfladıkça, sistemin sanatı ve sanatçıyı payelendirmesi daha abartılı hale gelmiştir.
  • Postmodern’i yaşatan ve destekleyen Sağcı politikalardır.
  • Postmodern sanatta metalar fetişleştirilmiştir. Dolayısıyla bu tavırla sisteme karşıtlık olası değildir. Postmodernizm, statüko ile uzlaşır. Postmodernizm, politik olarak iktidarsızdır.
  • Reklamın hedefi artık yeni bir metalaşmış gerçeklik yaratmaktır.
  • Bireysel ilgilerin çeşitliliğine yanıt vereceği sanılan seçim olanağı bolluğu, bireylerin hiçbir şey seyretmemeyi seçmesine yol açmıştır. Zapping ile kendi Postmodern gösterinizi kendiniz yaratıyorsunuz. Zapping yüzeysel bir sabırsızlığın Postmodern belirtisidir. Zapping, sıfır bilinçtir.
  • Postmodernizm kutuplaşma yaratmıştır. Değişik toplumlar, değişik değer yargıları kabul görünce, birey yok olmuştur.
  • “Sahtelerin gerçeği” yaratılır. Güneydoğu Asya’da “hakiki taklit”, bölge ekonomisinin %20′sini oluşturmaya başlamıştır.
  • Eleştirel Postmodernizm, kitle iletişimi imajlarına ve sunum tarzlarına müdahale eder. Kitle iletişimi, baskıcı kalıplar ve kapitalist ideolojiyle dolu bir imaj bankası olarak görülür.
  • Güçlü Postmodernizm, medya ve tüketici toplumunun dillerini bozar ve aynı zamanda burjuva dünyasının kayıtsızlığını eleştirir.
  • Postmodernizm avangardın yalnızca bir simülasyonunu sunar.
  • Postmodern’ler ezoterizme (edinebilmek için inisiye olmayı gerektiren, sadece üyelere açık gizli bilgi) kayıyorlar, mantığın ve sözün hiyerarşik üstünlüğünü yıkıp retoriği ve yazıyı öne çıkarıyorlar.
  • Postmodernizm’in Hıristiyanlığa sert bir darbe olduğunu söylerler. Yapısöküm, bazı eleştirmenler tarafından teoloji karşıtı olmakla suçlanır. Postmodernliğin özündeki materyalizmin bir ateizmi ya da inançsızlığı işaret ettiğini öne sürerler.
  • Modernizm, sanatı kitleden kopardığı, onu bir bilgi nesnesi haline getirdiği için eleştirilmişti. Postmodern Sanat bunu kırmayı, seçkinci tavrı dışlamayı öngörüyordu. Sonunda ortaya çıkan felsefe-düşünce-sanat ilişkisi ile büsbütün seçkinci, mutlakiyetçi bir bilgi anlayışını öne çıkardı. Sanat yapıtı değil, sanat bilgisi ağırlık kazandı.
  • Postmodern dönem, etik değerlerin ve sorumlulukların yok sayıldığı, hiç değilse ikinci plana itildiği bir dönem oldu.
  • Cinsellik bir tüketim nesnesine dönüştü. Bu, sanatın sorumluluğunu unutmasıdır.
  • Ernest Gellner’e (1925-1995) göre Postmodernizm, sömürgeciliğin bedelini ödemek için öznelciliğin batağına saplanmıştır. Sömürgecilik döneminde benimsenen nesnellik, gerçekte bir egemenlik kurma aracıydı. Öznelci görecelik ise, bu araçtan kurtulmanın bir yolu gibi görülmüştür. Postmodernizm, bir öznellik histerisidir.
  • Mario Vargas Llosa’nın (1936-) Hınzır Kız adlı eserinde yer verdiği Postmodernizm eleştirisi şöyledir:

Paris’te Mayıs 1968 Devrimi sonrasında alışkanlıklar daha özgürleşti ama kültürel bakış açısıyla, ünlü bir kuşağın (Mauriac, Camus, Sartre, Aron, Merleau Ponty, Malraux) tamamen ortadan kayboluşuyla birlikte sessiz bir kültürel geri çekilmenin yaşandığı o yıllarda, düşünce üstatları şahsiyetler artık yaratıcıların arasından değil eleştirmenlerin arasından çıkmaya başladı: Kibirli ve ezoterik belagatleriyle kendi tilmiz grupları içinde yalıtık ve kültürel hayatları bu evrimin sonucunda daha da banalleşen halk yığınlarından giderek uzaklaşan, önce Michel Foucault ve Roland Barthes gibi Yapısalcılar, sonra da Gilles Deleuze ve Jacques Derrida gibi Yapısökümcüler.”

 

 

Çağdaş Sanata Varış 222| Postmodernizm’e Eleştiriler 1

Fotoğraf:www.e-skop.com

Fotoğraf:www.e-skop.com

  • İnsanlar bir dönem hoşlarına gitmeyen hemen her şeye Postmodern dediler. Daha sonra Modernist katılık çeşitli şekillerde eridi ama Postmodernizm yine de bir çok eleştiriye hedef oldu.
  • Fredric Jameson (1934-), toplumun kendi geçmişini bilme yetisini kaybettiğini, sürekli olarak anın yaşandığını; etkili anlamlar ve derin yorumların yerini, küresel medyanın sığ ve merkezsiz çokuluslu iletişim ağlarının aldığını söyler.
  • Postmodernizm genellikle doğruluk ve berraklıktan yoksun olmakla suçlanır.
  • Tarihçilerin çoğu, Postmodernizm’i, Yapısökümü veya kültürel göreliği aynı kefeye koyuyor ve tehlikeli buluyor.
  • Postmodern tarih, ölüleri alçaltmakla suçlanır.
  • Postmodernizm’i etkileyen filozoflardan biri olan Alman Martin Heidegger (1889-1976), Nazi olmakla suçlanan bir kişidir. Dolayısıyla Postmodern düşünürlerle Naziler arasında bir paralellik kurma eğilimi vardır.
  • Postmodernizm’in Büyük Anlatılar’ı reddetmesi, Holocaust’un varlığının da tartışılmasının yolunu açmıştır.
  • Umberto Eco, Postmodernizm, ironi ve eğlence üzerine kurulu bir Manyerizm’dir, der.
  • Postmodernizm Avrupa’da popülizme rağbet etmedi; onlar ABD’ lilerin ucuza tarih, kolayına kültür ürettiklerini öne sürdüler. Bu cephede akademik olma ve akılcı bir yaklaşım hakimiyetini kısmen de olsa sürdürdü. Akılcı bir mükemmellik arayışları devam etti. Var olanın olduğu gibi kabul edilmesine, tüketime, piyasa ile içli dışlı olmaya karşı çıktılar. Adorno, var olan sırf var olduğu için güzel sayılır, der.
  • Postmodern toplum tükeniş, pesimizm, akıldışılık ile ilişkilendirilir.
  • Kimi yaklaşımlara göre Postmodernizm, kültürel bir ihanet, Modern değerlere sokulan zehirli bir çomak, toplumsallaşmayı sağlayan kurumların çözülmesine neden olan bir virüstür.
  • Sanat dünyasında sanatsal ölçütler yerine kimlikle ilgili ölçütlerin geçerlilik kazanmaya başlaması ciddi anlamda eleştiri almıştır.
  • Batı dünyasının Üçüncü Dünya’ya yönelik ilgisi, Yeni Sömürgecilik olarak eleştirilmiştir.
  • Postmodernizm, Modernizm’in sorunları, yeniden üretim ve meşrulaştırma üzerinde yükseldi, denir.
  • Birçok yorumcu, Postmodernizm’i keyfi ve kapsamsız olarak nitelendirir.
  • NY, Harvard, Chicago çevrelerinde ’50′lerin sonunda, Postmodern terimi olumsuz anlamda kullanıldı. Modern’in ötesini değil, Modern’den daha eksik bir şeyi göstermekteydi. Pasifist, nihilist bir kimliği ifade ettiği düşünüldü.
  • Postmodernizm’in hep sağın mülkiyetinde olduğu; Kapitalizmden başka seçenek olmadığını savunduğu iddia edilerek Tüketim Kapitalizmi/Tüketim Kültürü adı verilmiştir.
  • Postmodernizm’in yanlış anlamaları, yanlış çıkarsamaları, yanılgıları olumlayan bir tavır sergilediği öne sürülür.
  • Postmodernizm, sanatı ayağa düşürme gizilgücüne sahip tek akımdır, denir. Bunu, erdem olarak savunarak yaptığı; sanatı ve bütün olarak kültürü kitlenin eline teslim etmeyi yeni bir kültür olarak sunduğu söylenir.
  • Postmodernizm için kullanılan olumsuz tanımlamalardan bazıları şöyledir:
    * İlkesizlik İlkesi.
    *Popülistik. Yeni bir Manyerizm. Arabesk.
    *Sığlaşma.
    *Bayağılaşma.
    *Kötü Sanat.
    *Çirkin Sanat.
    *Bilgiçlik.
    *Sahtelik.
    *Keyfi ve kapsamsız.
    *Özgünlüğe değil, gösterişe meraklı.
    *Belirsizliğin, nemelazımcılığın ideolojisi.
    *Kültürün metalaşması.
    *Tüketim kültürü.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 219| Postmodern Sinema 5

Blade Runner bazıları tarafından Neo Noir olarak nitelendiriliyor. Fotoğraf:deadshirt.net

Blade Runner bazıları tarafından Neo Noir olarak nitelendiriliyor.
Fotoğraf:deadshirt.net

  • 1982 yılında Ridley Scott tarafından yönetilen Blade Runner (Bıçak Sırtı), kente bakışı Postmodernizm’in simgelerinden biri haline getirmiştir. Film, Postmodernizm’deki kimlik, özdeşleşme ve tarih sorularını merkezine alır. İnsanların hep bir köle istediğini anlatır. Filmde, Los Angeles’ı anımsatan distopyacı bir megapol yaratılır. Filmi görsel Siberpunk türüne de örnek gösterirler.
  • Bıçak Sırtı’ndaki şehir tasarımı ile, iki katlı dünya fikri çok kullanılan bir tema haline gelmiştir. Bıçak Sırtı’na sınıflı toplum eleştirisi olarak da bakılabilir.  Filmdeki dört yıl yaşayan, sonra kendi hislerini geliştirmeye başlayan, “insanın ötekisi” olan, her “öteki” gibi tehlikeli olabilen replikaların yer aldığı; seyirciye replika ile empati kurdurma açısından bir ilk olan; aynı zamanda ölüm anında ruhun beyaz bir güvercin olarak uçtuğunu göstererek dini göndermeler de yapan; farklı tarihsel dönemleri, farklı coğrafyaları üst üste koyarak pastiş oluşturan; ülkeleri devletlerin değil, şirketlerin yönetmesi gibi bir çok Postmodern  özellik taşıyan, Postmodern sinema denince verilen ilk örneklerden olan bir filmdir Blade Runner..
  • Ridley Scott, artık klasiklerden sayılan Blade Runner’dan önce 1979 yılında Alien (Yaratık) adlı filmi çekmiştir. Yaratık, çok açık biçimde bilimkurgu sinemasıyla korku-dehşet sinemasını aynı kalıp içinde eritir ve ortaya, bilimkurgusal korku diye adlandırılan bir tür çıkar. Yaratık’ın iki devam filminin ardından John Carpenter, Brian de Palma gibi yönetmenler de kimi fantastik filmlerinde bu karışımı yinelemiştir.
  • Ridley Scott Yaratık’ta tamamen yeni bir gelecek anlayışı yaratmıştır. Ortam, ferah ve tertemiz kentlerde yaşayan insanların Helenik dönemin moda elbiseleri içinde dolaştığı sayısız bilimkurgu filmlerinden keskin bir çizgiyle ayrılır,  yüksek teknoloji ve sefil yaşam bileşimine dönüşür. Revizyonist bir bilimkurgu filmi olarak Yaratık, kentlerdeki çürüme ve hüsranın uzay boşluğuna kadar yayıldığı bir karşı ütopya (distopya) yaratır. Bu film, Watergate sonrası 1974’te çekilen Alan Pakula’nın The Parallax View ( Katil Kim) ve Sydney Pollack’ın 1975’te çektiği Three Days of Condor (Akbabanın Üç Günü) adlı filmlerine benzer paranoid filmler yaratan idealizmi aşar. Filmleri Joseph Conrad’a göndermelerle dolu olan (Düellocular, Nostromo, Karanlığın Yüreği) Scott ayrıca Joseph Conrad’dan bilmediğimiz şeyin bildiğimiz şeylerden daha korkunç olabileceği fikrini almıştır. Yaratık’taki gemi rahme benzer ve mürettebatın uyanması da sembolik bir doğumdur. Ayrıca, geminin iç hatları insan vücudunun iç hatlarına çok benzemektedir. Geminin ambarında bulunan yumurta şeklindeki nesnelerle de tekrar anneyi düşündürür. Geminin bilgisayarının adı da Anne’dir.
  • Yaratık, filmin izleyici üzerindeki etkisini artıracak yeni teknolojik oyunları tam olarak kullanan filmlerin ilkidir. 70 milimetrelik projeksiyon aygıtı ve altı kanallı Dolby ses sistemi Yaratık’ı büyüleyici bir deneyim haline getirmiştir. Freud’un 1920’de belirtmiş olduğu gibi, hakimiyet kurmaya çalıştığımız sırada pasif olarak yaşadığımız travmatik olayları tekrarlama zorunluluğu vardır. Güçlü bilinçaltı endişeleriyle karşılaşmak için insanlar, Yaratık gibi filmleri izlemek için kuyruğa girerler. Filmin teknik başarıları, evrensel ilkel korkunun deneyimlerinin etkili bir şekilde sunulmasını sağlamıştır. Ancak Yaratık, daha önce çekilen 2001 ve Yıldızlar Savaşı’na çok şey borçludur. Bu üç film de son derece yüksek bir teknoloji ve yarattığı yeni kahramanlarla insanları büyülemiştir. 2001 gibi Yaratık da bilgisayara dayalı güç odaklarından bahseder.
  • Ridley Scott, daha sonra Hollywood sinemasında yaygınlaşıp sıradanlaşan bir tarzda kadınları erkeksileştirmiştir. Erkeklerden daha cesur, daha sert, daha akıllı ve daha becerikli olduğu gibi geleneksel olarak kadınlara atfedilen erdemler açısından da üstün olan, Yaratık’ın ana karakteri kırılgan görünümlü, Canavar’a kafa tutan Güzel rolündeki Ripley’dir.  Yaratık’ın devam filmleri de fallik kadın konusunu ele almıştır. Scott, Thelma ve Louise adlı feminist filminde de bunun bir rastlantı olmadığını vurgulayarak kadınları erkeğe özgü işleri yaparken gösterir.
  • Yaratık (1979), Yaratık 2 (1986), Yaratık 3 (1992), Yaratık: Diriliş (1997) gibi devam filmleri de çekilmiştir. Ayrıca Alien Predator’e Karşı (2004) ve Aliens vs. Predator: Requiem (2007) filmleri de serinin parçası sayılır.
  • 1988 yapımı Baron Munchausen’in Serüvenleri, gerçek ile kurmacanın çok net ayrılamayacağını gösteren “bir Terry Gilliam filmidir”. Britanyalı yönetmen, masalları, mitleri yetişkinlerin dünyasına sokmak ister. Film, “Geç 18. yüzyıl, Akıl Çağı, Çarşamba” ibaresi ile, savaşla yıkılmış bir şehirde başlar. Akıl Çağı savaşı gösteriyor, bu ne kadar akla yakın, sorusunu gündeme getirir. Baron beyaz atı ile şehri kurtarır. Apocalypse Now’da olduğu gibi, kahramanlar yeniden doğuş yaşarlar. Filmin erkek egemen dünyayı kırma yöntemleri de vardır: asıl kahraman küçük kızdır. Batı düşüncesinde beden ve zihin hep ayrı düşünülür. Akıl Çağı her şeyi zihne yükler, bedenin kontrol edilebileceğini düşünür. Gilliam, Ay’ın deli olan (lunatic) kral ve kraliçesinin kafaları ile bedenlerini ayrılabilir olduğunu göstererek zihni  ve bedeni birbirinden ayırarak asıl deliliğin bu olduğunu söyler. Tiyatro sahnesi ve arkası, görünen ile gerçeği anlatmak için ideal bir kurgudur. Filmin sonunda tüm senaryonun Baron’un anlattıkları üzerine kurulu olduğunu, olayların seyirciye gerçekmiş gibi yansıtıldığı anlaşılır.
  • Blade Runner gibi, The Terminator (1984) ve Çağdaş Dönemde The Matrix (1999) adlı filmler de Postmodern sorunları gündeme taşır.