Etiket arşivi: Post Fordizm

Çağdaş Sanata Varış 163| Sınai Üretim ve Mimari

  • Dünya 1750’lere kadar tarım devriminin etkisinde yaşamıştır. İmalat, lonca sistemi çerçevesinde, el aletleri kullanılarak, küçük atölyelerde yapılmıştır. Kitlesel üretim yapılmadığından büyük depo ihtiyacı da olmamıştır.
  • 18. yüzyıl sonunda buhar gücünün ve buharlı makinelerin kullanılmaya başlanması ile üretim, ulaşım ve iletişimde büyük ilerlemeler olmuş; üretim fazlası oluşmuştur.
  • Erken dönem sanayi yapıları, 18. yüzyılın sonlarına kadar doğal taş veya tuğladan, yığma strüktürlü, ahşap döşemeli ve fazla yüksek olmayan binalardan oluşuyordu. Kullanılan malzeme ve yapı tekniği nedeniyle, büyük açıklıkların bırakılmasına olanak yoktu.
Crystal Palace, Londra. Çevre düzenleme uzmanı olan Joseph Paxton'ın tasarladığı Kristal Saray 1851 yılında, çiçek seraları örnek alınarak, bütün uygar ülkelerin katılacağı uluslararası bir sergi için yapılmıştı. Açılışı, Kraliçe Victoria’nın kocası Prens Albert yapmıştı. Kristal Saray 1854'te sökülüp başka bir düzende yeniden kurulmuş, 1866'da geçirdiği bir yangından zarar görmüş ve onarılmıştı. 1936'daki bir yangında ise tümüyle yandı; ayakta kalan kuleleri de İkinci  Dünya Savaşı'nda İngiltere’ye saldıran Alman uçaklarına hedef oluşturduğu gerekçesiyle 1941'de sökülmüştü. Fotoğraf:aasid.parsons.edu

Crystal Palace, Londra.
Çevre düzenleme uzmanı olan Joseph Paxton‘ın tasarladığı Kristal Saray 1851 yılında, çiçek seraları örnek alınarak, bütün uygar ülkelerin katılacağı uluslararası bir sergi için yapılmıştı. Açılışı, Kraliçe Victoria’nın kocası Prens Albert yapmıştı.
Kristal Saray 1854′te sökülüp başka bir düzende yeniden kurulmuş, 1866′da geçirdiği bir yangından zarar görmüş ve onarılmıştı. 1936′daki bir yangında ise tümüyle yandı; ayakta kalan kuleleri de İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’ye saldıran Alman uçaklarına hedef oluşturduğu gerekçesiyle 1941′de sökülmüştü.
Fotoğraf:aasid.parsons.edu

  • Büyük boyutlu buharlı makinelerin yaygınlaşmasıyla geniş açıklıklı alanlara gereksinim duyulmuştur. Bu yeni gereksinimler yeni bir imalathane, depo ve fabrika mimarisini zorunlu kılmıştır. Ayrıca fabrikalarda çıkan yangınların, yapıları ahşap yerine daha dayanıklı malzemelerle inşa etmeyi de zorunlu kılması üzerine, dönemin yapı malzemeleri de değişmiş, demir ana taşıyıcı görevini üstlenmiştir. Dökme demir ilk kez, 1851’de Londra’da Hyde Park içinde kurulan Crystal Palace’da kullanılmıştır. Demir-çelik, betonarme ve cam yeni malzemelere örnektir.
  • Bu dönemde dökme demir konstrüksiyonlu karkas, geniş cam cephelere, çatı ışıklıklarına, bölüntüsüz serbest planlara ve yüksek tavanlı geniş alanlara sahip binalar inşa edilmesine olanak tanımıştır. İşlevsellik, yararcılık, etkin düzenleme ve biçimsel basitlik bu dönem sanayi binalarının özellikleri olmuştur. Sanayi Devrimi’nin mimarlığa getirdiği akım Modernizm’dir.
  • Sanayi Devrimi’nin ortaya çıktığı ülke olan Britanya, 20. yüzyıla gelindiğinde yerini ABD’ye kaptırmış bulunuyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD, toplam dünya üretiminin % 42’sini tek başına karşılıyordu; en önemli sanayi üretim merkezlerinden birisi New York’tu. New York’un merkezindeki SoHo, 19. yüzyılda, neredeyse tamamen sınai depolama  ve üretim amaçlı inşa edilmiş binalardan oluşuyordu. New York’ta 19. yüzyılın ikinci yarısında Manhattan bölgesi de sınai faaliyetlerin yaşandığı bir başka bölgeydi.
  • 19. yüzyıl sonlarında seri çelik üretiminin geliştirilmesiyle bina taşıyıcı sistemlerinde dökme demirin yerini çelik almış, bu da yüksek binalar inşa edilmesine olanak tanımıştır.
Robert Indiana, Model T, 1966. Fotoğraf:robertindiana.com

Robert Indiana, Model T, 1966.
Fotoğraf:robertindiana.com

  • 1911 yılında Frederick Winslow Taylor’a göre, üretimde pratik kurallar yerine bilimsel ve rasyonel kıstaslar esas alınırsa, fabrikaların üretkenliklerinde büyük artışlar sağlanabilecektir. Taylor’un bilimsel işbölümü, zaman ve mekanın rasyonelleştirilmesine ve ortaya çıkan sonuçların standartlaştırılmasına dayanmaktadır. Taylorizm’in başlıca ilkesi, bir ürünün üretim sürecinin olabildiğince parçalanarak basit işlemlere ayrıştırılması ve bu işlemler için vasıflı işçi gerekmediğidir. Taylor ilkelerinin ilk yetkin uygulaması Henry Ford tarafından otomobil üretiminde yapılmış ve bu uygulama 1920’lerde yaygınlaşmıştır. Bu yöntemde işler, yapılış sırasına göre bir üretim hattına dizilir ve kayan bant boyunca sıralanan işçiler yalnızca tek bir parça iş yapar. 1925 yılına gelindiğinde Ford, montaj hattında seri üretim teknolojisi ile önceden bir yılda ürettiği otomobil sayısına yalnızca bir günde ulaşmaya başlar. Fordist üretim 1930’ların ortasında Avrupa’da da uygulanmaya başlanır, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yayılır.
  • Fordist üretim ile birlikte, sanayi üretiminde gereksinim duyulan binaların yapıları değişmiş, yatay-bant üretimi ile gereksinim duyulan mekan büyüklükleri artmış, buharlı makineler aracılığıyla kent merkezlerinde üretim yapmak üzere tasarlanmış binalar, imalathane ve depo binaları 1950’lerden başlayarak terk edilmiş, işsiz kalan üretim işçileri iş bulabilmek için kenti terk etmek zorunda kalmış, New York kent merkezi çöküntüye uğramıştır. Elektriğin yaygınlaşması, tramvayın ve otomobillerin ulaşımı kolaylaştırması, telefonla iletişimin basitleşmesi de kent merkezindeki yüksek maliyetli binalardan, kent dışındaki daha az maliyetli binalara geçişi avantajlı hale getirmiştir. Aynı etki dünyadaki tüm sanayileşmiş bölgelerde görülmüştür.
  • Sanayisizleştirme olarak anılan budönemde kent merkezleri büyük iş ve nüfus kaybına uğramış, kentlerde işsizlik, suç, etnik gerilimler, işlevini yitirmiş, terk edilmiş yapı ve araziler gibi sosyal ve fiziksel sorunlar, kentlerde yaşanan ekonomik çöküşün en görünür belirtileri olmuştur. Ancak, sabit yatırımların ve inşa edilen bina stoklarının önemli bir birikmiş sermaye meydana getirmesi nedeniyle, söz konusu çöküntü uzun sürmemiştir.

(16 Eylül 2014 tarihinde bloğumuzda Fordizm ve Post Fordizm yazısı yayımlanmıştı.)

  • Bir başka dönemsel gelişme de, İkinci Dünya Savaşı sonrasında cepheden dönen Amerikalı askerlerin, devletten aldıkları yardımları genellikle banliyölerdeki müstakil aile evlerine taşınmakta kullanarak, ülke genelinde bir kent merkezinden uzaklaşma akımı başlatmaları olmuştur. Kent merkezlerinin dışında açılmaya başlanan büyük alışveriş merkezleri de müşterileri kendine çekmeye başlayınca kent merkezindeki taşınmazların ederleri ve kiraları düşmüştür.
  • Fordizm, hammadde girişi ve ürün çıkışı kolay olan, yatay düzlemde eklemlenerek büyüyebilecek, tek katlı ve geniş hacimli yapıların inşasına yol açmıştır.
  • Fordist üretim, 1970’lerde yaşanan yeni bir bunalımın ardından yer yer terk edilmeye başlanmıştır. Batılı şirketler ürün tasarımını ve finansal yönetimi kendi ülkelerinde tutup, sınai üretimin büyük bir bölümünü üçüncü dünya ülkelerine, üretimin yapılmasının daha avantajlı olduğu ülkelere taşımaya başladılar. Esnek üretim sistemi, Post Fordist, sanayi sonrası yönetim ile sermaye mekanı sınırsızlaşmıştır. İşgücü piyasaları, ürünler ve tüketim kalıpları esnekleşir. Artık büyük fabrikalar değil, büyük markaların küçük merkezleri öne çıkar.
  • Post Fordist üretim, çokuluslu şirketleri doğuran Postmodern bir üretim biçimidir.
  • Taylorizm/Fordizm kitle üretimi ve tüketimi üzerine kuruluyken Post Fordizm esnek üretim ve tüketim düzenini öngörür. Bu üretim yapısının ürettiği Postmodern ekonomide, teknoloji yoğun üretim, kültür ürünleri sanayii, tasarım ve moda yönelimli üretim faaliyetlerinde sürekli yeniliklerin önerilmesi önemlidir ve katma değerin büyük kısmı bu tür faaliyetlerde üretilmeye başlanmıştır. Beyin emeği ile çalışan grubun büyüklüğü sanayi toplumuna göre çok artmıştır.
  • Çokuluslu şirketlerin, çok sayıda ülkede etkinlikte bulundukları için çokuluslu olduklarını, ama mülkiyet ve denetimler açısından ulusal nitelikte oldukları da söylenir.

 

Henry Ford ve T Modeli, Fordizim, Post Fordizm

  • Sanayici olmadan önce araba yarışçısı olan Henry Ford (1863-1947), üretimi olanaklı kılacak iki önemli yeniliği uygulamaya koymuştu: Otomatik montaj hattı ve işçilerine beş dolarlık günlük ücret.
  • Ford T modelini 1908 – 1927 yılları arasında üretti. Bu, piyasadaki en güvenilir ve en ucuz modeldi.
  • T modelinin tüm parçaları, otomatik montaj hattı ile, özel bir görevi yerine getiren işçilerin önüne geliyordu. Bu sistem ile T modelini 93 dakika içinde üretmek mümkün olabiliyordu.
  • Bu verimli otomatik montaj hattı ile fiyatları ucuz tutmayı başarıyordu.
  • T modelinin fiyatı 850 dolardan 260 dolara kadar düşmüştü. Ancak o günün şartlarında 260 dolar yüksek bir bedeldi. 1908 yılında ABD’de yıllık ortalama gelir 326 dolardı.
  • Henry Ford, otomobillerine olan talebi artırmak için işçilerin günlük ücretini beş dolara çıkardı. Bu, o döneme kadar görülmemiş bir düzeydi. 1918 yılında ücret altı dolara yükseldi. Çünkü işçilerin otomobilleri için potansiyel müşteri olduğunu düşünüyordu.
  • Tarihte ilk kez işçiler kendi ürettikleri otomobilleri alabilecek konuma geldiler.
  • Diğer üreticiler de Ford’un yenilikçi üretim tekniklerini kullandılar.
  • Aynı dönemde işlerlik kazanan yıllık izin, otomobil satışları ile birleşince ABD’de turizm sektöründe patlama yaşandı.
  • Üretime başlanmasının üzerinden 10 yıl geçtiğinde ABD’de kullanılan otomobillerin yarısı Ford’un T modeli idi. Aynı modelden 1927 yılına kadar 15 milyon araç satılarak 45 yıl kırılamayacak bir rekora imza atıldı.
  • T modeli ABD’de sanatın da konusu oldu.
Charles Sheeler, Ford Fabrikası, River Rouge, Kanal ve Söküm Halinde Gemi, 1927, jelatin gümüş baskı, Lane Collection.

Charles Sheeler, Ford Fabrikası, River Rouge, Kanal ve Söküm Halinde Gemi, 1927, jelatin gümüş baskı, Lane Collection.

Charles Sheeler, Çapraz Taşıma Bantları, River Rouge Fabrikası, Ford Motor Company, 1927, jelatin gümüş baskı, Metropolitan Museum of Art, New York.

Charles Sheeler, Çapraz Taşıma Bantları, River Rouge Fabrikası, Ford Motor Company, 1927, jelatin gümüş baskı, Metropolitan Museum of Art, New York.

Robert Indiana, Model T, 1966. Fotoğraf:robertindiana.com

Robert Indiana, Model T, 1966.
Fotoğraf:robertindiana.com

  • 1903 yılında Rusya’da yayımlanmış olan The Protocols of the Elders of Zion adlı, Yahudilerin dünyaya hükmetme planı olduğunu savunan antisemitik kitabı Henry Ford 1920’lerde 500.000 kopya bastırıp ABD’de dağıttığı için 1938 yılında Nazi Almanyası tarafından yabancılara verilen en büyük ödül olan Alman Kartalı Büyük Haçı’nı almıştı. Antisemitist olduğu yönündeki iddiaları ise her zaman reddetmişti.
  • İtalyan düşünür, siyasetçi, İtalyan Komünist Partisi kurucularından olan ve partinin bir süre liderliğini de üstlenmiş olan Antonio Gramsci (1891-1937) Fordizm diye bir terim kullanmıştır. Bu terim ile, kapitalizmi ve tekelci düzenleme biçimini kastetmiştir. Bu bakış açısına göre Fordizm, ABD’nin dünya kapitalist ekonomisinde hegemonya kurmasını ifade etmektedir. Kitlesel üretim teknolojileri ileri kapitalist ülkelere yayılmıştır. Fordizm, kitle üretimi ve kitle tüketimi üzerine kurulu bir sistemdir. Fordist dönemde kitlesel üretim ve kitlesel tüketim arasındaki eklemlenme sonucu, artı değer üretimi, dolaşım, bölüşüm ve tüketim ilişkileri özgül biçimler almış, sadece bir üretim organizasyonu değil, esas olarak bir sermaye birikim modeli  olan Fordizm doğmuş, kapitalizmin Taylorizm’i takip eden aşaması olmuştur.
  • Henry Ford’un kurduğu sistemin, basit bir işin sürekli tekrar edilmesi yoluyla  işçilere robot muamelesi yaptığı; üretim bandında çalışan işçilere çok küçük, vasıfsız, üretilen ürünün ne olduğundan habersiz olacak şekilde görevler verilmesi; monoton işin yapılan işten haz duyulmasını engellediği; davranış bozukluğuna yol açtığı; yaratıcılığı yok ettiği  eleştiri konusu olmuştur.
  • 1970’li yıllarda seri kitlesel üretimin talep değişimlerine hızlı cevap verememesi, esnek üretim bandı modeli olan Post Fordizm’i gündeme getirmiştir.
  • Üretim zaman içinde büyük fabrikalardan küçük işletmelere kaydırılmıştır. İletişim teknolojilerinin gelişmesi, aynı anda örgütlenebilme, Fordizm’in merkezden üretim modeli yerine, global emek ve hammadde piyasasından yararlanabilme imkanı getirmiştir. Üreticiye daha verimli, daha düşük maliyetli üretebilme, sınırsıza yakın arz gerçekleştirebilme imkanı veren Post Fordizm, daha fazla işsizlik, daha az örgütlenme, daha düşük ücretler, daha kötü koşullarda çalışma, daha uzun iş saatleri, daha çok iş kazası getirmekle eleştirilmektedir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

 

  • Entelektüelin Kutsal Kitabı, David S. Kidder ve Noah D. Oppenheim, Maya Kitap, 2014.
  • birgunsonra.blogspot.com
  • Post-Fordizm’de Üretim Esnekleşirken İşçiye Neler Oluyor, Birleşik Metal-İş Sendikası Yayınları, 1995.
  • Kapitalist Düzenleme, Birikim Rejimi ve Kriz, Tülay Aın,  Uluslararası Yayıncılık, 1986.


Distopya 2

Yevgeni Zamyatin (1884-1937), Wells’in yapıtlarını Rusçaya çevirmişti. 1920’de yazdığı Biz adlı romanının ülkesinde yayımlanmasına izin verilmedi. Biz’in önce İngilizce (1924), daha sonra Çekçe çevirileri ülkesi dışında yayımlandı. 1929’dan itibaren yapıtlarının SSCB’de yayımlanmasına ve sahnelenmesine izin verilmedi. 1987’de Gorbaçov’un “açıklık” politikasının uygulamalarından biri olarak itibarı iade edildi ve Biz basılmak üzere programa alındı. George Orwell ve Aldous Huxley gibi yazarların öncüsü ve esin kaynağı olan Zamyatin, “gerçek edebiyatın güvenilir ve gayretkeş görevliler tarafından değil, ancak aykırı ve asi ruhlar, çılgınlar ve hayalciler tarafından gerçekleştirilebileceğini” savunarak resmi görüşlere karşı çıkmış, kuşağının en radikal isimlerinden biri olmuştur. Biz, H. G. Wells’in Gelecek Günlerin Bir Öyküsü ve Uyuyan Uyanınca adlı roman/uzun öyküleri ve E. M. Forster’ın Makine Duruyor öyküsüyle birlikte ilk distopya örneklerinden biridir. İleride yaşanacak olan tüm felaketleri hazırlayacak olan sistem (Stalin, Moskova mahkemeleri, kolektifleştirme harekatı, İspanya İç Savaşı, Hitler-Stalin Paktı, Potsdam Konferansı, Troçki’nin sürülmesi vb.) MS 26. yüzyılda toplumun tümüne egemen Tek Devlet aracılığıyla Biz’de öngörülmüş, eleştirilmişti. Biz’de tüm beşeri faaliyetler “akılcı” bir biçimde Devlet tarafından düzenleniyor. İnsanların adları değil numaraları var; insanlar birer birey değil, birer sayı. Herkes ve ben yok, biz var. Ortamın anlatımı mavi, gri, gölge, buz kelimelerinin sıkça kullanımı ile; bütün şekillerin köşeli olşu ile; sesler ve hava için “demir gibi” tanımlaması ile anlatılıyor. Devlet’in başı Velinimet, her defasında oybirliği ile seçiliyor. Ama kararlı bir muhalif azınlık var. Çarpışmalar sürmektedir ve isyancıların bir kısmı kaçmayı başarır. Velinimet’in isyana karşı savaş aracı Büyük Ameliyat’tır. Bu operasyon ile insanların beynindeki Düş Gücü Merkezi çıkartılmaktadır. Zamyatin’in romanı, roman kahramanının ameliyat edilmesiyle biter; bir simgedir bu. Zamyatin tüm velinimetlere, insandaki düş gücünü yok etmedikçe kazanamayacaklarını haykırır. Hedefe varılmış, Devrim bitmiş değildir, en son devrim yoktur. Zamyatin Biz’de, Bolşevik uygulamaların olası sonuçlarından yola çıkarak olası bir gelecekteki totaliter devlet yapısına dair uyarıda bulunuyordu.

Aldous Huxley’in (1894-1963) 1932’de Cesur Yeni Dünya’yı yazışında , İkinci Dünya Savaşı öncesinde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasına gösterdiği düşünsel tepkiler önemli rol oynamıştır. Huxley, okuyucuyu Ford’dan sonra 632 yılına götürür (Fordizm ve Post Fordizm bloğumuzda daha sonra konu edilecektir.) İsa artık muteber bir şahsiyet olmadığı için Miladi Takvim kullanımdan kalkmıştır. Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar önemsenen kavramlardır. İnsanlar kuluçka merkezinde üretilmektedirler, böylece insan ürünü standartlaştırılmakta, cinsellik teşvik edilmekte ancak analık-babalık pornografik sayılmaktadır. Uykuda eğitim sayesinde herkes mutludur. Çalışmak, eğlenmek, haz, kaygısızlık önemlidir. Tiran sevilir, teknolojiye tapılır.

George Orwell (1903-1950), 1948’de kişileri ve konusuyla Zamyatin’in Biz’ine çok benzer bir roman yazdı: 1984. Batı, bu romanı komünizm ile savaş bayrağı yaptı. Oysa, her şeyin bütünüyle devletin denetiminde olduğu belleksiz ve muhalefetsiz bir toplum tehlikesine karşı bir uyarıydı. Zamyatin’in Biz’indeki Velinimet, 1984’te Büyük Birader olur; Zamyatin’de olmayan işkencehane burada vardır ve adı 101 Numaralı Oda’dır. Geçmiş yeniden kurgulanabilir. Dünyayı egemenliği altına almış üç totaliter devlet birbiriyle sürekli savaşmaktadır. Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir, sloganlarıdır. Aşk en büyük suçtur. Orwell’in 1984’ünde yenilgi tam ve kesindir. Zamyatin’in muhalif azınlığı, kurtuluşu gerçekleştirebilecek hiçbir güç burada yoktur; 1984’ün kahramanı, Büyük Birader’i severek ölür.

Orwell, sadece 1984’te değil, Hayvan Çiftliği adlı eserinde de totaliter yönetimlerin tehlikelerini sergilemiştir. Ancak, Stalin rejimini eleştiren bu eserini yazdığı İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz yayınevleri müttefik Sovyetler Birliği’ne çamur attığı gerekçesiyle bu romanı basmak istemiyorlar. Roman, o sırada Faber&Faber’in başında bulunan T. S. Eliot tarafından da reddediliyor. Yayımlanması 1945 yılına kalıyor.

E. M. Forster, Orwell için şöyle der: “Orwell’e göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar…Orwell’i başkalarından ayıran, dille özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmasıdır.”

Orwellian” sözcüğü evrensel bir terim olmuştur. Orwell’vari diye çevirebileceğimiz kelimenin anlamı oldukça geniştir: totaliter terör kavramı; devletin örgütlü yalanları, baskıları, yönlendirmelerini akla getirir. Ayrıca, aydınca bir dobralık, düşünsel açıksözlülük gösterenler için kullanılır.

Zamyatin ülkesinde Biz’in yayımlanması için Glasnost’u bekledi. Orwell ise 2000’li yıllarda hala Katalonya’ya Selam adlı eserinin İspanya’da sansürsüz yayımlanmasını bekliyor.

Rönesans’tan Wells’e kadar çoğunluğa seçkin bir azınlık tarafından mutluluk hediye edilmesi demek olan ütopya, Huxley ile birlikte seçkin azınlığın kara kalabalık tarafından boğulmasının öyküsü oldu. Yaratıcı aydın, çoğunluğun mutluluğu için tasarlanmış bir ütopyada mutsuz oluyordu. Çünkü çoğunluğun mutluluğu özgürlüğün, seçme hakkının herkes için ortadan kaldırılması demekti. Bu özgürlük/mutluluk ikilemi Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında en önemli yeri tutar. Ama, kökleri Zamyatin üzerinden Dostoyevski’ye uzanır. Bu özgürlük/mutluluk çatışması Karamazov Kardeşler’de de vardır. Romanda, Büyük Sorgucu, özgürlüğün savunucusu İsa’ya insanların seçme hakkını ellerinden alarak onları mutlu etmek gerektiğini söyler. Zamyatin bu temayı Biz’de kullanır: Velinimet, Büyük Sorgucu’nun bir benzeridir. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında aynı tartışma tekrarlanır, Vahşi özgürlük istemektedir. 1950’lerde ütopyanın burjuva kültürü içindeki yeri, seçkin azınlığın kendisini kara kalabalığın elinden kurtarabildiği yalıtılmış bir adacıktır. Orwell’de ise Büyük Birader insanlara ne özgürlük ne de mutluluk vaat etmektedir. Zamyatin’in Huxley’den 12, Orwell’den 28 yıl önce öne sürdüğü, düşünen ve hayal eden insan için özgürlük ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. Özgürlük, mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir. Zamyatin’in ütopyası kesintisiz bir mücadeledir ve bir endüstri mühendisi gibi düşünür: Ütopya, Zamyatin için bir ufuktur, vardığını düşünmek teslim olmaktır.

Kontrolsüz bilimsel ve teknolojik gelişmelerin olası tehlikelerine dikkat çeken başka eserler de yazılmış, distopya vizyonu Ray Bradbury’nin  Fahrenheit 451 (1953), Stephen King’in The Running Man (1982), P. D. James’in The Children of Men (1992) gibi eserlerle devam etmiştir.

 

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

1908’den önce İttihat ve Terakki’nin Kahire şubesinin bastırdığı, Neler Olacak!..(1897) başlıklı, 24 sayfalık, rüya biçiminde yazılan, yazarı belirsiz eser bir İttihatçı-Türkçü distopya. Bu kitapçıkta Rus işgali altındaki İstanbul betimlenir. İstanbul Çargrad olmuştur. Boğaz’daki köprünün adı Nikola Asmaköprüsü’dür.  Beyazıt Camii kilise olmuştur. Meydanda, ayaktaki Çar’a diz çökerek dilekçe veren Abdülhamit heykeli vardır. İstanbul’da Türk nüfusu beş-altı bine düşmüştür. Tüm bunların nedeni de meşrutiyet ilan etmektense Ruslara sığınmayı tercih eden Abdülhamit’tir. Anlatıcı bu kabustan Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyuran top sesleriyle uyanır.

Filme çekilmiş distopyalardan bahsedeceksek olursak 1927 yılında Alman yönetmen Fritz Lang tarafından siyah beyaz ve sessiz çekilen üç buçuk saatlik dünyanın ilk distopya filmi, 2026 yılında geçen Metropolis ile başlamak gerekir.

Terry Gilliam’ın yazdığı ve yönettiği Brazil, teknokrat bir düzende, işlerin teknoloji ve bilgisayarlar tarafından yönetildiği bir ortamda geçer ve bilgiye, teknolojiye ve tüketime tapanlara bir eleştiridir.

George Orwell’in 1984 adlı distopyası tek tipleşmek, gözetlemek, gözetlenmek üzerine vurgu yapan, romana sadık kalarak Michael Radford tarafından sinemaya aktarıldı.

Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’in aynı adlı romanından 1971 yılında sinemaya uyarladığı Otomatik Portakal  “saf kötü”yü ‘18 yaş üstü seyirciye göre’ değerlendirmesine rağmen yine de bazı yerlerde yasaklanmış.

David Crononberg’in yazdığı ve yönettiği eXistenZ ve yine Crononberg’den Videodrome. İki distopyanın da merkezinde medyanın sorgulanması var.

Andrew Nichol’un yazdığı ve yönettiği Gattaca, teknolojinin, insanların “sipariş” edilebilmesine olanak tanındığı bir düzende geçiyor.

Alex Proyas, Dark City’de  seyirciyi güneşin olmadığı, garip Yabancılar tarafından yönetilen karanlık bir şehre götürüyor.

Ridley Scott’ın Blade Runner  filmi, teknolojinin insan-robotları gündelik hayata soktuğu, ultra teknolojik bir toplumda geçiyor.

Wachowski Kardeşler’in Matrix filminde dinden bilimkurguya kadar her şey taklittir. Taklit edilen yaşam, vücutları artık doğmayan, tarlalarda yetiştirilen insanların zihinlerinde yaşamaya devam eder. Bir grup insan Matrix ile savaşır. Bu insanlar Nabukadnezar adı verilen bir geminin içindedir ve Zion adı verilen son insan kenti, batık bir kenttir. Güneş ortalıkta yoktur. Vücut teknoloji tarafından suistimal edilmektedir. Vücut makinalarla her türlü içsel ve dışsal müdahalenin savaş alanıdır. Hieronymus Bosch’un resmi insan vücudunun görsel ütopyası ise, Matrix üçlemesi en uç noktalara çekilen distopya vizyonudur. Matrix’in ilham aldığı filmlere bakıldığında, 1984, Brazil, Dark City, Akira ve en çok da Ghost in the Shell ve Neuromancer’dan bahsedebiliriz.

“Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir. Günümüzün totaliter devletlerinde köleliği sevdirmek, propaganda bakanlıkları, gazete yayıncıları, ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir.

Siyasi ve ekonomik özgürlükler azaldıkça, cinsel özgürlük, dengelercesine artma eğilimi gösterir. Cinsellik köleliğe razı etmede yardımcı olur.”

Aldous Huxley