Etiket arşivi: Polonya

Çağdaş Sanata Varış 290|Sokak Sanatı 1

  • Sokak Sanatı, seyirci kitlesine sunduğu eseri ile sanat nesnesinin konumunu, geleneksel algılama ve sahip olma araçlarını sorgular. Bu sanatçılar, her yapıtın üretilmesinden önceki ve sonraki süreç üzerine daha çok odaklanır. Derrida’nın görüşlerine uygun olarak, gönüllü bedensel emeğin ve zaman adamanın buradaki gerçek armağan olduğu söylenebilir.
  • Kamusal Sanat, sanat eserini ve bu eser vasıtasıyla kamusal alanları ve sokağı Öteki ile ilişkilerin geliştirilmesi potansiyeline açık tutar.
  • Çağdaş Kamusal Sanat eserleri bize bazen modanın, siyasi sıradanlığın ve medyatik adetlerin ortasında hala heterojenlik üretebileceğimizi hatırlatır.
2016 yılının Avrupa Kültür Başkentlerinden biri seçilen Polonya’nın Wroclaw şeh¬rinde, çeşitli işler yapan iki yüzden faz¬la cü¬ce hey¬ke¬li var. Cü¬ce hey¬kel¬le¬ri ko¬mü¬nizm dal¬ga¬sı¬nın gel¬di¬ği dö¬nem¬ler¬de ko-mü¬niz¬mi des¬tek¬le¬yen, Turuncu lakaplı bir gru¬bun anı¬sına yapılmış. İlginç bulunmaları üzerine sayıları artmış, kentin her yerine yerleşmişler. Fotoğraf:seferia.com

2016 yılının Avrupa Kültür Başkentlerinden biri seçilen Polonya’nın Wroclaw şehrinde, çeşitli işler yapan iki yüzden fazla cüce heykeli var. Cüce heykelleri komünizm dalgasının geldiği dönemlerde komünizmi destekleyen, Turuncu lakaplı bir grubun anısına yapılmış. İlginç bulunmaları üzerine sayıları artmış, kentin her yerine yerleşmişler.
Fotoğraf:seferia.com

  • Sokak Sanatı, şablonları, yapıştırmaları, posterleri, ahşap kutuları, kartonu, çerçevenin içindeki renkleri, ahşap baskıları, kaldırım resimlerini, mozaikleri, haritaları, hatta örgü ve dantelleri de içine alıyor. Lambadan otobüse kadar her şeyi örgü malzeme ile kaplayanlar, tığ işi ile grafiti yapanlar var. Olek, New York’ta, bronz inek heykelini tığ işi ile kaplamıştı. Çalışması birkaç saat sonra yerinden kesilip çıkarılmıştı.
  • Grafiti Sanatı, Şehir Sanatı, Sokak Sanatı ya da Dışlanmış Sanat adı verilen sanatın ünlü çizerleri: D*Face, Swoon, Shepard Fairey, Belçikalı Roa, Ben Eine, Robbo, Inkie, Pure Evil, Tox..
  • Ben Eine, grafiti Vandalizm’inden 20 kez tutuklanmış, 6 kez suçlu bulunmuş. David Cameron başbakan olarak Beyaz Saray’a yaptığı ziyarette Obama’ya Ben Eine’nin resmini hediye etmişti. Eine artık çok ünlü, fiyatı yükseldi ve San Francisco’daki bir gösteride tüm eserleri satıldı.
  • İngiltere’nin Bristol kenti tam bir grafiti şehridir. 1989 yılında İngiliz polisi 72 ressamı Vandalizm’den yakaladı. Açılan dava, sanatçılara büyük tanınırlık sağladı; hepsi ulusal kanala çıktı; BBC 2 konu ile ilgili bir belgesel hazırladı. Bu durum pek çok kişi için esin kaynağı oldu ve yeni bir heves yarattı. Bristol’de Barton Hill tehlikeli bir yer olarak ün kazandı; grafiti çizerleri için bir vahaya dönüştü.
  • Bristol grafitiyi sahiplenmeye karar verince şehir meclisi Inkie’nin düzenlediği Sokak Sanatı sergisine 40 bin pound destek verdi. Şehir merkezindeki bir sokak dünyanın en büyük açık hava sanat sergisine ev sahipliği yaptı.
  • David Samuel, Londra metrosunun durak isimlerini ünlü grafiti ressamlarının adları ile değiştirmişti.
  • Joseph Campbell ABD’nin büyük şehirlerinde çok grafiti olmasını ABD’de gençlerin kendi mitlerini kendilerinin oluşturma arzusuna bağlamıştı.

 

Bizans İmparatorluğu 125| Patrikhane 4

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Katoliklerden farklı olarak, Ortodoks dünyası, çok kutuplu bir yapıya sahip.
  • Ortodoksların tarihsel olarak dört merkezi var: Kudüs, İskenderiye, Antakya ve İstanbul. Bir görüşe göre, bunlardan ilk üçü, doğrudan doğruya İsa’nın havarileri tarafından kuruldukları için, daha kutsal olarak kabul ediliyor. İstanbul Kilisesi’nin önceliği ise Bizans’ın başkenti olmasından kaynaklanıyor, deniyor.
  • Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, Fener Patrikhanesi’nin Ortodoks Kiliseler üstündeki otoritesini de zayıflattı. Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan ülkelerin kiliseleri Patrikhane’nin yetkilerini kabul etmediklerini açıklayarak birer milli kiliseye dönüştü. Balkanlar’da yeni devletlerin kurulması ile birlikte bölgede otosefal kilise yapılanması hakim oldu. Bunlardan biri de Atina’daki Yunan Ortodoks Kilisesi idi. Fener Patrikhanesi’nin yetkilerini kabul edenler Yunanistan’a sonradan bağlanan kuzey kesimdeki kiliseler, Girit ve 12 Ada Metropolitleri ve Yunanistan dışında yaşayan Yunanlıların mensubu oldukları kiliselerdir. Dolayısıyla Yunanistan’ın bir bölümü otosefaldir. 1883’ten beri Yunan Kilisesi bağımsız ise de bazı tasarruflarını patriğin onayına sunuyor.
Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Otosefal kiliseler, patriklere bağlı olmalarına rağmen kilise işlerini ulusal düzeyde herhangi bir patrikten bağımsız olarak yönlendirebilen, ama Ortodoksluğu bağlayıcı kararlar alamayan kiliselerdir.
  • Dünya üzerindeki Ortodoks Kiliseleri üç gruptan oluşuyor:
    *Patriklik Düzeyindeki Kiliseler: İskenderiye, Antakya (Şam), Kudüs, İstanbul.
    *Ulusal Kiliseler: Moskova, Belgrad, Bükreş, Sofya, Tiflis.
    *Otosefal Kiliseler: Yunanistan, Güney Kıbrıs, Arnavutluk, Polonya, Gürcistan, Kanada, ABD, Afrika Metropolitlikleri.
  • Fener Patrikhanesi’ne bağlı metropolitlikler ve başpiskoposluklar şunlardır: Kadıköy, Gökçeada, Bozcaada, Prens Adaları, Terkos, Girit, 12 Adalar, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda, Avrupa.

ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve Avrupa’da yaşayan bütün Ortodokslar Fener’e bağlı değildir. Sadece buralarda yaşayan Yunanlıların bağlı oldukları kiliseler Fener’e bağlıdır. ABD’de 14 milyon civarında Ortodoks nüfus vardır ve bunların 2 milyonu Yunan’dır ve Fener’e bağlıdır. Ayrıca, Aynaroz, Patmos, Selanik, Cenevre ve Kore’de de bazı kurumlar Fener’e bağlı olarak çalışmaktadır.

  • Fener Patriği’nin otoritesi altında olmayan otosefal Ortodoks kiliseleri liderlerini kendileri seçer, ama meşruiyet, İstanbul’daki Eşitler Arasında Birinci (Pirumus Inter Pares) olan Patrikhane’den gelir. Bunlar, liderlerini İstanbul’a teklif eder ve son seçimi İstanbul yapar.
  • Fener Rum Patrikhanesi, 9. yüzyıldan bu yana ayinlerde ilk sırada anılmaktadır. Ayinlerde sayılış sırası İskenderiye, Antakya, Kudüs, Rusya, Belgrad, Romanya, Bulgar, Tiflis Patriklikleri, Kıbrıs ve Atina Başpiskoposluğu, Polonya Metropolitliği, Arnavutluk ve Çekoslovakya Başpiskoposluğu şeklindedir.
  • Ancak kesin olan şey, Ortodoks dünyasının onursal merkezi Fener Rum Patrikhanesi’dir.
  • Yunanistan Başpiskoposunun Patrik Bartholomeos ile arası çok bozuk ama, genellikle Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu devrinde Yunan kültürünü ve milli kimliğini ayakta tuttuğu için Patrikhane’ye karşı şükran duygusu içindeler. İstanbul’a gelen Yunanların çoğu mutlaka Patrikhane’ye giderler. Bir ara Yunanlılar, Patrikhane’yi bir Yunan adasına taşıyıp ona “zulme uğramış sürgünde Patrikhane” adını vermeyi düşünmüşlerdi.

 

Çağdaş Sanata Varış 11 | Romantizm 8

Romantik Dönemde 19. Yüzyılda Müzik 1

Varşova’da, Belvedere ile botanik bahçeleri arasında yer alan Lazienki park ve saraylar kompleksinde Kral Poniatowski’nin yazlık sarayından başka on sekiz bina, 11 giriş kapısı olan 80 hektarlık parktaki Chopin heykeli.  Waclaw Szymanowski’nin yaptığı heykelde Chopin bir salkım söğüdün altında oturuyor. Heykelin yüksekliği 7m. Mayıs-Eylül arasında her Pazar saat 12 ve 16’da burada konserler veriliyor.

Varşova’da, Belvedere ile botanik bahçeleri arasında yer alan Lazienki park ve saraylar kompleksinde Kral Poniatowski’nin yazlık sarayından başka on sekiz bina, 11 giriş kapısı olan 80 hektarlık parktaki Chopin heykeli.
Waclaw Szymanowski’nin yaptığı heykelde Chopin bir salkım söğüdün altında oturuyor. Heykelin yüksekliği 7m. Mayıs-Eylül arasında her Pazar saat 12 ve 16’da burada konserler veriliyor.

 

  • Müzik alanında Romantizm’in yüzyıl boyunca sürdüğü kabul edilir. Müzikte Romantik Dönem, 19. yüzyılı kapsayan müzik akımıdır.
  • 18. yüzyıl Klasik akımının kuralcı sınırlarına karşı bir başkaldırıdır.
  • 18. yüzyılda belli bir toplum katının eğlencesi için yapılan üretim 19. yüzyılda bestecinin kendini anlatma gereksiniminden doğar.
  • Romantik dönemin en önemli özelliklerinden biri, her ülkenin kendi ulusunun renklerini taşıyan, kendine özgü bir müzik anlayışı geliştirmesidir.
  • Ulaşamayacağının peşinden koşan, kendine acıyan, ruhsal iniş çıkışlarını yapıtlarına yansıtan, bir türlü sözünü bitiremiyen, yapısal çerçevelerle düşüncelerini sınırlamaktan kaçınan, iç dünyasının karmaşasını sanatına yansıttıkça tekniği de karmaşıklaşan bestecilerin dönemidir.
  • 19. yüzyılda özel müzik patronları ortadan kalkar, konser kurumları ve festivaller artar. Eğitimli küçük dinleyici kitlesi yerini, eğitimsiz orta sınıfın kalabalık dinleyicisine bırakır. Besteci eğitimli küçük grubun beğenisine göre üretmekten kurtulmuş ama hiç tanımadığı geniş bir kitleye seslenebilme kaygısına kapılmıştır. Esin kaynaklarını kendi iç dünyasında arar, hayalindeki ideal kitle için beste yapar.
  • İlk halk konserleri 17. yüzyılda Londra’da yapılmış ve çok sevilmiştir. İngiltere’yi Almanya ve Fransa takip etmiştir. 19. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna kadar konser salonlarının sayısı sınırlı kalmıştır. Artık büyük konser salonlarına ihtiyaç vardır. Kalabalık dinleyici kitlesine ilaveten, Romantik Dönem’de bestelenen müzik daha çok çalgıyı, daha büyük orkestrayı, dolayısıyla daha büyük sahneyi gerektirmekteydi. Çağ sonunda Wagner Bayreuth’da kendi operalarının sahnelenmesi için bir opera binası yaptırmıştır.
  • Klasik Dönem’de varlıklı ailelerin üyeleri bir çalgı çalarak yetişirdi. Ünlü besteciler de bu amatör müzisyenler için beste yapardı. 19. yüzyılda ise bestecilerin tekniği karmaşıklaşmış, çalgının ustası virtüoz yorumcular ortaya çıkmıştır. Chopin’in, Liszt’in, Paganini’nin harikalar yaratan çalış tekniği dönemin ölçütü olmuştur.
  • Romantik müzikte solist, orkestra ile yarışır.
  • Klasik’te en baştaki motif en sonda yinelenirdi. Romantik armonide ise müzik birkaç kez sona yaklaşır gibi olur, ana temadan yeniden uzaklaşır, bir türlü parçanın sonuna varılamayan bir duygu egemen olur. Klasik konçertonun bitişinde başta sunulan motife dönüş yerine solistin parlak bir kadansı ile yapıt tamamlanır.
  • Yorumcunun bir süre için verilen ölçüyü bırakıp kendi içinden gelen bir zamanlama ile çalması özgürlüğü de bu döneme aittir.
  • Lied’in şiirsel içeriği ile senfonik yapıtların dramatik ruhu birleşip programlı müzik adıyla yeni bir biçimde çözümlenir. Programlı müzik, çalgı topluluğu için yazılmış, şiirsel, betimleyici, öyküleyen bestelerdir. Beethoven’in Pastoral Senfoni’si ile başlayan programlı müzikler, Romantik Çağ’ın hemen her bestecisinin denediği bir tarz olmuştur.
  • Programlı müzikler, zamanla senfonik şiir biçimine yol açar. Senfonik şiirler tek bölümlü, geniş soluklu, uzun yapılardır. Belirli bir öyküyü ya da bir resmi müzikle betimlerler. Liszt, senfonik şiirin babası, Strauss ustasıdır.
  • Romantik müzik, edebiyat ve plastik sanatlardan büyük ölçülerde etkilenmiştir. Schubert ve Schumann’ın liedlerinde şiir, müzikle sese dönüşür; Wagner, tüm sanat dallarını birleştirmeyi hedefleyen müzikli dramlarını yazar. Wagner, romantizmin aşırı ucunu temsil eder.
  • Romantik çağın gözde çalgısı piyanodur. Oda müziğinde de piyanolu biçimler gelişir.
  • Bu çağda en çok piyano ve keman için konçertolar bestelenir. Çünkü romantik bestecinin duygularını en güzel dile getiren çalgılar piyano ve kemandır.
  • Oda müziği Klasik Dönem’in, senfoni Romantik Dönemin gözdesidir.
  • Kendi duygu ve arzularını müziğinde dile getiren Beethoven Klasik-Romantik akımları birbirine bağlar. Romantik bestecilerden bazıları Schubert, von Weber, Mendelssohn, Schumann, Chopin, Paganini, Berlioz, Liszt, Brahms’dır.
  • Post-Romantik besteciler  Bruckner, Wolf, Mahler, Strauss.
  • Klasikçinin biçimi özü yönetirken, romantiğin özü biçime karar verir.
  • Majör tonlar yerine minör tonlar tercih edilir. 19. yüzyılın ikinci yarısında yazılmış senfonilerin yüzde yetmişi minör tondadır.
  • Düşleri, doğaüstü imgeleri yeğler. Berlioz, Fantastik Senfoni’sinde düşlerini yansıtmıştır.
  • Hegel, güzel sanatları değerlendirirken müzik ve şiiri en yüce sanat dalları olarak niteler.
  • Romantik çağın temel ruhu idealist ve dünyasaldır. Hiçbir ünlü besteci Kilise’ye hizmet için veya dinsel bir törene eşlik etmek için dinsel yapıt üretmemiştir.
  • Bu dönemde Rönesans kilise müziği yeniden ilgi görmüştür.
  •  Sembolizm ve bütün öteki devrimci müzik akımları Romantizm’den kaynaklanmıştır.
Polonya, Zelazowa Wola’da Frederic Chopin’in 1810 ‘da doğduğu ev ve bahçesindeki heykeli. Chopin, 20 yaşında Varşova’dan ayrılmış ve hep yurtdışında yaşamış. Londra’da, Majorka’da (George Sand ile) ve Paris’te. 1849’da Paris’te ölmüş.

Polonya, Zelazowa Wola’da Frederic Chopin’in 1810 ‘da doğduğu ev ve bahçesindeki heykeli. Chopin, 20 yaşında Varşova’dan ayrılmış ve hep yurtdışında yaşamış. Londra’da, Majorka’da (George Sand ile) ve Paris’te. 1849’da Paris’te ölmüş.

Evin içindeki bu salonda Chopin’in eserlerinden bir resital izledik.

Evin içindeki bu salonda Chopin’in eserlerinden bir resital izledik.

Varşova’daki Holy Cross Church’de Chopin’e ait kitabe. Bu kitabe, bestecinin vasiyeti üzerine Paris’ten getirilen kalbini muhafaza eden kabı örtüyor.  Bu da romantik bir durum değil mi?

Varşova’daki Holy Cross Church’de Chopin’e ait kitabe. Bu kitabe, bestecinin vasiyeti üzerine Paris’ten getirilen kalbini muhafaza eden kabı örtüyor.
Bu da romantik bir durum değil mi?

 

 

Çağdaş Sanata Varış 10 | Romantizm 7

Romantik  Edebiyat

turkyorum.com

  • 18. yüzyıl sonunda başlayan, duygu, coşkunluk ve düşlere çokça yer veren edebiyat çığırıdır.
  • Doğaya tutkun yazarlar egemenliği. Yalnızlık sevgisi romantikleri sık sık kırlara, ormanlara, dağlara, okyanuslara yöneltir. Vahşi ve çarpıcı görünüşlü, güzel yerlerin tanımlanması yapılır. Doğada Tanrı’nın krallığını görürler. Ama kurtarıcı bir Tanrı’dan çok, ruhun gençleşmesi, dünyasal ve geçici olanı daha derinden yaşama istenci söz konusudur.
  • Klasisizmin katı kurallarından kurtulup, duyguya ve gerçek yaratıcı güce yer vermek amaçlandı.
  • 1830’larda Fransa’da iyiden iyiye patlak veren Romantizm, sanat bakımından olduğu kadar, toplumsal, siyasal ve ruhi bir devrimdi.
  • İnsan hak ve hürriyetlerinin bir çeşit garanti altına alınmasıyla eskisi kadar baskı görmeyen yazarlar, düşüncelerini daha açık seçik biçimlendirme olanağına kavuşmuşlardı.
  • Fransız Devrimi, monarşinin baskısını nasıl kırıp atmışsa, Romantizm de bir edebi devrim olarak klasisizme son vermiştir.
  • Daha 18. yüzyılın içindeyken Rousseau’nun yazdıklarından bir bölümü ile 19. yüzyılın başında Madame de Stael’in ve Chateaubriand’nın yazdığı eserler bu yeni eğilimin ilk habercileri arasında yer alır. Romantizm, Werther ve Faust’tan da esinlenmiştir.
  • Romantik edebiyatın ayırt edici özelliği, yeni toplumsal ilişkilerden kaynaklanan düşünce ve duyguların yeni düzenini dile getirmekti.
  • Fransa’da en büyük, en tanınmış kuşak, hepsi de 1797-1802 yılları arasında doğmuş olan Lamartine, Vigny, Hugo, Balzac ve Michelet,  1830’dan itibaren halkın yoksunluklarını yazmaya başladılar.
  • Fransız genç romantikleri ise Nerval, de Musset, Gautier. Fransız romantizmini 1802- 1856 arasına yerleştirebiliriz.
  • Hugo’ya göre Romantizm, edebiyatta liberalizmden başka birşey değildir. Hugo bu tanımlamasıyla ilham hürriyetini, sanatların kardeşliğini, türlerin eşitliğini ve bağdaşımını savunmaktadır.
  • Romantikler için en önemli kural  güzel olmaktı, yazar dediğin kimseyi taklit etmemeli, kendi başına düşünmeli, kendi yüreğiyle duymalı ve kendi diliyle söylemeliydi. Onun için özgünlük büyük bir üstünlüktü.
  • Şövalye ruhu, halk masalları, ulusal ruh ve ulusal gelenekler bu dönemde canlanmıştır.
Parlak Yıldız adlı filmde John Keats’in hayatı canlandırıldı.

Parlak Yıldız adlı filmde John Keats’in hayatı canlandırıldı.

  • İngiltere’de 1760 dolaylarında doğmuş öncü Burns ve Blake kuşağı var. Daha sonra akımın kurucuları geliyor: Wordsworth ve Coleridge.
  • İngiltere’deki yıldız romantikler ise Byron, Shelley, Keats, Walter Scott.
  • İngiltere’de, Shakespeare ve Elisabeth Çağı tiyatrosundan itibaren zaman ve mekan birliği söz konusu değildi.
  • Almanya’da tek bir Romantizm yoktur, çok farklı ulusal ya da yerel özellikler söz konusudur. Heine’nin romantizminin Novalis’inkiyle hiçbir ilişkisi yoktur.
  • Almanya’da Kleist, Hoffmann, Heine, Schegel Kardeşler, Novalis, Tieck, Fichte ve Schelling; İtalya’da Manzoni, Leopardi Romantik sanatçılardı.
  • Hans Christian Andersen masallarında bilinçli bir nahif ve yalın bir üslup görülür; Hoffmann’ınkine yakın fantastik öge ile folklorik ve kuzeyli nitelik, romantizminin kanıtlarıdır.
  • Şiirde, imgelem ve düşlemin hiçbir engel tanımadığı gösterilmişti.
  • Avrupa romantik şiiri genellikle kısa dizelerden oluşan, biçemi yalın, somut, genellikle halka yönelik ya da nahif olmayı amaçlar. Konu, dokunaklı hatta trajik bir serüven olabilir, ulusal yaşamın bir olayı olabilir, din dışı ya da dinsel bir efsane olabilir. Romantik ruhun temel eğilimleri olan geçmiş tutkusu, halk sanatı biçimleri sevgisi, gizem ve ürkü ve bu türlerin karışımı kullanılır.
  • Romantik, ulusal düşüncenin savunucusudur. Romantik edebiyat, ulusal bir edebiyattır.
  • Romantikler, Polonya, İtalya ve Yunanistan’daki tutsak ulusları açıkça desteklemişlerdir. Romantik yazar partizan bir yazardır. Oysa eskiden, mevcut iktidara bağlıydı.
  • Romantik yazar, Güzel Sanatlar dizgesini savunur. Stendhal hem resim hem de müzik konularında yazmıştır. Birçok roman kahramanı müzisyendir. Hugo, de Musset, Gautier, Blake, Puşkin yetenekli bir desenci ya da ressamdırlar.
  • Aşkın değişik biçimleri ve özellikle yıldırım aşkının sonuçları çözümlenir.
  • Tanzimat edebiyatının (1859-1896) ilk yıllarında, romantizm akımının başlıca yapıtları verildi. Tanzimat Edebiyatının pek çok yazar ve şairi , Ahmet Mithat, Namık Kemal, Şemsettin Sami, Abdulhak Hamit, Recaizade Mahmut Ekrem Romantizm akımının etkisindeydiler. Namık Kemal‘in İntibah romanı Kamelyalı Kadın’ın; Vatan yahut Silistre oyunu da Romeo ve Juliet‘in etkisindedir. Edebiyat-ı Cedide döneminde Halit Ziya Uşaklıgil‘nın Mai ve Siyah adlı romanındaki Ahmet Cemil karakteri romantik yazarları okumak için özlem duyar. II.Meşrutiyet döneminden sonra Milli Edebiyat döneminde Yusuf Ziya Ortaç‘ın Binnaz adlı oyununda Hugo’nun etkisi vardır. Fransız Romantik Edebiyatının etkisi edebiyatımızda hissedilmiştir.

 

 

 

Jerzy Skolimowski

Aktör, şair, yazar, yönetmen, amatör boksör, ressam ve tasarımcı. Yaptığı görselliği yoğun, şiirsel kurgulu filmler ile Polonya sinemasının yetiştirdiği Andrzej Wajda, Roman Polanski, Raul Ruiz gibi uluslararası üne sahip bir büyük rejisör. Polonya Yeni Dalgası’nın yetenekli sesi, 1938 doğumlu Jerzy Skolimowski meşhur Lodz sinema okulundan mezun.

Direnişçilerden olan babası savaşta Naziler tarafından öldürülüyor, annesi ise Savaş sonrasında Polonya’nın Prag’daki kültür ataşesi oluyor. Böylece 10 yaşındayken  Çekoslovakya’ya gelmiş oluyor. Okuldaki arkadaşları Miloş Forman ve Vaclav Havel. Forman için yatakhanenin yöneticisiydi, Havel benim Latince ve Yunanca ödevlerime, ben ise onun resim ödevlerine yardım ederdim, diyor. Gençliğinde  caz orkestrasında bateri çalıyor, şiir yazıyor, şiir yazmak gibi maskülen olmayan bir işi dengelemek için de boksa başladığını söylüyor. 18 yaşında Polonya Yazarlar Birliği’ne kabul edildiğinde,  o sırada ülkesinin en önemli film yönetmeni  Andrzej Wajda ile tanışıyor, sinema okuluna başladığında ise Roman Polanski ile. Polanski’nin Polonya’da çektiği tek film olan Sudaki Bıçak filminde birlikte çalışıyorlar (1961-2). 1967 yılında yaptığı filmi komünist rejimle ters düşünce, Gizli Servis tarafından sorgulanıyor,  filmi yasaklanıyor ve Polonya’yı terk etmeye zorlanıyor.  Film, 1981’e, Dayanışma’ya kadar yasaklı kalıyor. Bir süre Londra’da yaşıyor. 1981 yılında Polonya’da sıkıyönetim ilan edilince o hırsla dört günde yazıp, birkaç hafta içinde mali kaynağını temin ettiği Moonlighting (Kaçak İşçiler) filmini 18 günde çekip Cannes Film Festivali’ne yetiştiriyor. İngiltere’de çektiği Success is the Best Revenge filmi başarısız olunca Kaliforniya’ya gidiyor.

Ferdydurke (1991) adlı filminin kendisini tatmin etmemesi ile 1990’ların başında sinemaya ara verip zamanını “ikinci mesleğim” dediği resim çalışmalarına ayırıyor. Başta niyetinin 3-4 yıl ara vermek olduğunu, ancak aranın 17 yıl sürdüğünü, çünkü tablolarının tüm dünyada sergilenmeye başlayıp, müzeler ve şahıslar tarafında satın alındığını, ressam olarak da ün kazandığını anlatıyor.  Film çekmenin bir ekip işi olduğunu, yönetmenin tüm çalışmaları koordine ederken, bütçeyi de yönetmesi, sponsorların yaptığı yatırımı da gözetmesi gerektiğini, oysa resim yaparken tek başına çalıştığını, bunun bir “Zen” deneyimi olduğunu söylüyor. Şiir yazmanın ona metafor yapmayı öğrettiğini, bunun da hem filmlerinde hem de tablolarında kendini gösterdiğini söylüyor. İnsanları yönetmeyi sevmediği için resim yapmanın karakterine daha çok uyduğunu dile getiriyor.

20 yıl Malibu’da yaşadıktan sonra Polonya’ya dönüyor ve 2008 ve 2010 yıllarında iki ses getiren filmle (Four Nights with Anna – Anna ile Dört Gece ve Essential Killing – Ölümüne Kaçış) tekrar karşımıza çıkıyor..

Filmlerini ( Deep End, The Shout, Moonlighting, Essential Killing) beğendiğim Skolimowski’nin ressamlığından, tablolarını Krakov’u gezerken gittiğim Wieliczka Tuz Madeni’ndeki sergiyi görünce haberim oldu.

Filmlerini ( Deep End, The Shout, Moonlighting, Essential Killing) beğendiğim Skolimowski’nin ressamlığından, tablolarını Krakov’u gezerken gittiğim Wieliczka Tuz Madeni’ndeki sergiyi görünce haberim oldu.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • The Guardian, 11.03.2009
  • Finding Zen in Poland:An Interview with Jerzy Skolimowski, Ben Sachs, 2011.