Etiket arşivi: Oxford Üniversitesi

Şiddet 93| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 4 Kitaplar 1

  • 15. yüzyılda Milano’da hüküm sürmekte olan Visconti Hanedanı’ndan Giovan Maria, barış ve savaş sözlerini idam cezasıyla yasak etmişti. Papazlar, dualarda “bize barışı ver” yerine “bize sükûnu ver” deme emri almışlardı. Tarih bunun gibi akıl almaz sözcük yasaklarıyla doludur.
  • Tarih boyunca her yeni güç ve ideolojinin, karşıtı olduğu ve üzerinde egemenlik kurmak istediği sistemin bilgisini, yok edilmesi gereken bir tehdit olarak algılayışı ile antik dönemden günümüze kasten milyarlarca kitap yakılmıştır. Kasıtlı yok etmeye doğal afetler ve kazalar da katkıda bulunmuştur ama onlar bizim konumuzun dışında. Konumuz, toplumsal hafızanın ve onun belgelerinin kasten yok edilişinin şiddeti.
  • MÖ 213 yılında Çin İmparatoru Quin Shi, tüm felsefe ve tarih kitaplarını yaktırdığı gibi, görüşlerine itiraz eden düşünürleri de canlı canlı yaktırmış.
  • Paflagonya’da (günümüzde Kastamonu, Sinop ve Çankırı’nın bulunduğu bölge) 160 yılında Epikür’ün kitapları sahte bir peygamberin emriyle çarşı meydanında yakılmış.
  • 400 yılı civarında Batı Roma generallerinden Flavius Stilico, gizli ilimlerle ilgili olduğu düşünülen Sibyl Kitapları’nı yaktırmış.
  • MÖ 3. yüzyılda kurulan İskenderiye Kütüphanesi’nin fanatik Hıristiyanların saldırısıyla ya da Jul Sezar’ın (MÖ 100-44) şehri kuşatması sırasında 150 bin cilt kitabın altı ay boyunca şehrin hamamlarında yakacak olarak kullanıldığı düşünülüyor.
  • MS 5. yüzyılda kafirlik yaydıkları gerekçesiyle Etrüsk disiplinini öğreten kitaplar yakılmış.
  • 435 yılında Konstantinopolis Patriği Nestorius’un kitapları yakılmış.
  • 12. yüzyılda Katolik Kilisesi, Cathar metinlerini yok etmiş.
  • 12. yüzyılda İspanya’da yaşamış Aristocu filozof İbn Rüşd aklı, mantığı ve bilimi savunmaya çalışmış; rasyonalist din yorumları fanatikler tarafından din karşıtı olmakla suçlanmış; kitapları yasaklanmış ve yakılmış, sürgüne gönderilmiş; ancak ölümünden bir yıl önce affedilerek saygınlığına yeniden kavuşabilmişti.
  • 1233’te Yahudi din adamı Moshe ben Maimon tarafından yazılan rehber kitap Fransa’da Montpellier’de yakılmış.
  • Paris’te kurulan mahkemede suçlu bulunan Talmud, 1242 yılında yakılmış.
  • İspanya’da Engizisyon, Katolik olmayan kitapların yakılmasını emretmiş. 1499 ve 1500 yıllarında Endülüs’te bir milyonun üzerinde Arapça ve İbranice kitap yakılmış.
  • 15. yüzyılda İtalya’da Bocaccio’nun Decameron’u ve Ovid’in tüm eserleri yakılmış.
  • Yucatan Yarımadası’na 1549 yılında Roma Katolik Başpiskoposu olarak atanan Diego de Landa, Maya Uygarlığı’na ait bütün eserleri yok ettiği için günümüze sadece 3 adet Maya kitabı ulaşmış.
  • 16. ve 17. yüzyıllarda İngiliz yazımı, sansür mekanizmalarının etkisindeydi. Edebiyat, yazarların doğrudan söylenmesi çoğu zaman mümkün olmayan şeyleri dolaylı şekilde ifade etmelerine izin veriyordu.
  • Papa’nın emriyle Martin Luther’in çevirileri 1624 yılında yakılmış.
  • 1683 yılında Oxford Üniversitesi’nde Thomas Hobbes’un kitapları yakılmış.
  • John Cleland tarafından 1749’da Birleşik Krallık’ta yayımlanan, bir fahişenin anılarının konu edildiği erotik edebiyatın önde gelen klasiği olarak kabul edilen Fanny Hill adlı roman ancak 1963 yılında İngiltere ve ABD’de yasal olarak satılmaya başlamıştır.
  • Robespierre 1793’te dini kütüphanelerin ve kraliyeti olumlayan her türlü kitabın yakılması talimatını vermiş.
  • ABD’de 18. ve 19. yüzyıllarda kölelere okuma öğretmek yasaktı; yasağa Kutsal Kitap da dahildi.
  • 19. yüzyılda İngiltere’de yetkililerce müstehcen bulunan bir kitabın basılması, bir kartpostalın veya fotoğrafın piyasaya sürülmesi ülkenin kanunlarına yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu. Başlatılan kovuşturmanın kamuoyu desteği almasına önem veriliyormuş gibi yapılırdı. Ama kamuoyuna sorulmaz, yetkililer kamuoyu rolü oynardı. Bu rol çok benimsendi.
  • James Joyce Trieste’de iken şehir Avusturya işgali altındaydı. Il Piccolo della Sera gazetesinin editörü 1907’de gazetenin yazarlarından olan Joyce’dan İngiliz egemenliği altında yüzyıllardır direnen İrlanda’yı anlatmasını istemişti. Böylece İrlanda üzerinden benzetme yaparak sansürü kırmış olacaklardı.
  • 1920’lerde ABD Posta İdaresi Avrupa’dan yollanan “uygunsuz” kitapları yakarak yok ederdi.
  • Alice Harikalar Diyarında 1931’de Çin’de yasaklandı. General Ho Chien, hayvanların insan gibi konuşmasından hoşlanmamıştı.
  • 10 Mayıs 1933’te Nazi öğrenci örgütü üyeleri Almanya’nın üniversite kentlerinde kitap yakma ayinleri düzenlemişlerdi. Bebelplatz Berlin’in merkezinde Humboldt Üniversitesi’nin önündeki meydanın adıdır. Humboldt Üniversitesi’nin kütüphane binası o dönemde bu meydanda imiş. (Bina günümüzde Hukuk Fakültesidir.) Bebelplatz’da da aynı gün 20 bin civarında kitap yakılmış. Kitap yakma eyleminden önce Propaganda Bakanı Joseph Goebbels ateşli bir konuşma yapmış. Naziler tarafından 180 bin kitap yakılma listesine alınmış ve her gece belli miktarda kitap yakılarak yok edilmiştir. Yakılmaya uygun görülen kitapların yazarları arasında Heinrich Mann, Erich Maria Remarque, Heinrich Heine, Bertolt Brecht, Stefan Zweig, Karl Marx, Albert Einstein da varmış. Bu olaya engizisyoncuların yaktığı ateşten esinlenerek Berlin Otodafe’si adı veriliyor.
Kitaplık, Micha Ullman, 1995. Kitap yakma denilince ilk akla gelenlerden biri 10 Mayıs 1933 felaketidir. Bu olayı unutturmamak için 1995 yılında İsrailli sanat profesörü ve heykeltıraş Micha Ullman (1939-) Bebelplatz’a Kitaplık adlı bir eser yapmış. En üstte parke taşların arasına yerleştirilmiş şeffaf bir cam var. Camdan, 20 bin kitabı alabilecek kapasitede bir kütüphanenin boş rafları görülüyor. Meydanda, Heinrich Heine’nin 1821 tarihli Almansor adlı oyunundan da bir alıntı var: “Bu yalnızca bir başlangıç; kitapların yakıldığı yerde sonunda insanlar da yakılır.” Anıta ek olarak her yıl Mayıs ayının başından 10’una kadar Humbolt Üniversitesi tarafından aynı meydanda edebiyat festivali düzenleniyor; festival boyunca meydana konan raflardan kitap alıp yerlerdeki minder ve hamaklarda okumak mümkün, aynı zamanda öğrenciler kitap satışı yapıyor ve kitap okuma etkinlikleri düzenleniyor. Fotoğraf: e-Skop

Kitaplık, Micha Ullman, 1995.
Kitap yakma denilince ilk akla gelenlerden biri 10 Mayıs 1933 felaketidir. Bu olayı unutturmamak için 1995 yılında İsrailli sanat profesörü ve heykeltıraş Micha Ullman (1939-) Bebelplatz’a Kitaplık adlı bir eser yapmış. En üstte parke taşların arasına yerleştirilmiş şeffaf bir cam var. Camdan, 20 bin kitabı alabilecek kapasitede bir kütüphanenin boş rafları görülüyor. Meydanda, Heinrich Heine’nin 1821 tarihli Almansor adlı oyunundan da bir alıntı var: “Bu yalnızca bir başlangıç; kitapların yakıldığı yerde sonunda insanlar da yakılır.” Anıta ek olarak her yıl Mayıs ayının başından 10’una kadar Humbolt Üniversitesi tarafından aynı meydanda edebiyat festivali düzenleniyor; festival boyunca meydana konan raflardan kitap alıp yerlerdeki minder ve hamaklarda okumak mümkün, aynı zamanda öğrenciler kitap satışı yapıyor ve kitap okuma etkinlikleri düzenleniyor.
Fotoğraf: e-Skop

 

 

 

Şiddet 57| Devlet Şiddeti 3

Svastika gibi antik bir simgeye kötü şöhret kazandıran Nazilerin çekmiş oldukları bu fotoğraf yıkılan Berlin Duvarının üzerinde sergilenmekteydi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Svastika gibi antik bir simgeye kötü şöhret kazandıran Nazilerin çekmiş oldukları bu fotoğraf yıkılan Berlin Duvarının üzerinde sergilenmekteydi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Nazi Almanya’sının ikinci adamı Heinrich Himmler’in projesi olan Lebensborn (Yaşam Pınarı), Alman kanı standartlarına uygun kan taşıyan, gelecekte Reich nüfusuna potansiyel katkı sunabilecek çocukların bulunmasını hedefliyordu. Proje, 1935 yılında uygulamaya konmuştu. Lebensborn, hem Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra azalan erkek nüfusu ve düşen doğum oranlarını, hem de Hitler’in üstün ırk amacını sağlamaya yönelikti. Evlilik dışı ilişkilerden hamile kalan Alman kadınlar, çocuğun ırksal değerini ispatladıklarında çocuğun doğum ve bakımı devlet tarafından üstleniliyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi subayları tarafından hamile bırakılan kadınlar da proje kapsamına girebiliyordu. Bu bebekler/çocuklar annelerinden ayrılarak özel yuvalarda yetiştiriliyorlardı. Nazilerin işgal ettiği coğrafyalarda, özellikle de Slovenya ve Polonya’da üstün Aryan ırkına mensup olabileceği düşünülen yüz binlerce çocuk kaçırılarak Lebensborn’a dahil edildi. Bu zavallılar, rejimin uygun gördüğü aileler tarafından yetiştiriliyorlardı. Uyum sağlayamayanlar, toplama kamplarına gönderiliyorlardı. Naziler, ilgili evrakı savaş bitmeden evvel önemli ölçüde yok ettikleri için tam olarak kaç çocuğun bu şekilde kaçırıldığı bilinemedi. Elde kalan arşivin bir kısmı 2007 yılında açıldı. Bu çocuklar öz ailelerini bilemedi, onlara geri dönemedi. Bugün bile ailelerin bu konuyu açık açık konuşmaktan korktukları söyleniyor.

 

  • 1920’de Trieste İtalya’ya katılıp da Faşistler Sloven dilinin kamuya açık yerlerde konuşulmasını yasakladığında, İtalyanca bilmeyen köylülerin doktorlara derdini nasıl anlatacağı sorulunca, bir ineğin veterinere derdini anlatmak zorunda olmadığı yanıtı verilmişti: Uygar diller ve yarı-uygar diller vardı.
  • İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Polonya’yı işgal eden Almanya, Lehçe konuşmayı yasaklamış, tüm sokak isimlerini de Almancaya çevirmişti.
Nazilerin kamplarda kullandıkları, mahkumları “suçlarına göre” tasnif eden işaretler. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Berlin.

Nazilerin kamplarda kullandıkları, mahkumları “suçlarına göre” tasnif eden işaretler.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Berlin.

  • 1940’lı yılların sonunda başlayıp 1950’li yılların sonuna kadar ABD’de devam etmiş olan McCarthycilik, komünist veya komünist sempatizanı olmakla suçlananların, özel ve devlet kurumlarınca önce saldırganca soruşturmalara, sonra işten atılmalara, kariyerlerin yok edilmesine, tutuklamalara maruz kalmasıdır.
  • Milliyetçilik, halkları bölen bir akım olarak ırkçılık, dinsel bağnazlık ve kabilecilik ile el ele yürür.
  • Milliyetçiliğin rejimi güçlendirmeye yarayan bir araç olduğu, yetkililer tarafından kullanılabilecek bir vana işlevi gördüğü düşünülür. Oysa iki yanı keskin bir bıçak gibidir; bazen rejimi destekler bazen de siyasi statükoyu tehdit edebilir. Milliyetçiliğin tezahürü olarak başlayan rejim yanlısı bir eylem kolaylıkla liderliğin sorgulandığı bir mücadeleye dönüşebilir.

 

 

  • Ulusal kimlikler, kültürel ve somut şiddetin ürünleridir. Örneğin Fransa, biraz dini, biraz etnik temizlikler sonucu bugünkü halini almıştır. Geç 19. yüzyılda, bu tür şiddet eylemlerinin ulusların oluşmasına yardımcı olduğu doğrudur. Birliklerini uzun zaman önce tamamlamış Batı uluslarının barışçı gözüken tavırları, aslında önceki kanlı tarihlerinin sonucudur.
  • ABD’de zencilerin Afrikalı Amerikalı diye anılmaya başlaması onlara yönelik şiddetin bittiği anlamına gelmiyor. Daha 2001 yılında Serena Williams’ın şampiyon olduğu maçta %99’u beyaz olan seyirci tarafından Indian Wells turnuvasında nasıl yuhalandığı akıllarda. Beyaz polisin zenci şüpheliye nasıl inanılmaz bir şiddetle yaklaştığı da sık sık basına yansıyor.
  • Milliyetçi Hinduların (Hindutva) 2002 yılında Hindistan’ın Gujarat Eyaleti’nde Müslümanlara karşı yaptıkları katliamlara daima milliyetçi duyguları kışkırtılmış grupların dinci ve etnik bağnazlıkları da eşlik etmiştir. Örgütün bazı destekçileri ve fikir önderleri Hintli Müslümanları Nazi Almanya’sındaki Yahudilere benzetiyorlardı.
  • Mughal İmparatoru Babür Şah’ın Ayodhya’dakicamisinin yıkılmasına da Hindutva sebep olmuştu. Babri Mescit olarak bilinen cami için öfkeli Müslümanlarla Hindular arasında çatışma çıkmıştı. Daha sonra buraya neyin inşa edileceği de başka çatışmalara yol açmıştı.
  • Günümüzde Fransa’da anti-semitik Ulusal Cephe, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Nazizm ile iç içe ve oldukça güçlü bir hareket.
  • Vatandaşların bir bölümü güvende değilse, sesinin duyulduğunu hissetmiyorsa, politik sürece pozitif değil negatif olarak katılmak zorundaysa, bu o ülkenin kaynaklarını doğru kullanmadığı anlamına gelir.
  • “Korku, etikten, sağduyudan, sorumluluktan, uygarlıktan her zaman daha güçlüydü” (Salman Rushdie; İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece; Can Yayınları, 2016).
  • Oxford Üniversitesi’nden Prof. Timothy Garton Ash’e göre, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal düzende ezilen ve bu düzenden korkan kitleler gitgide kimliklerine sarıldılar ve Öteki’ni dışladılar. Bunun sonuncunda 2017 itibariyle dünyayı saran aşırı milliyetçi ve otoriter akım, Hindistan’dan ABD’ye, Avrupa’dan Çin’e kadar uzanıyor.
  • Çingeneler daimaAvrupa’nın en çok dışlanan topluluğu oldular. Macaristan’daki aşırı sağcı popülist Jobbik Partisi Çingene Suçlarının peşindedir.
  • Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales yeni anayasayı hazırlarken kapsayıcı davranmış, Bolivya’yı çok uluslu bir devlet ilan ederek daha önce ayrımcılığa uğramış azınlıkları tanımıştır.
  • Günümüzde milliyetçilik, bazı çevrelerce, medeni hayatın düzenli sükunetini tehdit eden karanlık, ilkel ve nereye gideceği belli olmayan kadim bir güç olarak görülüyor.

 

 

Çimen I, Lungiswa Gqunta, 2016/17. Sanatçı heykeller ile ırk, mimari, mülksüzleştirme ve kapitalizm eksenindeki sürekli, gerilimli ve yıkıcı ilişkileri inceler. İlgi alanı özellikle Güney Afrika’da Apartheid sonrasında da gözlemlenebilen adaletsizliklerdir.  Yukarıda görülen eserinde kırık Coca Cola şişelerinden bir çimenlik yaratmıştır. Apartheid Güney Afrika’sında sadece zengin beyazların sahip olduğu çimenlikler ırksal ayrıcalıklarla da ilişkilidir. Yabancıların girmesini engellemek için bahçe çitlerinin üzerine ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirilir. Güney Afrikalı bir siyah olan sanatçı için bu eser çocukluğunun çimenlerini ve güvenlik duvarlarını simgeliyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, 2017.

Çimen I, Lungiswa Gqunta, 2016/17.
Sanatçı heykeller ile ırk, mimari, mülksüzleştirme ve kapitalizm eksenindeki sürekli, gerilimli ve yıkıcı ilişkileri inceler. İlgi alanı özellikle Güney Afrika’da Apartheid sonrasında da gözlemlenebilen adaletsizliklerdir.
Yukarıda görülen eserinde kırık Coca Cola şişelerinden bir çimenlik yaratmıştır. Apartheid Güney Afrika’sında sadece zengin beyazların sahip olduğu çimenlikler ırksal ayrıcalıklarla da ilişkilidir. Yabancıların girmesini engellemek için bahçe çitlerinin üzerine ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirilir. Güney Afrikalı bir siyah olan sanatçı için bu eser çocukluğunun çimenlerini ve güvenlik duvarlarını simgeliyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, 2017.

 

 

Yusupov Sarayı ve Rasputin’in Öldürülüşü

2016, doğaüstü yeteneklere sahip olduğu ve Romanov ailesini etkilediği iddia edilen Rus mistik Grigori Y. Rasputin’in (1869-1916) öldürülüşünün 100. yılıdır.

Rasputin, 1914 yılında düzenlenen ilk suikasttan kurtulmuştu. İlk girişme yazar Maksim Gorki’nin de dahil olduğu söylenir.

Kırım asıllı Yusupov’lar dönemin ünlü sanat koleksiyoncuları arasındaydı.  Zengin ve yakışıklı Tatar Prens Feliks Yusupov (1887-1967) bir estetti. Biseksüel ve travesti olduğu da söylenirdi.

Prens Feliks Yusupov, Rus Çarı II. Nikola’nın tek yeğeni Prenses İrina Romanova (1895-1970) ile 1914 yılında evlendi. Kadın delisi olduğu söylenen Rasputin’in Prenses İrina’da da gözü olduğu söylenirdi. Fotoğraf: Imgrum

Prens Feliks Yusupov, Rus Çarı II. Nikola’nın tek yeğeni Prenses İrina Romanova (1895-1970) ile 1914 yılında evlendi. Kadın delisi olduğu söylenen Rasputin’in Prenses İrina’da da gözü olduğu söylenirdi.
Fotoğraf: Imgrum

Büyük Petro (1672-1725) St. Petersburg şehrini kurduğunda, Neva Nehrine dökülen Moika Çayı kıyısındaki toprakları asillere, ev yapmaları şartıyla dağıtmıştı. 18. yüzyılda Moika rıhtımına görkemli binalar yapıldı. Bu parsellerden birini 1830 yılında Yusupov ailesi satın aldı. Aile, Korkunç İvan döneminden beri saraya yakındı ve Rusya’nın en zengin ailelerinden biriydi.

Yusupov Sarayı, Prens Yusupov’un St. Petersburg’daki malikanesiydi. Rasputin burada ikinci suikasta uğradı. Saray, 1760’lar-1770’lerde mimar Jean-Baptiste Vallin de la Mothe, 1830’larda mimar Andrei Mikhailov tarafından yapılmıştır. Fotoğraf: Saint-Petersburg.com

Yusupov Sarayı, Prens Yusupov’un St. Petersburg’daki malikanesiydi. Rasputin burada ikinci suikasta uğradı.
Saray, 1760’lar-1770’lerde mimar Jean-Baptiste Vallin de la Mothe, 1830’larda mimar Andrei Mikhailov tarafından yapılmıştır.
Fotoğraf: Saint-Petersburg.com

Saray’da Rasputin’in Prens tarafından ağırlandığı mahzende bu canlandırma yer alıyor. 2000 yılında gittiğimizde sarayın hiçbir yerinde fotoğraf çekme izni yoktu. Fotoğraf: TripAdvisor

Saray’da Rasputin’in Prens tarafından ağırlandığı mahzende bu canlandırma yer alıyor. 2000 yılında gittiğimizde sarayın hiçbir yerinde fotoğraf çekme izni yoktu.
Fotoğraf: TripAdvisor

Suikastın ilginç hikayesi şöyle:

Rasputin’in en azılı düşmanlarından biri olan Prens Yusupov, onu malikanesine davet ediyor. Rasputin’in daveti kabul etmesindeki amacın, Prenses İrina’yı görmek olduğu düşünülüyor.

Yusupov Sarayı’nda Rasputin’e siyanürlü şarap ve kek ikram edilmiş ama, siyanürün Rasputin üzerinde öldürücü etkisi olmamış. Feliks Yusupov, üst kattaki arkadaşları ile Rasputin’in yanına geri geliyor. Bu kez ateş ediyorlar. Rasputin avluya kaçmayı başarıyor. Ateş etmeyi sürdürüyorlar. Yere düşen Rasputin’i çarşafa sarıp nehre atıyorlar.

Üç gün sonra ceset nehirden çıkartılıyor. Otopsi raporunda boğulma sonucu öldüğü yazılıyor. Bu da nehre atıldığında, onca çabaya rağmen, hala canlı olduğunu düşündürüyor.

Rasputin’in bedenindeki üç kurşunun Prens Yusupov, Dük Puriskeviç ile Yusupov’un Oxford Üniversitesi’nden sınıf arkadaşı ve İngiliz casus Oswald Rayner’e (1888-1961) ait olduğu iddia edilir.

Birinci Dünya Savaşı’na Rusya’nın katılmasına karşı olan Rasputin’in Çar II. Nikola’yı bu konuda etkilemesinden çekinen İngilizlerin bu nedenle suikasta ortak olduğu da iddialar arasında.

Prens Yusupov, suikasttan sonra St. Petersburg’dan sürüldü. İhtilalden sonra ise eşi ve kızı ile Fransa’ya kaçtı ve orada öldü.

Prens Yusupov, 1935 yılında yayımlanan Rasputin adlı bir kitap yazdı. Kitabı İngilizceye Oswald Rayner çevirdi.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • The Yusupov Palace, Many-Faceted St Petersburg.
  • Selçuk Altun, Kitap İçin 3980.
  • Selçuk Altun, Kitap İçin 3979.
  • Rasputin’in İzinde, Gila Benmayor, Hürriyet, 1 Ağustos 2016.

 

 

 

Beyin Salatası 7

Fotoğraf: http://i.internethaber.com/images/gallery/27398/1.jpg

Fotoğraf: http://i.internethaber.com/images/gallery/27398/1.jpg

  • Case Western Reserve Üniversitesi ve Babson College’ın ortaklaşa yaptıkları araştırmaya göre, insanlar Tanrı’ya veya başka bir bilinmeyene inanmak için beynin analitik düşünen kısımlarını kapatıyor. Bu bölümlerin kapanması, sorgulama yetisini kaldırırken, beynin empati kurmayı sağlayan bölümlerini devreye sokuyor. Araştırma, insanların maddi dünya hakkında düşündüklerinde ise tam tersini yaptığını iddia ediyor.
  • Harvard Üniversitesi’nden sinir bilimci Joshua Greene, sezgisel ahlaki duyarlılığımızı makinenin otomatik ayarları, akılcı ve bilinçli kararları ise manuel ayarlar olarak tarif ediyor ve ayarları koşullara göre ayarlamak gerektiğini söylüyor. Greene, beyinde ahlakı düzenleyen tek bir devre olmadığını; ahlaki kararlar alınırken beynin pek çok devresinin uyarıldığını tespit etmiş.
  • Bilim insanları son birkaç yıldır ilaçlarla ve beyni uyaran tekniklerle ahlaki düşüncelerde köklü değişiklikler yaratmaya çalışıyor. Oxford Üniversitesi’nden Molly Crockett, belirli bir tip antidepresanın, insanı diğerlerine zarar verme konusunda daha duyarlı hale getirdiğini öne sürüyor.
  • Biyomedikal müdahalelerin de sosyal davranışlarda değişiklik yarattığı görülüyor. Hollanda’daki Leiden Üniversitesi’nden Roberto Sellaro, kafa derisi üzerinden düşük şiddette elektrik akımı verilen deneklerin ırk ayrımcılığı konusunda daha hoşgörülü tavırlar sergilediklerini ileri sürüyor.
  • Onay almadan müdahale hakkı olmalı mı, “toplumun iyiliği” tanımını kimin ve neyin yapacağı, insanlar ahlak robotları olurlar mı, kötüye kullanmanın önü nasıl alınır gibi pek çok soruya yanıt vermek gerekiyor.
  • ABD’deki Rochester Üniversitesi Tıp Merkezi’nde beynin işlevleri üzerine yapılan bilimsel araştırmada, beynin uyku evresinde kendini toksik moleküllerden arındırdığı saptandı.
  • Başkan Barack Obama, insan beyninin tümüyle haritalanmasını amaçlayan bilimsel araştırmaları çok önemsiyor. 2011 yılında başlatılan The Brain Initiative: The Human Connectome projesi, psikiyatrik hastalıkların oluşumu hakkında bilgiyi artırmayı hedefliyor. Psikiyatrik hastalıklarda beyinde anatomik bir bozukluk olmadığı, beyin devrelerinde bozukluk olduğu bilindiğinden beyin devrelerini incelemeyi sürdürüyorlar. ABD hükumeti beyin projelerine senede 7 milyar dolar yatırıyor. Bu projenin liderlerinden biri de, insan beynindeki aktivitenin manyetik rezonans görüntüleme yöntemiyle incelenmesi konusunda çalışmalar gerçekleştiren Minnesota Üniversitesi Manyetik Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Kamil Uğurbil.

Çağdaş Sanata Varış 121| Modernizm, Kapitalizm, Ulus Devlet 3

  • 193 üyeli Birleşmiş Milletler Örgütü ulus devleti şöyle tanımlıyor: Ortak değerler etrafında toplanan, geleceğini tayin etme hakkına sahip bir ulusun bir arada yaşadığı bir devlet modelidir.
  • 18. yüzyılın sonlarından önce gerçek bir ulus devlet, pasaport ve sınır olmadığı; insanların etnik ve kültürel kimliklere sahip olduğu ancak bunların içinde yaşadıkları siyasi oluşumu tanımlamaktan uzak olduğu düşünülüyor.
  • ABD’de 1776 ve Fransa’da 1789 devrimlerinde öncü ulus devletlerin tohumları atıldı. İnsanlar kendilerini yöneticileri ile değil, ulusal kimlikleriyle tanımlamaya başladılar.
  • 1789 Devrimi’nde bölge sakinlerinin yarısı Fransızca konuşamıyordu. 1860 yılında İtalya birleştiğinde sakinlerin ancak %2.5’i standart İtalyancayı konuşabiliyordu; liderler aralarında Fransızca konuşuyordu. Bu yüzden, “İtalya’yı yaratanlar İtalyanları da yaratmak zorunda kaldılar,” denir.
  • 1800’lü yıllarda kimse kendini Fransız olarak tanımlamazken 1900’lü yıllarda Fransa’da yaşayan hemen hemen herkes artık bir Fransızdı.
  • 1880’li yıllarda Prusya işsizlik yardımı yapan ilk hükümet oldu. Kimin Prusyalı olduğunun tespit edilmesi gerekti. İhtiyaçlar arttı: bürokrasi, vatandaşlık evrakları, genel nüfus sayımı, güvenlik güçleri tarafından korunan sınırlar…Bireylerin devletle bağ kurma eğilimleri artarken, dini kurumlara ve köylerine olan bağlılıkları azaldı.
  • Birinci Dünya Savaşı sonrası çok uluslu imparatorluklar parçalandı, Avrupa’nın sınırları kültürel ve dile dayalı farklılıklara koşut olarak yeniden çizildi.
  • Endüstrinin ihtiyaç duyduğu kaynakların dağılımının eşit olmaması, mikro devletlerin yaşama şansını azaltıyordu. Mikro devletler birbiri ile birleşti, imparatorluklar parçalandı.
  • Ulus devletler sanayi devriminin yarattığı kompleks hiyerarşilerden doğmuştu.
  • Ulus devletler ekonomik açıdan daha verimli bir ortam yarattı, sınırları dahilinde yaşayan insanların ulusal kaderlerini de tayin etme yetisi kazandı.
  • Tarihçilerin pek çoğuna göre devletler ulusları yaratır, uluslar devletleri değil.
  • Ulus oluşturma, modern ulus devletlerin evriminde kilit bir aşama oldu. Ulusların yaratılmasında anadili standartlaştıran kitlesel kitapların ortak bir dil oluşturmada çok büyük rolü oldu. Bunları, gazetelerin ortak ilgi alanı yaratması ve devlet okullarının ulusal bir kimlik oluşturması izledi.
Ulus devletin beşiği sayılan Avrupa’nın iki yüzyıllık geçmişine bakıldığında ulusal sınırların ne kadar büyük değişim geçirdiği görülür. Fotoğraf: Cumhuriyet Bilim Teknoloji 26.09.2014.

Ulus devletin beşiği sayılan Avrupa’nın iki yüzyıllık geçmişine bakıldığında ulusal sınırların ne kadar büyük değişim geçirdiği görülür.
Fotoğraf: Cumhuriyet Bilim Teknoloji 26.09.2014.

  • Etnik ve kültürel çoğulculuğun yaygın olduğu, çok lisanlılığın pek çok ülkede görüldüğü, kültürlerin birbirinin içine geçtiği, dolayısıyla ulus devlet modelinde sorun çıkma olasılığının yüksek olduğu savunuluyor.
  • Ulus devletlerin yalnızca tek bir ulustan oluşması gerektiği fikri, pek çok insanı doğal olmayan sınırlar içine hapseden sömürgeci bir yaklaşım olarak görülebiliyor.
  • Suriye ve Irak örnekleri bu iddiaları doğrular nitelikte ama, Singapur ve Tanzanya (120 etnik grup, 100 dil) sınırları dahilinde çeşitli uluslar, iç barışı bozmamaya özen gösteriyorlar; göçmenlerin ülkesi ABD ve Avustralya’da herkes tek bir ulus çatısı altında kaynaşmayı başarmış durumda. Ekonomik ölçek belki de en önemli faktör.
  • Ulusçuluğa göre insanların bir toprağa, bayrağa, ulusal bir hükümete ve BM tarafından tanınmaya ihtiyacı vardır.
  • Diktatörlükler etnik sürtüşmeleri daha da şiddetlendirir, çünkü diktatörlüğün kurumları, vatandaşların kendilerini ulusla özdeşleştirmelerini engeller.
  • Örneklerden görülüyor ki, etnisite ve dil önemli bir birleştirici. Ancak bürokrasinin daha önemli bir faktör olduğu savunuluyor. Son yapılan araştırmalar problemin etnik farklılıklardan değil, hükümetlerin tüm grupları tarafsız bir yaklaşımla aynı çatı altında toplayamamasından kaynaklandığını gösteriyor. Etnik grubun tanımı sorunlu bir konu. Ukrayna’daki Rusça konuşanların etnisitesi bugün hala tartışmalı.
  • Ulus içindeki çeşitliliğin sorun yaratmaması için çözümün Kanada’nın yaptığı gibi, gücü yerel topluluklara havale etmek olduğunu öne süren çevreler var.
  • Avrupa Birliği karlı ölçek ekonomileri (sabit maliyetler değişmediği sürece artan üretimle birim maliyetin düşmesi) yarattı. AB, tek başına rekabet edecek gücü olmayan Avrupa ülkelerine fırsat sundu. Ulus devletler sanayi devriminin yarattığı kompleks hiyerarşilerden doğmuştu. AB yeni bir hiyerarşik katman ilave etti ama yaygın/birleştirici bir bürokrasi oluşturamadı. Ekonomiler bağımsızlaştıkça, idari sistemler arasında daha fazla işbirliğinin kurulması gerekir. Oysa Avrupa’da sıklıkla felç olan hiyerarşilerden bahsetmek mümkün. Dolayısıyla hiyerarşi yerine kentler, sivil toplum örgütleri ve bölgeler arasında daha fazla iletişim kurulması öneriliyor.
Fotoğraf:Büyük Atlas, Prof. Faik Sabri Duran.

Fotoğraf:Büyük Atlas, Prof. Faik Sabri Duran.

  • Gündemdeki tüm olaylar şöyle ya da böyle ulus devlet kavramıyla bağlantılıdır.
  • Ekonomistler, siyaset bilimciler ve hatta bazı ulusal hükümetler, ulus devletlerin dünya sorunlarına çözüm üretme konusunda en ideal ölçek olmadığını düşünüyorlar. Bunlara göre gıda yetersizliği ve iklim değişikliği gibi yaşamsal sorunların küresel bazda ele alınması gerekir. Ulusal bazda ele alındığında, ulusal çıkarların küresel çıkarları baltaladığı öne sürülüyor.
  • Daha küçük ölçeklerde, kentsel ve bölgesel yönetimlerin insanlara ulusal yönetimlerden daha iyi hizmet verdiği savunuluyor.
  • Ulus devletler doğal ve kaçınılmaz kurumlar mıdır sorusu gündemi daha çok işgal etmeye başlıyor.
  • Oxford Üniversitesi akademisyenleri Yeni Ortaçağ Modeli’ni öneriyorlar: Yetkiler birbiri içine geçecek, egemenlik bölünecek, çoklu kimlikler ve idari kurumlar ile kesin olmayan sınırlar….
  • Princeton Üniversitesi akademisyenleri hiyerarşilerin yerini, ulus devlet bürokratlarının ve uzmanlarının oluşturduğu küresel bir ağın alacağına inanıyor. Hükümetler küresel sorunları çözmek için BM hiyerarşisi yerine G7, G8, G20 gibi esnek ağlarla çalışıyorlar. Ekonomik istikrarsızlık, salgın hastalıklar, iklim değişikliği ve siber güvenlik gibi küresel sorunlar söz konusu olduğunda bu tür ağların şart olduğu; birbirine bağlı sorunların birbirine ağlarla bağlanmış kurumlar tarafından çözülebileceği  düşünülüyor. Küreselleşmiş ekonominin bu ağların ortaya çıkmasına izin verdiği, kuralların uygulanması için güvenilir bir kuruma ihtiyaç olduğu, şu anda bunu yapabilecek tek varlığın ulus devlet olduğuna dikkat çekiliyor.
  • Ayrıca yerel sorunlarda yerel hükümetler, daha yüksek ölçeklerde daha yüksek güçler öneriliyor.
  • Küreselleşen dünyaya doğru evrilmenin bir başka alternatifi de Hollanda’dan: Çöküş. Çöküş şu demek: Hiyerarşik sistemlerin pek çoğu hantallaşma, pahalılaşma ve değişikliğe karşı direnç kazanma eğilimindedir. Sonuçta ortaya çıkan gerilim, kısmi bir çöküş veya yaratıcı bir yok oluş ile yeni yapıların ortaya çıkması.
  • Henüz noktası konmamış bu geçiş günümüzde de devam ediyor.