Etiket arşivi: Oryantalizm

Çağdaş Sanata Varış 248|Küreselleşme / Yerelleşme

  • Tahsin Saraç, hazırladığı Fransızca-Türkçe Sözlükte küreselleşmeyi dünyacalaşma olarak Türkçeleştirmiş.
  • Amin Maalouf, küreselleşme kültürdeki çeşitliliği bir yandan tehdit ederken, bir yandan da tehdit altındaki kültürleri korumak isteyenlere bu fırsatı tanıyor, diyor. Küreselleşme çok yönlüdür; metalaşan küreselleşme ve finansal küreselleşmeden bahsedebileceğimiz gibi, küreselleşmenin dini ve kültürel boyutlarından da bahsedebiliriz.
  • Hasan Bülent Kahraman’agöre küreselleşme kapitalist dönemin önemli bir kırılma noktasıdır. Yerleşik kurumlaşmanın ve onu hazırlayan mantığın eleştirisi en üst noktaya bu dönemde ulaşmıştır. Soğuk Savaş dönemini belirleyen anlayış ve kurumlar bu dönemde yeni bir yapılanmaya tabi tutulmuş; bu dönem, yeni bir demokrasi anlayışının oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bu dönemde Platonik Batı metafiziğinin sonuna gelinmiş, daha Aristocu bir anlayış ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Kant estetiğinin ciddi bir sarsıntı geçirmesi ve Duchamp anlayışının dönüştürülmesi sanatın en önemli çıkışları olmuştur. Küreselleşme ile birlikte somutlaşan ırkçılık, ayrımcılık, yoksulluk karşıtı politikalar, siyasal İslamcı hareketler sanatın ifade alanı içine soktuğu kavramlar olmuştur.
Bayrak, Serkan Demir, 2015. Dikenli tel üzerine oyun hamuru. Fotoğraf: www.artsumer.com

Bayrak, Serkan Demir, 2015.
Dikenli tel üzerine oyun hamuru.
Fotoğraf: www.artsumer.com

  • Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, Oryantalizm kavramının güç kazanmasıyla sömürgecilik sonrası çözümlemeleri devreye girdi. Bu, Batı dışı toplumların kendi geçmişleri ve özgün kimlikleriyle bütünleşme çabalarını beraberinde getirdi. Sömürgecilik sonrası kültürel çalışmalar sistemin dışarıdan; feminist çalışmalar ise sistemin içeriden eleştirisini yaparlar.
  • 1990’larda sanat melezleşme (hybridization) kavramı ile tanıştı. Eklektisizm, farklı ifade ve üslupların bilinçli olarak yan yana getirilişi iken melezleşme, doğal bir sürecin ve oluşumun sonucudur. Zorlama melezleşme, birbirinden ayrı, farklı ve kopuk iki kültürel alanın bulunduğunu; belli koşullar altında bu iki alanın bir araya gelerek kaynaştığını kabul ederek, dışsal bir iradenin varlığını savunur. Doğal melezleşme ise, insanın her noktasını kendisinin saydığı bir dünyada yaşadığını; arındırılmış ve yalıtılmış bir kültür olamayacağı görüşünden yola çıkar; tüm kültürleri öteki kültürlerden etkilenmiş bir bünye olarak görür. Kültürlerin birbirinden etkilenmesinin doğal bir durum olarak kabul eden doğal melezleşmeye, kültürötesileşme (transculturation) da denebilir. Melezleşme, küreselleşmenin bir sonucu olarak görülebilir; melezleşme, kozmopolitizm ile birlikte düşünülebilir.
  • 1980 ve 1990’lardan başlayarak kozmopolitizm kavramına en önemli dayanaklardan biri yersiz-yurtsuzlaşma (deterritorialization) kavramı olmuştur. Gerek iç gerekse dış sınırlar oluşturan ulus devlet, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra önemli bir dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bu süreç Hegelci tarih anlayışının; Aydınlanma düşüncesinin yukarıdan aşağıya yapılanan toplum mühendisliği anlayışının; modernitenin ve Platonik devlet anlayışının sonuna gelindiği bir dönemdir. Yersiz-yurtsuzlaşma denilirken sadece ulusötesi değil, ulusiçi yaklaşımlar da göz önüne alınmalı; melezleşme, ulusal kültürün iç dönüşümlerini de içeren bir süreç olarak düşünülmelidir. Küresel olanın yerelleştiği, yerel olanın küreselleştiği bir döneme girilmiştir. Melezleşmeyi çoğullaşma sürecinin bir parçası olarak gören ve olumlayan düşünürler olduğu gibi eleştiren düşünürler de vardır. Çokkültürcülük, hiyerarşik bir üst kabule ve tercihe değil, zorunlu bir biraradalığa (coexistence) dönüşür; ulusal kültürel tercihler aşılır.
  • Küreselleşmenin getirdiği “yerelin evrenselleşmesi ve evrenselin yerelleşmesi” yaklaşımı kimlik kavramını politik içerikli bir milliyetçilik temeline oturtmuştur. Milliyetçilik eksenindeki açılımlar, Postmodernizm’in ve Yapısökümcülük’ün konu ettiği öteki, kimlik, fark, çoğulculuk, aidiyet gibi olgular gerek sanat, gerekse siyasal-toplumsal düzlemde yer bulmaya devam etmiştir. Küreselleşme döneminde AIDS, ekolojik ve politik kirlenme, güvenlik duygusunun yitimi sanatın konuları arasında sıklıkla yerini almıştır.

 

Teknolojik gelişmeler,
Bilginin yayılması,
Halkların yaşlanması,
Dünyanın finansal olarak birbirine bağlanması,
İnsan hakları ve politik haklarda daha talepkar olunması 21. yüzyılın ana konuları olacak gibi gözüküyor.
Bu konulara globalleşme ve yerelleşme açısından kısaca bakarsak:

Küreselleşme,

Genişlemiş pazar için yeni fırsatlar, teknolojinin ve yönetim becerisinin yayılmasını vaat ediyor.
Bunlar neticesinde ise artan verimlilik ve daha yüksek bir hayat standardı.
Buna karşılık, dengesizlik ve istenmeyen değişiklikler getirmekle suçlanıyor: İthalat ile yaratılan rekabet sonucu, çalışanların işlerini kaybetmesi; yabancı sermaye akışının resesyona yol açması; geri dönüşü olmayacak doğa felaketlerinin yaşanması gibi.

Yerelleşme,

Katılımda artış, insanlara yaşamlarına yön vermede imkan sağlamak; yerel yönetimlerle seçmene daha yakın olabilmek, daha çok kararın yerel düzeyde alınabilmesi, bu karaların daha hassas ve uyumlu olabilmesi ile övülüyor.
Tasarımı kötü yapılmış yerel yönetimin yerel altyapı kullanımında ve servislerde verimsiz kullanıma neden olacağı, bütçe açıkları yaratacağı, ağır borç yükü altına giren ve kaynaklarını akılcı kullanmayan yerel yönetimlerin ülke ekonomisini de sarsacağı savları ile yeriliyor.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 56 | Art Deco

1920’li yıllar, Fitzgerald’ın verdiği isimle Caz Çağı (The Jazz Age), Kükreyen Yirmiler (The Roaring Twenties), Patlama Yılları (The Boom) olarak adlandırılır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılması sonucu, toplumda ahlaki değerlerin yeniden sorgulanması, dünya nimetlerinden yararlanma arzusunun artması, bu yıllarda özlem ve fırsatların peşinde koşulduğu, mucizelerin, sanatın, her şeyin bol olduğu yıllar olmasını sağlamıştır. Hızla zengin olma arzusu yaygındır. Borsa çılgınlığı yaşanmıştır. 3 Eylül 1929’da Dow-Jones endeksi 381 olmuş, 28 Ekim 1929’da ise 261’e düşmüş, 1932’de 41’e çökmüştür. Wall Street’in çöküşü, 20’li yılların bolluğunun bitişini ve 30’lu yılların Büyük Depresyonu’nu başlatmıştır. Fitzgerald bu durumu “tarihin en pahalı orjisinin bitişi” olarak tanımlar. Bu dönem için Kayıp Kuşak ( the Lost Generation) da denir.

Savaş sonrasında, 1919-1933 yılları arasında 14 yıl süren, içki üretimini, satışını ve taşınmasını yasaklayan; yoksullukla mücadeleyi, aile içi şiddete son vermeyi, alkole bağlı sosyal problemleri çözmeyi amaçlayan içki yasağı  uygulanmıştır. Bu yasak, Amerikalıların haklarına kısıtlama getiren tek anayasa değişikliği olduğu gibi, ortadan kaldırılmasıyla, kaldırılan yegane anayasal düzenleme olmuştur. Yasak döneminde kaçak üretilen içkilerin sertliği daha fazla olmuş, yasaktan faydalanan kaçakçıların oluşturduğu yeni zengin bir sınıf türemiştir. Yasak, çözmeye çalıştığı sosyal problemlerin daha da büyümesine neden olmuştu.

ART DECO

  • Ana vatanı Fransa’dır.
  • 1920’lerden sonra, yani Art Nouveau’nun hemen ardından başlar.
  • Art Nouveau gibi el emeğine değil, sanayiye dayalıdır.
  • Art Nouveau gibi Gotik süsleme öğelerinden yararlanır.
  • 1920’lerde egzotizm bir tutkudur: Ballets Russes’ın oryantalizmi, Çin ve Japon hayvan ve çiçekleri, Eski Mısır imajları, Afrika sanatı ve Rus geleneksel motifleri çok önemsenmiştir.
Mimaride Art Deco’nun ilk büyük örneğinin Eliel Saarinen’in Helsinki Garı olduğu öne sürülür.

Mimaride Art Deco’nun ilk büyük örneğinin Eliel Saarinen’in Helsinki Garı olduğu öne sürülür.

  • Adını, 1925 yılında yapılan Exposition Internationale des Arts Décoratifs et Industriels Modernes (Uluslararası Modern Dekoratif ve Sınai Sanatlar) sergisinden almıştır.
  • Filmler, Manhattan, Caz moda olmuştur.
  •  Desenleri geometriktir. Geometrik desenler, insanlığın tüm sorunlarını çözeceğine inanılan makine ve teknolojinin simgeleridir.
  • Etkileri özellikle mimaride görülmüştür.
  • Net ve basit çizgileri, alçak kabartma süslemeleri 1920-1940 arasında gözde olmuştur.
  • Depresyon yıllarında önem kazanan ekonomik olma özelliği taşır. Alçak kabartma, binaları ekonomik şekilde güzelleştiren bir yöntemdir.
  • 1930′lardan sonra mimarların mimariyi süsten arındırmak istemeleri ve süslemeyi değil işlevselliği savunmalarıyla son bulmuş; 1960′lı yıllarda yeniden itibar görmeye başlamıştır.
  • Chrysler Binası (1928-1930), Rockefeller Binası (1930-1939), Empire State Binası (1932) Art Deco’nun mimarideki en bilinen ve en görkemli eserleridir. Gökdelen silueti 20. yüzyılın sembolü olur. Ankara Tren Garı da Art Deco tarzında yapılmıştır.
Ankara’daki gar binasının inşaatı 1935 yılında başlamış, 1937 yılında hizmete açılmıştır. Mimarı, Şekip Akalın’dır.

Ankara’daki gar binasının inşaatı 1935 yılında başlamış, 1937 yılında hizmete açılmıştır. Mimarı, Şekip Akalın’dır.

  • Yeni Zelanda’da 1931’de meydana gelen deprem sonrasında Napier ve Hastings adlı şehirler yeniden kurulurken Art Deco binalar tercih edilmişti. Ama buradaki Art Deco, Maori motifleri ile süslenmiş benzersiz bir Art Deco’dur. Gösterişli, binaların dışında  çıkma yapan, depremde bir çok cana ve yaralanmaya sebep olmuş süslemeler yerine Art Deco’nun alçak kabartma süslemelerinin tercih edildiği bir tarzdır. Ayrıca, tüm şehri yeniden kurarken, güzel olduğu kadar ekonomik olması da doğal olarak önemsenmişti.
Napier’de her yıl Art Deco kutlamaları yapılıyor. Söz konusu hafta sonunda, 1930’ların kıyafetleri ve antika otomobilleri ile şehre gelenler yaklaşık 25 bin kişiyi buluyor. Gelenler antik uçaklarla yapılan şovu izliyor, caz dinliyor ve şehir, yılın ticari açıdan en başarılı zamanını yaşıyor.Fotoğraf: www.newstalkzb.co.nz

Napier’de her yıl Art Deco kutlamaları yapılıyor. Söz konusu hafta sonunda, 1930’ların kıyafetleri ve antika otomobilleri ile şehre gelenler yaklaşık 25 bin kişiyi buluyor. Gelenler antik uçaklarla yapılan şovu izliyor, caz dinliyor ve şehir, yılın ticari açıdan en başarılı zamanını yaşıyor.Fotoğraf: www.newstalkzb.co.nz

  • Yeni, modern çağı simgelemek üzere çeşme, fıskiye, güneş dekoratif temalar olarak sık kullanılır.
  • Dönemin ulaşım ve iletişimde kaydettiği gelişimi, hız, güç ve uçma sembolleri ile vurguladılar.
  • Teknolojik gelişmelere rağmen Eski Mısır medeniyetine karşı hayranlık sürer.
  • Kendisini dahi olarak adlandıran, diğer yazarlarla sık sık dalga geçen, Amerikalı entelektüel Gertrude Stein (1874-1946), bir keresinde Hemingway’e, onu ve çağdaşı yazarları kayıp bir nesil olarak gördüğünü söylemiş, Kayıp Kuşak terimi o günden sonra gruptaki yazarları tanımlamak için kullanılmıştır. Kayıp Kuşak yazarlarından bazıları Fitzgerald, Hemingway, John dos Passos, Sherwood Anderson, Kay Boyle, Ford Maddox Ford’dur. Bu terim ile 1920’li yılların edebi eserlerine yansıyan, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı moral bozukluğu ile ahlaki normlardaki, inançlardaki kayıp ifade edilir. Ahlaklı davranışın iyi şeylere vesile olduğu inancı, Savaş’a giden pek çok iyi adamın geri dönemeyişi, ya da fiziki ve/veya zihni onarılamaz yaralarla evlerine dönüşü ile sarsılmıştır. Umut, kaybolmuştur. Terimin Hemingway tarafından Güneş de Doğar adlı eserinde kullanılması kalıcılığını sağlamıştır.
  • Bu çılgın ve bolluk yıllarında yetişen pek çok Amerikalı yazar vardır: William Faulkner, Thomas Wolfe, Willa Cather, Sinclair Lewis, Eugene O’Neill, Wallace Stevens, e. e. cummings, Ezra Pound, T. S. Eliot gibi.
  • Birinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan toplumunun belirgin ahlaksal çöküşüyle bakışları şekillenen bu kuşağın edebiyatçıları metinlerinde eleştirel bir yapı geliştirirler. Fitzgerald da romanları ve hikayeleriyle bu yapının temellerini atan isimlerden biridir. F. Scott Fitzgerald’ın (1896-1940), 1920’lerin caz çağındaki Amerika’yı karakterize eden, umut ve umutsuzluk halini çok iyi yansıttığı düşünülen The Great Gatsby adlı eseri, o dönemin en başarılı romanı, hatta en büyük Amerikan romanı olarak değerlendirilmiştir.
Alexander's ragtime band by Boo-the-hamster. Fotoğraf: boo-the-hamster.deviantart.com

Alexander’s ragtime band by Boo-the-hamster. Fotoğraf: boo-the-hamster.deviantart.com

 

  • Mimarlık sanatında Art Deco’nun yenilikleri caz modernizmini simgeler.
  • Caz, Batı müziği ile Afrika ritim ve ezgisinin Amerika’da birleşmesinden doğan bir sentezdir. Afrika’nın vokal müzik biçimi olan iş şarkıları, savaş şarkıları, tapınma törenleri, duygulu blues stili zamanın popüler şarkıları ile birleşmiştir. Spiritual’lar da cazda önemli yer tutar.
  • Caz müziğinin başlıca karakteristiği doğaçlama, senkoplu ritim (ritim vurgusunun güçlü vuruşa değil, ölçünün hafif vuruşlarına rastlaması) ve kendine özgü bir tonlama şeklidir. Duke Ellington (1899-1974) için, ritmi olmayan anlamsızdır.
  • Başlangıçta yazılı bir kompozisyona değil, yorum anına bağlı bir müziktir. İlk çalgı nüvesi komet, trompet, klarinet, trombon ve davullardır. Sonradan piyano, gitar, saksofon ve banjo gibi çalgılar eklenir.
  • Spirituals denen dini müzik, sosyo-politik protestolarda da yer almıştır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Afro-Amerikalılara özgüdür. Afrika’dan köle getirilmiş Latin Amerika veya Karayibler’de görülmez.
  • Ragtime, 1895 – 1918 arasında en gözde olduğu dönemi yaşamış, en çok St. Louis ve New Orleans’da Afro-Amerikalı’ların yaşadığı bölgelerde dans müziği olmuş, 1917’den sonra caz müziğinin gözde olmasıyla caz müziği içinde uygulanan stillerden biri olmuştur. 1940’lardan sonra bir çok caz orkestrası repertuvarına ragtime almış, ragtime 78’likleri kaydedilmiştir. 1950’lerde geçmişin ragtime’ları plak yapılmış, yeni rag’ler bestelenmiş ve kaydedilmiştir.
  • Blues stilinin katkısıyla gelişen caz, gece kulüplerinin ve kafelerin vazgeçilmez müziği haline gelir. Blues terimi, Batı Afrika kültüründe cenaze ve yas törenlerinde acının ifadesi olarak kullanlan maviden gelmektedir. Mistik bir türdür. Blues, 17. yüzyıldan itibaren Afrika’dan getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü, umudu, özgürlüğü ve derin acıyı anlatan şarkılardan doğmuştur. İlk yayınlanan Blues notası Hard A. Wand‘ın 1912 tarihli “Dallas Blues”udur. Blues, 1865 yılından itibaren köleliğin kaldırılmasıyla birlikte Amerikan toplumu içinde yayılmaya başlar ve buradan da zaman içerisinde tüm dünyaya yayılır. Bu şehirlerdeki kültürle ve müzikle harmanlanır ve yeni Blues türleri ortaya çıkar, bunlardan bazıları Delta Blues, Memphis Blues, Texas Blues‘dur. 1930′lu yıllara gelindiğinde Blues, Caz müzik ile harmanlanır.
  • Caz kayıtlarının en eskisi, 1917’de New York’ta beyazlardan oluşan Original Dixieland Jazz Band’e aittir. Caz kelimesinin de bu orkestranın adından kaynaklandığı sanılmaktadır.
  • Bessie Smith, Louis Armstrong ve Duke Ellington cazın efsane isimleridir.
  • 1920’den sonra New York ve Chicago cazın merkezi olmuştur.
  • 1930’lu ve 1940’lı yılların karakteristiği swing, blues dağarcığına ağırlık veren, çoşkulu temposuyla dansa ivme kazandıran bir türdür. 1940’larda Bebop, 1950’lerde cool caz, 1960-1970 arasında özgür caz stili gelişmiştir. Ama ana gaye hep aynı kalmıştır; melodik, armonik ve ritmik kısıtlamalardan kurtulmak, özgür dünyanın özgür müziğini yapmak.
  • Caz müziği, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa ve Amerika’daki sanat müziğini de etkilemiş, caz baleler yazılmış, George Gershwin caz müziği stilini, piyano ve orkestra için yazdığı tek bölümlük yapıtı Rhapsody in Blue (1924) ile konser seyircisine sunmuş, Paris’te Bir Amerikalı (1928) ve Porgy and Bess (1935) ile de bu uygulamayı sürdürmüştür. Günümüzde 20. yüzyılın en iyi Amerikan operalarından biri olarak kabul edilen; dönemine göre çok cüretkar bir seçimle, hikayesi Güney Carolina’da bir zenci mahallesinde geçen ve oyuncuları siyah olan Porgy and Bess, beyazlar tarafından beğenilmemiş, siyahlar tarafından ise ırkçı bulunmuştu.
  •  Ravel’in, Debussy’nin, Stravinski’nin, Krenek’in, Weill’in, Copland’ın, Antheil ve Bernstein’ın yapıtları, caz müziğini sanat müziği ile birleştirirler.
  • Caz, yalnız müzikte değil, sanatın diğer dallarında da bir çağ olarak ismini duyurmuştur. Fitzgerald (1896-1940) Muhteşem Gatsby (1925) adlı kitabında Caz Çağı’nın insanlarını anlatır. T.S. Eliot (1888-1965), Kayıp Ülke (1922) adlı şiirinde caz müziğinin akışını şiirsel tekniğine uygular.

 

 

 

 

 

Kitsch (Kiç)

  • Kitsch yoz beğeni, ucuzlatma, kişiliksizleştirme, kötü zevk, karşı sanat, karşı estetik,  sanat tarihinde hiçbir estetik değere sahip olmayan veya beğenilmeyen imajlara veya objelere işaret etmek için kullanılan bir terim.
  • Kitsch estetik düzeyi düşük sanat yapıtı değildir, sanatın yozlaşması da değildir. Başka bir kategoridir.
  • Kitsch, ilk olarak 18. yüzyıl sonlarında Batı Avrupa’da beliren önemli toplumsal, kültürel, bilimsel ve teknolojik dönüşüm ve değişimlerle ortaya çıkmıştır. Sanat ve genel bireysel davranışlar alanında normlar yıkılmıştır ve normsuzluk zevk kavramının kökünü sarsmıştır. Zevk  bireysel bir özellik değil, toplumsal nitelikte bir estetik normlar sistemidir. Dolayısıyla, sözkonusu normlar sistemini yıkan her gelişme kaçınılmaz olarak zevksizliği ve Kitsch’i doğurur. Gelenekten, eski normlar sisteminden kesin bir kopuş olan Fransız Devrimi sonrasında günlük 18. yüzyıl giysilerinin üzerine Antik Roma harmanileri sarınan burjuvaların davranışı Kitsch’tir.
  • 14. Louis’in taçlı resmi Kitsch değilken, Ingres’in İmparator Napolyon tablosu Kitsch’tir. Devrim öncesindeki siyasal sistemin simgeleri, bu siyasal inanç sisteminin kesin yıkılışında sonra inanılırlıklarını yitirmişlerdir.

  • Anlamlarından soyutlanmış simgelerden oluşan bir karışım Kitsch’tir.
  • Farklı kültürlerin bileşenleri gelişigüzel biçimde yeni bir bütün oluşturduğunda bu Kitsch’tir.
  • Kitsch, ayrıca, entellektüel ve yeni olmayan, içli, aşırı duygusal ve acıklı olan her şey için kullanılan bir kavram.
  • Kitsch, tarihte aşina biçimler arar. İfadeyi abartmaya götürür.
  • Geleneksel olarak Kitsch kelimesi süslü püslü, bayağı nesneleri veya basit ve anlamsız motifleri olan, seri üretilmiş ucuz resimleri tarif etmek için kullanılır.
  • Oryantalizm en verimli kitsch üreticilerinden olmuştur.
  • Kitsch, toplumların gereksinimlerine, ekonomik ve sosyal yapıya, kültürel eğilimlere ve tarihsel birikime göre değiştiğinden, ürünleri de her toplumda farklılaşmaktadır.

    Marakeş’te çarşıda gezerken gözüme ilişen Louis Vuitton çarıklar dikkatimi çekmişti.

    Marakeş’te çarşıda gezerken gözüme ilişen Louis Vuitton çarıklar dikkatimi çekmişti.

  • Başka bir Kitsch türü ise bir kültürel olgular kümesinin ithal edildiği ülkede yanlış anlaşılıp, yanlış anlamlandırılmasıyla ortaya çıkar.
  • Az gelişmiş ülkeler hem kendi Kitsch’ini üretmekte, hem de gelişmiş ülke Kitsch’ini ithal etmektedir. Bu ikisinin karışımları da oluşmaktadır.
  • Kitsch, toplumların geçiş dönemlerinde altın çağını yaşar.
  • Türkiye’de 1950′ye kadar Kitsch mimari yoktur. 1950, Kitsch konusunda dönüm noktası olmuş, 80′lerde Kitsch ithalatı da başlamıştır. “Aksaray Barok” tarzı döşenmiş pek çok ev vardır.
  • Geleneksel normlar yerine Batılı normları koymaktaki başarısızlık Türkiye’de etkili olmuştur. Batılı estetik normlar ile geleneksel normların kalıntıları süperpoze olmuşlar, mesela Kabe desenli duvar halıları doğmuştur. Tablo asma+dokuma yaygı asma+ dinsel inanç.
  • Kitsch, iki geleneğe de tam anlamıyla ait olmayan, ama ikisinden de izler taşıyan bir karışımdır. Batı tarzı mobilyanın sedir konumunda dizilişi gibi. Çoksesli Türk sanat müziği gibi.
  • Kültür bunalımı yaşayanlar “değişik” olanı istemektedirler. Hiçbir normun kapsamına girmeyen “değişik” ise olsa olsa Kitsch’tir.
  • Abraham Moles, Kitsch‘i, “Sanat ile konformizmin arasında kalan geniş bölgede gerçekleşen ve yapay gereksinimlerin karşılığında ortaya çıkmış, yapay bir üretimdir “ diye tanımlar. Bu tanıma, transistörlü radyolu güneş gözlüğünü örnek verebiliriz.
  • Kitsch, düz çizgiyi yadsır, biçimlerini eğriler üzerine inşa eder.
  • Kitsch eşya ve insanda yüzeyler tıkabasa doludur.
  • Malzeme olduğu gibi asla kabullenilmez, başka bir şeye benzetilmeye çalışılır.
  • Kitsch sürekli biçimde gerçek sanat alanından beslenmekte,  sanat yapıtlarının fabrikasyon Kitsch kopyaları yapılmakta, röprodüksiyon tablolar, alçıdan dökme “Venüs”ler evleri süslemektedir.


  • Bir 16. yüzyıl İznik tabağı estetik yetkinliğin örneği olurken, günümüzde üretilmiş bezemeli anonim bir tabak Kitsch örneği olmaktadır.

    “Sahici sahtelik” ten söz eder Moles. “Strauss’un müziğinde, Gaudi’nin yapılarında, Cocteau’da yanar söner kitsch ışıkları” diyor Enis Batur.

    Bundan sonraki beş alıntı, Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı romanından aktarılmaktadır.

    “Kitsch, alışılmamış bir durumdan yola çıkamaz; kişilerin belleklerine kazımış oldukları temel imgelerden türemek zorundadır.”

    “İnsanların yeryüzündeki kardeşliği ancak Kitsch temeli üzerine kurulabilir. Bunu en iyi bilen politikacılardır. Buldukları ilk çocuk ile poz verirler.”

    “Gücü tek bir politik hareket eline geçirdiğinde kendimizi totaliter Kitsch’in ortasında buluruz.”

    “Politik hareketler, politik Kitsch’i oluşturan düş, imge ya da sözcükler üzerinde yükselirler.”

    “Kitsch’in kökeninde varoluşla kayıtsız şartsız uzlaşma yatar. Ama varoluşun temeli nedir? Tanrı, insanlık, kavga, aşk, kadın vs. görüşler değiştiğine göre çeşitli Kitsch’ler vardır.”

    “Tarihsel birikimi sulandırıp günümüze aktarmak, tarihle bağlantı kurmak anlamına gelmez”, Heinrich Klotz.

    “Kitsch,sanatta kötü olan her şeydir”, Herman Broch.

    Çin’i 1997 yılında gezmiştim. O zamanlar böyle bir yapılaşma görmemiştim. Geçen ay Bloomberg Businessweek’te, fotoğrafları görünce hem çok şaşırdım, hem çok üzüldüm. Burada sadece birini paylaşıyorum. Diğerleri şunlardı: Hangzhou’da, Paris’teki apartman bloklarının aynısını inşa edip, ortasına bir de Eyfel Kulesi dikmişler !! Şanghay’da Hollanda teması kullanılmış. Çok büyük ebatta tahta ayakkabı, Hollanda tipi evler yapılıp, yel değirmeni de unutulmamış!! Changsha’da, bir havalandırma firması kurduğu kampüste yukarıda gördüğünüz Giza piramidinin replikasını yapmakla kalmamış, kampüsünün ana binasını  Versay ve Buckingham Sarayı’nın parçalarını birleştirerek oluşturmuş, bu binanın önüne de Deng Xiaoping’in heykelini dikmiş. Huizhou’da ise Avusturya modası hakim. UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne aldığı Hallstatt evlerinin aynısını yapmışlar!! Tianjin’de, 16. Yüzyılda yaşamış olan Michel de Montaigne’in şatosu inşa edilmiş, ama yeterli gelmemiş olacak ki, önüne bir de Louvre’un cam piramidi eklenmiş.!! Ayrıca Beijing yakınlarında iki harika daha yapılmış: bir Fransız şatosu taklidinin önüne, Roma’daki St. Peter Meydanı oturtulmuş. Bir başka yerde gondola binmek ve ortası havuzlu bir Colosseum izlemek mümkün hale gelmiş. Ülkeyi bu sahte harikalarla doldurmalarını sebebini ise modern ve medeni kent ortamı yaratma gayreti ile açıklıyorlarmış. Tam dosyamıza uygun bir durum.

    Çin’i 1997 yılında gezmiştim. O zamanlar böyle bir yapılaşma görmemiştim. Geçen ay Bloomberg Businessweek’te, fotoğrafları görünce hem çok şaşırdım, hem çok üzüldüm. Burada sadece birini paylaşıyorum. Diğerleri şunlardı: Hangzhou’da, Paris’teki apartman bloklarının aynısını inşa edip, ortasına bir de Eyfel Kulesi dikmişler !! Şanghay’da Hollanda teması kullanılmış. Çok büyük ebatta tahta ayakkabı, Hollanda tipi evler yapılıp, yel değirmeni de unutulmamış!! Changsha’da, bir havalandırma firması kurduğu kampüste yukarıda gördüğünüz Giza piramidinin replikasını yapmakla kalmamış, kampüsünün ana binasını Versay ve Buckingham Sarayı’nın parçalarını birleştirerek oluşturmuş, bu binanın önüne de Deng Xiaoping’in heykelini dikmiş. Huizhou’da ise Avusturya modası hakim. UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne aldığı Hallstatt evlerinin aynısını yapmışlar!! Tianjin’de, 16. Yüzyılda yaşamış olan Michel de Montaigne’in şatosu inşa edilmiş, ama yeterli gelmemiş olacak ki, önüne bir de Louvre’un cam piramidi eklenmiş.!! Ayrıca Beijing yakınlarında iki harika daha yapılmış: bir Fransız şatosu taklidinin önüne, Roma’daki St. Peter Meydanı oturtulmuş. Bir başka yerde gondola binmek ve ortası havuzlu bir Colosseum izlemek mümkün hale gelmiş. Ülkeyi bu sahte harikalarla doldurmalarını sebebini ise modern ve medeni kent ortamı yaratma gayreti ile açıklıyorlarmış. Tam dosyamıza uygun bir durum.

    Tabii Kitsch’ten yana olanlar da var….

    • Sanat dünyasında etik ve estetik olmayan için Kitsch kavramı kullanılır. Kitsch, saf inanç, beğeni, açık bir kalp veya özgünlük talep etmez. Uyandırdığı duygular özneldir, evrensel değil, kişiye özeldir. Kitsch, dünyevi ve süslüdür. Kitsch yaratılan değil üretilen şeydir. Dehanın ve ilhamın değil, çalışmanın ve zanaatın ürünüdür. Ahlaka ve beğeniye ilham vermez, izleyicisine yol göstermez. Kitsch sanata olan inancın bir ürünüdür.
    • Sanat dünyasında etik ve estetik olmayan için Kitsch kavramı kullanılır. Kitsch, saf inanç, beğeni, açık bir kalp veya özgünlük talep etmez. Uyandırdığı duygular özneldir, evrensel değil, kişiye özeldir. Kitsch, dünyevi ve süslüdür. Kitsch yaratılan değil üretilen şeydir. Dehanın ve ilhamın değil, çalışmanın ve zanaatın ürünüdür. Ahlaka ve beğeniye ilham vermez, izleyicisine yol göstermez. Kitsch sanata olan inancın bir ürünüdür.

      Broch ve Adorno Kitsch’i kitle zihniyeti ile bir tutarlar. Ondan korkarlar çünkü insanları düşünmeye sevk etmeksizin etkilediğine inanırlar”, Sindre Mekjan.

      “Kitsch fazlasıyla doğrudandır. Sanatçı güzelliği dolaylı bir biçimde ifade edecek yöntem kullanırken, Kitsch üreticisi dolaysız bir yol seçer”, Sindre Mekjan.

      “Geleneğe saygı Kitsch’te devam eder….Kitsch geçmiş kültürlerde yaratılan şeyin en iyisini çalar”, Odd Nerdrum.

    • Kitsch’in aynı zamanda yüksek formları vardır. “Kitsch’te Wagner gibi, Çaykovski gibi dehalar vardır”, Odd Nerdrum.

    Herşeyin taklidinin yapılması ile özgün üretimin ortadan kaybolması çok üzücü. Yeni kuşaklara da aktarılmakta olan toplumsal beğeni körlüğünü aşmak, yaratıcılığın öykünmecilik ve aktarımcılık dışında tutulabilmesi için sanat eğitiminin güçlendirilmesi gerekiyor.

    Postmodernizmi, kitsch’i yasallaştırmakla suçlayanlar var. Ancak, Postmodernizm bloğumuzda ayrı bir dosya olarak işleneceğinden burada detaya girmiyoruz.

    Yazımı konuya uygun bitirmek istiyorum: Arabamın arka camındaki başı sallanan arslan ile otoparktan çıkarken size sesleniyorum, “öptüm canım/öpüldünüz.”

    Yararlanılan Kaynaklar

    • Esmehan Aykol’un hazırladığı “Dört Yanım Kitsch Zulası” adlı yazı
    • Uğur Tanyeli’nin, Aslolan ” Kitsch”tir yazısı
    • Enis Batur’un, “ Kitsch Zevksizlik Estetiği ve Gündelik Yaşamın Eleştirisi” adlı yazısı
    • Kerim Fersan’ın, “O” mu, Değil mi adlı yazısı
    • Aykut Köksal’ın, “Kitsch’in Önlenemez Zorunluluğu” adlı yazısı
    • Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, İletişim Yayınları
    • Odd Nerdrum et. al., Kitsch Üzerine, Mitos-Boyut Sanat Dizisi 1