Etiket arşivi: Ortodoks Kilisesi

Çağdaş Sanata Varış 226| Çağdaş Dönem 3 Berlin Duvarı’nın Yıkılması 2

  • Küreselleşme de Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte başlatılır. 1990’larda başlayan kapitalist rekabet dalgasına küreselleşme adı verildi. Bu dalgadan sonuna kadar yararlanan Güney Kore, Tayvan, Çin gibi ülkeler oldu. Ancak bu dalgayı ABD’nin dünya çapındaki piyasaları liberalleştirme dürtüsü olarak görüp, kendi değerlerini dünyanın geri kalanına zorla kabul ettirmeye yönelik bir girişim olarak görenler çoğunlukta oldu.
  • Žižek, küresel kapitalist dünya görüşü diye bir şey olmadığını; kapitalist uygarlık diye bir şey olmadığını söyler; küreselleşmenin, kapitalizmin kendisini bütün uygarlıklara uyarlayabilmesidir der; bunu, kapitalizmin global boyutu olarak tarifler.
  • Žižek, günümüz küresel kapitalizmine dört karşıt etkinlik sıralar: ekolojik felaket tehdidi, entelektüel mülkiyet ile özel mülkiyet arasındaki uyumsuzluk, yeni tekno-bilimsel gelişmelerin sosyo-etik etkileri ve dışlanmışı kapsanmıştan ayıran duvarlar.
Fotoğraf:akademikperspektif.com

Fotoğraf:akademikperspektif.com

  • Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla sınırlar değişti. Örneğin eski Yugoslavya’nın görünüşteki birlik beraberliği paramparça oldu. Doğu Bloku içinde en Avrupalı olan, Tito’nun mirası, 1992-95 savaşı ile yıkım politikalarına ve etnik temizliğe şahit oldu. Bosna’daki olaylar Avrupa’nın göbeğindeki Müslüman varlığını gün ışığına çıkardı. 1993 yılında Mostar Köprüsü’nün yıkılması, yalnızca Bosna’yı değil, Avrupa projesini de tehlikeye attı. 2004 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin temyiz dairesi, Srebrenica’da (Doğu Bosna) Bosnalı Müslümanların katledilmesinin bir soykırım oluşturduğu hükmünü kesin bir biçimde onadı. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da yaşanmış en büyük katliamdı.
  • Duvar’ın yıkılması ile, Ortodoks Kilisesi Avrupa’da zuhur etti.
  • Cezayir kökenli sosyolog Khaled Fouad Allam’a göre, etnik farklar hassasiyeti de Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasına tarihlenir. Savaş Pilotu adlı eserinde Antoine de Saint-Exupéry’nin “Ben en güçlüyüm çünkü benim uygarlığım hiçbir farklılığı kesip biçmeden kendi birliğinde kenetleme gücüne sahip” dediği devir kapanmıştır.
  • Žižek’e göre, 1989, 1968’e zıt sonuçlar doğurdu: Bu defa, ayaklanma politik açıdan kazandı ama toplumsal açıdan kaybetti. Komünizm dağıldı, ama vahşi kapitalizm ile milliyetçilik karışımı olan yeni toplum, parlamenter demokrasi isteyen muhaliflerin uğruna mücadele ettiği şey değildi. 1968’in devleti ortadan kaldırmak ve kapitalizmi aşmak çabaları başarısız olduğuna göre, yeni politikanın devletten belli bir mesafede yer alması, devlet mekanizmalarının sınırlarını zorlama politikası izlenmelidir. Noam Chomsky, parlamenter demokrasinin edilginleştirici özüne dikkat çeker.
  • “Sovyetler’in yıkılması siyasetin ideolojik içeriğini bitirdi; kapitalizmin, Sovyet sistemi ile çok katmanlı rekabeti ortadan kalktı; globalleşme ortaya çıktı. Küreselleşmenin meydan okumasına etnik-dini bir yeniden kavimleşmeyle, ırkçılık ve popülizmle yanıt verildi. Sanayi kapitalizminin yerini çok daha yıpratıcı olan finans kapitalizmi aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çökünce işçi sınıfı kalmadı, sendikacılık bitti. Bunlar geleneksel siyasetin içeriğini dolduran şeylerdi. İnternet teknolojisi de siyasette “reality show” ortamına prim veren iklimi yarattı. Küstahlığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu yeni bir iklim doğdu. Bu iklimin ürünü olan Donald Trump doğdu.” Bu sözler, Nilgün Cerrahoğlu’nun bir diplomatın ağzından yayımladığı yazısından alıntıdır.
  • Berlin Duvarı yıkıldı ama, başka duvarlar yapıldı: tamamlandığında 700 km uzunluğunda, 8-12 m yüksekliğinde, 60 m genişliğinde, yani Berlin Duvarı’ndan iki kat daha uzun, üç kat daha yüksek olması planlanan Batı Şeria Duvarı gibi.

 

Çağdaş Sanata Varış 225| Çağdaş Dönem 2 Berlin Duvarı’nın Yıkılması 1

1989

  • Irk çeşitliliğine dayanan demokratik yapılanma talepleri, halkı ırksal kategorilere ayırmış ve onlara ikamet için özel bölgeler oluşturmuş bir sistem olan Apartheid rejimine karşı 1980’lerde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin sorunu olmaktan çıkmış, dünya çapında aktivistlerin hedefi haline gelmişti.
  • Komünist Parti’nin Sovyetler Birliği’nde kontrolü kaybetmesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması, Prag’da Kadife Devrim, Dayanışma’nın Polonya’da iktidarı ele geçirmesi, Çin Komünist Partisi’ne önemli bir meydan okumanın ardından Halkın Kurtuluşu Ordusu’nun halkın üzerine ateş açması ile yaşanan 4 Haziran Katliamı (Tiananmen Meydanı Ayaklanması) gibi önemli olaylar 1989 yılında yaşanmıştır. Yine 1989’da, Danimarka eşcinsel evliliği yasalaştıran ilk Avrupa ülkesi olmuştur. Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri kitabının yayımlanması üzerine  Ayetullah Humeyni’nin fetva vermesi de aynı yıl gerçekleşmiştir.
  • 1991 yılında Slovenya’nın ayrılması ileYugoslavya’nın dağılma süreci başlamış; içine düşülen kaos ve katliamlardan yedi devlet doğmuştur. Sovyetler Birliği bağımsız devletler halinde 1992’de dağılmış, ardından Doğu Avrupa’da da Komünist devletler çökmüş, Soğuk Savaş sona ermişti.
  • Rus eleştirmen Boris Groys bu dağılmanın Ruslar tarafından sadece Stalinizm’in değil, zihinlerinde onunla ilişkilendirdikleri Modernizm’in de reddi anlamına geldiğini belirtir. Rus kronolojisine göre, Modernizm, artık geçmişte kalmış bir rejime ait bir özelliktir.
  • Çağdaş Dönem’in ilk kırılma noktası 1989 yılı ise diğeri de 11 Eylül 2001’dir. Bu olaylar siyaset felsefesinde değişim yaratmıştır. Tüm bu sürecin hem yaptıklarımızı hem de benliğimizi değiştirdiği öne sürülüyor.
  • 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması, komünizmin çöküşünü sembolize eder amasadecepolitik bir eylem veya sonuç değildir. Bu olayla birlikte belli bir anlayış da tarihe karıştı. Bu, ABD’li sosyolog Daniel Bell’in (1919-2011) ideolojinin sonuna ulaştığımız fikrini doğrular görünür. Sosyalizm bir Modernlik anlayışının uygulamasıydı: toplumların seçkinler aracılığıyla, yukarıdan aşağıya değiştirilmesini öngörüyordu. Toplumun nasıl bir nitelik taşıması gerektiği yukarıda kararlaştırılıyor, sistem onu uygulamak için bürokrasiyi oluşturuyordu. Berlin Duvarı bu anlayışın sonunu getirdi. O anlayışın ürettiği sanatın da sonu gelmişti. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte hızla küreselleşen dünyada yerel kimliklerin bastırıldığı; bunun da hem sağ, hem sol kanatta rahatsızlık yarattığı; sol görüşlülerin eşitsizliklerin derinleşmesinden, sağ görüşlülerin ise kimliklerin aşınmasından mustarip olduğu öne sürülür. Ancak her iki kanadın da bu sorunlara çözüm üretemediği de açıktır.

 

Almanya'yı Doğu ve Batı olarak ikiye bölen Berlin Duvarı'nın her iki yanı protest kişilerce boyanarak, yazı ve sloganlarla bezenmişti. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Duvar’ın bazı parçaları şehrin çeşitli yerlerinde sergileniyordu. 1990 yılında Berlin Duvarı’na ait üzerinde grafiti bulunan 81 parça Monaco’daki müzayedede 1,5 milyon Euro’ya satıldı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Almanya’yı Doğu ve Batı olarak ikiye bölen Berlin Duvarı’nın her iki yanı protest kişilerce boyanarak, yazı ve sloganlarla bezenmişti. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Duvar’ın bazı parçaları şehrin çeşitli yerlerinde sergileniyordu.
1990 yılında Berlin Duvarı’na ait üzerinde grafiti bulunan 81 parça Monaco’daki müzayedede 1,5 milyon Euro’ya satıldı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sovyet türü komünizmle Batı’nın liberal demokrasisi arasındaki elli yıllık Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, bazı gözlemciler, özellikle de Francis Fukuyama, Tarihin Sonu’na ulaşmış olduğumuzu ilan ettiler.
  • Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan (1992) adlı kitabının bütün insanların içinde liberal demokrasiye özlem olduğu şeklinde algılanarak yanlış yorumlandığını; kitabın modernleşme hakkında bir tartışma olduğunu; evrensel olanın, liberal demokrasi arzusundan çok teknoloji, yüksek yaşam standardı, sağlık hizmetleri ve dünyaya daha geniş ölçüde erişim imkanına sahip modern bir toplumda yaşama arzusu olduğunu; liberal demokrasinin sürecin yan ürünlerinden sadece biri olduğunu belirtmiştir.
  • Liberal demokratik kapitalizmin bulunmuş en iyi toplum formülü olduğunu kabul eden Fukuyamacılar’a göre, yapılacak tek şey sistemi daha adil, hoşgörülü kılmaktır.
  • Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla şekillenen dönemde, proletarya artık kapitalizme meydan okuyabilecek bir devrimci özne değildir. Sosyalizm, bazı çevrelerce artık kapitalizm ile özdeş sayılır. De Gaulle’ün işçi sınıfı, Kapitalizmle iyice bütünleşmiştir.
  • Bazıları 1989 olaylarının Marx’ın yanıldığını ayan beyan ortaya koyduğunu, diğer bazıları da Marx’ın fikirlerinin günümüzde küreselleşme olarak adlandırılan olguya tekabül ettiğini söylemektedir. Aşırı solda yer almayan Thomas Friedman, Komünist Manifesto’nun küreselleşme hakkında uzgörüşlü fikirler içeren bir metin olduğunu öne sürenlerden biridir.
  • 1990’larda küreselleşme, kimlik, çokkültürlülük, çoğulculuk siyasal kavramlar olarak ele alınmıştır. Sanatta politikanın önemi artmış, 2000’lerin sanatı bu kavramlar üzerine oturmuştur.
  • Bu yıllarda bellek, kimlik, tarih, coğrafya, göç, göçebelik, sınır/sınırsızlaşma, mekan, politik İslam, kamusal alan-özel alan kavramları, özel hayat, gizlilik ve masumiyetin kaybı, eşcinsellik siyasaları en önemli konular olmuştur.

 

 

 

 

Bizans İmparatorluğu 136|Bizans’ta Felsefe 2

  • Roma siyasal otoritesi gibi Bizans siyasal otoritesi de filozofların oluşturduğu yıkıcı potansiyel konusunda daima dikkatli davranmıştır.
  • Felsefe öğretimini kontrol altına almak için önce Atina’da doğrudan imparator tarafından finanse edilen kürsüler oluşturulur. Sonra da Beyrut, Atina ve İskenderiye gibi antikçağın retorik, hukuk ve felsefe alanlarındaki eğitim merkezlerini zayıflatmak amacıyla, İmparator II. Theodosius tarafından (401-450), 425 yılında Konstantinopolis Üniversitesi olarak bilinen kurum yaratılır.
  • Atina ve İskenderiye 5.-6. yüzyıllar arasında didaktik ve felsefi araştırma merkezleri olarak itibarlarını korumayı başarırlar.
  • Zıt bir felsefi amaca sahip olmalarına ilaveten siyasi ve dini meseleler karşısında sergiledikleri tavırlar da farklı olan Atina ve İskenderiye Okulları arasında sürekli olarak öğretmen değiş tokuşu olur.
  • Başta Hıristiyanlığa karşı daha az düşmanca tavırlar sergileyen, hatta daha sonra Hıristiyanlığa açıkça destek veren İskenderiye Okulu, siyasal açıdan merkezi iktidara karşı daha temkinli ve uzlaşmacıdır.
  • Atina Okulu’nun temsilcileri azimli paganlardır ve Platon’un Devlet’ini örnek alan bir toplumu desteklerler.
  • Atina Okulu, Justinyen tarafından 529 yılında bir emirname ile kapatılmış, emirnamede dini, kültürel ve siyasi yönler vurgulanmıştır.
Raphael’in Atina Okulu adlı tablosunun (1509) merkezinde yer alan Platon (solda) ve Aristo (sağda). Fotoğraf:kulturakademietexphil.wordpress.com

Raphael’in Atina Okulu adlı tablosunun (1509) merkezinde yer alan Platon (solda) ve Aristo (sağda).
Fotoğraf:kulturakademietexphil.wordpress.com

  • 7.-12. yüzyıllar arasındaki Orta Bizans Dönemi’nde felsefe ile teoloji arasında gidip gelen bir durum vardır.
  • Bir efsaneye göre, Platon Hades’te İsa’nın vaaz ettiklerine ilk inanan kişiydi.
  • Ama bu dönemde bile Platon ve Aristo’nun otoritesine açıkça atıfta bulunulduğu ortamlar da az değildi.
  • Aristo’ya olan ilgi, 9. yüzyılda yaşanan ilk Bizans hümanizmi döneminde de devam etti.
  • Hem Yunan dönemi öncesi Doğu’nun ilmiyle hem de Hıristiyanlığın temel dogmalarıyla fikir birliğinde olan Platon lehine daha önce sergilenmiş olan ilgi vurgulanmış; dünyanın bir başlangıcının olmadığını savunan Aristocu doktrin Hıristiyan dogması ile uzlaştırılamayacağı için kınanmıştır.
  • Makedon Rönesansı’ndan (920-1057) itibaren Yeni Platoncu felsefe ile Aristoculuk’un destekçileri arasında tartışmalar yaşanır.
  • Farklı eğilimlere rağmen, Bizans teoloji-felsefe alanında ne tamamıyla klasik karşıtı yönelim ne de felsefi-akılcı yönelim baskın olmayı başarır.
  Aziz Thomas Aquinas’ın Yüceltilmesi, Francisco De Zurbaran, 1631. Fotoğraf: www.salvemariaregina.info


Aziz Thomas Aquinas’ın Yüceltilmesi, Francisco De Zurbaran, 1631.
Fotoğraf: www.salvemariaregina.info

  • 14. yüzyılda Nicephoros Chumnos ve Theodoros Metochites gibi dönemin ileri gelenleri Aristocu olmuşlardır. Bizans’ta felsefe alanında 15. yüzyılda, Georgios Gemistos Plethon’un Yeni Platoncu okulundan da bahsetmek gerekir.
  • 13.-16. yüzyıllarda, Bizans için, en belirleyici olay, Konstantinopolis’te Latin Krallığı’nın kurulmasıdır (1204-1261). Bu dönemde Bizans dünyası Batı’nın skolastik felsefesiyle doğrudan bağlantıya geçer.
  • Haçlı işgali, imparatorun prestijini kaybetmesi, Latinler’in başlıca düşman olarak görülmeye başlanmasıyla Helenizm ile yakınlaşmayla doğan yeni bir etik, yeni bir yönetim kuramı olarak Yunan felsefesinin, özellikle de Platonculuk’un dirilişi buradan kaynaklanmıştır. Ancak, düşünsel düzeyde kalan bu hümanist akım, dar entelektüel çevrelerde kalmıştır. Bizans halkının beklentilerini karşılamaktan uzak kalmış, bir teoloji çatışmasına dönüşmüştür. Aziz Aquino’lu Thomas’ın izinde ilerleyen, gerçeğin akıl yoluyla araştırılmasını savunan Calabria’lı keşiş Barlaam’ın görüşü, tefekküre ve çileye çekilerek Tanrı esinine aracıya gerek kalmadan kavuşulacağını ileri sürenler tarafından eleştirilmiştir.
  • Güney İtalya’daki Yunan manastırları özellikle 14. yüzyılda Bizans ile İtalyan hümanizmi arasında dindışı gelenek ve dini kültür arasında aracılık rolü üstlenir. Dominikenler, Thomas Aquinas’ın (1221-1274) yazılarını Doğu’da yaymak için ilk çabayı gösterenler olur.
  • Aquinas’a duyulan ilgi Aristo üzerine yapılan araştırmaları artırır.
  • Teolog Patrik Gennadios Skolarios (1403?-1472), Aquinas’ı Aristo’nun yorumcuları arasında en önemlisi ilan eder.
  • Doğu ile Batı Kiliselerinin birleştirilmesi için son bir kez daha gayret gösterilen Floransa Konsili’nin (1438-39) teolojik-felsefi temelleri büyük ölçüde bu etkiden kaynaklanır.
  • Patrik Skolarios’un Aristo yanlısı tutumu Bizans dönemi sonrası Ortodoks Kilisesi’nin, Platon öğretileri konusunda çok şüpheci davranan resmi ideolojisinin gelişiminde önemli rol oynamıştır.

 

Bizans İmparatorluğu 107| Bizans’tan Sonra 2

  • 1453- 19. yüzyıl arası Post Bizans; 19. yüzyıldan, 1839 Tanzimat Fermanı’ndan sonrası ise Neo Bizans olarak adlandırılıyor.
  • Osmanlı dünyasında Ortodoks azınlıklar varlıklarını sürdürdü. Osmanlılar başlangıçtan beri Ortodoks Kilisesi’ni himayeleri altına aldılar, metropolitlere tımar verdiler. 1300-1500  arasında Osmanlıların Balkanlar’da yerleşmesi bu siyasetin ürünü olarak görülür. Ortodoks inancına sıkı sıkıya bağlı Grek ve Slav köylüsü, Kilise’yi himaye eden Osmanlı rejimini bir koruyucu olarak görmüştür. Eski feodal angaryaları kaldıran, klasik Doğu Roma İmparatorluğu döneminde de hakim rejim olan, köylünün toprak tasarrufunu miri arazi rejimi (mülkiyeti devlete, yararlanma hakkı kişilere verilen topraklar) ile garanti eden vergi-toprak sistemi uzun Osmanlı egemenlik sürecini açıklayan ikinci temel olaydır. Osmanlı’ya karşı Haçlı seferleri düzenleyen Katolik Avrupa defalarca bozguna uğramıştır: Niğbolu’da 1396, Varna’da 1444, İkinci Kosova’da 1448, Konstantinopolis’te 1453. Fatih, İstanbul’da Patrikliği ihya etmiştir. Ortodokslar, Osmanlı’yı kendi devletleri olarak benimsemişlerdir. 1453-1456’da Papalık donanması İstanbul Boğazı’nı kontrol eden adaları işgal ettiği zaman, Rum halkının taraftarlığı sayesinde adalar Osmanlı egemenliği altına girmiş ve 20. yüzyıla kadar Osmanlı idaresinde kalmıştır. Osmanlı ayrıca İstanbul’a yerleşince, Latinlerin ticari tekeline son vererek,  Rumların ticaretten dışlanmışlığını sona erdirmişti. 1453-1550 döneminde Osmanlı hukuk rejimi, yerli halkların örfi adet ve hukukunu aynen korumuş, 1600’lere kadar dini hukuk kuralları, ulema fetvaları çıkartılmamıştır.
  • 1532 yılında Kanuni Sultan Süleyman Alaman Seferi’ne giderken Belgrad’da imparatorluk tahtına oturmuş, aynı Bizans imparatorları gibi davranarak, V. Karl’a sadece İspanya kralı diye hitap etmiş, onun üniversal imparator unvanını tanımamıştır.
  • Osmanlı dünyasında Ortodoks azınlıklar yeni bina inşa ettiklerinde kubbe yapamaz, mermer sütun kullanamaz, görkemli bina inşa edemezlerdi. Bazilikaya geri döndüler, ahşap çatı ve sütunlar kullandılar. Ahşap sütunun üstünü alçı ile sıvayıp mermer gibi boyadılar. Bu yasak 1839 yılına, Tanzimat’a kadar sürdü. İşte bu döneme Post Bizans deniyor.
Bugün Mustafapaşa adını almış olan Sinasos, 1920'li yıllara kadar halkının çoğunluğu Rumlardan oluşan, üç bin nüfuslu bir Kapadokya kasabasıydı. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına tarihlenen eski Rum evlerinin oldukça zengin taş işçiliği vardır. Ustalar Karadenizlidir. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Bugün Mustafapaşa adını almış olan Sinasos, 1920′li yıllara kadar halkının çoğunluğu Rumlardan oluşan, üç bin nüfuslu bir Kapadokya kasabasıydı.
19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına tarihlenen eski Rum evlerinin oldukça zengin taş işçiliği vardır. Ustalar Karadenizlidir.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Sinasos’taki Rum evlerinin hepsi avluludur. Avlu, çoğu zaman dış avlu biçiminde olmakla birlikte iç avlulu olanları da vardır. Evler genel olarak iki katlıdır. Giriş bölümünde genellikle ahır bulunan avlunun altında çoğunlukla kayaya oyulmuş, şırahane denen bölüm vardır. Burası şarap ve içki imalatının yapıldığı bölümdür. Şırahane bir merdivenle avluya açılır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Sinasos’taki Rum evlerinin hepsi avluludur. Avlu, çoğu zaman dış avlu biçiminde olmakla birlikte iç avlulu olanları da vardır.
Evler genel olarak iki katlıdır.
Giriş bölümünde genellikle ahır bulunan avlunun altında çoğunlukla kayaya oyulmuş, şırahane denen bölüm vardır. Burası şarap ve içki imalatının yapıldığı bölümdür. Şırahane bir merdivenle avluya açılır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

1924 yılında uygulanan Türk-Yunan nüfus mübadelesiyle vatanlarını terk etmek zorunda kalan Rumlar arkalarında konaklar, kiliseler bıraktılar. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

1924 yılında uygulanan Türk-Yunan nüfus mübadelesiyle vatanlarını terk etmek zorunda kalan Rumlar arkalarında konaklar, kiliseler bıraktılar.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Evin önemli odaları üst katta bulunurken, mutfak ve kiler zemin katta yer almaktadır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Evin önemli odaları üst katta bulunurken, mutfak ve kiler zemin katta yer almaktadır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 1839’dan sonra kubbeli, mermer sütunlu, eklektik binalar yaptılar. Bizans, Gotik, Barok, Osmanlı etkileri taşıyan bu yoruma ise Neo Bizans dendi.
  • 19. yüzyıldan sonra Bizans birçok araştırmanın konusu olmuş, Orta ve Geç Bizans Dönemlerinin örnek alındığı Neo Bizans günümüze kadar Yunanistan’a hakim olmuştur. 10. yüzyıl sanatçısı nasıl resmettiyse, aynı teknik ve aynı malzeme ile çalışıyor; Khora’daki bir sahneyi bugün aynen yapıyor Neo Bizans sanatçısı.
  • Anadolu Ortodoksları içinde Türkçe konuşup Yunanca yazan Karamanlıların kökeninin Ortodokslaşmış Türkler mi yoksa Türk etkisinde kalmış Rumlar mı olduğu tartışılır. Bu topluluk Karaman’dan getirtilerek Yedikule’ye yerleştirilmiştir. Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye’ye bağlanmayı tercih edenler Türk Ortodoks Kilisesi etrafında toplanmıştır.

 

Bizans İmparatorluğu 12 | İmparatoriçeler 1

  • İmparatorun evlenme zamanı gelince tüm Bizans topraklarında uygun gelin adayı aranırdı. İmparatoriçe seçiminde zenginlik ve sosyal statü önemli değildi. En alt sınıftan bir kız da seçilebilirdi. Adaylar sadece güzel olmayacaklar aynı zamanda bazı özel şartları da taşıyacaklardı. Mesela göğüs, bel ve ayak ölçüsü de uygun olmalıydı. Bu şartları taşıyanlar başkente  getirilirler ve imparatorun önünden geçirilirlerdi. Paris gibi, imparator da seçtiği kıza elma verirdi. Elma, gelecekteki imparatorluğun sembolüydü. Bazen de birbirlerini severek evlenirlerdi. Justinyen Teodora’yı severek evlenmişti.
Fotoğraf:isabah.com.tr

Fotoğraf:isabah.com.tr

  • MÖ 31’den sonra Roma İmparatorları Caesar Augustus adını alırken, imparatorların eşleri, imparator naipliği yapan, imparatorlara danışmanlık eden önemli/güçlü kadınlara ise Augusta onursal ünvanı verilmiştir. Bu ünvanı kazanan kadınların taç giyme ve para üzerine resmini bastırma hakkı olmuştur. Bu ünvanı kazanan kadınlar, imparatorun ölümünden sonra da konumlarını devam ettirebiliyorlardı. Bizans’ta bu onursal ünvan, ilk kez Büyük Konstantin’in annesi Helena’ya verilmişti.
  • İmparator Herakleios zamanında (610-641), imparator için Yunanca Basileus ünvanının resmileşmesi sonucu, imparatoriçeler için de Basilissa ünvanı kullanılmaya başlanmıştı.
  • Bizans imparatoriçeleri, devlet işlerine diğer devletlerdekinden daha fazla müdahale ederlerdi. Saray içinde kudret ve nüfuzlarını gösterdikleri gibi, devlet idaresine de ağırlıklarını koymuşlardı.
  • Saray merasimlerinde imparatoriçe mutlaka bulunurdu. İmparatoriçe bulunmadığı zaman, ziyafet verilmez, şenlikler yapılmazdı. İmparatoriçe, eşinin saltanat ortağı idi.
  • İmparatorların taç giyme törenleri Aya Sofya’da, imparatoriçelerinki sarayda yapılırdı. Akşam, düğün yemeğine devlet ileri gelenleri katılırdı.
  • İmparatoriçeler çocuklarını saltanat odası denen, kapıları fildişi ve gümüşle süslü salonda doğururlardı.
  • Maiyetlerinde birçok kadın ve hadım bulunur, dairesi bir başmabeyinci tarafından yönetilirdi. İmparatoriçe maiyetindekileri her konuda kontrol etme yetkisine sahipti.
  • İmparatoriçenin de imparator gibi, kilerci ve şarapdarı vardı.
  •  İmparatoriçelerin kendi hazinesi vardı ve hazinesini imparatora danışmadan idare edebilirdi.
  •  Kendi dairesine devlet erkanını da kabul edebilirdi.
  •  İmparatoriçenin hizmetini görecek olan kişi, imparator tarafından seçilirdi.
  •  İmparatoriçelerin çoğunun dindar olduğu düşünülüyor.
  •  İmparatorun birden fazla karısı olması düşünülemezdi.
  •  Paskalya yortularında, Aya Sofya’da devlet ileri gelenleri imparatora tebriklerini sunarken, kilisenin kadınlara ayrılmış galerilerinde de imparatoriçe rütbe sırasına göre eşlerin tebriklerini kabul ederdi.
  •  İmparatoriçe nikah ve taç giyme töreninden sonra Hipodrom’a gider, halka da tanıştırılırdı. Hipodrom’a kocasıyla beraber gider, ama ayrı bir kapıdan girer, yine erguvani renkle döşeli locada, yüksek sınıftan hanımlarla beraber otururdu. 

    Bu genel girişten sonra Bizans’ın ünlü birkaç imparatoriçesini ayrıca ele alacağız.

Konstantinopolisli Helena, Giovanni Battista Cima de Cornegliano (1459/60-1517/18). Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Konstantinopolisli Helena, Giovanni Battista Cima de Cornegliano (1459/60-1517/18).
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Almanya’daki en eski katedral olan ve 1986 yılında Roma Anıtları, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Trier Katedrali’nin yer altı odasında bir kutsal emanet olarak muhafaza edilen Azize  Helena'nın kafatası. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Almanya’daki en eski katedral olan ve 1986 yılında Roma Anıtları, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Trier Katedrali’nin yer altı odasında bir kutsal emanet olarak muhafaza edilen Azize Helena’nın kafatası.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Louvre Müzesi’nde bulunan Gerçek Haç rölikeri. Orta parçası 11. yüzyılda Konstantinopolis’te; çerçevesi, kapağı erken 13. yüzyılda kuzeyde, Ren-Meuse deltasında yapıldığı düşünülüyor. 17.yüzyılda ise taş işlemeleri yapılmış. Tipik bir Bizans Gerçek Haç rölikeri dikdörtgen, derinliksiz, içinde Haç’ın konacağı oyuntusu olan, sürme kapaklı olur. Merkezdeki haçın içi boş. Orjinalinin iki kollu haç şeklinde olduğu biliniyor. İç kısımdaki Meryem ve Aziz John kabartması ve melekler de tipik Bizans betimlemesi. Ancak genelde bu kompozisyon kapakta kullanılırdı. Fotoğraf: Byzantium, Robin Cormack ve Maria Vasilaki, Royal Academy of Arts, 2008.

Louvre Müzesi’nde bulunan Gerçek Haç rölikeri. Orta parçası 11. yüzyılda Konstantinopolis’te; çerçevesi, kapağı erken 13. yüzyılda kuzeyde, Ren-Meuse deltasında yapıldığı düşünülüyor. 17.yüzyılda ise taş işlemeleri yapılmış. Tipik bir Bizans Gerçek Haç rölikeri dikdörtgen, derinliksiz, içinde Haç’ın konacağı oyuntusu olan, sürme kapaklı olur. Merkezdeki haçın içi boş. Orjinalinin iki kollu haç şeklinde olduğu biliniyor. İç kısımdaki Meryem ve Aziz John kabartması ve melekler de tipik Bizans betimlemesi. Ancak genelde bu kompozisyon kapakta kullanılırdı.
Fotoğraf: Byzantium, Robin Cormack ve Maria Vasilaki, Royal Academy of Arts, 2008.

  • Bizans’ın farklı açılardan ünlü imparatoriçeleri oldu. Bizans’ın ilk meşhur kadını, I. Konstantin’in annesi İmparatoriçe ve Azize Helena idi.
  • Kudüs’e yaptığı hac ziyareti sırasında Hazreti  İsa’nın çarmıha gerildiği  Haçı (True Cross-Crux Vera) ve çarmıha gerilmede kullanılan çivileri bulduğu düşünülür. Haçı bulduğu yere Holy Sepulchre (Kutsal Kabir Kilisesi) isimli bir kilise inşa ettirmiştir. İnanışa göre Helena, bu haçtan aldığı üç parçadan birisini Kudüs’te bırakır, diğerini Konstantinopolis’e ve üçüncü parçayı da Roma’ya getirir. Roma’daki parça Santa Maria di Gerusalemme Kilisesi’ndedir. Hristiyanlık tarihinde ilk hac, Helena ile başlamıştır; haçı Hıristiyanlığın sembolü haline getiren de odur, denir.
  • Helena hayatı boyunca fakirlere hediyeler vermiş, mahkumları serbest bırakmış ve mütevazı elbiselerle sıradan dindarların arasına karışmıştır.
  • 325 yılında oğlu tarafından Augusta  ilan edilmiş; aynı yıl Nicaea’da (İznik) toplanan Konsil, Helena’ya Hıristiyanların Annesi ünvanını vermiştir. 330 yılında 80 yaşında Konstantinopolis’te ölmüştür. Onun ölümünden sonra Büyük Konstantin kiliseler için kamu fonlarından verdiği desteği artırmıştır.
  • Kutsal toprakları ziyaret eden, İsa’nın çarmıha gerildiği haçı bulduğunu öne sürerek; belki de oğlunu Hıristiyan olmaya ikna ederek, en azından Hıristiyanlara yapılan eziyetleri durdurmaya ikna eden kişi olduğu düşünüldüğü gibi, oğlunu İsa’nın mezarını yapmaya ikna ederek Hıristiyan dünyası için çok önemli olmuş, azizelik mertebesine yükseltilmiştir. Hasta, yoksul ve mahpusların, genç kızların, problemli evliliklerin, din değiştirenlerin, iş hayatında zorluk yaşayanların yardımcısı, hırsız ve yangına karşı da koruyucu olduğuna inanılmıştır.Ayrıca yeni buluntuların koruyucu azizesidir.
Azize Helena (246/250-328/330) genellikle başında bir taç ve elinde bir haçla betimlenir. Ortodoks Kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesi (Ermeni Apostolik, Süryani Kadim, Kıpti, Habeş, Eritrea ve Hint Ortodoks kiliseleri gibi kendi patriği olan, kendi dilinde ibadet eden, monofizit kiliseler), Katolik Kilisesi ve Anglikanlar tarafından azize olarak kabul edilir. Ortodoks Kilisesi yortu gününü oğluyla beraber 21 Mayıs’ta, Batı Kiliseleri ise 18 Ağustos’ta, haç olayından dolayı, Azize Helena’yı anmaktadır. Helsinki, Uspenski Rus Ortodoks Katedrali.

Azize Helena (246/250-328/330) genellikle başında bir taç ve elinde bir haçla betimlenir. Ortodoks Kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesi (Ermeni Apostolik, Süryani Kadim, Kıpti, Habeş, Eritrea ve Hint Ortodoks kiliseleri gibi kendi patriği olan, kendi dilinde ibadet eden, monofizit kiliseler), Katolik Kilisesi ve Anglikanlar tarafından azize olarak kabul edilir.
Ortodoks Kilisesi yortu gününü oğluyla beraber 21 Mayıs’ta, Batı Kiliseleri ise 18 Ağustos’ta, haç olayından dolayı, Azize Helena’yı anmaktadır.
Helsinki, Uspenski Rus Ortodoks Katedrali.

Bazı kaynaklara göre 328, diğerlerine göre 330 yılında Konstantinopolis’te öldüğünde, vasiyeti üzerine Roma’ya götürülüp, orada gömülmüştür, denir. Mozolesi (Mouseleon, musalar tepesi demek), oğlu İmparator Büyük Konstantin tarafından 326-330 yılları arasında yaptırılmış, antik Roma yolu Via Labicana üzerindedir (günümüzde Via Casilina). Fotoğraf:en.wikipedia.org

Bazı kaynaklara göre 328, diğerlerine göre 330 yılında Konstantinopolis’te öldüğünde, vasiyeti üzerine Roma’ya götürülüp, orada gömülmüştür, denir.
Mozolesi (Mouseleon, musalar tepesi demek), oğlu İmparator Büyük Konstantin tarafından 326-330 yılları arasında yaptırılmış, antik Roma yolu Via Labicana üzerindedir (günümüzde Via Casilina).
Fotoğraf:en.wikipedia.org

Vatikan’da Helena’nın üzeri av sahneleri konulu rölyeflerle süslü lahdi. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Vatikan’da Helena’nın üzeri av sahneleri konulu rölyeflerle süslü lahdi.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org