Etiket arşivi: Optimist Şiirsel Gerçekçilik

Çağdaş Sanata Varış 97|Fransız Yeni Dalga Sineması 1

FRANSIZ YENİ DALGA SİNEMASI  1
1950′LERİN SONLARI 1960′LAR

  • O dönemde sinema, film izleyerek öğreniliyor. İzmir doğumlu Henri Langlois (1914-1977) 1936 yılında iki arkadaşı ile birlikte Fransız Sinamatek’ini kurdu. Böylece İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok film yok edilirken filmlere sahip çıktı, bozulma tehlikesi altında olan birçok filmi yeniletti, gösterime sundu. Fransız Yeni Dalga yönetmenlerini ve onların takipçilerini çok etkiledi. Bu sinemacıların bazıları, gösterimlerde sıranın en önünde yer aldıklarından, sinematek çocukları olarak anıldı. 1968 yılında Fransa kültür bakanı olan Andre Malraux, onu kovmak isteyince büyük tepki gördü. Langlois 1974′te, yaşamı boyunca Cinémathèque’te yürüttüğü çalışmaları nedeniyle Akademi Onur Ödülü aldı. Ayrıca, Paris’teki 13. bölgeye adı verildi. Fransız Sinematek’i, bugün dünyanın en büyük arşivine sahip.
  • 1950’lerde ABD sineması Avrupa’da çok önemseniyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da gösterimi yasak olan Amerikan filmlerinin, Savaş bitip, Alman işgali sona erince Fransa’ya girebilmesi ile bu filmler çok izleyici çekti. Fransız Sinematek’i sayesinde tekrar tekrar izlenebilen çok sayıda Amerikan filmi, sinemacılara filmler arasında karşılaştırma yapabilme imkanı sağladı. Holywood’un ticari stüdyo sisteminin katı kuralları içinde bile, bazı yönetmenlerin, kendilerine özgü bir anlatım biçimi geliştirebildikdiklerinin farkına varıldı.
Fotoğraf:ebulten.library.atilim.edu.tr

Fotoğraf:ebulten.library.atilim.edu.tr

  • Fransız film kuramcısı, André Bazin (1918-1958), 1943 yılından itibaren sinema üzerine yazılar ve film kritikleri yazmaya başlamıştır. 1951 yılında her ay yayımlanmaya başlayan, günümüzde de yayın hayatına devam eden ünlü sinema dergisi Cahier du Cinéma’nın kurucularından ve 1951-58 yılları arasında editörü olmuştur. Sadece sinema tarihi ile ilgili değil, sinematografik görüntü üzerine de kapsamlı çalışmalar yapmış, auteur kavramının ortaya çıkmasında çok etkili olmuş, Yeni Dalga akımını çok etkilemiştir. Yeni Dalga hareketini başlatacak olan sinemacılar, önce bu derginin yazarları olmuş, Bazin ile birlikte çalışmışlardı. Sinema tarihi açısından önemli olmuş bu dergi, önce Le Monde, sonra da Phaidon Press tarafından satın alınmıştır.
  • Eleştirmenlikten gelen yönetmenler, sinema sanatının sorunlarını incelemişler ve çözüm yolları üzerine teoriler üretmişlerdir.
  • Yeni bir sinema dili oluşturmanın gereğine inanan Cahiers du Cinéma dergisinin film eleştirmenleri, yaratıcı yönetmen/yönetmen sineması/auteur kavramını ortaya koymuşlardır. Bu tarz filmde yönetmen otoritedir.
  • Auteur olmak için, teknik yeterlilik, kendini yansıtma ve filmin bir iç anlamı olup olmadığı önem taşır.
  • 1948 yılında ortaya atılan caméra stilo (kalem kamera) kavramı, auteur kavramı ile yakından ilişkilidir. Sinemada sanatçının en soyut düşüncelerini bile, aynı bir romanda, bir denemede olduğu gibi ortaya koyabileceğini; kameranın, yazı dili kadar derin ve ince bir anlatım aracı olduğunu ve bir kalem gibi kullanılabileceğini ifade eder. 1951 yılında André Bazin, sessiz sinema zamanında yönetmenin söylemek istediğini kurgu ile, 1951’de ise doğrudan yazarak söylediğini, sinemanın artık sadece ressamın, oyun yazarının değil, romancının da rakibi olduğunu yazar.  Bazin, dili, hem kullanan hem yaratan büyük yazarlar gibi, yönetmenin de soyut düşünceyi elden geldiği kadar somut anlatması gerektiğini vurgulamıştır.
  • Yaratıcı yönetmen ile sahneye koyan yönetmen arasındaki fark, yaratıcı yönetmenin vasat bir senaryoyu iyi bir filme dönüştürebilmesi, ama sahneye koyan yönetmenin vasat bir senaryodan yalnızca vasat bir film yapabilmesi olarak açıklanmıştır.
  • Yaratıcı yönetmen, Hollywood tarzı yapımların kısıtlamalarına karşı gelerek bir stil ve tema tutarlılığı sağlayabilir, Hollywood stüdyo sisteminin empoze ettiği kısıtları aşabilir.
  • Mizansenin (set tasarımı, ışık ve oyuncuların hareketi gibi filme çekilen olaylar) film görüntülerine nasıl dönüştürüldüğü anlatan; çerçeveleme, kamera pozisyonu, çekimin süresi gibi her şeyin ekranda nasıl görselleştirileceğini belirleyen mizanşat unsurlarına ilişkin seçimler, yönetmen tarafından yapılır. Mizanşat, filmi benzersiz kılan, diğer sanatlardan ayıran şeydir.
  • François Truffaut, 1940’larda ve 1950’lerde Fransız sinemasındaki hakim eğilimi ve kalite geleneğini eleştirir. Ona göre, kalite geleneği, ince zevkleri olan, kültürlü bir burjuva imajını yansıtan, çoğu zaman edebi kaynaklardan türetilen, psikolojik dramalar, kostüm dramaları ile Fransızların ince zevk ve yüksek kültüre bağlılığının bir imajını yaratan, cansız ve yapmacık bir sinemadır. Bu değerler,
    *yüksek yapım değerleri,
    *yıldız oyuncular,
    *janr gelenekleri,
    *senaryoya öncelik verilmesi ile ortaya konmuştur. Truffaut’ya göre, kalite geleneği, senaryoların mekanik bir biçimde ekrana aktarılmasından fazlasını sunmaz. Bu filmlerin başarısı bütünüyle senaryolarının kalitesine bağlıdır.
  • Cahiers du Cinéma eleştirmenleri, bazı sanatçıların kendi öykülerini, kendi dilleriyle, farklı biçimde anlatmalarının sinemada mümkün olduğunu gördüler ve bunu başaran Howard Hawks, Hitchcock, Orson Welles, Fritz Lang, John Ford, Douglas Sirk, Sam Fuller ve Nicholas Ray’i ve özellikle, Amerikan sinemasının en kesin kalıpları olan western türünde film çekip de farklı bir dil yaratabilen Hawks’ı mercek altına aldılar. Hollywood stüdyo sisteminde yaratıcı yönetmen, empoze edilen senaryoyu aşarak kendi stilini ve vizyonunu geliştirebilen, mizansen üzerinde yaptığı değişiklikler, mizanşat aracılığı ile yapabilen yönetmendir.
  • Prodüktörün, teknisyenlerin çalışmasını kontrol eden bir genel müdür gibi davrandığı klasik Hollywood sinemasının aksine Fransız Yeni Dalgası prodüktörlerin hakimiyetini reddeder.
  • Yaratıcı yönetmen, tutarlı bir mizanşat stili oluşturarak kendi vizyonunu ortaya koyar.
  • Cahiers du Cinéma eleştirmenleri ve Yeni Dalga film yapımcıları, kendilerini edebiyata, edebi senaryolara ve kalite geleneğine karşı olarak tanımlarlar.
  • Yeni Dalga filmlerinde, stil, öyküden bağımsız hale gelir.
  • Yeni Dalga filmleri izleyiciyi öykünün içeriği ile değil, stille etkiler; öykü sadece bir araçtır. Yeni Dalga yönetmenleri önemsiz öyküleri filme alarak bu fikri desteklemiştir. Truffaut’nun filme çektiği Henri Pierre Roche’un Jules ve Jim adlı romanı bu tavra bir örnektir.
  • Yeni Dalga filmlerinde önce yönetmen konuşulur, senaryo sonradan gelir.
  • Önemli olan filmin nasıl çekildiğidir.
  • Yaratıcı filmin, öyküyü değil, doğaçlama olayları temsil ettiği kabul edilir.
  • Yönetmenin, oyuncuların jestleri üzerindeki kontrolünün de kişisel stilini tanımlayan ögelerden biri olduğu kabul edilir.
  • Japon Yeni Dalgası’nı İmamura, İngiliz Yeni Dalgası’nı Richardson temsil eder.
  • Auteurler anlatmak istedikleri soyut düşünceleri somut görüntülerle, düşündüklerini yansıtabileceğine inandıkları biçimde birbirine bağlayarak anlatırken; seyirciler de, kendi kapasiteleri ölçüsünde, bu düşünceyi anlamaya ve bu düşünceden beslenmeye çalışır.
  • Rejisör, ürettiği filmlerde, onun imzası olabilecek biçem özelliklerini sergileyebiliyorsa auteur’dür. Farklı söylersek, bir yönetmen için auteur denmesi, onun kişisel, özgün bir söylemi olması anlamına gelir. Yönetmenin biçemini tanımak suretiyle filmin içerdiği asıl anlam yakalanabilir.
  • Movie dergisinin, Ian Cameron, Mark Shivas, Paul Mayersberg, Victor Perkins gibi İngiliz film eleştirmenleri de 1962 yılında yaratıcı yönetmen politikasına katılmışlar; yaratıcı yönetmeni, kendini ifade etme durumu üzerinden tanımlamışlardır. Ancak Movie eleştirmenleri, Cahiers du Cinéma eleştirmenlerinden daha esnek, daha ılımlıdırlar. Yaratıcı yönetmenlerin bile kötü filmler yapabildiğini ve sahneye koyan yönetmenlerin de zaman zaman iyi bir film yapabileceğini kabul etmişlerdir. Cahiers,Vintente Minelli’yi sahneye koyan yönetmen olarak sınıflandırırken, Movie eleştirmenleri onu, yaratıcı yönetmen olarak tanımlamışlardır. Yaratıcı yönetmen politikası, yaratıcı yönetmen teorisi adı altında 1962-3 yılında Film Culture dergisi aracılığı ile ABD film eleştirisinin de gündemine girmiştir.
  • Kieslowski, W. Allen, Bergman, Wim Wenders, Katherine Bigelow auteur yönetmenlerdir. Bizim yönetmenlerimizden Yılmaz Güney, Lütfi Akad ve Ömer Kavur auteur’dür, ama Sinan Çetin, her filminde kendini yansıtmadığı için auteur sayılmaz.
  • Bertrand Tavernier, 1970’lerde kalite geleneğine uygun film yapımına dönerek, kendini Yeni Dalga akımının karşısında konumlandırmıştır.
  • Genel olarak Yeni Dalga akımına bakıldığında:
    *Hollywood sinemasına göre daha yavaş kurgu ve anlatı hızı,
    *mutsuz sonların tercih edilmesi,
    *doğal ışıkla yapılan yerinde çekimler,
    *yaratıcı yönetmenin güçlü sesi ve
    *gerçekçilik ile belirsizliğin ön plana çıkarılmasından bahsetmek gerekir.
  • Gerçekçilik” açısından baktığımızda ise:
    1930-40’lardaki Fransız Şiirsel Gerçekçiliği, 1944-55  arasına tarihlenen İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasını,
    İtalyan Yeni Gerçekçi sineması da, 1950’li yılların sonunda ve 1960’lı yıllarda, yine toplumsal meselelere eğilen, Fransız Yeni Dalga (La Nouvelle Vague) akımını etkilemiştir. Yeni Dalga, yönetmenin kişiliğinin baskın olduğu, sübjektif bir gerçekçiliktir. Yani, tarihsel olarak bakarsak:
    *Optimist Şiirsel Gerçekçilik,
    *Pesimist Şiirsel Gerçekçilik,
    *Yeni Gerçekçilik,
    *Sübjektif Gerçekçilik,
    *Toplumsal Gerçekçilik (Türkiye’de Metin Erksan ile başladığı düşünülen, 1960 İhtilali sonrası yapılan, genelde köy filmleri) diye sıralayabiliriz.

(İtalyan Yeni Gerçekçi sineması, 11 Ocak 2013 tarihinde bloğumuzda yayımlandı).

(Fransız Şiirsel Gerçekçi sineması ise bloğumuzda 4 Kasım 2014 tarihinde yayımlanmıştır.)

  • Yeni Dalga yönetmenlerinin filmleri, janr filmleri ( melodramlar, Film Noir filmleri vs) gibi çok sayıda ortak yönler içermez.
  • Daha etkili ve kişiselleştirilmiş bir sinemayı savunmuşlardır.
  • Daha çok, genç Fransız orta sınıfının kişisel hayatlarına eğilmişlerdir.
  • Elde taşınabilecek ölçüde hafif kameraların piyasaya çıkması, film çekiminde elde taşınan kamera kullanımını olanaklı kıldı.
  • Seçimler, özellikle estetik nedenlerle yapıldı ama ekonomik nedenleri vardı. doğal ışıkla yapılan yerinde çekimler, prodüksiyon maliyetini düşürmüş; doğaçlama, senaryo yazmak gibi prodüksiyon öncesi masrafları azaltmıştır. Düşük bütçeli film yapmanın daha özgür bir çalışma ortamı yarattığı düşünülür. Gişedeki ekonomik başarısızlık da sanatsal bağımsızlığın bir işareti olarak görülür.
  • Yeni Dalga yönetmenleri, toplumsal sorumluluğu önemsememekle eleştirilmişlerdir.

Fransız Sinemasında Şiirsel Gerçekçilik

Réalisme Poétique
1930’lar-1945

  • Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın sanat merkezi Paris.
  • Bu dönemde Fransa’da ulusal bir sinema oluşmaya başlıyor.
  • Yine bu dönemde ilk kez gazetelerde film eleştirileri yayımlanıyor.
  • 1920-1937 yılları arasında yeni, farklı bir öykü anlatma stili yaratma gayretleri görülüyor.
  • 1925 yılına kadar Sürrealizm etkili oluyor, Birinci Avangard veya Tarihsel Avangard denen döneme giriliyor. Man Ray ve Bunuel İkinci Avangard veya Neo Avangard denen döneme aitler. Bu dönem, ilkinden daha soyut, daha yenilikçidir. Stüdyo-yapımcı mantığının dışına çıkan filmlerin yapıldığı bir dönemdir.
  • 1930’ların önemli bir gelişmesi ise ABD ve Alman sineması öncülüğünde sesli film yapımının başlamasıdır.
  • 1930’larda soyutluk kırılır, daha sosyal filmler yapılır, Rus sinemasının etkisi artar, Fransa’ya yabancı film akını başlar.
  • Optimist Şiirsel Gerçekçilik- 1930 yılına kadar- Birinci Avangard. Abelgaus, Jean Epstein, De Luc bu akımın yönetmenleri. Savaşta patlayan bomba efekti için futbol topuna kamerayı bağlayıp çekim yaptılar.
  • Pesimist Şiirsel Gerçekçilik- 1937 yılından sonraki yıllarda İkinci Dünya Savaşını hazırlayan koşulların etkisiyle karamsar bir ortam oluşur.
  • Jean Vigo, 1934 yılında Fransa’da L’Atalante adlı sesli filmi çeker, gelenekten kopuşu simgeler. Vigo, kameranın karakterlerin gözünden bakmadığı, dolayısıyla seyircinin hiçbir karakterle özdeşleşemediği bir film çekerek fark yaratır.
  • Akımın ana hatları;

    Sosyalizme inanan,
    Sıradan insanların hayatlarını anlatan,
    Herkesin hayalleri olabileceğine vurgu yapan,
    Gündelik hayatın içindeki şiirselliği merkeze alan,
    Görüntülerde lirizmin hakim olduğu,
    Loş ışıklandırma, kapalı gökyüzü, yağmur ve sis ile sağlanan şiirsellik,
    Natüralizm’den çok etkilenen,
    Senaryo ve diyaloglara çok önem veren,
    Baudelaire (1821-1867) ile de ilişkilendirilen,
    Bir çirkinlik varsa, onu kapamaya çalışmayan yapımlar olarak sayılabilir. Çirkinliği kapatmaya çalışmamak esası İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasında sürdürülmüştür.
    Karakterler tipik olarak, umutsuz, çaresiz, fakir, melankolik, hüzünlü, intihara meyilli, fırsatları değerlendiremeyen, marjinal kişilerdi.
    Çekim yapılan mekanlar sefil mekanlardı.
    Filmler, tüm bu şartlardan da anlaşılacağı üzere, mutsuz sonla bitiyordu.

  • Şiirsel Gerçekçilik, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ile yerini İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasına bıraktı. Şiirsel Gerçekçilik, kendisinden sonra gelen Yeni Gerçekçiliği etkilediği gibi, bir sonraki akım olan Fransız Yeni Dalga akımını da etkilemiştir.
Jean Renoir’ın sosyal çağrışımları olan, şiirsel yanlar taşıyan filmi Mr. Lang’ın Suçu’ndan bir sahne, 1938. Fotoğraf:lowbrowsing.com

Jean Renoir’ın sosyal çağrışımları olan, şiirsel yanlar taşıyan filmi Mr. Lang’ın Suçu’ndan bir sahne, 1938.
Fotoğraf:lowbrowsing.com

Jean Renoir (1894-1979)

  • Şiirsel Gerçekçiliğin babası sayılır.
  • Ressam Auguste Renoir’ın oğludur.
  • Empresyonistlerin etkisi filmlerinde barizdir.
  • Önemli filmleri 1931’den sonradır.
  • Zola’dan, Flaubert’den, Maupassant’dan, Musset’den uyarlamalar çekmiş, özgün senaryolar da yazmış, ama filmlerinin hemen tümünün senaryo çalışmasına katılmıştı..
  • Daha sonra Orson Welles ve William Wyler’ın da kullanacağı alan derinliğini ilk kez uygulayan yönetmendir.
  • 1934 yılında çektiği Toni, gerçek dekorlar içinde, tanınmamış oyuncularla kotarılmış bir sosyal dramdı ve yıllar sonrasının İtalyan Yeni Gerçekçiliğine giden yolu açmıştı.
  • 1936 yılı yapımı Bir Kır Eğlencesi, 1880’li yıllarda geçer ve o dönemin resimlerine, Renoir, Manet, Monet ve Degas’dan etkiler taşır. Bu film tamamlanmamış olmasına rağmen Empresyonist sinemanın en önemli yapıtı sayılır.
  • En parlak dönemi yalnızca başyapıtlar ürettiği 1937-39 yıllarıdır.
  • Fransa tarihine devrimci açıdan yaklaşan, akıcı bir olaylar zinciri ile seyirciyi etkileyen, akılcı, savaş aleyhtarı  Büyük Aldanış (1937), tüm anketlerde dünyanın en iyi on filmi arasında gösterilir.
  • En önemli filmi sayılan, dünya sinemasının başyapıtlarından Oyunun Kuralı (1939), insan doğasına derin ve sağlam bir gözlem getiriyor, hayatı bir oyun olarak tanımlıyordu. Şimdiye dek yapılmış tüm filmler içinde birincilik için Yurttaş Kane ile yarışan Oyunun Kuralı yönetmenlerin, Kane ise halkın birincisi olmaktadır. 1941 yapımı Yurttaş Kane ile başladığı düşünülen alan derinliği aslında ilk kez bu filmde Renoir tarafından uygulanmıştır.
  • Film,  Almanya’nın kuklası Vichy Fransası’nda (Temmuz 1940-Eylül 1944), Petain hükümetince yasaklanmış, Venedik Film Festivali’nde de başarılı olamamıştı.
  • Oyunun Kuralı’nın başına gelenlerden sonra Renoir ABD’ye gidiyor, başarısız bir dönem geçiriyor. Sonra Hindistan’da panteist bir bakışla insanla doğanın ve insanla toplumun uyumu konusundaki ünlü Nehir adlı filmini çekiyor.
  • En gerçekçi filminde bile simgeler bulabildiğimiz, izleyiciye, komedi ile trajedi, gerçek ile yanılsama, sahne ile yaşam arasındaki ikilemi vermiş olan yönetmen, son yıllarını Los Angeles’te geçirmiştir.
  • Ünlü İtalyan yönetmenler Visconti ve Antonioni Renoir’ın yanında yetişmişlerdir.
Marcel Carné’nin 1938 ürünü Sisler Rıhtımı filminin afişi. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Marcel Carné’nin 1938 ürünü Sisler Rıhtımı filminin afişi.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Marcel Carné (1909-1996)

  • Şiirsel Gerçekçilik’in prensipleri aslında Fransız sinemasının yapısında hep varolagelmiştir. Ama, Carné bu akımın en can alıcı yapıtlarını vererek Şiirsel Gerçekçilik akımının başlıca simgesi ve en önemli yaratıcısı sayılmıştır.
  • Dönemin önemli Fransız sinemacıları Jacques Feyder ve René Clair’e asistanlık, sinema gazeteciliği ve eleştirmenlik yapmıştır.
  • Senaryoları için ozan Jacques Prévert ile on yıl sürecek ve birçok başyapıt ortaya koyacak verimli bir işbirliği yaptı. Prévert şiir yüklü, karamsarlıkla umudun sürekli yer değiştirdiği senaryolar üretti.
  • Carné, stüdyolardaki dekorların ve çeşitli araçların yapaylığından uzak, anın gerçeğinin peşinde koşan bir sinema istediğini belirtmiştir.
  • Mizansende belli bir Dışavurumculuk, trajik ve mutsuz olanı hedefleyen senaryo ve diyaloglarda şiirsellik, Carné’nin gerçekçiliğidir.
  • Kendi sinemasını toplumsal fantastik olarak adlandırır.
  • Filmlerinde üçlü birliğe, zaman-mekan-eylem birliğine, uyma çabaları görülür.
  • Vichy hükümeti yapıtların karamsar dünya görüşünün halkın moralini bozduğu gerekçesiyle rahatsızdır. Hatta savaşı kaybetmelerini Sisler Rıhtımı’na (1938) bağlar.
  • Savaşın hemen ertesinde başyapıtı kabul edilen, gösterildiği anda bir klasik olan Les Enfants du Paradis-Cennetin Çocukları adlı iki bölümlük, üç saatlik filmini yönetir (1944). Film, Fransız seyircisi arasında sinemanın 100. yılı dolayısıyla yapılan bir araştırmada, sinema tarihinin en güzel filmi seçilmiştir. Filmin başarısı tüm dünyada da bir ölçüde devam etmektedir.
  • Filmlerinde, iki savaş arasındaki ruh halini yansıtan, gelecekle ilgili hep bir belirsizlik, hep sis vardır. Görüntü derinliği (deep focus) yoktur. İleriyi göremedikleri bir dönemde arka taraf odak dışında kalmıştır.
  • Yves Montand’ı sinemaya kazandıran da Carné’dir.
  • Carné’yi İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi döneminde de film çekmeye devam ettiği için suçlayanlar oldu. Carné bu eleştirilere, Fransızlara istihdam olanağı sağladığı, Savaş sonrası Fransız sinemasının bu sayede devam edebildiği savıyla cevap vermişti.
  • Pierre Chenal, Julien Duvivier, Marcel L’Herbier, Rene Clair, Jacques Feyder, Jean Grémillon, Marc Allégret Şiirsel Gerçekçi filmler çeken diğer Fransız yönetmenlerdir.
  • Akımın başlıca oyuncuları Jean Gabin, Simone Signoret, Michèle Morgan’dır.