Etiket arşivi: Nietzsche

Şiddet 37| Batı’da Kadının Konumu 2

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı’nın Contemporary İstanbul 2015’te yer alan eseri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Protestanlık, bütün baştan çıkarmaların ve günahların nedeni olarak görülen kadının imajını değiştirmiş, kadını erkeğin yardımcısı konumuna yükseltmişti.
  • Kuzey Amerika’da hem kadının hem de erkeğin işlediği seksüel suçlar, kamçıyla dövme, kızgın demirle dağlama ile cezalandırılıyordu.
  • Püritenlerin beden düşmanlığı, ruj sürmenin ve güzel görünmeye çalışmanın günah ve ahlak düşkünlüğü olarak görülmesine yol açarken, edepli bir kadının yüzünden ve ellerinden başka her yerini örtmesi gerektiği düşünülüyordu.
  • ABD Anayasası, vatandaşın devredilemeyen hakları arasında eşitlik ve mutluluğa ulaşma hakkını da içeriyordu.
  • 1835 yılına gelindiğinde Amerikalı kadınların çoğu dönemin İngiliz ve Fransız kadınlarından daha eğitimli ve daha bağımsızdı. Kadınlar, 1849’da hekim olarak çalışma hakkı elde ettiler. 20 yıl sonra Wyoming Eyaleti kadınların seçime katıldığı ilk eyalet oldu. Kadınlar bu eyalette mahkemelerde jüriye de katılabileceklerdi. Seçimlere katılma, 50 yıl sonra anayasal hak haline geldi.
  • Kadınların seçme hakkını kabul eden ilk ülke 1893 yılında Yeni Zelanda olmuştu. Onu Danimarka, Finlandiya, İzlanda ve Norveç izledi. Rusya’da kadınlar 1917 Ekim Devrimi ile seçme hakkı kazandılar. 1918’de İngiltere, 30 yaşından büyük kadınlara seçme hakkı verdi. On yıl sonra yaş sınırı 21’e indirildi. Bu hak ABD’de 1920’de tanındı. Türkiye’de kadınlara 1930′da belediye seçimlerinde seçme, 1933′te muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 1934′te milletvekili seçme ve seçilme hakları tanınmıştır. Fransa’da kadınlar bu hakkı 1944’te elde ettiler.
  • Freud, 1929’da erkekleri kültürle özdeşleştirmiş, kadını ise erkeği düşman olarak gören, olumsuz ve tutucu bir güç olarak tanımlamıştı. Kadın, kültürün rakibiydi.
  • Ünü, Avrupa’yı aşarak ABD’ye bile ulaşan Otto Weininger’e (1880-1903) göre, kadın maddeselliğin en alt basamağında olan bir nesnedir. Kendisi de bir Yahudi olan Weininger, kadınların yanı sıra Yahudilere de düşmandır. Ona göre Yahudiler ve kadınlar en yüksek düzeyde güvenilmezdir. 1903 yılında intihar ettikten sonra eserleri çok ilgi uyandırdı. Weininger’in kadınları aşağılama olgusu, Yahudi-Hıristiyan köklerine ve eski Yunan filozoflarının düşüncelerine dayandırılır. Onun fikirlerinde kadın eşitliğinin fahişeliğe geçme isteği olduğu; kadın hakları hareketinin bir Yahudi icadı olduğu savlanır. Adolf Hitler’in (1889-1945) Schopenhauer, Nietzsche ve Weininger’den etkilendiği düşünülür. Bu dördünün yaşamlarında da ortak noktalar bulunur: Dördü de tek başlarına kalmışlar, doygun bir aile hayatı yaşamamışlar; hepsinde toplumun dışında kalma duygusu ve kendi önderliklerine çok güçlü bir inanç vardı; hepsinde kadınlara yakın olma korkusu ve Yahudi düşmanlığı vardı.
  • Freud, Batı kültüründe, kadınları aşağılama ile antisemitizm arasında bir ilişki olduğunu yazar.

 

 

Kötücüllük

KÖTÜCÜLLÜK
(Maltreatment)

Mother Theresa, Banksy, 2006. Global Karaköy sergisi, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Mother Theresa, Banksy, 2006.
Global Karaköy sergisi, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Kötücüllük, Kötü’nün terbiye olmuş biçimidir: Gaddarlığın barbarca, bedensel biçiminin yerine incelmiş, zihinsel bir biçim koyar.
  • MÖ 5. yüzyılda Demokritos, kötücüllüğü kadınlara özel bir disiplin olarak görmüştür.
  • MÖ 4. yüzyılda yaşamış olan Sokrates’inson sözleri arasında Asklepios’abir horoz borçlu olduğu vardır. Ölüme duyduğu şükranın ifadesi olarak, hayatın korunmasını temsil eden şifa sanatı tanrısına kurban kesmek, filozofun onu hukuka aykırı olarak ölüme mahkum edenlere yönelttiği bir kötücüllüktür.
  • Kaba kötücüllük hakaretin sınırlarında gezer, nezih kötücüllük ise ironinin sınırlarında.
  • Kötücüllük Felsefesi ile uğraşan Nietzsche, kötücül insanın birincil gayesinin hasmının acı çekmesi değil, kendi zevki olduğunu; bu zevkin, üstün gelmenin verdiği iktidar duygusundan kaynaklandığını söyler.
  • Kötücüllüğü bir sanat formuna dönüştüren, küstah edası ile Oscar Wilde (1854-1900) olmuştur.
  • Kötücüllük, ilk romantiklerin Romantizm’den anladıkları şeydir: Gönüllerinde yatan yarılma ve kutuplaşma idi. Kötücüllük kutuplaştırır. Ötekiliği en iyi anlatan romantik şairlerden biri Heinrich Heine’dir (1797-1856).
  • Kötücüllükten asıl beslenen sanat biçimleri komedi, karikatür ve kabaredir. Hayatla başa çıkmaya dair soruları, gündelik durumları, zamanın şartlarını, politik karışıklıkları zevkle tiye alırlar. Komedi ve kabarenin komik kötücüllüğü ironi, hiciv, parodi, polemik ve sarkastizmi kullanır.
Monkey Queen, Banksy, 2003. Global Karaköy sergisi, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Monkey Queen, Banksy, 2003.
Global Karaköy sergisi, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Yararlanılan Kaynak

  • Düşmanlığın Faydaları, Wilhelm Schmid, İletişim Yayınları, 2017.

 

Çağdaş Sanata Varış 199| Yeni Dışavurumculuk 2 Almanya’da Yeni Dışavurumculuk

  • Yeni Dışavurumculuk, 20. yüzyılın ilk yarısında etkili olmuş Alman Dışavurumculuğu ile ilişkilendirildiği için akıma Almanya’da Yeni Fovizm, Yeni Vahşiler adı da verilmiştir. Alman Yeni Dışavurumculuk’u, Die Brücke’nin koyu Dışavurumcu renkleri ile Der Blaue Reiter’in daha lirik tonlarını harmanlamaktaydı.
  • Almanya’da sergilenen yoğun, ham, şiddetli dışavurumculuk ile primitif çağrışımlı ögelere yer verilmiş, Nazilerin dejenere sanat diye damgaladıkları Alman Dışavurumcuların mirasçısı oldukları gerekçesiyle Yeni Vahşiler olarak da adlandırılmışlardır.
  • Aslında, 1980’li yılların Alman Neo Ekspresyonist çalışmalarının önemli bir kısmı, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki bölünmüş bir ülke olarak yaşanan sorunlu dönemiyle açık bir yüzleşme çağrısıdır.
  • İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman sanatında, Alman kimliğine dair göstergelerin kullanımından kaçınılmıştı. Yeni Alman Dışavurumcuları, Joseph Beuys’un açtığı yolda giderek, ama resim sanatı aracılığıyla, kendi geçmişleri ile hesaplaşmayı ön planda tutmuşlardır.
  • Hukuk eğitimi gören, Horst Antes ve Joseph Beuys’dan sanat dersleri alan Anselm Kiefer (1945-), Kavramsal Sanat yaparak başladığı kariyerini ressam olarak sürdürmüştür. Doğal malzemeler de kullandığı dev boyutlu anıtsal resimlerinde Almanya’nın eski tarihine, uzak geçmişe yönelik mitolojisine ve Nazi dönemine ilişkin göndermelere yer veren Kiefer, simgeci bir tarihsel anlatı anlayışı sergilemiştir. Saman, kül, kan gibi malzemelerin kullanımı ile savaş, yıkım, soykırım gibi olgulara işaret etmiştir. Almanlığı ve Alman geçmişini anıtsallaştırdığı için eleştiri de almıştır. Resimlerinin koyu, karanlık atmosferi Almanya’ya yakılmış ağıt niteliğindedir. Kiefer, diğer Alman Yeni Dışavurumcuları içinde en karamsar vizyonu ortaya koyan sanatçıdır. Kiefer’in siyasal resimleri doğrudan Nazizm, Savaş, Alman kimliği ve ulus olma meselelerine eğilmekteydi. Kiefer, resimlerinde, toplumun kefareti ya da rehabilitasyonunun peşindedir: “Ne kadar geriye gider ve aşağıya inebilirseniz, o kadar ileri sıçrayabilirsiniz”, demiştir. Kiefer, “Avrupa’nın tarihi, Amerika’nın medyası vardır ve Amerikan sanatı hep kitle kültürü ile ilgili olmuştur” yorumunu yapmıştır.

Kiefer Çağdaş Dönemde fotoğraf üzerine akrilik, emülsiyon, yağ ve şellak (bir böceğin salgısı) kullanarak eserler vermeye devam etmektedir.

Wege der Weltweisheit: die Hermanns-Schlacht, Anselm Kiefer, 1978. Kiefer’den bir alıntı: “Heidegger gibi parlak bir zekanın Nazilere yakınlık duyması, toplumsal anlamda bu kadar sorumsuz olması nasıl olabilir? Céline’de de aynı sorun var: sefil bir Yahudi düşmanı ama harika bir yazar. Bir resmimde Heidegger’in beyninde büyüyen mantarımsı bir ur resmettim. Genel olarak düşüncelerdeki çelişikliği ifade etmek istiyorum. Çelişki, sanatımın ana temasıdır. Almanya kadar çelişkilerle dolu başka bir yer yoktur. Nietzsche ve Heine, Almanya’nın çelişkilerine yönelik duygularını, Almanya’ya duydukları nefretle ifade etmişlerdir. Ben de sanatımda tıpkı Heine gibi, hem Alman entelektüelliğini, hem Yahudi ahlakını aynı anda ifade etmek istiyorum. Sanatın sorumluluk alması gerektiğine, ama bunu yaparken sanat olmaktan çıkmaması gerektiğine inanıyorum. Minimalizm kadar saf bir sanatın içeriğe zarar verdiğini düşünüyorum. Sanatın mutlaka bir içeriği olmalıdır. Benim sanatımın içeriği çağdaş olmayabilir ama politik ve eylemcidir. Bence sanat, sanatın dışındaki olgulara tepki verdiğinde en iyiye ulaşır.” Fotoğraf:art.db.com

Wege der Weltweisheit: die Hermanns-Schlacht, Anselm Kiefer, 1978.
Kiefer’den bir alıntı: “Heidegger gibi parlak bir zekanın Nazilere yakınlık duyması, toplumsal anlamda bu kadar sorumsuz olması nasıl olabilir? Céline’de de aynı sorun var: sefil bir Yahudi düşmanı ama harika bir yazar. Bir resmimde Heidegger’in beyninde büyüyen mantarımsı bir ur resmettim. Genel olarak düşüncelerdeki çelişikliği ifade etmek istiyorum. Çelişki, sanatımın ana temasıdır. Almanya kadar çelişkilerle dolu başka bir yer yoktur. Nietzsche ve Heine, Almanya’nın çelişkilerine yönelik duygularını, Almanya’ya duydukları nefretle ifade etmişlerdir. Ben de sanatımda tıpkı Heine gibi, hem Alman entelektüelliğini, hem Yahudi ahlakını aynı anda ifade etmek istiyorum. Sanatın sorumluluk alması gerektiğine, ama bunu yaparken sanat olmaktan çıkmaması gerektiğine inanıyorum. Minimalizm kadar saf bir sanatın içeriğe zarar verdiğini düşünüyorum. Sanatın mutlaka bir içeriği olmalıdır. Benim sanatımın içeriği çağdaş olmayabilir ama politik ve eylemcidir. Bence sanat, sanatın dışındaki olgulara tepki verdiğinde en iyiye ulaşır.”
Fotoğraf:art.db.com

  • Alman ressam ve heykeltıraş Georg Baselitz (1938-), Doğu Berlin’de başladığı eğitimine Batı’da devam etmiş, Berlin’de eğitimcilik de yapmıştır. Gençlik döneminde yaptığı şiddet ve cinsel içerikli eserleri arasında sansürlenenler, polis tarafından el konanlar olmuştur. 1969 yılında imgeleri tersyüz ederek yapmaya başladığı tepetaklak resimleri ile tepetaklak olmuş bir dünya çağrışımı vermek ve dikkati konudan çok tuval yüzeyindeki ham, dışavurumcu enerjiye çekmeyi amaçlamıştır.
Der Brückechor (The Brücke Chorus), Georg Baselitz, 1983. “Resimlerimin anlamdan ve çağrışımlardan bağımsız olması için standart motifleri tepetaklak resmetmeye başladım. Bu şekilde resmetme, içeriğin yorumlanmasını engelliyor. İnancım odur ki, resim yapacaksan, önemli bir nedenin, önemli bir yaklaşımın, önemli bir amacın olması gerekir.” Fotoğraf:www.saatchigallery.com

Der Brückechor (The Brücke Chorus), Georg Baselitz, 1983.
“Resimlerimin anlamdan ve çağrışımlardan bağımsız olması için standart motifleri tepetaklak resmetmeye başladım. Bu şekilde resmetme, içeriğin yorumlanmasını engelliyor. İnancım odur ki, resim yapacaksan, önemli bir nedenin, önemli bir yaklaşımın, önemli bir amacın olması gerekir.”
Fotoğraf:www.saatchigallery.com

  • Gerhard Richter (1932-) ve Sigmar Polke (1941-), 1960’larda Pop Sanat’a ilgi duymuş, 1970’lerden 1980’lere uzanan süreçte parodi kullanmışlardır.
  • Soyut Dışavurumcu tavrı kavramsallıkla ve Pop Sanat ögeleriyle harmanlayan Polke’nin resimleri, Modernizm’in bir tür ironik yorumudur.
  • Gerhard Richter’inresimleri, Geometrik Soyutlamadan Soyut Dışavurumculuğa, Foto Gerçekçilikten tek renkli resimlere uzanan bir üslupsal çeşitlilik gösterir. Zaman zaman siyasi boyutlu simgesel ögeler de kullanmıştır.

 

Mitos 4

  • İnsanlığın ruhsal gelişimine damgasını vurduğu için Eksenel Çağ (Axial Age) adı verilen, MÖ yaklaşık 800-200 arasına tarihlenen dönemde, dört bölgede, Çin’de, Hindistan’da,Ortadoğu’da ve Yunan’da, ortaya çıkan peygamberlerle bilgeler kalıcı olacak dinleri başlattılar. Eksenel bölgelerde siyasal, toplumsal ve ekonomik çalkantılar yaşanıyordu. Savaşlar, sürgünler, katliamlar yapılıyor, kentler yakılıp yıkılıyordu. Yeni ekonomik düzenle güç, papazlarla krallardan tüccarlara geçiyor, eski hiyerarşi sarsılıyordu. Çin’de Konfüçyüsçülük ve Taoizm; Hindistan’da Budizm; Ortadoğu’da Yahudilik; Yunan’da usçuluk gibi, yeni din ve felsefe sistemleri ortaya çıkıyordu. Hepsi de ayinler ve uygulamalara derinden bağımlı olmayan, daha içselleşmiş bir dinin gerekliliğini vurguluyorlardı. Eski değerler irdelenmeli, her şey sorgulanmalıydı. Kişisel vicdan ve erdem çok önemseniyordu.  Kent yaşamının yaygınlaşması, mitolojinin artık eskisi gibi gerçek sayılmamasını beraberinde getirmişti. Fakat zamanla, içgüdüsel olarak eski mitlere yöneldiklerinin de farkına vardılar. Öyküler hala gerekli görülüyordu. Bir mit katı yenilikçiler tarafından yasaklandıysa, çok geçmeden farklı bir kılıkta sisteme geri dönerdi. Daha ileri din sistemlerinde bile insanlar mitolojisiz yapamadıklarını anlamışlardı. Ancak artık kutsal olan uzak, daha yabancı ve ulaşılmaz olmuştu.

    Eksenel düzene öteki kültürlerden daha önce giren Çinlilerin Gök Tanrısı, öteki gök tanrılarının tersine gözden kaybolmadı, kralın meşruluğu ona bağlı kaldı. Çinlilerin tanrılara ilişkin öyküleri hiç olmamıştı; mitolojik, kültür kahramanlarına saygı duyarlardı. Onlar için Altın Çağ, tarıma bağlı basit toplum dönemiydi. Çinliler bu Altın Çağ’ın, insanoğluna tarım bilimini öğreten kültür kahramanının ölümüyle bittiğini düşünüyorlardı.

    Eksenel çağın bilgeleri, merhemetle adalet günlük yaşama uygulanmadığı sürece, mitin gerçek önemini ortaya koyamadığını göstermişlerdi.

    Hindular mitlerin dünyasında kendilerini çok rahat hissederler. Budizm, büyük ölçüde psikolojik bir dindir, psikolojinin erken biçimi olan mitolojiyi kendine yakın görür.

    MÖ sekizinci, yedinci ve altıncı yüzyılların İbrani peygamberleri kendi Eksenel yenilikleriyle bağdaşmadığını düşündükleri eski mitlere karşı sıkı bir savaş açtılar, eski mitlerin yalan olduğunu duyurdular ama, kendilerine uyduğu sürece eski Ortadoğu mitolojisinden yararlandılar. Tevrat’ın Exodus-Çıkış kitabında, Sazlıklar Denizi’ni (Kızıldeniz’in Tevrat’taki ismi) geçişleri gibi. Suya batma geleneksel olarak geçiş törenini simgelemekteydi; öteki tanrılar dünyayı yarattıklarında denizi ikiye ayırmışlardı. Mit eylemi gerektirir: Büyük Kaçış miti Yahudilere özgürlüğe kutsal bir değer vermeyi aşılarken, köle olmanın da eziyet etmenin de reddini gerektirir. Öykü uzak geçmişte yaşanmış bir olay olmaktan çıkar, yaşayan bir gerçekliğe dönüşür. Yahudilik öyküler yardımıyla da görüşünü dile getirdi.

    Yunan’da logos (muhakeme), Eksenel Çağ’ın itici gücüydü. Dünyanın göksel bir varlığın eliyle değil, evrenin düzenli yasalarına göre varolduğunu kabul ederlerdi. İyonya’daki ilk varsayımlar en az eski mitler kadar kurguya dayalıydı, doğrulanmaları olanak dışıydı. Atinalılar MÖ 4. yüzyıldan önce, yeni bir kuttören türü olan tragedya ile eski mitleri sahneye koymaya ve en temel Grek değerlerini bu yolla sorgulamaya başladılar. Tragedya kahramanı bilinçli seçimler yapmalı ve sonuçlarına katlanmalıydı. Seyirciler başkasının acılarını kendi acılarıymışçasına hissetmeyi öğrenir, duygudaşlık ve insanlık ufukları genişler, Eksenel dönemin merhameti aşılanırdı. Platon mitleri kocakarı masallarına benzetmiş, Aristo eski mitleri anlaşılmaz bulmuştu. Greklerin logos’u mitolojiye karşı çıkıyor gibiydi, ancak filozoflar onu usçu düşüncenin atası olarak görerek ya da tinsel söylem için gerekli olduğunu düşünerek miti kullanmayı sürdürdüler. Öyle ki, Eksenel Çağ’daki Grek usçuluğu Grek dini üzerinde hiçbir etki yapmamış, MS 6. yüzyılda Justinianus tarafından yasaklanana kadar şölenlerini sürdürmüşlerdi.

Günümüzde Suriye sınırları içinde kalan Salihiye’deki Dura Europos Sinagog’unda (MS 200’lerin başı) yer alan fresklerden biri de, Exodus-Çıkış freski. blog.kavrakoglu.com

Günümüzde Suriye sınırları içinde kalan Salihiye’deki Dura Europos Sinagog’unda (MS 200’lerin başı) yer alan fresklerden biri de, Exodus-Çıkış freski.
blog.kavrakoglu.com

  • Eksenel Çağ sonrasında, MÖ yaklaşık 200-MS yaklaşık 1500 yılları arasında Batılılar mitolojiyi kuşkulu görmüşlerdir. Aziz Paul, Hz. İsa’yı mitolojik bir kahramana dönüştürür. Grekçede mitos ile gizem aynı kökten gelir. Dinlerin gizemcileri (mistikler) hep mite başvurdular. Gizem, dile getirilemeyen deneyimlere gönderme yapar, sözün ötesindedir ve dış dünyadan çok iç dünyayla ilişkilidir. Mitoloji ile mantığın birbirini tamamladığı görüşü hakimdir. Umutsuzluklarını gidermeye çalıştıklarında mitin varlık alanına girerler. Onbirinci yüzyılda Müslümanlar felsefenin tinsellikle, kuttören ve yakarışlarla bağdaştırılması gerektiğine karar verdiler ve Sufilerin mitolojik, gizemci dini İslam’a örnek oluşturdu. Benzer bir yaklaşımla, Yahudiler de İspanya’dan kovulduklarında filozoflarının akılcı dininin kendilerine yardımcı olmadığını fark etmiş, Kabala mitlerine dönmüşlerdi. 11.-12. yüzyıllarda Batı Avrupa Hıristiyanları Platon ve Aristo’nun çalışmalarını keşfedince mitlere olan duyarlılıklarını yitirmeye başladılar.
  • 1500-2000 yılları arasındaki Büyük Batı Dönüşümü’ne baktığımızda Avrupa ve daha sonrasında ABD bir uygarlığın temelini attılar. Batılı anlamda modernlik logos’un çocuğuydu. Sanayileşme, tarımın dönüşmesi, toplumu yeniden örgütlemek için yapılan siyasal ve toplumsal devrimler, Aydınlanma, miti yararsız, uydurma ve çağdışı ilan etti. Batı toplumunun yeni kahramanı bilim adamı ya da mucit oldu. Artık değiştirilemez, kutsal yasalar yoktu. Mite bu yabancılaşma, 16. yüzyılda Avrupa dinini çağdaş kılmaya çalışan Reformcularda çok belirgindi. Kilise ayininde İsa’nın kurban edilerek ölümü mitolojik ve sonsuz olması nedeniyle yeniden sahnelenir, böylece onu yaşanan gerçekliğe dönüştürürdü. Reformcuların gözünde ise yaşanmış bitmiş bir olayın anılmasıydı. Matbaanın bulunması, yayılan edebiyat, insanların metin algısını değiştirdi. Toplu okumanın yerini tek başına, sessizce okuma alıyordu. Mit, insanoğlunu evrende önemli olduğuna inandırmıştı. Oysa yeni astronomi ile insanoğlu, evrende ufacık bir yer tutan bir gezegenin kıyısında kalmıştı. Aydınlanma ideallerini (Aydınlanma konusu blogumuzda daha önce yayımlanmıştı) dinsel bir kalıba sokmaya kalkışan yeni Hıristiyan akımlar gibi; Quakerlar, Püritenler gibi tinselliği güçlü akımlar da ortaya çıkmaya başladı. 19. yüzyılda toplum mitolojiyle akılcı bilim arasında bir seçim yapmalıydı, uzlaşma söz konusu değildi. 1882 yılında Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü duyurdu. Mit, kült, kuttöresel ve ahlaki yaşayış olmayınca kutsal ölmüştü. Mitin yalan olduğunu ya da düşüncenin önemsiz bir boyutunu temsil ettiğini söyleyen 19. yüzyılın ardından, 20. yüzyılda enikonu ırkçı, etnik, küçültücü ve bencil, “öteki”ni yaratan; merhamet duygusu taşımayan, yaşamın kutsallığına saygı duymayan; modernleşmeyi başaramamış; toplu öldürmelere ve soykırıma yol açan yıkıcı mitolojiler ortaya çıktı.
1600’lerde İngiltere’de ve Britanya kolonisi Amerika’da Quakerlar ölümle cezalandırılıyordu. Fotoğraf:www.worldandi.com

1600’lerde İngiltere’de ve Britanya kolonisi Amerika’da Quakerlar ölümle cezalandırılıyordu.
Fotoğraf:www.worldandi.com

Filozof ve Felsefeci

  • Kökeni Grekçe olan felsefe ve filozof sözcükleri, Osmanlıcaya, Arap dilinin etkisiyle felasife ve feylesof olarak yerleşmiştir.
  • Felsefe, varlığın temelini araştırmaya yönelen, bilginin ilke ve yöntemlerini, bunlarla birlikte değerleri sorgulayan düşüncedir. Bunların insanla, toplumla ilişkisini araştırır. Amaç, soru sorarak kavramları açıklığa kavuşturmaktır. Kant için en başta gelen üç soru

*neyi bilebilirim,
*neyi yapabilirim,
*neye inanabilirim idi.

  • Filozof ise felsefe alanında

*yeni ve özgün düşünceler üretebilen, bu alanda,
*sistem ve gelenek kurabilen insandır.

  • Özgün düşünce üretenlere Nietzsche ve Bergson’u, sistem kuran filozoflara ise Platon, Aristo, Descartes, Kant ve Hegel’i örnek verebiliriz.
  • Felsefe tarihçileri, Thales’i (yaklaşık MÖ 500-450) ilk filozof olarak kabul etmekte birleşirler. Bu kabulün sebebi, mitolojiden akılcı felsefeye ilk kez onunla geçilmiş olmasıdır.
  • Felsefeci, felsefe konusu ile ilgili olan, bu alanda araştırmalar yapan, bu konuya yönelik bilgiler öğrenip öğreten, felsefenin kurumlaşması için emek veren kişidir. Her resim yapana ressam denemeyeceği gibi, her felsefe yapana da filozof denemez.

 

Yararlanılan Kaynak

  • Filozof Kimdir, Felsefeci Kim?, Prof. Dr. Arslan Kaynardağ, Cumhuriyet Gazetesi Olaylar ve Görüşler, 11 Aralık 2005.