Etiket arşivi: neden şiddet uygularız

Şiddet 80| Kültür Mirasına Yönelik Şiddet 2

Lamassu, Michael Rakowitz, 2017. Annesi Iraklı olan ABD’li sanatçı Michael Rakowitz (1973-) çalınan, yok edilen veya kaybolan kültürel nesnelerin tıpkılarını yapıyor. Bu kültür varlıklarının yeniden üretiminde malzeme olarak Ortadoğu kökenli yiyecek paketleme ve Arapça basın yayın ürünlerini kullanmayı tercih ediyor. Lamassu, Ninova antik kentindeki Nergal Kapısında duran ve IŞİD tarafından Şubat 2015’te yok edilen Asur tanrı heykeli. Bu eserin ana malzemesi ise Irak ve Ortadoğu için kültürel ve ticari bir sembol olan hurma şerbetine ait teneke kutu ambalajları. MÖ 575 yılında Nabukadnezar tarafından antik Babil kentinin merkezine yaptırılan İştar Kapısı’nın tıpkısı Berlin’de 2010 yılında Haus der Kulturen die Welt’de sergilendi. Orijinal kapının bulunduğu caddenin adı Görünmez Düşman Var Olmamalı idi. Aynı caddenin adı Küstahlık Eden Üstün Gelmesin diye de tercüme edilebiliyor. Görünmez Düşman Var Olmamalı, 2003 yılında ABD işgali sonrası Irak’ta yok olan eserlerin kopyalanması ile 2006 yılında sanatçının başlattığı ve günümüzde de devam eden projesinin adı. Lamassu, bu projenin bir uzantısı ve sanatçının Lamassu heykel projesi önemli bir İngiliz sanat ödülü olan Fourth Plinth’e aday dört finalistten biri oldu. Eseri Mart 2018’den itibaren Trafalgar Meydanı’nda sergilenecek. Fotoğraf: artnet News

Lamassu, Michael Rakowitz, 2017.
Annesi Iraklı olan ABD’li sanatçı Michael Rakowitz (1973-) çalınan, yok edilen veya kaybolan kültürel nesnelerin tıpkılarını yapıyor. Bu kültür varlıklarının yeniden üretiminde malzeme olarak Ortadoğu kökenli yiyecek paketleme ve Arapça basın yayın ürünlerini kullanmayı tercih ediyor. Lamassu, Ninova antik kentindeki Nergal Kapısında duran ve IŞİD tarafından Şubat 2015’te yok edilen Asur tanrı heykeli. Bu eserin ana malzemesi ise Irak ve Ortadoğu için kültürel ve ticari bir sembol olan hurma şerbetine ait teneke kutu ambalajları.
MÖ 575 yılında Nabukadnezar tarafından antik Babil kentinin merkezine yaptırılan İştar Kapısı’nın tıpkısı Berlin’de 2010 yılında Haus der Kulturen die Welt’de sergilendi. Orijinal kapının bulunduğu caddenin adı Görünmez Düşman Var Olmamalı idi. Aynı caddenin adı Küstahlık Eden Üstün Gelmesin diye de tercüme edilebiliyor.
Görünmez Düşman Var Olmamalı, 2003 yılında ABD işgali sonrası Irak’ta yok olan eserlerin kopyalanması ile 2006 yılında sanatçının başlattığı ve günümüzde de devam eden projesinin adı. Lamassu, bu projenin bir uzantısı ve sanatçının Lamassu heykel projesi önemli bir İngiliz sanat ödülü olan Fourth Plinth’e aday dört finalistten biri oldu. Eseri Mart 2018’den itibaren Trafalgar Meydanı’nda sergilenecek.
Fotoğraf: artnet News

  • 2003 yılında ABD işgali sonrası Bağdat’taki Irak Müzesi yağmalandığında 15 bine yakın kültürel nesne kaybolmuştu. Zaman içinde bunlardan sekiz binine ulaşıldı, yedi bin kültür varlığı halen kayıp.
Palmira Bel Tapınağı- MÖ 2. yüzyılda yapılmış Helenistik tapınak üzerine birinci yüzyılda inşa edilen bu tapınakta tapım üçüncü yüzyıla kadar devam etmişti. Kuzey cephe örgüsü orijinaldi, diğer cepheler burayı 12. yüzyılda kaleye dönüştüren Arapların yaptığı duvarlardı. Tapınağın giriş kapısının dikdörtgenin uzun tarafından açılmış olması ve kapının duvarın ortasında olmaması gibi unsurlar burayı benzersiz kılıyordu. IŞİD, 2015 yılında Bel Tapınağı’ndan geriye pek bir şey bırakmadı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2003.

Palmira Bel Tapınağı- MÖ 2. yüzyılda yapılmış Helenistik tapınak üzerine birinci yüzyılda inşa edilen bu tapınakta tapım üçüncü yüzyıla kadar devam etmişti. Kuzey cephe örgüsü orijinaldi, diğer cepheler burayı 12. yüzyılda kaleye dönüştüren Arapların yaptığı duvarlardı. Tapınağın giriş kapısının dikdörtgenin uzun tarafından açılmış olması ve kapının duvarın ortasında olmaması gibi unsurlar burayı benzersiz kılıyordu.
IŞİD, 2015 yılında Bel Tapınağı’ndan geriye pek bir şey bırakmadı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2003.

  • Bünyesinde Greko-Romen teknikler ile Pers etkilerini birleştiren; 1980 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınan; Çölün Gelini denen Palmyra antik kentini ele geçiren terör örgütü IŞİD, 40 yıldır burada çalışan arkeolog Halid Esad’ı infaz etti, birçok tarihi esere ciddi zararlar verdi, eserlerin bir kısmını da imha etti. UNESCO, arkeolojik yerleşmelerdeki yağma ve yıkımı savaş suçu olarak nitelendirdi.
    Palmira, Yahudilerin kurduğu en eski şehirlerden biri olarak kabul edilen ve MÖ 14. yüzyılda kurulduğu düşünülen; MÖ 2. yüzyıl – MS 3. yüzyıl tarihlerinde Palmira Krallığı’nı barındıran antik kent, 2015 ve 2016 yılında iki kez ele geçirildi ve kent toplam on ay terör örgütünün elinde kaldı. Örgüt, Tetrapylon’u bombalarla patlattı; tarihi eserleri balyozlarla parçaladı, Roma tiyatrosunun sahne bölümündeki anıt ve heykeller büyük hasar gördü. Palmira’da iki tane iki bin yıllık tapınak ve kule mezarlar yıkıldı. Palmira Müzesi’nde de bazı eserler terör örgütü tarafından tamamen parçalandı.
  • Musul Müzesi de ne yazık ki, savaş ile yok olan müzelerden biri oldu.

 

 

Şiddet 60| Devlet Şiddeti 6

Kaba Polis, Banksy, 2002. Global Karaköy İstanbul, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Kaba Polis, Banksy, 2002.
Global Karaköy İstanbul, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Görünüşleri memurun hoşuna gitmeyen kişiler, genellikle sakallı, uzun saçlı, kot pantolonlu olanlar polis tarafından taciz edilirler ve bazı ülkelere sadece görünüşlerine bakılarak ülkeye girişleri reddedilebilir.
  • Devlet güçlerinden biri olan polisin şiddeti de tüm dünyada sıkça gündeme geliyor. 2017’nin ilk ayında Hindistan’da polisin düzenlediği terörle mücadele operasyonunda polislerin 16 kadına tecavüz ettiği sonra da dövdüğü Ulusal İnsan Hakları Komisyonu tarafından bildirildi; ayrıca, bunun gibi 20 vakanın daha incelenmesi gerektiğine dikkat çekildi.
  • İtalyan siyaset felsefesi düşünürü ve eğitimcisi Giorgio Agamben (1942-) hukuk ve şiddeti bir görür. Agamben, devletin mutlak egemenliğinden yana olan Hobbes’un violence ve common power ayrımını siler. Ona göre polis, şiddetin en bariz ortaya çıktığı yerdir ve Körfez Savaşı’ndaki Uluslararası Harp ve Harekat Hukuku (jus belli, casus belli) uygulaması, bir polis operasyonu şeklinde karşımıza çıkmıştır.
Stop and Search-Study, Banksy, 2007. Global Karaköy İstanbul, 2016. ABD’li şair ve deneme yazarı Kenneth Rexroth (1905-1982), “Yoksullar, varoşlarda kalıp kendi suç yahnilerini kaynatmaya devam ederlerse polisin copu onları rahatsız etmez,” diye yazar. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Stop and Search-Study, Banksy, 2007.
Global Karaköy İstanbul, 2016.
ABD’li şair ve deneme yazarı Kenneth Rexroth (1905-1982), “Yoksullar, varoşlarda kalıp kendi suç yahnilerini kaynatmaya devam ederlerse polisin copu onları rahatsız etmez,” diye yazar.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Devletin şiddeti kapsamında yer alan mübadele oldukça karmaşık bir konu. Devletin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan korunmaya karşılık itaat mübadelesi bunların en eskisi. İki devlet arasında yapılan anlaşma gereği karşılıklı olarak insan değişimi olan nüfus mübadelesi ülkemizde de yaşanmış bir olaydır. 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan Krallığı arasında din esas alınarak, 1.200.000 Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500.000 Müslüman Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye zorunlu göçe tabi tutulmuştur.
  • Dünyada etnik, dinsel, dilsel ve kültürel açıdan TEK tipleştirme projelerinin örnekleri çoktur.
  • 1954 yılında başlayan Kıbrıs ile ilgili sürtüşmeler ve kışkırtma, 6-7 Eylül 1955 olaylarına yol açmıştır. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü. Yaralı sayısı resmi rakamlara göre 30, gayrı resmi kaynaklara göre 300′dü. Sadece Balıklı Rum Hastanesi‘nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Resmi rakamlara göre 5.300′ü aşkın, gayrı resmi kaynaklara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğramıştı. En büyük tahribat Beyoğlu’nda yaşanmıştı. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy ilçeleri izlemişti. İstanbul’daki kadar olmasa da İskenderun, İzmir ve Çanakkale’de de olaylar yaşanmıştı.
  • 1963’ten itibaren Kıbrıs’ta toplumlar arası çatışmalar hızlandı. Türkiye’de 17 Mart 1964’te tapu dairelerinde, Rum vatandaşlara dair işlemler durduruldu. Tapu daireleri bir tedbir olarak satış ve intikal işlemlerine dair muameleleri askıya aldı. 1964 yılında 12 bin kadar Rum Türkiye’yi terk etti. Daha sonradan Türkiye’deki atmosferden endişe duyanlar da ayrılınca sayı 45 bine ulaştı. 1914’te 2 milyon kadar olan Rum nüfus 2 bin kişiye kadar düşmüş oldu.
İsimsiz, Tunca Subaşı, 2012. Baksı Müzesi, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İsimsiz, Tunca Subaşı, 2012.
Baksı Müzesi, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Tehcir, bir topluluğun veya yerin güvenliğini sağlamak üzere devlet eli ve iradesi ile devlet sınırları içerisinde daha uygun ve sorun çıkma olasılığı düşük bir yere geçici veya kalıcı olarak göç ettirilmesidir. Tarihte bunun birçok örneğine rastlanmakla birlikte nedenleri çok çeşitli olmuştur. Türkler ve Müslümanların Balkanlar’dan göç ettirilmeleri bu bağlamdadır. Osmanlı’da tehcir, sınır dışı etmez, sınır içinde yer değiştirtir. Karamanoğulları’na, Alevi Türkmenlere ve Ermenilere uygulanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Almanları; İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar Belçikalıları, Ruslar Polonyalıları, ABD Japon asıllı ABD vatandaşlarını tehcir etmiştir.
  • 1976’da Başbakan İndira Gandi tarafından ilan edilen ve 21 ay süren Olağanüstü Hal esnasında temel haklar askıya alınmış, gazeteler sansüre uğramış ve nüfus kontrolü adı altında, çoğu Müslüman, binlerce erkek kamplara doldurulup zorla hadım edilmişti. İç Güvenliğin Temini Yasası adlı yeni bir kanunla hükumet istediğini istediği gibi gözaltına alabiliyordu.
  • Olağanüstü hal mutlak şeffafsızlık durumudur. Olağanüstü hal, şiddetle hukukun ayırt edilemediği noktadır; OHAL hukuktan kurtulmuş bir mekan yaratır.
  • İstihbarat örgütlerinin topladıkları bilgiler doğrultusunda hareket etmeyip, zaman zaman olayları önlemekten kaçınmaları derin devlet iddialarını gündeme taşır.

 

Artıklar, Luis Camnitzer, 1970. Eser Latin Amerika’da yaşanmış olan politik baskı ve kargaşa dönemini yansıtır. Ayrı ayrı paketlenmiş kutularda insan artığı bulunduğu ima edilmektedir. 1960’lı yılların sonlarında Uruguay kaosa sürüklenmişti. İşçi ayaklanmaları Devlet Başkanı Jorge Pacheco emriyle kanlı bir şekilde bastırılmış, sıkıyönetim ilan edilmiş, muhalifleri tutuklamalar ve işkence sürüp gitmişti. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

Artıklar, Luis Camnitzer, 1970.
Eser Latin Amerika’da yaşanmış olan politik baskı ve kargaşa dönemini yansıtır. Ayrı ayrı paketlenmiş kutularda insan artığı bulunduğu ima edilmektedir. 1960’lı yılların sonlarında Uruguay kaosa sürüklenmişti. İşçi ayaklanmaları Devlet Başkanı Jorge Pacheco emriyle kanlı bir şekilde bastırılmış, sıkıyönetim ilan edilmiş, muhalifleri tutuklamalar ve işkence sürüp gitmişti.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

  • Göçmenler (immigrant) sosyal veya ekonomik nedenlerle gönüllü olarak bir başka ülkeye gidenlerdir. Mülteciler (refugee) ise ırk, dil, din, siyasal düşünce veya kimlikleri nedeniyle kendi ülkelerinde baskı görüp terk etmek zorunda kalanlardır. Bir başka ülkeye sığınma talebinde bulunup resmi süreç devam ederken veya talebin kabul edilmemesi halinde ise statü sığınmacıdır (asylum seeker).
  • Macaristan yasa dışı göçü engellemek için sınırlarına jiletli tel örgü çekmiştir.
  • Eduardo Galeano’ya göre Latin Amerika’da devlet terörü, yönetici sınıflar başka yollarla işlerini yürütemedikleri için harekete geçer. İşkence, etkili olduğu için vardır. Demokrasi güç anlarda ulusal güvenliğe, yani oligarşinin ayrıcalıklarının ve yabancı yatırımların güvenliğine karşı bir suç teşkil eder. Onur kırıcı yapı uluslararası pazarlarda ve mali merkezlerde başlar, her yurttaşın evinde biter. Posta ve banka gibi terörün de memurları vardır ve terör gerekli olduğu için uygulanır, bir sapıklar ortaklığı değildir.
  • Kanlı din, mezhep ve kabile savaşlarının eksik olmadığı Afrika kıtasında her gün yaklaşık 15 bin kişinin evlerini terk etmek zorunda kaldığı 2017 yılı Ülke İçinde Yerinden Edilme İzleme Merkezi (IDMC) ile Norveç Mülteci Konseyi (NRC) raporlarında yer aldı. Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Nijerya ve Güney Sudan’da iç göç rakamları şiddet olayları nedeniyle bir önceki yıla göre %5 artarak %75’e çıktı. Dünya üzerinde zorunlu iç göçe maruz kalanların ⅓’ü Sahra-altı Afrika’da yaşayanlardı. Raporda evlerini terk etmek zorunda kalanların kendi hükumetlerinden çok az koruma ve yardım gördüklerine dikkat çekildi.
  • Dünyayı değiştirenler arasında mülteciler de vardı. Albert Einstein, Steve Jobs, Sigmund Freud, George Soros, Henry Kissinger bunlardan bazıları.
  • Sadece Suriye’de 6 yıl içerisinde 5 milyon kişi başka ülkelere iltica etmişti.
  • Yaklaşık 12.5 milyon insan terör, şiddet ve çatışma koşullarından kaçmak için daha güvenlikli gördükleri yerlere ulaşmaya çalışıyordu.

 

Şiddet 49| İran’da Kadının Konumu 2

  • Dini ahlak anlayışı kadını örttü, erkeğin de dar pantolonla gezmesini yasakladı.
  • Yüzlerce yıl eskiye uzanan mihr, bir İran adetidir. Mihr, nikâh sırasında erkeğin evleneceği kıza verdiği veya vermeyi kabul ettiği mal veya paradır. Kadının, teoride, bu parayı evliliği boyunca her an isteme ve dilediği gibi kullanma hakkı vardır. 1990’lı yıllarda mihrin enflasyona göre ayarlanması uygulaması getirildi.
  • Mahrem, nikahlı olamayacak kadar yakın, aileden kişilerdir; kardeşler, anne babalar, büyük anne büyük babalar gibi. Sadece mahremin erkekli kadınlı aynı odada olmalarına izin vardır.
Contemporary Istanbul 2015’te İran’ın Aydınlık Kadınları adlı bölümde yazar, akademisyen, film yapımcısı, gazeteci, yönetmen, sanat ve mimarlık küratörü olan bir dizi başı açık, ülkelerini terk etmek zorunda kalmış İranlı kadının portresi ile onların düşlerini, düş kırıklıklarını yansıtan bir sunum vardı. Yukarıda, onlardan biri olan, film yapımcısı Hana Makhmalbaf. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Contemporary Istanbul 2015’te İran’ın Aydınlık Kadınları adlı bölümde yazar, akademisyen, film yapımcısı, gazeteci, yönetmen, sanat ve mimarlık küratörü olan bir dizi başı açık, ülkelerini terk etmek zorunda kalmış İranlı kadının portresi ile onların düşlerini, düş kırıklıklarını yansıtan bir sunum vardı. Yukarıda, onlardan biri olan, film yapımcısı Hana Makhmalbaf.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • İran Devrimi’nden sonra okullardaki sınıflardan kayak pistlerine ve otobüslere kadar her şey cinsiyete göre ayrıldı.
  • Devrimin ilk günlerinde kısıtlayıcı kurallar çok sıkı uygulanıyordu. Hicaba uygun olmamak, yani saçın ve tenin görünmesi ya da makyajlı olmak kırk kırbaç ya da on günden iki aya kadar hapisle cezalandırılmaktaydı. (2002 yılına gelindiğinde sokaktaki tüm kadınlar makyajlıydı.)
  • Zina işleyen kadının cezası taşlanarak ölümdür (Recm).
  • Bekar çiftlerin parti düzenlediğinden veya içki içildiğinden kuşku duyulan evler basılır, kadınlar bekaret testine tabi tutulabilir.
  • İran-Irak Savaşı, sekiz yıl boyunca erkekleri cepheye sürünce işyerlerinde kadınlara ihtiyaç doğdu. Böylece rejim, kadınları toplum hayatından tamamen dışlayamayacağını kabul etmek zorunda kaldı.
  • Devrimden on yıl sonra İran Polis Akademisi kapılarını kadınlara açtı.
  • Devrimden yirmi yıl sonra, muhafazakarların egemen olduğu meclisin onayından geçmesi gereken hiçbir göreve tek bir kadın bile atanmamıştı.
  • Kadınların futbol maçlarını ve güreş karşılaşmalarını izlemesi yasak. 1998 yılında beş bin kadın, Dünya Kupası’nda oynama hakkı kazanan İran futbol takımını karşılamak için Tahran’daki Azadi Stadyumu’nun kapılarını kırmış, yetkililer girişlerine izin vermek zorunda kalmıştı. İranlı kadınların, Avrupa Futbol Şampiyonası maçlarını, kamuya açık alanlarda erkeklerle bir arada izlemeleri yasaklandı. Erkeklerin futbol maçı izlerken heyecanlanarak terbiye dışı hareketlerde bulunabilecekleri, küfür edebilecekleri ve bunların kadınları olumsuz etkileyebilecekleri İranlı yetkililer tarafından öngörüldüğü; bu yasağın kadın haklarını ihlal etmekle ilgisi olmadığı, kadınların bu karar için polise teşekkür etmesi gerektiği açıklandı (12 Haz 2012 Al Jazeera haberi). İran’da kadınların voleybol maçlarını izlemesi 2012 yılında yasaklanmıştı. Erkek voleybol takımının maçını izlemek isteyen bir kadın önce gözaltına alındı, rejim karşıtı propaganda yapmak suçundan bir yıl hapis cezasına mahkum oldu (03.11.2014 CNN Türk haberi).

 

Şiddet 39| Batı’da Kadının Konumu 4

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı. O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu. ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir. Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60'ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir. ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır. Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir. Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur. Fotoğraf: biografieonline.it

ORLAN(1947-) takma adını kullanan ve adını büyük harflerle yazan Fransız performans sanatçısı ve akademisyen, bedenini bir sanat yapıtı olarak kullandı. 1990’da, dokuz ameliyat performansından ilkini gerçekleştirdi. Renkli perdelerle dekore edilmiş tiyatrolarda, bilinci yerinde ama lokal anestezi altında, ünlü modacıların imzasını taşıyan kostümler giyerek, şiir ve müzik eşliğinde, estetik ameliyat geçirdi. Omnipresence adlı yedinci performans, New York’ta gerçekleşti ve uydu yoluyla dünya çapında yayınlandı. Yani izleyici performanstan fiziki olarak ayrıldı.
O ameliyatların bazıları videoya kaydedildi. ORLAN, işlemler sırasında çekilmiş fotoğraflarını birer sanat yapıtı olarak izleyiciye sundu. Ameliyatları yapan feminist estetik uzmanı, implantlar yerleştirerek sanatçının yüzünü yeniden şekillendirdi. Bir dizi ameliyatla alnının iki yanına birer boynuz yapıldı (1990’ların başı ile ortası). Kendisini Kolomb öncesi sanat ile özdeşleştirdiği işleri de oldu.
ORLAN çalışmasının estetik ameliyatlara değil, güzellik standartlarına karşı olduğunu; kadına ve bedene gittikçe daha çok dayatılan ideolojiye karşı olduğunu belirtmiştir.
Bir ifade aracı olarak vücudun kullanılışı ilk kez Yves Klein tarafından 1958-60′ta gerçekleştirilmiş, bu yöntem, 1964 yılı sonrasında Vücut Sanatı olarak adlandırılmıştır. ORLAN’ın girişimi ile bedenin sahibi kimdir; devlet ve bireyin bedenlere hükmetme yetkisi nereye kadardır; sanatın bedenle ilişkisindeki eşik nerede başlar gibi Çağdaş Döneme ait soruları konu alan sanatsal etkinlikler devam etmektedir.
ORLAN performanslarında kendi bedenini, feminist sorunlara eğilmek için bir ortam olarak kullanmıştır.
Burada Kavramsal Sanat, Beden Sanatı, Feminist Sanat, Performans Sanatı, Video Sanatı iç içedir.
Žižek’e göre Batı’nın toplumsal sistemi “liberal kadınları” rekabet güçlerini koruyabilmek için güzellik ameliyatlarına katlanmak için devasa bir baskı altına almaktadır. Kadınların gönüllü olarak güzellik ameliyatı eziyetine katlandıkları Batılı toplumun, kadınları sünnete maruz bırakan Afrika toplumundan ilke olarak farkı yoktur.
Fotoğraf: biografieonline.it

  • Feminizm, felsefeye yeni bir boyut katmıştır: Kişinin cinsiyetinin dünyaya yaklaşım tarzını belirleyen önemli bir koşul olduğunda ısrar eder; biyolojik koşulların da felsefi problemlerin formüle edilmesinde belli farklılıklara neden olacağını öne sürer.
  • 19. yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika’da ilk evre feminist hareketler özellikle kadınların oy verme hakkında ısrarlı oldular.
  • Feminist felsefenin ikinci evresi, 1949’da Simone de Beauvoir’nın İkinci Cins kitabının yayımlanmasıyla başladı. Beauvoir, Varoluşçuluk ile feminizmi birleştirerek felsefedeki cinsiyet ve biyolojik farklılıklarla ilgili tartışmayı başlattı. Beauvoir, kadınların erkeklere göre Öteki olduklarını kabullenerek toplumsallaştıklarını öne sürüyordu. Kadınların bu içsel sınırlardan kendilerini kurtarmaları gerekiyordu. Kadınların özgürlüğünün erkeklerin özgürlüğünü de sağlayacağını söylüyor, “Kadın olarak doğulmaz; kadın olunur” iddiası ile, temel önemde bir ayrımın, cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin ortaya çıkmasına yol açıyordu.
  • 1960’ların sonlarında, Amerika ve Avrupa’daki sol hareketlerin parçası olan feminist hareketler, kadınları boyun eğmeye zorlayan toplumsal ve psikolojik yapıların yok edilmesiyle ilgilendiler; farkında olmadan sürdürülen seksist varsayımları analiz ettiler. Batı felsefesinin “evrensel” ve “nesnel” tutumu beyaz erkeğin tutumuydu.
  • 1968 sonrası karşı kültürcü eleştiri geleneğinden doğan, aktif azınlık hareketi olan Feminizm, Çağdaş Dönemde Avrupa toplumlarında çoğunluğun egemen değeri haline geldi. Erkek üzerinden kadına dayatılanları; erkek dünyasına hizmet veren kadınları; çok küçük yaşta zorla evlendirilenleri; evdeki baskıdan dolayı evden kaçan genç kızları; bir kocaya ve babaya ait olarak kadının var olabilmesini kabullenmek Batı’da artık mümkün değil.
  • Feminizmin üçüncü dalgası daha alt düzeydeki toplumsal sınıflar ile kültürlerden gelen kadınlarla özel olarak ilgilenmeye önem verdi. Feminizm, azınlık grupların ve üçüncü dünyadan kadınların bakış açısıyla yeniden ele alınıyor ve yeniden tanımlanıyor, birçok kadının marjinalleştirilmesi giderilmeye çalışılıyor.
  • Feministler cinsiyetçi dile karşı çok eleştireldir. Tahakküm ideolojilerinin kız/kadın kelimelerinin kullanımı ile kurumsallaştığı öne sürülür. İş “adamları”ndan bahsettiğimizde de aynı sonuca ulaşırız.
  • Feministler, tecavüzü cinsel bir suç olarak değil, bir şiddet suçu olarak görürler. Tecavüz, güç isteminin cinsel bir ifadesidir. Tecavüzcü, toplumsallaşması eksik olan kişidir.
  • Polonyalı psikolog Elisabeth Brami’nin yazdığı, Fransız çizer Estelle Billon-Spagnol’un resimlediği Kız Çocuk Hakları Bildirgesi adıyla Türkçeye de çevrilen çocuk kitabı, kadınların da her şeyi yapabileceğini anlatan, cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan 15 maddeden oluşan küçük bir kitap ama misyonu büyük. Konunun beyinlere genç yaşta işlenmesi gerektiğinin altını çizen bir çalışma.
  • UNESCO verilerine göre, bilim eğitimi alanların %53’ü kadınken çalışma hayatında bu rakam %28’e geriliyor. Nedenler, ülkelerin ve bölgenin bulunduğu konuma göre ele alındığında:
    Arap ülkelerinde bilim politikasıyla ilgili birikim olmaması; araştırma enstitüleri ve fonların sayısının düşük olması öne çıkarken İngiltere ve ABD’de ise eşitlik, terfi ve fırsatlarda denklik olmaması bu duruma neden olarak görülüyor.
  • 2017 yılında Paul Auster, ABD başkanlık seçim sonuçlarını değerlendirirken, ABD halkının kadın başkan fikrine hala hazır olmadığının anlaşıldığını söylüyor.

 

Şiddet 38| Batı’da Kadının Konumu 3

  • Hitler’in gözünde ideal kadın, sevimli, yumuşak, tatlı ve aptaldır. Onun yakın ilişkide olduğu altı kadından beşi intihar etmişti. Onun gözetimindeki kuzeni de kendisini tabancayla vurmuştu.
  • Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi,1921 yılında yapılan ilk kongresinde oybirliği ile kadınların parti yönetiminde yer almasını yasaklamıştı. Parti kadınları daha sonraki yıllarda da kamu görevlerinden tümüyle uzaklaştırmayı hedefleyecekti. Onlar için kadın, üç K’dan ibaretti: Çocuk, mutfak ve kilise. Asker üretme aracı yerine konmak kadınları ürkütmemiş olmalı ki, partiye destek oldular, ari kadının ve ari annenin idealini oluşturdular. Alman kadınına değersiz bir ırk ile ilişki içinde olmak yasa yoluyla yasaklandı. Partinin görüşüne göre, gerçek bir Alman kadını ruju, yüksek topuklu ayakkabıyı ve ojeyi reddedip, erkekler gibi sistematik değil, duygusal düşünmeliydi. 1938 yılından itibaren kadının çocuk yapmayı reddetmesi boşanma sebebi olarak tanındı ve kürtaj yasaklandı, doğuranlara onur nişanı verildi.
Gazeteci Sylvia Harden’in Portresi, Otto Dix, 1926. Kendisine aristokrasiyi çağrıştıran yeni bir isim seçen; Yeni Almanya için makaleler yazan; gözünde monoklü, elinde sigarası, kısa saç kesimi, önünde içkisi ile Yeni Kadın’ı temsil eden bir kişinin portresini görüyoruz. Yeni Objektif akımı sanatçıları Gerçekçilik’e sinik, sosyal eleştiri getiren felsefi bir yön kattı. Modernliğe olumsuz yaklaşanlar için, 1920’lerin eşit haklara sahip, yüksek topuklu, ruj sürülmüş dudakları arasına sigarasını iliştirmiş kadınlardan daha tehlikeli hiçbir şey olamazdı. Modern bir kadın, ailenin çökmesine neden olurdu. Çocuk doğurmamak, doğaya ihanetti. Otto Dix de inadına bu kadınların en göze batanını resmetti. Fotoğraf: en.wikipedia.org

Gazeteci Sylvia Harden’in Portresi, Otto Dix, 1926.
Kendisine aristokrasiyi çağrıştıran yeni bir isim seçen; Yeni Almanya için makaleler yazan; gözünde monoklü, elinde sigarası, kısa saç kesimi, önünde içkisi ile Yeni Kadın’ı temsil eden bir kişinin portresini görüyoruz.
Yeni Objektif akımı sanatçıları Gerçekçilik’e sinik, sosyal eleştiri getiren felsefi bir yön kattı.
Modernliğe olumsuz yaklaşanlar için, 1920’lerin eşit haklara sahip, yüksek topuklu, ruj sürülmüş dudakları arasına sigarasını iliştirmiş kadınlardan daha tehlikeli hiçbir şey olamazdı. Modern bir kadın, ailenin çökmesine neden olurdu. Çocuk doğurmamak, doğaya ihanetti.
Otto Dix de inadına bu kadınların en göze batanını resmetti.
Fotoğraf: en.wikipedia.org

  • 19. yüzyılda sosyalistler kadın haklarını desteklediler. Friedrich Engels (1820-1895) kadının özgürleşmesinin ön koşulu olarak kamusal alana katılmasını talep etti.
  • Lenin (1870-1924), iktidara gelir gelmez kadınlara ve erkeklere sınırsız eşit haklar tanıyan yasaları çıkarttı. SSCB, 1920’de kürtajı yasallaştıran ilk modern ülke oldu. Makyaj yapmak, kadını burjuvaziye özgü bir aşağılama aracı olarak görüldü. Stalin döneminde, 1936’da kürtaj yeniden yasaklandı.
  • Farklı rejimler (ABD, Çin, SSCB ), farklı hedefler uğruna, kadınların kendi bedeni üzerinde egemen olma, kendi yaşamını biçimlendirme hakkını elinden almaya çalışarak kadınları aşağılamıştır.
  • Kilise için kötü ve sapkın bir eğilim olan doğurganlığın programlanması, siyasi olarak ırka karşı cinayet olarak algılandı.
  • SSCB’de ve diğer sosyalist ülkelerde Stalin’in ölümünden sonra 1955’te; İngiltere’de 1967’de, ABD’de 1973’de, Fransa’da 1974’te, İtalya’da 1978’de, 1983 yılında Türkiye’de kürtaj yasal hale geldi. Türkiye’deki yasaya göre, hamileliğin ilk on haftasında kürtajın yasal zeminde yapılabilmesinin önü açılıp tıbbi zorunluluk olması halinde on hafta sonrasında bile yapılabilmesi sağlandı.
Hollywood yıldızlarının en özellerinden biri olan Katharine Hepburn (1907-2003), 1940 yılında George Cukor tarafından yönetilen, tüm haklarını satın aldığı, dolayısıyla da kendi isteklerini dayatabildiği, The Philadelphia Story adlı filmden başlayarak, oynadığı tüm filmlerde merkezde yer alan güçlü kadını canlandırdı; kadın cinselliğini ön plana çıkartan, erkeksi giysileri tercih eden, kadın savunusu yapan rolleri tercih eden oyunculardan biri oldu. Fotoğraf: gravitas magazine

Hollywood yıldızlarının en özellerinden biri olan Katharine Hepburn (1907-2003), 1940 yılında George Cukor tarafından yönetilen, tüm haklarını satın aldığı, dolayısıyla da kendi isteklerini dayatabildiği, The Philadelphia Story adlı filmden başlayarak, oynadığı tüm filmlerde merkezde yer alan güçlü kadını canlandırdı; kadın cinselliğini ön plana çıkartan, erkeksi giysileri tercih eden, kadın savunusu yapan rolleri tercih eden oyunculardan biri oldu.
Fotoğraf: gravitas magazine