Etiket arşivi: Napolyon

Milliyetçilik 4

  • 18. ve özellikle 19. yüzyıllarda, İngilizler kraliyet ailesinin Alman kökenli olmasına açıkça sinirlenmeye başladılar. Kraliyet ailesi Birinci Dünya Savaşı sırasında adını daha İngiliz bir isim olan Windsor olarak değiştirdi.
  • Ulusal dil görece yeni bir olgudur. Milli dilde konuşma ancak 19. yüzyılda, seçkinler arasında bir kendini tanımlama meselesi haline geldi. Özellikle Orta Avrupa’da dil, ulusal kimlik tartışmalarında merkezi bir rol oynamıştır. Sözlükler, dil bilgisi ve imla kılavuzları, 18. ve 19. yüzyıl İngiltere ve Amerika’sının ulusal sürecinin de önemli bir parçası olmuştur.
  • 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da yapılan eğitim reformu ile ortak bir Fransız tarihi ve standart bir Fransızca okullarda öğretilmeye başladı. Böylece ortak dil ve tarih, Katolik kimliğine eklendi. Protestanlar ulusal birlik adına katledilmiş veya sürgüne yollanmışlardı. “Fransız” olmak için diğer bütünleştirici faktörler, Fransızların, bütün kesimleriyle Devrim’e ve ardından Napolyon Savaşlarına katılımları olmuştur. Fransızların tek bir halk olarak oluşumları böyle gerçekleşmiştir.
  • Milliyetçilik, bir erkek ideolojisidir. Militarizmin ve geleneksel ataerkil kültürün benimsenmesi dolayısıyla cinsiyetçidir. Milliyetçi söylem, aynı zamanda ulusun geleceğini nüfus artışında görmesi itibarıyla, genellikle üremeye vurgu yapar. Sırp milliyetçilerinin, Bosna’dan istedikleri toprakları boşalttırmak için tecavüz suçunu bu denli çok işlemelerinin bir nedeni de budur.
İskoç ulusal kimliğinin çok temel bir sembolü olan kilt, İskoç ulusunun, çokuluslu Büyük Britanya hakimiyetine karşı verdiği direniş bağlamında icat ve ıslah edilmiştir. Yaygınlaşması 18. yüzyılın başlarına rastlar. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Edinburgh, 2001.

İskoç ulusal kimliğinin çok temel bir sembolü olan kilt, İskoç ulusunun, çokuluslu Büyük Britanya hakimiyetine karşı verdiği direniş bağlamında icat ve ıslah edilmiştir. Yaygınlaşması 18. yüzyılın başlarına rastlar.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Edinburgh, 2001.

  • İnsanları, ilksel bağlar üzerinden seferber eden liderler baştayken, ulusal ya da etnik kimlikler ırkçı düşünüşle birleşirse Hitler Almanya’sında, Burundi ve Ruanda’da olduğu gibi tehlike kapıda demektir. Ama ırkçı düşünüşün milliyetçilikle bir araya gelmesinden otomatik olarak soykırım çıkmaz. İmparatorluklar soykırıma yatkın değillerdi. Soykırım asıl büyük örneklerini, milliyetçi söyleme dayanan modern devletler yarattılar.
  • Romalılar için natio, yani ulus, aynı atalardan gelen, aynı karaktere sahip kişiler demekti.
  • Ulus kavramının, egemen bir varlık olarak kendisini Fransız Devrimi ile tesis ettiği düşünülür. Bastille baskını, az sayıda kişi tarafından gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, halkın aktörlüğü fikrini simgeler. Fransızların vatandaşlığa ilişkin fikirleri, etnik olmaktan ziyade siyasi bir anlam taşıyordu. Bu sebeple Fransa modern ulus-devletin anası sayılır.
  • Amerikan İç Savaşı (1861-1865) Amerikan milliyetçiliğini Birleşik Devletler düzeyinde pekiştirmiştir.
  • Bismarck ile Hitler arasındaki dönem (1890-1933), koyu ve etnisiteye dayalı bir Alman milliyetçiliğine sahne olmuştur.
  • Milliyetçilik insanın sonradan ve emekle kazanılmış özellik ve imkanlarına değil, aksine doğal veya doğuştan edinilmiş sayabileceğimiz ırk, dil, din, gelenek, ülke doğası, tarih gibi boyutlarına vurgu yapar ve bunlara anlamlar yükler.

 

Milliyetçilik 2

Napolyon’un Rusya Seferi, 1812. Fotoğraf: elchaco.info

Napolyon’un Rusya Seferi, 1812.
Fotoğraf: elchaco.info

  • Paralı askerler yerine vatandaş ordularının seferber edilmeye başlanması daha güçlü bir ortak kimlik ve komşulardan farklılık duygusu yarattı. Milliyetçiliğe doğru atılmış önemli bir adım olan vatandaş ordusunu ilk kuran Oliver Cromwell (1599-1658) oldu. Geniş kitleleri ortak bir siyasi amaç ve askeri girişim için seferber etti. Cromwell’in bu Yeni Model Ordu’su, ilk vatandaş ordusu idi. Bu ordu, halk ile devlet arasındaki zıtlıktan kaynaklanan ilk büyük Avrupa hareketi olan İngiliz İç Savaşı (1644-1651) için oluşturulmuştu.
  • 1789’da, Fransız Devrimi’nin olduğu yıl, Almanca konuşanlar 1500 prensliğe dağılmış bulunuyorlardı. 1815 yılına gelindiğinde az çok özerk 39 siyasi birime bölünmüş durumdaydılar. 1860 yılında İtalyanlar, 1871’de ise Almanlar ulusal birliklerini sağladılar.
  • 1870 savaşında Prusya Fransa’yı ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Almanlar artık büyük güçlerin arasına katılmıştı. Aydınlanma döneminin akılcılığının ve özgürlükçü ruhunun şekillendirdiği Batı Avrupa tarzı milliyetçilik anlayışının yerine, Aydınlanma’nın evrenselliğine ve kozmopolitliğine karşı çıkan, Romantik Alman düşünürlerinin savunduğu etnik nitelikli Doğu Avrupa tarzı milliyetçilik anlayışı kendini kabul ettirmişti.
  • Almanların büyük güçlere katılması, Prusya’nın yıllardır başarıyla uyguladığı zorunlu askerlik sistemi yanında yurtseverlik ve vatan aşkı ile devleti için kendini fedaya hazır gençler yetiştiren eğitim sisteminin üstünlüğü geniş çevrelerce benimsendi. Oysa Avrupa’da zorunlu askerliği ilk uygulayan Fransa olmuştu. Konvansiyon, 1793’te her Fransız vatandaşına askerlik yapma yükümlülüğü ve hakkını getirmiş, fakat daha çok gönüllüler askere alınmıştı. Zorunlu askerlik 1798 yılında yeniden düzenlenmişti. Yurttaş orduları 19. yüzyıldan, Napolyon Savaşlarından (1803-1815) önce yalnızca iç savaşlarda kullanılmışlardı. Napolyon döneminde ordulara olduğu kadar siyasete ve kültüre de vatandaş katılımının artması hedeflendi.
  • 1870 savaşından sonra zorunlu askerlik, İngiltere dışında tüm Avrupa ülkelerinde benimsendi.
  • Yurttaş askerler arasındaki temas, birbirlerini daha iyi tanımalarına ve birbirlerine daha çok benzemelerini sağladı. Bu nedenle Napolyon Savaşları Avrupa’da ulusal bilincin artması açısından önemli bulunur.
  • 1871 yılında Versailles Sarayı’nda Alman İmparatorluğu kurulduktan sonra askeri değerlerin ve pratiklerin sivil hayatı şekillendirdiği militarist anlayış Batı Avrupa ve Balkanlar’da da benimsendi. Milliyetçilik ideolojisinin ve militarist anlayışın bileşimi olarak ülke orduları siyasal ve toplumsal hayatta etkin rol oynamaya başladılar. Sorunların çözümünde şiddet kullanımı meşru görülür oldu. Disiplin ve komuta hiyerarşisi gibi kavramlar türedi.
  • Militan kesimler, Romantik Alman düşünürlerinin savunduğu kültürel ve otoriter, etnik aidiyeti ön plana çıkartan irredantist milliyetçilik (yayılmacı milliyetçilik) anlayışını benimsediler. Doğu Avrupa tarzı Dışlayıcı milliyetçilik, Pan-Germenizmin, Pan-Slavizmin ve diğer Balkan milliyetçiliklerinin de rehberi haline geldi.
  • Bir ulusa mensup olma düşüncesinin, bir yuvası olma ve evinde hissetme duygusu ile olan yakınlığı milliyetçi projenin kolaylaştırıcısıdır. İnsanların, uluslarının geri kalanıyla dayanışmasının yolunu açar. Ulusunun üstün olduğunu düşünmek, buradan kendine de pay çıkarmak onu ulusuyla özdeşleşmeye teşvik eder.
  • Pan-Slavizm, Pan-Germenizm, Pan-Helenizm ve diğer “Pan” lar, ırkçı ve emperyalist akımlar olarak değerlendirilir.
  • “Pan” ön eki taşıyan siyasi ideolojiler, söz konusu medeniyeti yücelten ve söz konusu milletin siyasi birliğini hedefleyen milliyetçi ideolojilerdir.

Pirus Zaferleri

  • Zaferler yalnızca mağlup olanı değil, galibi de kaybedene dönüştürebilir. Zafer için ödenmesi gereken bedel, bizzat galip geleni öyle zayıflatır ki, çökertir onu.
  • Salamis Deniz Savaşı’nda Yunanların üstün bir Pers ordusuna karşı kazandığı zaferin ardından oyun yazarı Eshilos (MÖ 525-456), MÖ 472’de yazdığı Persler adlı trajedisinde Ahameniş İmparatoru Darius’un ağzından “İkaz etmiş olayım sizi, ne kadar yukarı tırmanırsanız, o kadar aşağı düşersiniz” diye yazar.
  • Epirli Kral Pyrrhus’un (MÖ 318-272), İtalya’nın güneyindeki Asculum’da Romalılara karşı çok kayıplara mal olan bir zafer kazandıktan sonra, “Bunun gibi bir zafer daha kazanacak olursak, mahvoluruz” dediği rivayet olunur.
  • Napolyon’un 1812 yılında Moskova önlerinde Çar’ın birlikleri karşısında kazandığı zafer, onun sonunun başlangıcı olmuştur.
  • Politikanın yanı sıra iktisat, spor ve özel deneyimler de, zaferlerin er geç galibin aleyhine döneceğine ve onun başına işler açacağına dair örneklerle doludur.
  • Zafer, amansız düşmanlar doğurur. Mağluba taze kuvvet bahşeder. Yengilerden çok şey öğrenilebilir.
  • Galipler başarılarını üstün kabiliyetlerine bağlarlar, oysa tesadüfi şartlar, bir dahaki sefer tamamen farklı gelişebilir.
  • Kuvvetli olma hissi zayıflatır galibi; kendinden hoşnutluk, başarı sarhoşluğu, her türlü zekice temkinin, basiretin, dikkat ve öngörünün yitip gitmesine yol açar.
  • Her iktidarın sorunu, duyarlılık kaybıdır. Duyarlılık, etiğin bir unsurudur ve öz saygıyı, başkalarını saymanın temeli kılar. Duyarlılığın kaybıyla, iktidar sahibi onu yukarı taşımış olan değerleri kaybeder.
  • Duyarlılığa kabiliyetli bir galibin, her fikrini dayatması gerekmez.
  • Gelişme, başkalarının fikirlerini alt etmek istemek yerine onları engellememeyi ve açık görüşlü olmayı gerektirir.
Sprung Horse, Banksy, 2006. Global Karaköy sergisinden, 2016. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Sprung Horse, Banksy, 2006.
Global Karaköy sergisinden, 2016.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Kazananın aynı zamanda bir şeyler kaybetmemesi, sadece çelişkileri dışlayan formel mantıkta mümkündür.

 

 

Yararlanılan Kaynak

Düşmanlığın Faydaları, Wilhelm Schmid, İletişim Yayınları, 2017.

 

 

Bizans İmparatorluğu 86 | Dördüncü Haçlı Seferi ve Konstantinopolis’te Latin Krallığı 2

Roma İmparatorluğu Doğu-Batı olarak ikiye bölündüğünde Venedik Doğu Roma sınırları içinde kalmıştı. Konstantinopolis’in Latin işgali ile kaybettiği hazinelerden biri güç, egemenlik ve zafer alaylarının sembolü olan Quadriga, dört at anıtı, Venedik’e götürülmüştü. Bu ganimetin, taşıdığı sembolik anlamdan ötürü, Bizans’ın onurunu kırmak gibi bir siyasi misyonu da olmuştur. Quadriga Konstantinopolis’te muhtemelen bir zafer takı üzerinde Hipodrom ’da yer alıyordu. Napolyon, Quadriga’yı 1797’de Paris’e götürmüş, Quadriga 1815 yılında tekrar Venedik’e dönmüştür. Dünya Savaşları sırasında korumaya alınan Quadriga, hava şartlarının neden olduğu tahribattan etkilenmesini önlemek için kaldırılmış ve  1980 yılında replikası yapılmıştır. Fotoğrafta görülen altın kaplama orijinal Bizans atları müzede korunurken, replikaları San Marco Bazilikasının ön cephesinde, iki katlı kemerlerin arasındaki terasta sergileniyor. Atlardan ikisinin replikası Stockholm’de ve Kopenhag’da bulunuyor. Sanatçı Handan Börüteçene’nin gerekli izinler alınarak, orijinal atların mulajı çıkartılıp, Sultanahmet Meydanı’na, orijinal yerlerine konmasını sağlamak için geliştirdiği proje ne yazık ki hayata geçirilemedi. Oysa, pek çok şehirde quadriga heykelleri olmasına rağmen, günümüze ulaşmış tek antik quadriga şehrimize aittir. Hüseyin Alptekin, 2005 İstanbul Bienali’ne bu atların kopyalarını getirip sergilemişti. Fotoğraf: Venice, Stefano Zuffi, Leonardo Arte, 1999.

Roma İmparatorluğu Doğu-Batı olarak ikiye bölündüğünde Venedik Doğu Roma sınırları içinde kalmıştı. Konstantinopolis’in Latin işgali ile kaybettiği hazinelerden biri güç, egemenlik ve zafer alaylarının sembolü olan
Quadriga, dört at anıtı, Venedik’e götürülmüştü. Bu ganimetin, taşıdığı sembolik anlamdan ötürü, Bizans’ın onurunu kırmak gibi bir siyasi misyonu da olmuştur. Quadriga Konstantinopolis’te muhtemelen bir zafer takı üzerinde Hipodrom ’da yer alıyordu. Napolyon, Quadriga’yı 1797’de Paris’e götürmüş, Quadriga 1815 yılında tekrar Venedik’e dönmüştür. Dünya Savaşları sırasında korumaya alınan Quadriga, hava şartlarının neden olduğu tahribattan etkilenmesini önlemek için kaldırılmış ve 1980 yılında replikası yapılmıştır. Fotoğrafta görülen altın kaplama orijinal Bizans atları müzede korunurken, replikaları San Marco Bazilikasının ön cephesinde, iki katlı kemerlerin arasındaki terasta sergileniyor. Atlardan ikisinin replikası Stockholm’de ve Kopenhag’da bulunuyor.
Sanatçı Handan Börüteçene’nin gerekli izinler alınarak, orijinal atların mulajı çıkartılıp, Sultanahmet Meydanı’na, orijinal yerlerine konmasını sağlamak için geliştirdiği proje ne yazık ki hayata geçirilemedi. Oysa, pek çok şehirde quadriga heykelleri olmasına rağmen, günümüze ulaşmış tek antik quadriga şehrimize aittir.
Hüseyin Alptekin, 2005 İstanbul Bienali’ne bu atların kopyalarını getirip sergilemişti.
Fotoğraf: Venice, Stefano Zuffi, Leonardo Arte, 1999.

Bizans’ın Dördüncü Haçlı Seferi ile işgal edilmesiyle Ortodoks Kilisesi çok hakarete uğradı. Katolikliğin, özellikle Cizvitler aracılığı ile empoze edilmesi de işgalin bir başka, belki de esas yüzüydü. Santorini Adası da pek çok Ege adası gibi Latinlerin işgaline uğradı. Ortodoks piskoposu adadan gönderip, yerine bir Katolik atandı. Mümkün olduğunca çok Bizanslının Katolik olması için çalışıldı. 1537 yılında Barbaros Hayrettin Paşa, adayı Osmanlı Sultanı Kanuni adına işgal edince Ortodoks inancındaki ada sakinleri Katolik baskısından kurtuldular. Santorini ’de, Gonia’daki  Bizans kilisesi Piskopi.

Bizans’ın Dördüncü Haçlı Seferi ile işgal edilmesiyle Ortodoks Kilisesi çok hakarete uğradı. Katolikliğin, özellikle Cizvitler aracılığı ile empoze edilmesi de işgalin bir başka, belki de esas yüzüydü. Santorini Adası da pek çok Ege adası gibi Latinlerin işgaline uğradı. Ortodoks piskoposu adadan gönderip, yerine bir Katolik atandı. Mümkün olduğunca çok Bizanslının Katolik olması için çalışıldı. 1537 yılında Barbaros Hayrettin Paşa, adayı Osmanlı Sultanı Kanuni adına işgal edince Ortodoks inancındaki ada sakinleri Katolik baskısından kurtuldular.
Santorini ’de, Gonia’daki Bizans kilisesi Piskopi.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 2 | Akademiler

Jacques- Louis David (1748-1825), Marat’nın Ölümü (1793), Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi, Brüksel. David resim eğitimini Fransız Krali¬yet Resim ve Heykel Akademisi'nde tamam¬ladı. Napolyon tarafından baş ressamlığa atanmıştı.

Jacques- Louis David (1748-1825), Marat’nın Ölümü (1793), Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi, Brüksel.
David resim eğitimini Fransız Krali¬yet Resim ve Heykel Akademisi’nde tamam¬ladı. Napolyon tarafından baş ressamlığa atanmıştı.

Akademi adı, Platon’un öğrencileriyle konuştuğu, bilginlerin toplandığı yerin adından alınmıştı.

Resim, çizim ve heykelin zanaat olarak kabul edilmesinden hoşnut olmayan İtalyan sanatçıların 16.yüzyıl sonunda örgütlenmesi akademilerin ilk nüvesini oluşturur. Amaç, bu alanların entellektüel ve yaratıcı yönünü ortaya koymak ve kabul ettirmek, sanatçılara toplumsal, kültürel ve ekonomik olarak değer verilmesini sağlamaktı. Akademiler olarak adlandırılan bu gruplar 18.yüzyılda bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Fransa, İspanya ve İngiltere’dekiler kraliyet desteğinden yararlanmış, bu durum kurumların ve üyelerinin, “akademisyenlerin”, statüsünü daha da yükseltmiştir. 1789 Fransız Devrimi’ne kadar, ressamların tanınmak ve saygınlık kazanmak için bir tek olanakları vardı: Loncalar başkanının sultası altında bulunan Akademi’ye girmek. Görevliler çok güçlü olduğu için, ödüller ve atamalar dalaveresiz olmuyordu.

Akademiler, sanatçılara çalışabilecekleri mekanlar sunan, “akademik resmin” stillerini ve konularını destekleyen kurumlardı. Akademiler, sanata zanaatten daha yüksek bir statü kazandırmak, sanatı loncaların kontrolünden kurtarmak, sanatın bir el ustalığı, mekanik sanat, yerine entellektüel bir etkinlik, liberal sanat, olarak görülmesini sağlamıştır.

İlk kurulanlar sırasıyla, Floransa, Roma , Milano akademileridir. 1648 yılında Paris’te ressamlar Kral XIV. Louis’yi bir akademinin oluşumunu desteklemeye ikna etmişlerdir. Fransa Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi, zamanla sanatın eğitimi ve sergilenmesi konusunda bir tekel durumuna gelmiştir. Sanatın ve sanatsal zevkin belirli kurallar çerçevesinde öğretilebileceğine inanılmış, akademiler okul işlevi görmeye başlamıştır. Fransız Kraliyet Akademisi’nin sanat sergileri Salon’da yapılırdı. Zaman içinde Salon, Fransa’nın yüksek kültürünü etkiler hale geldi. Sonraki 200 yıl boyunca, Fransa’da başarı elde etmek isteyen tüm sanatçılar için Paris Salonu’nda yer almak çok önemliydi. 1748′de, ödüllü sanatçılardan oluşan bir jürinin de çalışmaya başlamasıyla birlikte Salon, tartışmasız şekilde etkili olmaya başladı. Salon, 1748-1890 yılları arasında dünyadaki en önemli sanat etkinliği olma özelliğini korumuştur. Gazetelerde yayınlanan eleştiri yazıları, çağdaş sanat eleştirmenliğinin başlangıç noktası oldu. Fransız Devrimi ile birlikte Salon yabancı sanatçılara da açıldı. 1848 Devrimleri ile birlikte Salon nisbeten özgürleştirildi. Reddedilen eserlerin sayısı azaltıldı. 1849′da ise madalyalar dağıtılmaya başladı. Jürinin gittikçe daha tutucu ve akademik davranması sonucu Empresyonist ressamların eserleri genel olarak Salonlar’a kabul edilmedi. III.Napoleon  Salon des Refusés (Reddedilenler Salonu) adı altında yeni bir salon açılmasını sağladı. 1863′te açılan bu sergi avant-garde akımın da başlangıcı oldu. Empresyonistler, daha sonraki yıllarda kendi bağımsız sergilerini açtılar. 1899 yılında Salon du Champs de Mars, 1903 yılında Salon d’Automne gibi alternatif Salonlar oluştu.

Günümüzde de Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılan Fransız Akademisi, 1635′te XIII. Louis döneminde Kardinal Richelieu tarafından kurulmuştur. Üyelerine, Ölümsüzler adı verilmiştir. Bu akademinin üye sayısı tarihi boyunca hep 40 olarak kalmış, kaydı hayat şartıyla şeçilmişlerdir. Bu Akademi’nin görevi Fransız dilinin doğru konuşulması için kurallar koymak, sözlük hazırlamak ve Fransızca yazılmış kitaplara ödül vermektir. Kuruluşundan bu yana sekiz sözlük yayınlayabilmiştir. Moliére, Rousseau, Balzac,  Sartre, Camus Akademi’ye kabul edilmemişlerdir. Zola 24 kez adaylığını koymuş, kabul edilmemiş, Hugo beşinci adaylığında Akademi üyesi olabilmiştir. 346 yıl boyunca tüm üyeleri erkektir. Akademi’ye ilk kabul edilen kadın 1980 yılında Marguerite Yourcenar’dır. Daha sonra Jacqueline Romilly 1988’de, Hélene Carrére d’Encausse 1990’da, Florence Delay 2000’de, Assia Djebar 2006 yılında Akademi üyesi olmuşlardır.

Fransa Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi örnek alınmış, 1790 yılında Avrupa’da yüzden fazla akademi kurulmuştur.

Kompozisyonun ve çizimin iyi bir resmin temeli olduğu kabul görmüştür.  Akademik resim, form olarak, çizimi renkten önemli bulur, boyayı kontrollü bir biçimde uygular. Kompozisyon düzenlemesini önemser. Teknik beceri en üst seviyede olmalıdır. Akademi öğrencisi ışıktan gölgeye ağır geçişi öğrenir. İçerik olarak, konuların bir hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşide, yaratıcılık, hayal gücü ve edebi kaynaklara referans gerektiren konulara, gözlemden türetilenlere göre daha yüksek bir statü tanınır. Konulara, önem ve prestij sırasına göre bakıldığında tarih resmi en üsttedir. Portre, janr ( sıradan insanın gündelik hayatından sahneler), manzara ve natürmort hiyerarşide daha alt basamaklara aittir. Dolayısıyla akademik resimde  konular daha çok tarih, İncil ve mitolojiden seçilir. Klasik heykel sanatının ölçülerine göre doğayı ülküselleştirmeye veya güzelleştirmeye yönelik programa Klasisizm veya Akademi deniyor.

Bir sanat eserinin Batı kanonuna dahil edilmesi, akademiler tarafından belirlenen standartlar çerçevesinde olduğunu belirler. Kanonik sanat en yüksek niteliğe sahip sanattır.

On dokuzuncu yüzyılda Romantik ve Realist akımlarla sanatsal bağımsızlık fikri gelişmiş, akademilerin otoritesi sorgulanmaya başlamış, zaman içinde sanatsal otorite ve etkileri azalmıştır, kanonun rolleri ve anlamları sorgulanmaya başlamıştır. Kanona dahil edilmenin, ustalık veya estetik değerle  hiçbir ilgisinin olmayabileceği, sanat dışındaki koşullarla daha fazla bağlantılı olduğu, kanonun hakim elitler tarafından belirlenen yapay bir standart olduğu savunulmuştur. Bu yüzyıldan itibaren akademik resim terimi hayal gücüne dayanmayan, modası geçmiş konuları ve stilleri tanımlamak için kullanılan olumsuz bir terim haline gelmiştir.

 

Sir Joshua Reynolds (1723-1792), Miss Bowles. Reynolds, İngiliz Kraliyet Akademisi kurucularındandır ve ilk başkandır. Daha çok portre ressamıdır ve çocukların masumiyetini resmetmeyi sevdiğini belirtmiştir.

Sir Joshua Reynolds (1723-1792), Miss Bowles.
Reynolds, İngiliz Kraliyet Akademisi kurucularındandır ve ilk başkandır. Daha çok portre ressamıdır ve çocukların masumiyetini resmetmeyi sevdiğini belirtmiştir.

Jacques- Louis David, Napolyon ve İmparatoriçe Jozefin’in Taç Giyme Töreni.

Jacques- Louis David, Napolyon ve İmparatoriçe Jozefin’in Taç Giyme Töreni.