Etiket arşivi: Murat Belge

Gabriel Garcia Marquez

GABRIEL GARCIA MARQUEZ
(1927-2014)

  • Kolombiyalı.
  • İspanyolca konuşulan dünyada Gabo diye anılan,
  • Kendisini “Mercedes’in kocası” olarak tanıtan,
    (Karısına ilk kez evlenme teklif ettiğinde kendisi 18, Mercedes 13 yaşında.)
  • Cervantes’ten sonra dünyada en çok dile çevrilen yazar.
  • Her sabah sözlüğü açıp birkaç sayfa okuma alışkanlığı olan,
  • Romanlarını yayımlandıktan sonra bir daha okumayan,
  • Ağır sigara tiryakisi,
  • Eserlerinde hayali Macondo ülkesini anlatan yazar. Macondo, Bantu dilinde muz demek. Muz, Latin Amerika sömürüsünün simgesi olan bir ürün.
Fotoğraf: Alinteri.org

Fotoğraf: Alinteri.org

  • Gabriel Garcia Marquez, daima görsel bir imgenin romanlarının çıkış noktası olduğunu söyler. Hafızamızın ve beklentilerimizin seçtiği fotografik imgeleri seçebilen; ölü ve gereksiz olan her şeyi eleyen ve bunu edebi bir dille aktarabilen kişiyi yazar olarak tanımlar.
  • Ruhsal durumlardan, düşüncelerden, duygulardan, iç hesaplaşmalardan uzun uzun bahsetmez; olayları yalın bir biçimde anlatır. Söyleyeceğini satır aralarında söyleyerek, iç dünyayı okuyucunun sezgisine bırakır.
  • Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı eserini okuduktan sonra, içinde yazmak için büyük bir istek uyandığını, ilk öykülerini o sıralarda, 1946’da yazdığını; Kral Oidipus adlı yapıtın ve Ernest Hemingway ile William Faulkner’ın da kendisini etkilediğini belirtir.
  • Yanlarında büyüdüğü liberal görüşlü emekli bir subay olan ve ona savaşı, ölümü, siyasi olay ve çatışmaları anlatan dedesi ile ona masallar, yerli mitolojisinden hikayeler anlatan anneannesinin öykülerinin kitaplarının özünü oluşturduğu söyler.
  • Marquez, yazdıkları içinde en çok, en kendiliğinden, en içten bulduğu 1950’de yazdığı, önce reddedilip ancak 1955 yılında basılabilen, ilk romanı Yaprak Fırtınası’nı beğendiğini söyler.
  • 1965 yılına kadar basılan eserleri hiç satmıyor. O yıl, 18 ay, günde 8 saat bir odaya kapanıp, dedesi ile anneannesinin çocukluğunda ona anlattıklarından esinlenen Yüzyıllık Yalnızlık adlı eserini yazıyor. İnanılmaz olanları gerçekmiş gibi gösterme hünerini çok etkileyici biçimde ortaya koyduğu kitap, basıldığı 1967 yılında ilk hafta 8000 adet, sonraki 3 yılda 500.000 adet satıyor. Marquez, dünyanın en çok tanınan ve okunan yazarlarından biri oluyor. Yüzyıllık Yalnızlık için, İspanyolca’nın Don Kişot’tan sonra yazılmış en bilinen kitabı deniyor. Kitap, günümüze kadar 60 milyona yakın sattı.
  • Yüzyıllık Yalnızlık’ta şiirsel dil, alegori, doğaüstü iç içe. Bireyleri, klasik roman dünyasının bireyleri değil. Romanın öznesi tarih. Düşle gerçekliği, gerçekçilikle fantastiği iç içe anlatıyor. Eserin dünyasında zamanın ampirik zaman kavramıyla ilgisi yok; isterse geri dönüyor, isterse yavaş, isterse hızlı akıyor. Tarihi düşlerle iç içe geçirerek, dönüştürerek, döngüsel hale getirerek anlatıyor. Aynı mitlerin zamanı gibi, geri dönüşlerden, tekrarlardan oluşuyor. Doğa ile insan arasındaki denge durmadan bozulup yeniden kuruluyor.
  • Fantastik ögelerle kurulan metinlerinde okur yabancılaşmaz, anlatıya katılır. İrkiltici ögeler, okuyucuda bir korku, kaygı yaratmaz, yadırgatıcı olmaz.
  • Büyülü Gerçekçilik’in yaratıcısı olarak bilinse de Rulfo ve Borges’in açtığı yolda yürüyor ve bu anlatımın bilinirliğini artırıyor.
  • 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülüyor.
  • Kolera Günlerinde Aşk (1986), ailenin muhalefetine rağmen büyük bir aşk yaşayan anne-babasının hikayesini anlatıyor. Bu romanı yazarken bilgisayar kullanmaya başlayan yazar; o zamana dek bir romanı yedi yılda bitirirken, bilgisayar kullanmaya başladıktan sonra sürenin üç yıla düştüğünü ve bilgisayarda yazmanın daktiloda yazmaktan daha az yorucu olduğunu Newsweek röportajında belirtmişti.
  • Benim Hüzünlü Orospularım (2005) adlı eseri, 2005 yılında İspanyolca konuşulan dünyada bir milyon adet basıldı ve daha yayımlanmadan korsan baskıları çıktı.
  • Fidel Castro’nun (1926-2016) yakın arkadaşı olan Marquez’in, her röportaj için talep ettiği 50 bin doları Küba’ya gönderdiği söylenirdi. Ama Castro’nun Susan Sontag’ın kitaplarını yasaklamasına karşı çıkmış, Kuba’daki ölüm cezasına karşı çıkarak sayısız insanın Kuba hapishanelerinden çıkıp ülkeyi terk etmesini sağlamıştı. Castro’nun ona Havana’nın en ayrıcalıklı mahallesi Savoney’de devasa bahçeli bir villa hediye ettiği söylenirdi.
  • Kendisi de gazeteci olan Marquez, genç gazetecilerin eğitimine son anına kadar destek oldu.
  • 1980’li yıllarda Kolombiya devletine karşı yıllardan beri silahlı mücadele veren FARC gerillalarıyla haşır neşir olmakla suçlandı. Bu yüzden ülkesinden sürgün oldu, Meksika’ya yerleşti.
  • Kolombiya hükümeti ile FARC gerillaları arasında; Washington-Bogota-Kuba arasında arabuluculuk yapmış; El Salvador ve Nikaragua’daki iç savaşların önlenmesi için çaba göstermişti.
  • ABD’ye giriş yasağı Başkan Bill Clinton (1993-2001) tarafından kaldırılmış; Clinton, Yüzyıllık Yalnızlık’ın en sevdiği eser olduğunu söylemişti.
  • Lenf kanserinden öldüğü gün, kendisini sürgüne göndermiş olan Kolombiya devletinin Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos onu, “Bugüne kadar yaşamış en büyük Kolombiyalı” olarak nitelendirdi.
  • Gabriel Garcia Marquez’in külleri, doğduğu ülke olan Kolombiya ile 30 yıla yakın yaşadığı ve öldüğü ülke olan Meksika arasında bölüştürüldü.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Kafka’nın Dönüşüm’ü Bende Yazma İsteği Uyandırdı, Rita Guibert, Cumhuriyet Kitap Sayı 803.
  • Çevirmenin Gözünden G. G. Marquez, İnci Kut, Cumhuriyet Kitap 803.
  • Büyü Bunun Gerçekliğinde, Semih Gümüş, Radikal Kitap, 13 Mayıs 2005.
  • Sevgiden Öte Sürekli Ölüm, Füsun Akatlı, Yeni Yayınlar, 1980.
  • Aslolan Hatırlanandır, A. Ömer Türkeş, Milliyet Sanat.
  • Marquez ve Romanda Yenilik, Murat Belge, 1981 ve www.aymavisi.org.
  • Gabo Bugünlerde Ne Yapıyor?, Pınar Savaş, Milliyet Sanat.
  • http://www.haberturk.com/yazarlar/muhsin-kizilkaya-2291/1246131-gabonun-kulleri

 

 

Roman 2

  • Roman yazılmadan önce de anlatı türü vardı.

Eski epikler,
Ortaçağ’da koşukla veya düzyazı ile yazılan romanslar,
Rönesans’taki gezgin hikayeleri,
16. yüzyıl sonunda Sir Philip Sidney’in yazdığı düzyazı romans Arcadia,
17. yüzyılın sonlarında çıkan John Bunyan’ın dini alegorisi Hac Yolunda,
18. yüzyılın ilk çeyreğinde yayımlanan Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri gibi.

Dublin’de Guiness bira fabrikasının yaptırdığı işçi evlerinin dış cephesi Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri  kitabından tablolarla bezeli. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2001.

Dublin’de Guiness bira fabrikasının yaptırdığı işçi evlerinin dış cephesi Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri kitabından tablolarla bezeli.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2001.

  • Japon sarayındaki nedimelerden biri olan Murasaki Şikibu tarafından yazılmış Genji’nin Hikayesi (1007/1010), Japon edebiyatının kesinlikle ilk başyapıtıdır ve bazı kaynaklarda dünyanın ilk romanı olarak geçer.
  • Bugünkü romanı hatırlatan ilk eser Givoanni Boccacio tarafından yazılmış olan Dekameron’dur (1353).
  • Roman türünün ilk örneklerinden birini de Fransız yazar François Rabelais  (1494-1553) vermiştir.
  • Miguel de Cervantes’in Don Kişot’u (1605) roman türünün ilk başarılı örneği olarak kabul edilir.
  • Madame De La Fayette’in (1634-1693), ilk yayımlanan romanı Montpensier Prensesi’dir (1662). En önemli kitabı ise 1678 yılında yayımlanan Clèves Prensesi’dir.
  • İnsanı açıklamak ve tanımlamak için kullanılan din kaynağı, Aydınlanma’dan sonra gerileyerek yerini ampirik gerçeklik kavramına bıraktı.
  • Murat Belge, somut ayrıntı, sıradan kişiler, üslubun niteliği açısından romanın kurmak istediği dünyaya uygun olmak açısından bakıldığında dünyadaki ilk romancının Daniel Defoe (1660-1731), ilk romanın da Robinson Crusoe (1719) olduğunu yazıyor. Romanın birey olmadan var olamayacağını; romanda kişilerin özgül olduğunu, özgül bir zaman ve mekanda yaşadıklarını, romandaki olayların belirli nedenleri olmasının beklendiğini vurgulayarak klasik romanın, ampirik gerçekliğin gereklerine uyduğunu söylüyor. Murat Belge, daha önce verilen eserler arasında Hac Yolunda adlı eserin, yukarıda sıralanan nitelikler açısından, romana en yakın düşen örnek olduğunu yazıyor.
  • Neoklasik Çağ’dan Romantik Dönem’e geçilirken korku türünün ilk örnekleri olan Gotik roman doğuyor.
  • Psikolojinin bir bilim olarak ortaya çıkışı ile bilinçdışı sanata giriyor. Bilinçdışının kullanılışı, geleneksel ampirik dünyayı bozmuyor, ona yeni bir boyut getiriyor.
  • 20. yüzyılda ampirik gerçeklik kavramı değişiyor.
  • Modern çağda çağrışımlarla yüklü romanlar imgeler, simgelerle dolmaya başlıyor. Çağdaş romanlara doğaüstü de giriyor. İnsanı, hem psikolojik boyutlarıyla, hem de politik ve tarihi koşullarıyla açıklama zorunluluğu hissedilmeye başlıyor.
  • Marquez’in romanları bireylerin, toplumun değil, hayatın hikayesine dönüşüyor.
  • Çağdaş dünya romanında ampirizm soluyor.

 

Yararlanılan Kaynaklar

 

Edebiyatta Lüzumsuz Adam Teması

Yararlanılan Kaynaklar

  • Yevgeni Onegin, Aleksandr Puşkin, Everest Yayınları, 2003.
  • Zamanımızın Bir Kahramanı, Mihail Lermontov, Milliyet Yayınları, 1995.
  • Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü, İvan Sergeyeviç Turgenyev, Notos Kitap, 2013.
  • Rus Edebiyatında Lüzumsuz Adam, Ellen Chances, Notos Kitap, 2013.
  • Conformity’s Children, Ellen B. Chances, 1978.
  • Oblomov, İvan Gonçarov, Öteki Yayınevi, 1996.
  • Babalar ve Oğullar, İvan Sergeyeviç Turgenyev, Sosyal Yayınlar, 1990.
  • Yeraltından Notlar, Fyodor Dostoyevski, MEB Yayınları, 1990.
  • Suç ve Ceza, Fyodor Dostoyevski, Remzi Kitabevi, 1993.
  • Cinler, Fyodor Dosteyevski, İletişim Yayınları, 2004.
  • Lüzumsuz Adam, Murat Belge, piktobet.blogspot.com/2013/02.
Libya, Trablusgarp, 2005.

Libya, Trablusgarp, 2005.

  • 19. yüzyıl başından ortasına kadar olan sürede Rus edebiyatında, çok tanınmış edebi karakterlerle yaygınlaşmış bir “lüzumsuz adam” geleneği olmuştur.
  • Aylak/Lüzumsuz Adam fikri Rusya’ya özgü olsa da kültürlerin, insanları konformist ve uyumsuz olarak sınıflandırması daha geniş bir olgunun parçasıdır.

**ABD’nin güneyli yazarı Kate Chopin’in Uyanış (1899) adlı romanı,

**Alman yazar Friedrich Schiller’in Haydutlar (1871) adlı oyunu,

**Fransız yönetmen Eric Rohmer’nin Öğleden Sonra Aşk (1972) adlı filmini zikredersek farklı zaman ve mekanlarda aynı temanın, statükoya riayetin erdem olarak sunulması devam etmiştir.

  • Erich Fromm Özgürlükten Kaçış’ta özgürlük arzusunun itaat arzusuyla birlikte var olduğunu söyler.
  • Rus yazarların uyumsuz kahramanı ikircikli bir tavırla yansıtmaları ile Rus edebiyatında lüzumsuz adam geleneği oluşmuştur.
  • 18. yüzyıldaki Bilgungsroman geleneği  (Alman edebiyatında bireyin oluşum dönemini ve sonunda ulaştığı ideal durumu ele alan roman türü), insanın toplumla uzlaşmasında eğitimin önemine vurgu yapmıştır.
  • Amerikan kültüründe keskin bireycilik de uyumlu olma olma istenci de gözlemlenir.
  • Rusya’da, Rus Ortodoksluğunda ise insan, bireyden çok, büyük bir cemaatin parçası olarak görülür. Kurtuluşa bireysel çabadan ziyade cemaat içinde kalarak erişilir. Rus Ortodoksluğu insanın tek başına veya bağımsız bir varoluş sürme girişimlerini kınar. 19. yüzyılda Slavofil denen aydınlar bu değerleri savunmuşlardır. Batılılaşma yanlısı olan aydınlar ise Rusya’nın kurtuluşunun bireycilik ve akılcılık değerlerinde yattığını öne sürmüşlerdir. İşte Batılılaşma yanlısı/Batılılaşmış Rusların arzuları lüzumsuz adam portrelerine yansımıştır. Genellikle Batı Avrupa üniversitelerinde okumuş ve ülkelerine geri dönmüş olan aydınlar Batı tarzı eğitimleri nedeniyle Rusya’ya, Rus oldukları için de Avrupa’ya uyum sağlayamamışlardır.
  • Lüzumsuz adam edebi tipi, toplumla çatışan aciz aristokrattır; hayalci ve faydasızdır; başarısız bir idealisttir; toplumsal ve etik sorunlara duyarlı, ama kısmen kişisel zaafları, kısmen de eyleme geçme özgürlüğü üzerindeki toplumsal ve siyasi kısıtlamalar nedeniyle eyleme geçemeyen kahramanlardır. Bu aciz/yabancı/uyumsuz/aylak adamlar genellikle toplumla barışık, eyleme geçebilen, güçlü kadınlarla birlikte işlenir.
  • Lüzumsuz adamlar, çoğunlukla şehir hayatının sahte ve kirlenmiş atmosferinden gelir. Bu şehir genellikle Batılılaşmış Petersburg’dur. Yanlarındaki güçlü kadınlar ise tam tersine, Rusya’nın kırsal kesiminden gelirler.
  • Bu edebi terim, Puşkin’in Yevgeni Onegin’i ile başlayan ve Turgenyev’in Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü’ne uzanan karakterleri imlemek için kullanılmıştır.
  • Aleksandr Puşkin (1799-1837) Yevgeni Onegin’de (1825-1832) kahramanına karşı ikircikli bir tavır sergiler. Uyumsuz olduğu için Onegin’i eleştirirken statükoya baş kaldırmamış olan Tatyana’yı över.
  • Zamanımızın Bir Kahramanı (1840) adlı romanında Mihail Yuryeviç Lermontov (1814-1841), metafizik asi ve yalnız Peçorin’i yıkıcı bir kuvvet olarak gösterip, ona karşı olumsuz bir tutum sergilerken, kaderi sorgulamayan, yaşamın sunduğu ile yetinen Maksimiç’i över.
  • Albert Camus ( 1913-1960), metafizik asiye dair olan varoluşçu romanı Düşüş’te (1956) Lermontov’un romanından alıntı yapar.
  • Aleksandr Herzen’in ( 1812-1870 ) Suçlu Kim? (1846) adlı toplumsal romanındaki aylak, hayata uyum sağlayamadığı için kendini toplumdan soyutlamış, kitap ve düşünce dünyasına kapanmıştır.
  • İvan Turgenyev’in (1818-1883) Rudin’i (1855 ) uyumsuzluğu yüzünden normal bir yaşam süremeyen bir toplumdışıdır. İdealizmini mazeret gösterek sorumluluğu diğer insanların üzerine yıkar. Çevresindeki insanların mutsuz olmasına ve acı çekmesine sebep olur. Rudin, toplumsal anlamda uyumsuz geleneğinde yer alırken, Turgenyev’in diğer romanlarındaki lüzumsuz adamlar, doğanın döngüsüne ayak uyduramayan, birlik olmayı arzuladığı doğanın döngüsünden kopmuş, metafizik yabancılardır.
  • Turgenyev’de üstü kapalı olarak yaşama boyun eğmenin bir erdem olduğu inancı vardır. Mesele, Babalar ve Oğullar değil, boyun eğme ile başkaldırma arasındaki karşıtlıktır. Ait olmayanlar yerilir, ait olanlar başarılı olur.

 

Ukrayna, Çernivitzi, 2010.

Ukrayna, Çernivitzi, 2010.

 

  • Bu trajik ya da romantik kahramanların başarısızlıkları, toplumun üstün özelliklere sahip dışlanmış bireycileri anlayamamasına atfedilir. Yazarlar toplumdaki bozuklukları göstererek bu dışlanmış figürlere destek verirler.
  • İlk örneklerden biri Aleksandr Griboyedov’un (1795-1829) Akıldan Bela (1822) adlı oyunudur. Toplumun deli olarak gördüğü uyumsuz karakter, güçlü ahlaki değerleri olan biri olarak betimlenmiştir.
  • İvan Gonçarov’un (1812-1891) romanı Oblomov (1859 ) ancak kitabın üçte biri bittikten sonra yataktan çıkabilen bir toprak sahibi üzerinedir. Yeni fikirleri yüzünden topluma uyum sağlayamayan karakterlerin aksine Oblomov hiçbir düşünceye sahip değildir, geçmişin hayali ile yaşamak ister. Gonçarov, Oblomov’un kişisel sorununu, eski Rusya’nın yeni Rusya’ya uyum sağlayamaması olarak soyutlamıştır. Şimdiki zamana ayak uyduramayanlar kınanır ve değişim tarafından yenilgiye uğratılırlar.
  • Fyodor Dostoyevski (1821-1881) için lüzumsuzluk, Rus aydınlarının halktan kopmuş olmasıdır. Halkın normlarından kopmuş aydınlar, kusurlu ve yolunu şaşırmıştır. Dostoyevski Büyük Petro’nun reformlarının doğru olduğuna inanır, yine de Ruslar körü körüne Batı’ya tapmamalıdır. Yeraltından Notlar (1864) örneğinde, yeraltı adamının Avrupai formları benimsemesi, mutlak bir eylemsizliğe ve gerçeklikle başa çıkamamasına yol açar. Kitaplar ve hayaller içinde yaşar, hayatala başa çıkamaz. Yeraltı adamı ideolojik bir uyumsuzdur. Batılılaşmış soyut düşüncenin bozduğu hastalıklı biridir. Dünyanın en soyut, en tasarlanmış şehri olan Petersburg’da yaşamaktadır.
  • Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında (1866 ) Raskolnikov  ise özünden ve Rusya’nın manevi değerlerinden kopmuştur. Çünkü egoizm ve kişisel çıkar gibi Batıcı fikirler yüzünden hastalanmıştır.

Dostoyevski, Ecinniler’de (1872) ise karakterlerin Batı Avrupa fikirleri tarafından nasıl ele geçirildiğini anlatır. Batılılaşmış Rusya’nın kendisi lüzumsuzdur. 1868 yılında basılan Budala’da ise Prens Mişkin iyiliği yüzünden, yozlaşmış gündelik hayata lüzumsuzdur. Kirlenmiş bir toplum, kirlenmemiş bir insanı kabul edemez. Mişkin kendisi de içinde bulunduğu toplumda lüzumsuz olduğunu söyler.  Dostoyevski son romanı 1880 yılının şaheseri Karamazof Kardeşler’de ise iki yol gösterir: İlki, Batılı akılcı düşünce, yalnızlaşma, bireycilik, egoizm, maddi ya da manevi ölüm; diğeri ise, dünyayı olduğu gibi kabul eden, karşılıksız sevgiyle ve herkes, herkesten sorumludur yaklaşımıyla belirlenen yoldur. Lüzumsuz adam ölmeye mahkumdur.

  • Lev Tolstoy (1828-1910) Savaş ve Barış’ta (1869) lüzumsuzları tarihin yasalarına başkaldıranlar olarak betimler. Dostoyevski’de lüzumsuzluk dinsel etmenlerle alakalı bir durumdur. Tolstoy ise lüzumsuzluğu tarih kuramıyla bağdaştırır. Hayatı kontrol etmek isteyenler lüzumsuzdur. Anna Karenina’da (1877) Anna, Tanrı’nın yasasını ihlal ettiği için çocuğunun odasında bile lüzumsuz.
  • Tolstoy ve Dostoyevski’nin romanlarında karakterler topraktan ve dinsel inançlardan ne kadar uzaksa, o kadar lüzumsuzdur. Çünkü metafizik düzene uymayı reddetmişlerdir.
  • Anton Çehov’un (1860-1904) bazı öykülerinde, 6. Koğuş’ta (1892), Lüzumsuz Adam’da karakterlerin uyumsuzluklarında evrensel bir yalıtılmışlık hissi vardır.
  • 1930’lardaki Sovyet döneminde toplumsal gerçekçiliğin ortaya çıkmasıyla birlikte lüzumsuz adam temasının yok olduğu söylenebilir.
  • Yuri Oleşa (1899-1960) 1927 yılında yayımlanan Kıskançlık adlı romanında Sovyet toplumunun kişisel ahlaka ve bireyin kendini ifade etme hakkına yer verip vermediğine ilişkin zekice sorgulamaları ile lüzumsuz adamlar yeni Sovyet devletinde varlıklarını hissettirmişlerdir. Oleşa bu durumun birkaç çeşitlemesini yapmış, 1930’dan sonra yazmayı bırakmıştır.
  • Boris Pasternak, topluma lüzumsuz Doktor Jivago’sunun (1957) bireyciliğini ve bağımsız düşünce gücünü  olumlu bir nitelik olarak yansıtır ve cezasını çeker.
  • 1937 doğumlu Andrey Bitov, 19. yüzyılın lüzumsuz adam geleneğini  günümüzde küresel bir bağlam içinde görmek gerektiğini söyler ve ülkesinde 1993 yılında yayımlanan Maymunları Beklerken adlı romanında “İnsan doğaya lüzumsuz mu?” diye sorar.
  • 1948 yılında Sait Faik Abasıyanık da Lüzumsuz Adam adlı bir öykü yazar. Yusuf Atılgan’ın (1921-1989) Aylak Adam’ı (1959) da aynı çizgededir.
  • Murat Belge, lüzumsuz adamların çevrelerini saran insanlardan daha zeki, daha yetenekli kişiler olduklarını ve felaketlerine bunun sebep olduğunu söyler. Ötekiler gibi olsalar, toplumla birlikte “geçinip gideceklerdir”; ama zekaları onları uyumsuzluğa iter. Ötekiler gibi sıradan olamazlar. Sıradan olmayı reddedince de, sıradanlığın kural olduğu toplum düzeni onları yok etmek üzere çalışır. “Lüzumsuz adam”dırlar; çünkü zekaları ve yetenekleri bu topluma “lazım” değildir; bu topluma “fazla” gelirler.

 

 

Kahve

Kahve, kışın yaprağını dökmeyen küçük bir ağaç. Yaprakları sivri uçlu, yaprak kenarları dalgalıdır. Çiçekleriyse beyaz, yaprakların koltuklarında küme halindedir. Meyvesi, düzgün yüzeyleri birbirine değen iki tohum içerir ve kırmızıdır. Tohumları, içerdiği kafeinden dolayı uyarıcıdır. Kahve bitkisi, yabani olarak 8-10 metreye kadar büyüyebilir.  Güney Hindistan, Periyar’da ziyaret ettiğimiz Spice Village Thekkady’de kahve bitkisi.

Kahve, kışın yaprağını dökmeyen küçük bir ağaç. Yaprakları sivri uçlu, yaprak kenarları dalgalıdır. Çiçekleriyse beyaz, yaprakların koltuklarında küme halindedir. Meyvesi, düzgün yüzeyleri birbirine değen iki tohum içerir ve kırmızıdır. Tohumları, içerdiği kafeinden dolayı uyarıcıdır. Kahve bitkisi, yabani olarak 8-10 metreye kadar büyüyebilir.
Güney Hindistan, Periyar’da ziyaret ettiğimiz Spice Village Thekkady’de kahve bitkisi.

Meyva suları ve şerbetler, alkolü yasaklayan İslam dünyasında ve daha çok da Osmanlı topraklarında geliştirilmişti. Kahve de öyle. Ortaçağ’da Avrupa bunları hiç bilmiyordu.

Kahve muhtemelen Etiyopya’dan Arabistan’a getirilmiş, Yemen başlıca kahve üreticisi bölge olmuştu. Kahve tarımı 15. yüzyılda başlamış, İstanbul’da ilk kahvehane Kanuni döneminde, 1554’te Tahtakale’de açılmıştır.

İstanbul’da Eminönü’nde Mısır Çarşısı’nın arkasında yer alan Tahmis Han, 19. yüzyılda kahve ticaretinin merkezi idi. Şehirde tüketilen kahvenin büyük kısmının kavrulup, öğütüldüğü, toptan veya perakende satıldığı devlete ait bir tekel olan Tahmis Han’ın işletme hakkı Türk bir kahya gözetimindeki Ermeni’lere ait bir şirkete verilmişti. Han’da, kahve çekirdeğinin depolandığı, gruplandığı odalar, kahve çekirdeğinin kavrulduğu ocaklar, öğütüldüğü değirmenler vardı. Değirmenler  atlar tarafından döndürülürdü. Kahve toz haline gelince tartılıp elenirdi. Von Hammer, çıkan kokunun Ermeni işçilerin gözlerini yaktığını, hepsinin bir deri bir kemik kaldığını, sürekli öksürdüklerini, başlarında duran adamın da bu işi altı aydan fazla yapamadığını,  aynı şekilde değirmende çalışan atların da çok zayıf olduğunu yazmış.

Kahvenin Avrupa’ya girdiği yıllarda Protestanlık yayılıyor, burjuva sınıfı büyüyordu. Varlığını, kazanmak için çalışmaya yoğunlaştıran burjuvazi, çalışanın verimini düşüren içkiye iyi gözle bakmıyordu. Bu ortamda uyku kaçıran, sarhoşluğun tersine insanı daha dikkatli hale getiren kahve, burjuvaziye ideal içecek olarak göründü. Böylece kahvehaneler inanılmaz bir hızla yaygınlaştı. Uzun süre kahvehane bir erkek ve aynı zamanda bir iş mekanıydı. Gelişmekte olan kapitalizme özgü yeni mesleklerde çalışanlar kahvelerde hem bilgi toplar, hem müşterileriyle görüşüp iş bağlarlardı. 18. yüzyıl Avrupa’da kahvenin altın çağıdır. Bu yüzyılın edebiyatçıları ve gazetecileri de kahve müdavimiydi. Kahve bitkisi 18. yüzyılın ikinci yarısında Amerika kıtasına götürüldü ve bu kıtada kurulan kahve plantasyonlarında yapılan üretimle kahve üretiminde büyük artış görüldü. Kahve Asya, Afrika ve Amerikalar’ın tropik bölgelerinde yetiştirilmektedir. Günümüzde Brezilya en büyük kahve yetiştiricisidir.

Kahvehaneler Avrupa’da dinamizmin ve üreticiliğin mekanı olurken, Osmanlı hayatında rehavetin özel yeri olmuştur. Ama iki ayrı dünyanın ortak özellikleri de vardı. Erkeğin mekanı olmaları, bilgi alışverişinin mekanı olmaları, kıraathane adının anlattığı gibi, yayınların çok yaygınlaşıp insanın kapısına gelmediği koşullarda okuma ihtiyacının giderildiği mekan olmaları gibi.

Osmanlı’da çeşitli dönemlerde kahvehane kurumu kovuşturmaya uğradı. İşsiz güçsüz adamların mekanı haline geldiğinden ulema kahvehanelere karşı çıkmıştır. Kanuni devrinde, 1545 tarihinde Şeyhülislamlığa getirilen Ebussuud Efendi, başarılı bulunduğu için Sultan I. Süleyman’in ölümünden sonra, II. Selim devrinde de görevini sürdürmüş, pek çok önemli fetvalara ilaveten kahve içilmesini yasaklayan bir fetva da vermiştir. Fetvanın gerekçesi, kömürleşmiş her şeyin tüketilmesinin gerçek imana aykırı olduğu idi. Kovuşturmaların en serti ise IV. Murat zamanında olmuştur. Dini taassuptan çok, devletin, aylak adamların siyaset konuşup fesat çıkaracakları korkusu etken olmuştur. Çünkü o dönemde kahvehane insanların buluşup tartışacağı aşağı yukarı tek kamusal mekandı. Ebussuud Efendi’nin fetvasına ve IV. Murat’ın sayıları beş yüzü bulan kahvehanelerin hepsinin yıkılmasını emretmesine rağmen kahve tüketimi artmıştır. 1655’te seyyah Jean Thévenot, o devirde Fransa’da bilinmeyen kahveye, İstanbul’daki düşkünlüğü anlatır. Ama 1842 yılına gelindiğinde Paris’te tüketilen kahve miktarı yetmiş milyon litreye ulaşmış.

1524 yılında Mekke Kadısı halk arasında karışıklığa neden oluyor gerekçesiyle kahvehaneleri kapatmış, İslam bilginlerinden el-Cezeri 1587 tarihli yazmasında kahveyi sağlık açısından değerlendirmiş, kahvenin özellikle ibadet ve zikir için vücudu zinde tutması özelliği nedeniyle toplumun bazı kesimlerinde yaygınlaşması üzerine kapsamlı bir değerlendirme yapmıştır.

Osmanlı’da kadınlar kahveli toplantılar yapmaya başladıklarında epey hakaret ve  alaya maruz kaldılar.

Thevenot, çadırlarda bile cezvenin ateşin üzerinde olduğunu, kahve çekirdeğinin misafirin gözü önünde kavrulduğunu, arkasından taş veya tunç bir havanda dövüldüğünü veya el değirmeninde çekildiğini, tüm bu işlemlerin bizzat evin hanımı tarafından yapıldığını yazmış.

Seyyahlar, Türklerin kahveyi çok sıcak, sade ve çok sert içtiklerini; İstanbullu Hıristiyanların kahveyi şekerle tatlandırdıklarını; saray ve zengin konaklarda her fincan kahveye amber esansı konduğunu; kahvenin bazen karanfil, yıldız anason veya kakule ile çeşnilendirildiğini yazmışlar.

Kahve hakkında basılan ilk kitap, ilk baskısı 1699 yılında yapılan Antoine Galland tarafından yazılan L’Origine et les Progrés du Café olmuştur.

Şimdi, yazım bittiğine göre, sade, tercihan kakuleli, kallavi bir fincanda bol köpüklü bir kahve ısmarlıyorum.

 

Kahve tarımında sıcaklık ve yağış çok önemlidir. Tohumdan ya da çeltikle üretilen kahve bitkisi dikimden 3-4 yıl sonra meyve vermeye başlar. Etiyopya’da Tana Gölü üzerindeki adalarda manastırlar var. Hıristiyan Amhara halkı ada kıyılarında kahve yetiştiriyor. Fotoğrafta kahve fidelerini görüyoruz.

Kahve tarımında sıcaklık ve yağış çok önemlidir. Tohumdan ya da çeltikle üretilen kahve bitkisi dikimden 3-4 yıl sonra meyve vermeye başlar.
Etiyopya’da Tana Gölü üzerindeki adalarda manastırlar var. Hıristiyan Amhara halkı ada kıyılarında kahve yetiştiriyor. Fotoğrafta kahve fidelerini görüyoruz.

Guatemala, Antigua’da gezdiğimiz Bella Vista kahve çiftliğinde açık havada kurutulmakta olan kahve çekirdekleri.

Guatemala, Antigua’da gezdiğimiz Bella Vista kahve çiftliğinde açık havada kurutulmakta olan kahve çekirdekleri.

Bella Vista kahve çiftliğinde kahve çekirdeği kurutma makinası.

Bella Vista kahve çiftliğinde kahve çekirdeği kurutma makinası.

 

Etiyopya’da, kahvenin anavatanı olduklarını hatırlatmak/kabul ettirmek için her uygun yerde kahve noktaları kurulmuş. Üstteki fotoğraf Addis Ababa’da, alttaki ise Aksum’da havalimanındaki kahve köşelerini görüntülüyor. Kahve ile patlamış mısır ikram ediyorlar.

Etiyopya’da, kahvenin anavatanı olduklarını hatırlatmak/kabul ettirmek için her uygun yerde kahve noktaları kurulmuş. Üstteki fotoğraf Addis Ababa’da, alttaki ise Aksum’da havalimanındaki kahve köşelerini görüntülüyor. Kahve ile patlamış mısır ikram ediyorlar.

   Yararlanılan Kaynaklar

  • Kahve-Konyak-Puro, Murat Belge, Sanat Dünyamız, Sayı 60-61.
  • Seyahatnamelerden Seçmeler I: Kahve, Nazlı Pişkin, Yemek ve Kültür, Sayı 9.

 

 

Eylül, Mehmet Rauf

Eylül, bir platonik aşk romanı. 1901 yılında yayımlanmış ve büyük ilgi görmüş, beğenilmiş, hatta edebiyatımızda ilk mükemmel ve tam bir ruhi tahlil romanı sayılmış.

Benim okuma listeme dahil oluşu ise 2012 yılında Notos tarafından 192 yazar ve eğitimciye hazırlatılan 100 Temel Eser listesinde yer alması. Notos bu listeyi açıkladığında MEB tarafından hazırlanan 100 Temel Eser listesi ile karşılaştırdım. MEB listesine sadece aramızdan ayrılmış yazarları almış, söylentilerden kaçınmayı, doğru bir liste hazırlamanın önünde tutmuştu. Tabii bir de tam doğru liste olabilir mi, liste yapılması doğru mudur gibi konular var. Ancak ben yol gösterici olduğunu düşünüyorum. Notos listesinde yer alıp da okumamış olduklarımı okumaya karar vermiştim, sıra Eylül’e geldi.

Mehmet Rauf’un Eylül adlı romanı Notos listesinde 99. sırada yer alırken, MEB’de yok. Belki de bir yasak aşkı konu aldığı içindir, bilmiyorum.

İki erkek bir kadından oluşan aşk üçgeninde aşkla evlilik ahlakının çatışması işlenmiş, Mehmet Rauf, bu yasak aşka hoşgörüyle yaklaşmıştır.

Bu Servet-i Fünun romanında, 19. yüzyıl sonlarında Batı’da güçlenen estetizm akımından etkilenme çok bariz. Murat Belge  estetizmi, romantizmin sulandırılmış devamı, olarak tanımlıyor. Bu akımda, hayatın en yüksek değeri güzeldir, aşk bir çeşit din haline gelmiştir, ölüm aşkın en yüksek mertebesi olarak kabul edilir, aylaklık bir yaşam biçimidir, kadın çelimsiz ve nazenindir, en sık yaptığı iş gözyaşı dökmektir, üretken olmak aşağı sınıflara özgü bir iştir, estetikçi asalak tip eyleme geçemez, olumlanan tip, ince zevkleri olan  estetikçi aydın tipidir.

Eylül, Türk romanının ilk psikolojik romanı olarak tanınmış, ” görüş açısına” da çağdaş romanlar gibi yer vermiş olmasına rağmen, Berna Moran, bu tekniğin ilkin Recaizade’nin Araba Sevdası’nda kullanıldığına dikkat çeker. Bu tekniği tutarlı bir tarzda kullanan ise 1949 yılında yayımlanan Matmazel Noralya’nın Koltuğu adlı romanı ile Peyami Sefa olmuş.

Mehmet Rauf’un yapısal olarak karamsar bir kişi olduğu, intihara teşebbüs etmiş olduğu, kendisinin Tevfik Fikret’in karısına büyük bir aşkla vurulmuş olduğu, bu sebeple başına çok şey geldiği, romandaki aşık karakterinin yaratılmasında kendi kişisel yaşantısının büyük payı olabileceğini okudum. Aşık oluş süreçlerini çok iyi anlatması da biraz buna bağlanıyor. Cinselliğin çirkinliğine inanılırken, eldiven motifi ile cinsel fetişizme de yer veriliyor.

Mehmet Rauf süslü ve uzun cümleler yazmayı tercih etmiş. Romanda  eylem az, zihin durumlarının anlatımları uzun tutulmuş. Eylül ayında yaprakların dökülmesi ile ruh hallerinin paralelliği, Eylül ayından hüzün ve matemden başka bir şey beklenemeyeceği  vurgulanırken, sevgiliye kavuşup ölme motifi bir çok kez tekrar ediliyor ve okuyucu romanın sonuna hazırlanıyor. Eylül, yüzyıl sonra da okunabiliyor. Dilin sadeleştirilerek günümüz okurunun anlayacağı hale getirilmesi  eski ifadelerin yanına parantez içinde yazılan yeni ifadelerle Sabahattin Çağın tarafından çok başarılı bir şekilde yapılmış. Özgür Yayınları’ndan iyi bir iş.

 

Yararlanılan Kaynaklar

Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, cilt 1, İnkilap Kitabevi
Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar, YKY
Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Romanı, Adam Yayınları