Etiket arşivi: MOMA

Çağdaş Sanata Varış 315|Çağdaş Dönemde Müzik 2

  • Çağdaş Dönem’de müzikte de alternatif yaklaşımlar, disiplinler arası çalışmalar, sıra dışı mekanlarda gösterimler, multimedya ögelerinden yararlanma, farklı dönemler ve müzik türleri arasında etkileşim kuran performanslar gerçekleştirilmiştir.
  • York Üniversitesi gibi bazı yükseköğrenim kurumlarında sanat, mimari, matematik, kozmoloji, müzik ve bilim arasındaki disiplinler arası etkileşimleri keşfetmeyi amaçlayan Müzik Araştırmaları Merkezi bulunuyor.
  • Patti Smith’in Land 1975-2002 adlı albümünün metinlerini ünlü yazar Susan Sontag kaleme aldı. 11 Eylül’de ülkesi ABD’yi eleştirmesiyle çirkin saldırılara maruz kalan Sontag’ın Patti Smith’le yaptığı iş birliği iki radikal sanatçının çağdaş bir uğraşı oldu.
  • Konserlere, genelde bir tiyatro sanatçısının da anlatıcı olarak katılması çağımıza ait bir uygulama.
  • Çağdaş, Klasik ve Caz müzikte ustalık gösterebilen; trompetçi, doğaçlama sanatçısı ve besteci Markus Stockhausen (1957-)gibi müzisyenler çağımızı yansıtıyor.
  • Artık, Pierre Boulez, Julia Morrison, Yannis Xenakis gibi bilgisayar kullanarak beste yapan sanatçılar var.
  • Enstalasyon/Yerleştirme Sanatı’na ses yerleştirmeleri de dahil oldu. Kanadalı sanatçı Janet Cardiff (1957-), 2001 yılında gerçekleştirdiği ses yerleştirmesi Kırk Sesli Motet’te, Thomas Tallis’in elden geçirilmiş eserini kullanmış, besteyi bir ses etkinliğine dönüştürmüş, galeri mekanına yerleştirilen kırk hoparlörün her birinden farklı bir şarkıcının sesi yayınlanmıştır. Galeri mekanında gezinenler, yerlerini değiştirdikçe, işittikleri ses karışımı da değişmiştir. Sanatçı, partneri George Bures Miller ile birlikte 1995 yılından bu yana ses yürüyüşleri de düzenlemektedir. Sanatçılar, çok kanallı kayıt teknolojisi kullanılarak üretilen sesi, katılımcılara verdikleri taşınabilir müzik çalardan dinletirken, müziğin dinleyicilerin çevrelerine ilişkin algılarını radikal şekilde değiştirdiği öne sürmektedir.
  • ABD’li sanatçı Jennifer Allora (1974-) ile Küba doğumlu sanatçı Guillermo Calzadilla (1971-) 2008 yılında bir Performans-Heykel-Resital-Dans eseri ürettiler. Önce 20. yüzyıl başında üretilmiş bir Bechstein piyanoyu hazırladılar: Piyanonun kuyruk kapağı üstünde, ayakta duran bir piyanistin sığabileceği büyüklükte bir delik açtılar; iki oktavı kullanım dışı bırakıp geri kalan telleri işlevlerini yerine getirecek şekilde korudular; piyanonun pedallarını ters yöne çevirdiler. İcracı bir yandan piyano çalarken bir yandan da önceden belirlenmiş koreografiye göre piyanoyu mekan içinde sürekli hareket ettirecekti. Çalınacak eser Hitler’in en sevdiği bestelerden biri olan Neşeye Övgü (Beethoven, Dokuzuncu Senfoni’nin bir bölümü, 1824), 1942 yılında Wilhelm Furtwängler yönetiminde Hitler’in doğum gününde bir Bechstein ile çalınmıştı. Neşeye Övgü ayrıca Irkçı politika ile yönetilen Rodezya’nın (Zimbabwe’nin eski adı) ulusal marşı idi; Kültür Devrimi sırasında Çinliler tarafından benimsenmişti ve Avrupa Birliği’nin marşı idi. Sanatçı ikilinin küresel siyasetin alegorisini yaptıkları pek çok eseri bulunuyor.
Çeşitli sanatçılar tarafından icra edilen Dur, Onar, Hazırla: Hazırlanmış Piyano için Neşeye Övgü Çeşitlemeleri’ni MoMA’da Jun Sun çalarken. Fotoğraf:  Ángel Franco/The New York Times

Çeşitli sanatçılar tarafından icra edilen Dur, Onar, Hazırla: Hazırlanmış Piyano için Neşeye Övgü Çeşitlemeleri’ni MoMA’da Jun Sun çalarken.
Fotoğraf: Ángel Franco/The New York Times

 

Çağdaş Sanata Varış 306|Çağdaş Dönemde Sergileme 1

  • Ortaçağ’da Kıta Avrupası ülkelerinde aristokratlar ve eğitimli insanların heykeller, tablolar, tabiat bilimi numuneleri ve ender eserleri bulundurdukları nadire kabinesi denen yerler vardı. Kraliyet koleksiyonlarına ve asillere ait sanat eserleri özel günlerde halka ve gezginlere açılırdı.
  • Paris’te Napoléon Müzesi 1793’te açıldı ve modern müze kavramını şekillendirdi: Sanata sürekli erişim imkanı yalnızca imtiyazlı kesime mahsusken, Napoléon Müzesi’nden sonra sanat eserine erişmek her kesimden insanın temel hakkı haline geldi. Esas amacı sanatı öğretmek olmayan müzede, sanat eserleri tasnif edilmemişti.
  • Modern müzeler, nadire kabinelerini, sarayın ve kilisenin himayesindeki koleksiyonların arkasındaki sembolik anlamlandırma düzenini yıkarak Tanrı’nın, imparatorun, aristokrasinin yerine insanlığın temsillerini koydu; devlet eliyle kuruldu ve örgütlendi; tarih ve ulus yaratmak önemsendi. İlk modern müze olan Louvre ve ondan birkaç yıl arayla kurulan Brera, Prado, Rijksmuseum, İngiliz Ulusal Galerisi, Prusya Devlet Müzesi’nin milliyetçi ya da ulusçu olduğu söylenebilir.
  • Louvre, British Museum, Berlin Müzesi, Viyana Müzesi, Metropoliten modern müzeler. Bunlara evrensel müzeler de deniyor. Bu müzeler, büyük ölçüde, kolonyal dönemde yapılan talanla kuruluyorlar. Dolayısıyla buralarda bütün uygarlık tarihinden kültür değerleri yer alıyor.
  • Jacques Louis David (1748 – 1825), Bourbon Hanedanı’na ev sahipliği yaptığından tüm monarşik çağrışımları beraberinde getiren Louvre’a sanat eserlerini ekollere ayırarak sınıflandıran, sanata eğitsel bir hava katan bir düzen getirmişti; bu düzene ansiklopedik müze modeli de denebilir.
  • 1936 yılında Walter Benjamin (1892-1940), fotoğraf-sanat yapıtı ilişkisini irdelediğinde, bu yeni icat ile sanat yapıtının halesini yitireceği neticesine varıyordu. Sanat yapıtının çoğullaşmasıyla ilişkili olan halenin yok edilişi, fotoğraf ve reprodüksiyonla alakalı olduğu kadar müzeleşme ile de ilgilidir. Çoğaltma işlemi aynı yapıtın ya da yapıtın farklı zamanda yeniden üretilmesi ile farklı müzelerde yerini alabilir.
  • André Malraux (1901-1976) ise fotoğrafın, sanat yapıtına erişimi çok kolaylaştıracağını, hatta sanal bir müze (Le Musée Imaginaire) imkanı yaratacağını öne sürüyordu.
  • Modern sanat müzesi zamanla sanatı samimiyetsiz bir haz kaynağı olarak algılayarak teşhir etmekle; izleyici ile eser arasına estetik bir uçurum koymakla; sanat eserini pleksiglas kafeslere hapsetmekle; eseri hayatın dışında tutmakla eleştirilmiştir.
  • Müze-eser ilişkisini gayet açık ve net biçimde tanımlayan MoMA, 1950’lerin saf form ve soyut güzellik mabedi idi. Eserler dünyadan tümüyle tecrit edilmiş olarak döşemeleri cilalı, beyaz çıplak duvarlı galerilerde solgun, soğuk ışıklar altında sergilenirdi. 1983 yılında müzeye birkaç pencere eklendi. Eserler, sokaktan görülebilecek şekilde düzenlendi ve dış dünya pencereden içeri girerken, sanat da dışarı sızdı. 1990 yılında yöneticilik görevine başlayan sanat tarihçisi ve Armani takım elbiselerinin mankenliğini de yapmış Kirk Varnedoe’nun (1946-2003) müzede açtığı, gücünü popüler kültürden alan High & Low sergisi ile Greenberg’çü anlayış sona erdi.
  • d’Orsay Müzesi’nin İtalyan kadın mimar Gae Aulenti (1927-2012) müzedeki aristokratik sanat geleneğine itiraz ederek, eskinin şaheserlerini henüz ünlenmemiş eserler ve dönemin dekoratif sanat örnekleri ile yan yana sergiledi.
Domus, Museum of Mankind, La Coruna, Galiçya, İspanya. Mimarlar César Portela ve Arata Isozaki, 1991-1995. Minimalist Japon mimar Isozaki, Modernist ustaların yaptığının tam tersini yapmakta; biçimleri metafora uğratarak, onları bir araya getiren temel tasarım kurallarını bozmaktadır. Isozaki, kendisini şizo-eklektik olarak tanımlıyor. Isozaki günümüz Japon mimarlığının süper starı olarak kabul ediliyor. Bu mimar ve eserleri hakkında daha fazla bilgi için Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümünden Mustafa Kandil'in '95/262 Mimarlık Dergisi'ndeki yazısından yararlanabilirsiniz. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Domus, Museum of Mankind, La Coruna, Galiçya, İspanya.
Mimarlar César Portela ve Arata Isozaki, 1991-1995. Minimalist Japon mimar Isozaki, Modernist ustaların yaptığının tam tersini yapmakta; biçimleri metafora uğratarak, onları bir araya getiren temel tasarım kurallarını bozmaktadır. Isozaki, kendisini şizo-eklektik olarak tanımlıyor. Isozaki günümüz Japon mimarlığının süper starı olarak kabul ediliyor.
Bu mimar ve eserleri hakkında daha fazla bilgi için Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümünden Mustafa Kandil‘in ’95/262 Mimarlık Dergisi’ndeki yazısından yararlanabilirsiniz.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • ABD’li estetik teorisyeni Arthur C. Danto’ya (1924-) göre mimari açıdan müzenin muadili mabettir. Kişi, müzede kendini yüce hisseder. Karl Friedrich Schinkel (1781-1841) Berlin’deki Altes Museum’u kaya podyum üzerinde yükseltmiştir; Mies van der Rohe (1886-1969) de Berlin Müzesi’nde benzer bir yaklaşımı benimsemiştir. Podyumun üzerinde duran, sıradanlığın dışında ve üzerindedir. Her podyum bir merdivene muhtaçtır, merdivenden çıkıp inmek dönüşüm geçirmektir. Müzeden dönüşüm geçirmiş olarak çıkılır, der.
  • 1960’ların başlarına kadar müzelerin dış tasarımları, ya klasik dönem tapınaklarını ya da Rönesans köşklerini andırmaktaydı. Mimari yoluyla aurayı/haleyi yansıtmak önemsenmiştir.
  • Ama 1929 yılında kurulan MoMA, inşa edilirken podyum üzerinde yükseltilmemiş, giriş merdiven çıkmadan, sokak seviyesindeki cam kapıdan yapılır. Müze, hayatın akışı ile aynı düzlemdedir. Kapılarını sanatsal fotoğrafçılığa açan ilk müze olan MoMA’da zamanın tasarım harikaları da sergilenmeye başlamıştır.

 

Çağdaş Sanata Varış 283|Çağdaş Enstalasyon 3

Tree, Simon Heijdens, 10th Anniversary, Austin Texas 2014. Sanatçının MoMA ve Victoria & Albert Museum’da sergilenen 2004 yılında ortaya koyduğu en ünlü ışık Enstalasyonu 10. yılında Texas’da sergilendi. Eser bu on yılda dünyada pek çok şehri gezmiş. Fotoğraf:www.simonheijdens.com

Tree, Simon Heijdens, 10th Anniversary, Austin Texas 2014.
Sanatçının MoMA ve Victoria & Albert Museum’da sergilenen 2004 yılında ortaya koyduğu en ünlü ışık Enstalasyonu 10. yılında Texas’da sergilendi. Eser bu on yılda dünyada pek çok şehri gezmiş.
Fotoğraf:www.simonheijdens.com

The Tribute in Light,  Julian LaVerdiere ve Paul Myoda.  Japon-Amerikalı heykeltıraş Paul Myoda (1967-), ışıklı ve hareketli eserlerini teknolojiyi kullanarak, yeni medya ve endüstriyel materyallerle yapıyor.  1971 doğumlu tasarımcı Julian LaVerdiere ile Myoda, 11 Eylül saldırılarıyla yıkılan Dünya Ticaret Merkezleri’nin anısına bir ışık Enstalasyonu gerçekleştirdiler. Eser, ışıktan iki dikey kolon ile yıkılan binaları canlandırıyor. Havanın bulutlu olmadığı gecelerde ışıktan kolonlar 100 km öteden görülebiliyor. Eser her yıl anma için tekrar canlandırılıyor. Ancak ışıklar, göçmen kuşları hapsediyor. Kuşların kaçabilmesi için, ışıkların 20 dakikalık aralarla söndürülmesi gerekiyor. Fotoğraf:en.wikipedia.org- Dan Nguyen.

The Tribute in Light, Julian LaVerdiere ve Paul Myoda.
Japon-Amerikalı heykeltıraş Paul Myoda (1967-), ışıklı ve hareketli eserlerini teknolojiyi kullanarak, yeni medya ve endüstriyel materyallerle yapıyor.
1971 doğumlu tasarımcı Julian LaVerdiere ile Myoda, 11 Eylül saldırılarıyla yıkılan Dünya Ticaret Merkezleri’nin anısına bir ışık Enstalasyonu gerçekleştirdiler. Eser, ışıktan iki dikey kolon ile yıkılan binaları canlandırıyor. Havanın bulutlu olmadığı gecelerde ışıktan kolonlar 100 km öteden görülebiliyor. Eser her yıl anma için tekrar canlandırılıyor. Ancak ışıklar, göçmen kuşları hapsediyor. Kuşların kaçabilmesi için, ışıkların 20 dakikalık aralarla söndürülmesi gerekiyor.
Fotoğraf:en.wikipedia.org- Dan Nguyen.

  • 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamındaAvusturyalısanatçı Waltraut Cooper (1937-) İstanbul’da da ışık Enstalasyonları gerçekleştirmişti.
  • Çağdaş Dönemde ses Enstalasyonları da öne çıkmaya başladı. İlk akla gelen sanatçılardan biri, İsviçreli Zimoun (1977-). Kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçı olan Zimoun, Bern’de yaşıyor. Eserleri ses heykelleri, ses mimarisi ve Enstalasyon sanatı olarak adlandırılıyor. Zi­moun’un ses hey­kel­le­ri­ her izleyene farklı duygular (huzur, rahatsızlık vb.) yaşatıyor. Sesle büyülü bir dünya yarattığı söyleniyor. Sesin tüm imkanlarını araştıran sanatçının Yerleştirmelerinde sesi mimari bir öge gibi kullandığı, onunla mekanı yarattığı, izleyiciyi de bu deneyimin bir parçası haline getirdiği düşünülüyor. Ya­rat­tı­ğı ha­re­ket­li ses hey­kel­le­ri ge­nel ola­rak kü­çük ve çok sa­yı­da me­ka­nik ta­sa­rı­mın bir­leşiminden oluşuyor. Zi­mo­un’un fütü­ris­tik ta­sa­rım­la­rı­na ge­nel ola­rak ro­bo­tik çağ­rı­şım­lar, sa­de­lik ve ka­os ha­kim­dir.
  • Eserle­rin­de doğ­ru akım elek­trik mo­tor­la­rı, tit­re­şim mo­tor­la­rı, van­ti­la­tör­ler, mikrofonlar, hoparlörler, me­tal tel­ler, eski mobilyalar, karton kutular ve plas­tik tor­ba­lar gi­bi çok ba­sit elemanlardan ya­rar­la­nır. Bu basit elemanları doğru kullanarak bir orkestra yaratır. Ay­nı ta­sa­rım­la­rın çok sa­yı­da tek­rar­lan­ma­sıy­la bü­yük bir ala­na ya­yı­lan eser, su­nul­du­ğu or­ta­mı da ken­di­si ya­ra­tır. Zi­mo­un eserini yer­leş­tir­di­ği or­ta­mı, bı­rak­tı­ğı boş­luk­la­rı, ese­re ya­kın­dan ve­ya uzak­tan ba­kıl­dı­ğın­da fark­lı et­ki­ler yaratacak şe­kil­de ta­sar­lar. Hey­ke­lin üret­ti­ği ses, rast­lan­tı­sal de­ğil, bi­linç­li ola­rak plan­lan­mış ses­tir. Zimoun, İsviçre’deki ve ABD’deki bazı üniversitelerde mi­sa­fir eği­tim­ci de olmuştur.
  • Zimoun, 2003’te gra­fik ta­sa­rım­cı­sı Marc Be­ek­hu­is ile benzer çalışmalar üreten sanatçılar arasında paylaşım olanağı sağlayan Leerraum adlı bir network yarattı. Bu platformda CD, DVD yayınlanabiliyor ve sergiler düzenlenebiliyor.
    Dünyada pek çok takipçisi olan ve çok ödüllü bir sanatçı olan Zi­mo­un’un ça­lış­ma­la­rı­nın vi­de­ola­rı­nı http://vi­me­o.com/zi­mo­un si­te­sin­den iz­le­nebilir.
 Zimoun’un 2009 yılında 25 adet ağaç kurdu, ağaç parçası, mikrofon ve ses sistemi ile yarattığı ses heykelinin görüntüsü. Zi¬mo¬un, San Francisco’daki bir ser¬gi¬si¬nin içe¬ri¬ği¬ni oluştur¬ma¬dan ön¬ce Zü¬rih Üni¬ver¬si¬te¬si Ya¬pay Ze¬kâ La¬bo¬ra¬tu¬va¬rı'nda, Lo¬zan Üni¬ver¬si¬te¬si Eko¬lo¬ji ve Ev¬rim bö¬lü¬mün¬de ka¬rın¬ca¬la¬rın dav¬ra¬nış¬la¬rı¬nı in¬ce¬le-miş. Fotoğraf:zimoun.net


Zimoun’un 2009 yılında 25 adet ağaç kurdu, ağaç parçası, mikrofon ve ses sistemi ile yarattığı ses heykelinin görüntüsü.
Zimoun, San Francisco’daki bir sergisinin içeriğini oluşturmadan önce Zürih Üniversitesi Yapay Zekâ Laboratuvarı’nda, Lozan Üniversitesi Ekoloji ve Evrim bölümünde karıncaların davranışlarını incelemiş. Fotoğraf:zimoun.net

 

Öğrenme

“Jean-Claude Carriére: Sınırsız bir malumat toplamı elimizin altında olduğuna göre, hafıza ne ifade eder? Sormadıklarımıza bile cevap verebilecek elektronik bir hizmetçi yanımızda olduğunda, bilecek ne kalacak bize? Ne öğrenmemiz gerekecek?

Umberto Eco: Sentez sanatını.

Jean-Claude Carriére: Evet, öğrenme eyleminin kendisini. Çünkü öğrenmek, öğrenilen bir şeydir.

Umberto Eco: Hafızanın bir kısmı kitaplara, makinelere havale edilmiştir, fakat elindeki gereçlerden en iyi şekilde yararlanmayı bilme zorunluluğu bakidir.”

Book 4, Lucas Samaras, 1962. Yunanistan doğumlu ABD’li sanatçı Samaras (1936-), 1960’lı yıllarda bir dizi Sürrealist esintili kutular yapmaya başladı. Bunları kişisel eşyaları, iğneler, aynalar, kırık camlar, renkli boncuklarla birleştirdi.  Kutuları, oda boyutunda Yerleştirmeler ve kendi ilginç portreleri izledi. Kutuları gibi Kitap adlı eseri de kendi içinde bir dünya. Kitap, Samaras’ın yazdığı sekiz öykünün yanı sıra bazı sürprizleri de barındırıyor: küçük, açılan pencereler; cepler, katlanmış sayfalar, gizli broşürler gibi. Kitap, toplu iğneler, sofra bıçağı, jilet, alüminyum folyo, cam kırığı, makas ve plastik bir çubuk da içeriyor. Eser, “Kitaplar Tehlikelidir” mesajı ile New York’ta, Museum of Modern Art’da (MoMA) sergileniyor. Fotoğraf: Pinterest

Book 4, Lucas Samaras, 1962.
Yunanistan doğumlu ABD’li sanatçı Samaras (1936-), 1960’lı yıllarda bir dizi Sürrealist esintili kutular yapmaya başladı. Bunları kişisel eşyaları, iğneler, aynalar, kırık camlar, renkli boncuklarla birleştirdi. Kutuları, oda boyutunda Yerleştirmeler ve kendi ilginç portreleri izledi. Kutuları gibi Kitap adlı eseri de kendi içinde bir dünya. Kitap, Samaras’ın yazdığı sekiz öykünün yanı sıra bazı sürprizleri de barındırıyor: küçük, açılan pencereler; cepler, katlanmış sayfalar, gizli broşürler gibi. Kitap, toplu iğneler, sofra bıçağı, jilet, alüminyum folyo, cam kırığı, makas ve plastik bir çubuk da içeriyor. Eser, “Kitaplar Tehlikelidir” mesajı ile New York’ta, Museum of Modern Art’da (MoMA) sergileniyor.
Fotoğraf: Pinterest

 

Yararlanılan Kaynak

  • Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın, Umberto Eco ve Jean-Claude Carriére, Can Yayınları, 2010.

 

Çağdaş Sanata Varış 221| Postmodern Sinema 7 Kadın Yönetmenler

  • Lacancı psikanalizde, erkeksiliği tanımlayan, fallus değil, bir gösterendir: hadım edilmenin göstereni. Yani bu bir dışsal eklentidir ve bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır. Bir erkeğin erkeksiliğini tanımlayan kendi otoritesinin dayandığı bir dış fallik gösterenle girdiği ilişki tarzıdır. Bunu, ona otorite bahşeden bir Öteki figürünün dikkatini çekmek için kullanır, diye yorumlar Slavoj Zizek.
  • Lacan’ın bakış ve hadım edilme üzerine tezleri, feminist film kuramının odak noktası olmuştur. Britanyalı feminist film teorisyeni Laura Mulvey’e (1941-) göre, Hollywood sinemasının ataerkil düzeni kadınların erkeklerde uyandırdığı hadım edilme korkusuna iki çözüm getirir: kadındaki bu eksikliğin, yaptığı bir yanlıştan dolayı cezalandırılmış olmasının bir parçasıdır ya da fetişleştirilerek vücudunun herhangi bir bölümüne önem atfedilir. Erkek izleyiciler, erkeğin hadım edilme endişesini yok eden kadın imgesini fetişleştiren sinemayı izlerken haz duyar.
  • Feminizm’in ilk dalgası 1800’lü yılların sonlarına, ikinci dalgası 1960’lı yıllara tarihlendirilir.
Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde. Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

Oscar Ödülü getiren The Hurt Locker filmi ABD’de CIA’in gizli bilgileri film yapımcılarına sızdırdığı konusunda tartışma yaratmıştı. Kathryn Bigelow filmin çekiminde.
Fotoğraf: cuarts.wordpress.com

  • 1970’lerden günümüze, Amerikan film endüstrisine giren birçok kadın olmuştur. Önceleri endüstri, kadınları yönetmenlik veya prodüksiyon gibi üst düzey işlerden büyük ölçüde dışlayan erkeklere özel bir alandı.
  • 1895-1920 döneminde yalnızca Alice Guy Blaché ve Louis Weber yönetmen olarak çalışmıştı. Hollywood’un klasik döneminde ise yalnızca Dorothy Arzner ve Ida Lupino vardı.
  • Joan Micklin Silver, ana akım stüdyo filmlerine geçmeden önce, 1970’lerde bağımsız filmlerde yönetmenliğe başlamıştır. Gale Ann Hurd de, bağımsız prodüksiyondan Terminatör filmleri (1984,1991,2003), Uçurum (1989), Dante Yanardağı (1997) ve Hulk (2003) gibi stüdyo filmlerine geçmiştir.
  • Susan Seidelman, düşük bütçeli bağımsız film sektöründe çalışmış, ilk filmi Smithereens (1982), Cannes Film Festivali’nde ödül alan ilk bağımsız Amerikan filmi olmuştur. Daha sonra Desperately Seeking Susan (1985) gibi daha büyük bütçeli stüdyo filmlerine geçmiştir. Yönetmenin bütün filmlerinde güçlü bir kadın başkahraman vardır ve kadınları, dışarıdan birinin görüş açısı ile değil, içeriden bir görüş açısıyla sunar.
  • Pek çok kadın yönetmen kariyerlerine istismar filmleri yaparak başlamıştır. Stephanie Rothman The Velvet Empire (1971) filminde bir erkeği kurban rolüne koyarak alışılagelmiş janr geleneklerini tersine çevirir.
  • Bazı kadın yönetmenler film okulu mezunu iken, bazıları oyunculuktan yönetmenliğe geçmiştir.
  • Sanat okulu mezunu Kathryn Bigelow, uzun metrajlı filmlerinde, Hollywood’un geleneksel maskülen film janrlarına Avrupa Sanat Sineması yaklaşımı uygular. Bu janrları bir tek filmde birleştirerek karma janrlar oluşturur. Örneğin 1987 yılı yapımı Near Dark (Karanlık Bastığında) filmi, korku-vampir filmi ve Western arasında karma bir filmdir. Filmleri janrları karıştırırken bir sanat filmi duyarlılığı içerir. Bigelow’un filmleri karamsar, mavi tonlarda, aydınlatma ve dokulara dayalı güçlü, ayırt edici görsel bir stile sahiptir. Kurgu hızları ya çok yavaş, ya çok hareketlidir. Filmleri daima klasik filmlere saygı ögeleri içerir. 1981 yapımı klasik Hollywood filmi ile yeraltı filmi estetiğini birleştiren Loveless (Sevgisiz), klasik Hollywood motosikletli genç filmlerine bir saygı ifadesi ve yeniden tanımlama amacı taşır. Filmlerindeki en yaygın karakterlerden biri çift cinsiyetli kadındır. Filmlerinde tecavüz sahnesi gösterilmez, işlenen ensest suçu ima edilir.
  • Mary Lambert ve Kathryn Bigelow, kadın yönetmen etiketini; kadın estetiği, kadın gözü gibi kavramları zayıflatıcı ve cinsiyetçi bulur; onlara göre yönetmenlik, cinsiyete göre tanımlanan bir meslek değildir. Her iki yönetmen de, genelde maskülen olduğu düşünülen janrlar olan korku ve aksiyon filmleri yapmayı tercih etmiştir.
  • Kathryn Bigelow ve Mark Boal, The Hurt Locker (2008) filmi ile Akademi’nin En İyi Yönetmen Ödülünü almıştır. 2011 yılında MOMA’da Crafting Genre: Kathryn Bigelow adlı bir sergi açılmıştır.