Etiket arşivi: Modernite

Şiddet 3

Şiddet Nedir?

Diğer bir kişiye/gruba/topluma, kasıtlı olarak fiziksel ve/veya psikolojik zarar ya da acı vermeye yönelik davranış saldırganlıktır ve türleri vardır.

*Zarar vermeyi, incitmeyi amaçlayan faaliyetsizlik hali pasif saldırganlıktır.

*Bir amaca ulaşmak için gösterilen saldırganlık araçsal saldırganlıktır. Ana amaç saldırganlık değil, hedefe ulaşmaktır.

*Öfke ya da kızgınlık duygusuyla ortaya çıkan düşmanca saldırganlık,bir başka türdür.

*Toplum tarafından onaylanan özgeci saldırganlık, genelde kendini korumaya yöneliktir.

*Suikast, dövme, cinayet, saldırı gibi toplumsal normları çiğneyen ve onaylanmayan saldırganlık, anti sosyal saldırganlıktır.

*Toplum kurallarının içinde olan ve açık bir onay verilmese de meşru olarak algılanan izin verilmiş saldırganlık için maçlarda gösterilen sözel taşkınlıkları örnek verebiliriz. Barışçı bir toplum için, saldırgan enerjinin sosyal olarak kabul edilebilir yollarla boşaltılması, yıkıcı saldırganlıktan kaçınmak için önem taşır. Yarışmacı sporlar, bir sosyal supap olarak görülür.

İnsanın şiddete başvurdukça kendini daha az kırılgan hissettiği, şiddet uygulamanın güç duygusunu artırdığı düşünülüyor.

Şiddete başvurmak, güçsüzlüğü çaresizce güce dönüştürme çabasıdır. Gerçekten güçlü olan (hükümdar, baba vs) iktidarını sürekli şiddet tehdidine borçlu değildir. Zorla ele geçirilen güç kırılgandır; bu iktidar, şiddetin neden olduğu çatlaklar yüzünden yıkılır.

İktidar olayı ile hiç ilgisi olmayan bir şiddet olayı da mümkündür.

Şiddet, özü gereği bölücüdür.

Şiddet yıkar ve geride bir boşluk bırakır.

Şiddet, sınırları ortadan kaldırır, ölçüsüzdür.

Verili ölçüyü aşan HER ŞEY şiddet içerir.

Fransız filozof Simone Weil (1909-1943), 1940’da kaleme aldığı İlyada, ya da Şiirin Gücü adlı denemesinde “Şiddet ona kulluk eden herkesi şeyleştirir” diye yazıyor.

Antik toplum bir kan toplumu iken modern toplum bir ruh toplumudur. Arkaik toplumdaki dışsal şiddet, ruhun yükünü hafifletir. Modernitede ruhsallaşan şiddet, psikolojiye içkin şekiller almıştır.

Arkaik dünyada insan şiddetten bizzat kendisi şiddet uygulayarak korunur. Ölmemek için öldürür. Güç, henüz bir iktidar ilişkisi anlamına gelmez. Savaşçı öldürdüğü herkesin kuvvet özüne (Mana) sahip olur ve yendiği düşmanın bir vücut parçasını üzerinde taşıyarak biriktirdiği manaları vücuduna aktarmış olurdu. Reisi özel kılan şey manasıydı, manasını kaybederse egemenliğini yitirirdi.

Modern öncesi toplumda şiddet her yerdedir, alenidir, sahnelenir, iktidarın aracıdır. Modernitede şiddet sergilenmez, gizlenir; sahneden, odalara geçer.

Geç modernitenin öznesi, kapitalist üretim ilişkileriyle bağlantılı olarak, kendini bir proje haline getirir ve tükenişe kadar kendini sömürür. Proje, başarıya ve performansa odaklı öznenin kendine yönelttiği şiddete dönüşür.

21. yüzyıldaki siber savaşın faili ise görünmezdir.

İsimsiz, İnci Eviner, 2003. Baksı Müzesi koleksiyonu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İsimsiz, İnci Eviner, 2003.
Baksı Müzesi koleksiyonu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Şiddetin dönüşümüne baktığımızda:

*Egemenlik toplumunda kafa kesme, işkence,

*Disiplin toplumunda deformasyon,

*Başarı ve performans toplumunda depresyon söz konusudur.

Ya da;

*Modern öncesi toplumda kelle uçurucu (dekapitasyon) bir şiddet egemendi.

*Modern toplumda hakim olan disiplindir; şiddet türü deformasyondur.

*Geç modern toplumda artık olumluluğun şiddeti egemendir; bu yeni şiddetin patolojik tezahürü ise depresyondur.

Doğadaki tüm canlı türlerinin hayatta kalmak için kullandığı savunma ve saldırı birçok bilim insanına göre içgüdüsel şiddettir.

Arkaik öldürme edimi, yırtıcı hayvan statüsü elde etme, yani av hayvanı statüsünden çıkma çabası olarak yorumlanır.

Bir toplum, kendini şiddet ve savaş tanrısıyla özdeşleştirince, kendisi saldırgan ve şiddete eğilimli olur. Öldürücü şiddet bir büyüme, güç, iktidar ve hatta bir ölümsüzlük duygusu üretirdi. Tıpkı Roma ve Aztek toplumunda olduğu gibi.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 248|Küreselleşme / Yerelleşme

  • Tahsin Saraç, hazırladığı Fransızca-Türkçe Sözlükte küreselleşmeyi dünyacalaşma olarak Türkçeleştirmiş.
  • Amin Maalouf, küreselleşme kültürdeki çeşitliliği bir yandan tehdit ederken, bir yandan da tehdit altındaki kültürleri korumak isteyenlere bu fırsatı tanıyor, diyor. Küreselleşme çok yönlüdür; metalaşan küreselleşme ve finansal küreselleşmeden bahsedebileceğimiz gibi, küreselleşmenin dini ve kültürel boyutlarından da bahsedebiliriz.
  • Hasan Bülent Kahraman’agöre küreselleşme kapitalist dönemin önemli bir kırılma noktasıdır. Yerleşik kurumlaşmanın ve onu hazırlayan mantığın eleştirisi en üst noktaya bu dönemde ulaşmıştır. Soğuk Savaş dönemini belirleyen anlayış ve kurumlar bu dönemde yeni bir yapılanmaya tabi tutulmuş; bu dönem, yeni bir demokrasi anlayışının oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bu dönemde Platonik Batı metafiziğinin sonuna gelinmiş, daha Aristocu bir anlayış ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Kant estetiğinin ciddi bir sarsıntı geçirmesi ve Duchamp anlayışının dönüştürülmesi sanatın en önemli çıkışları olmuştur. Küreselleşme ile birlikte somutlaşan ırkçılık, ayrımcılık, yoksulluk karşıtı politikalar, siyasal İslamcı hareketler sanatın ifade alanı içine soktuğu kavramlar olmuştur.
Bayrak, Serkan Demir, 2015. Dikenli tel üzerine oyun hamuru. Fotoğraf: www.artsumer.com

Bayrak, Serkan Demir, 2015.
Dikenli tel üzerine oyun hamuru.
Fotoğraf: www.artsumer.com

  • Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, Oryantalizm kavramının güç kazanmasıyla sömürgecilik sonrası çözümlemeleri devreye girdi. Bu, Batı dışı toplumların kendi geçmişleri ve özgün kimlikleriyle bütünleşme çabalarını beraberinde getirdi. Sömürgecilik sonrası kültürel çalışmalar sistemin dışarıdan; feminist çalışmalar ise sistemin içeriden eleştirisini yaparlar.
  • 1990’larda sanat melezleşme (hybridization) kavramı ile tanıştı. Eklektisizm, farklı ifade ve üslupların bilinçli olarak yan yana getirilişi iken melezleşme, doğal bir sürecin ve oluşumun sonucudur. Zorlama melezleşme, birbirinden ayrı, farklı ve kopuk iki kültürel alanın bulunduğunu; belli koşullar altında bu iki alanın bir araya gelerek kaynaştığını kabul ederek, dışsal bir iradenin varlığını savunur. Doğal melezleşme ise, insanın her noktasını kendisinin saydığı bir dünyada yaşadığını; arındırılmış ve yalıtılmış bir kültür olamayacağı görüşünden yola çıkar; tüm kültürleri öteki kültürlerden etkilenmiş bir bünye olarak görür. Kültürlerin birbirinden etkilenmesinin doğal bir durum olarak kabul eden doğal melezleşmeye, kültürötesileşme (transculturation) da denebilir. Melezleşme, küreselleşmenin bir sonucu olarak görülebilir; melezleşme, kozmopolitizm ile birlikte düşünülebilir.
  • 1980 ve 1990’lardan başlayarak kozmopolitizm kavramına en önemli dayanaklardan biri yersiz-yurtsuzlaşma (deterritorialization) kavramı olmuştur. Gerek iç gerekse dış sınırlar oluşturan ulus devlet, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra önemli bir dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bu süreç Hegelci tarih anlayışının; Aydınlanma düşüncesinin yukarıdan aşağıya yapılanan toplum mühendisliği anlayışının; modernitenin ve Platonik devlet anlayışının sonuna gelindiği bir dönemdir. Yersiz-yurtsuzlaşma denilirken sadece ulusötesi değil, ulusiçi yaklaşımlar da göz önüne alınmalı; melezleşme, ulusal kültürün iç dönüşümlerini de içeren bir süreç olarak düşünülmelidir. Küresel olanın yerelleştiği, yerel olanın küreselleştiği bir döneme girilmiştir. Melezleşmeyi çoğullaşma sürecinin bir parçası olarak gören ve olumlayan düşünürler olduğu gibi eleştiren düşünürler de vardır. Çokkültürcülük, hiyerarşik bir üst kabule ve tercihe değil, zorunlu bir biraradalığa (coexistence) dönüşür; ulusal kültürel tercihler aşılır.
  • Küreselleşmenin getirdiği “yerelin evrenselleşmesi ve evrenselin yerelleşmesi” yaklaşımı kimlik kavramını politik içerikli bir milliyetçilik temeline oturtmuştur. Milliyetçilik eksenindeki açılımlar, Postmodernizm’in ve Yapısökümcülük’ün konu ettiği öteki, kimlik, fark, çoğulculuk, aidiyet gibi olgular gerek sanat, gerekse siyasal-toplumsal düzlemde yer bulmaya devam etmiştir. Küreselleşme döneminde AIDS, ekolojik ve politik kirlenme, güvenlik duygusunun yitimi sanatın konuları arasında sıklıkla yerini almıştır.

 

Teknolojik gelişmeler,
Bilginin yayılması,
Halkların yaşlanması,
Dünyanın finansal olarak birbirine bağlanması,
İnsan hakları ve politik haklarda daha talepkar olunması 21. yüzyılın ana konuları olacak gibi gözüküyor.
Bu konulara globalleşme ve yerelleşme açısından kısaca bakarsak:

Küreselleşme,

Genişlemiş pazar için yeni fırsatlar, teknolojinin ve yönetim becerisinin yayılmasını vaat ediyor.
Bunlar neticesinde ise artan verimlilik ve daha yüksek bir hayat standardı.
Buna karşılık, dengesizlik ve istenmeyen değişiklikler getirmekle suçlanıyor: İthalat ile yaratılan rekabet sonucu, çalışanların işlerini kaybetmesi; yabancı sermaye akışının resesyona yol açması; geri dönüşü olmayacak doğa felaketlerinin yaşanması gibi.

Yerelleşme,

Katılımda artış, insanlara yaşamlarına yön vermede imkan sağlamak; yerel yönetimlerle seçmene daha yakın olabilmek, daha çok kararın yerel düzeyde alınabilmesi, bu karaların daha hassas ve uyumlu olabilmesi ile övülüyor.
Tasarımı kötü yapılmış yerel yönetimin yerel altyapı kullanımında ve servislerde verimsiz kullanıma neden olacağı, bütçe açıkları yaratacağı, ağır borç yükü altına giren ve kaynaklarını akılcı kullanmayan yerel yönetimlerin ülke ekonomisini de sarsacağı savları ile yeriliyor.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 162| Modern ve Postmodern Şehir Planlaması

Barcelona şehir planı. Fotoğraf:esaddere.wordpress.com

Barcelona şehir planı.
Fotoğraf:esaddere.wordpress.com

Kuzey Londra. Fotoğraf: www.skyscrapercity.com

Kuzey Londra.
Fotoğraf: www.skyscrapercity.com

  • Modernizm’e göre gerçek vardır ve insan aklını kullanarak bu gerçekliğe ulaşabilir. Bu kabul, dış gerçekliğin tek bir doğru temsil biçimi olacağı inancını doğurmuştur. Sanayileşme ve Aydınlanma, gerçeğin tek olduğuna inanırlar. Modernizm aslında bu temel üzerine inşa edilmiştir. Modern mimarlık da bir kez en akılcı ve en işlevsel yapı mimarisi bulunduğunda, artık bu biçim bozulmamalı ve her yapı için yeniden tekrar edilmelidir, görüşündedir. Zira tek bir gerçek vardır, onu bulmanın yolu akıldır ve aklın yolu da birdir. Bu nedenle Modernizm bir sosyal mühendislik projesi olmuştur. Bu açıdan modernist mimarlık seçkinci bir bakış açısına sahiptir.
  • Modernitenin bir başka önemli yönü, kent yaşamını merkeze koymasıdır. Kent planlaması modernist bir yaklaşımdır.
  • Kentlerin üretim merkezleri olmaktan çıkmasıyla birlikte, kentin hiyerarşisi, üretim biçimlerine ya da ekonomik sınıflara göre değil, kişilerin sahip oldukları nesnelere ve bu nesneler aracılığıyla inşa ettikleri imajlara, görüntülere göre oluşmaktadır.
  • Gelişmiş ülkelerde, 1970’lerden itibaren kentsel yaşamda, yıkmak yerine korumak eksenli bir anlayış hakim olmaya başlamıştır.
Uydu kentler, ana kente bağlantılı olarak kurulan ve onun yükünü azaltmak için çevresinde oluşturulan yerleşim yerleridir. Uydu kentlerin gecekondu bölgelerinden en büyük ayrımı, rastgele değil, alt ve üst yapılarıyla tasarlanarak yapılmış olmalarıdır. Uydu kentte yaşayanlar genellikle çalışmak için şehir merkezine giderler. İstanbul'daki Bahçeşehir, Ataşehir, Zekeriyaköy; Ankara'daki Batıkent uydu kentlere örnek verilebilir. Fotoğraf:haydiannegezmeye.com

Uydu kentler, ana kente bağlantılı olarak kurulan ve onun yükünü azaltmak için çevresinde oluşturulan yerleşim yerleridir.
Uydu kentlerin gecekondu bölgelerinden en büyük ayrımı, rastgele değil, alt ve üst yapılarıyla tasarlanarak yapılmış olmalarıdır. Uydu kentte yaşayanlar genellikle çalışmak için şehir merkezine giderler.
İstanbul’daki Bahçeşehir, Ataşehir, Zekeriyaköy; Ankara’daki Batıkent uydu kentlere örnek verilebilir.
Fotoğraf:haydiannegezmeye.com

  • 1950’lerde sanayi mirasını inceleyen sanayi arkeolojisi disiplini ortaya çıkmıştır. Bu disiplin, mimarlık tarihi, teknoloji tarihi ve arkeoloji dallarından yardım alır.
  • Farklı nedenlerle zaman içerisinde eskimiş, köhnemiş, yıpranmış ya da kimi durumlarda terk edilmiş kentsel dokunun, günün sosyo-ekonomik ve fiziksel koşulları göz önünde tutularak değiştirilmesi, dönüştürülmesi, ıslah edilmesi ve yeniden canlandırılarak kente kazandırılması süreci başlamış ve bu sürece de kentsel dönüşüm adı verilmiş, yeniden işlevlendirme önemli hale gelmiştir. İşlevini yitiren binalara işe yaramaz bina stoku olarak değil, değerlendirilmesi, yeniden kullanılması, geleceğe aktarılması gereken bir kültür mirası olarak bakma anlayışının giderek güç kazanmasına yol açan nedenler arasında tarihsel ve kültürel nedenler, ekonomik nedenler ve çevresel faktörler sayılabilir.
  • Yapıların yeniden işlevlendirilmesinde, yapının ömrünü uzatmak, kentsel mekana katkıda bulunmak, tarihle iletişim kurmak gibi faydalar gözetilmektedir. Bu durum, Postmodernizm’in tarihsel kent dokusunun yaşatılması amacının yanı sıra, eklektizm, anlamların mutlak olmadığı tutumu ile örtüşür. Ayrıca işlevi dışında kullanılan ve kişiye özgü hale getirilen yeni bir mimarlık söz konusudur.
  • Çeşitli dönüşüm projesi yarışmaları düzenlenir. Londra Belediyesi, Don’t Move, Improve (Taşınma, Geliştir) sloganı ile kampanya açmıştır.
  • Fransa’da eski kiliseler, manastırlar, anıtlar dönüştürme uygulamasına alınmıştır.
  • Modernist kent planlamacıları, kent planlamasını bir bütünsellik çerçevesinde, bir kapalı biçim tasarımı olarak algılarken, Postmodernist kent planlamacıları kentlerin bütünsel bir tasarımın konusu olamayacağını, süreci bir anarşi ve kaotik bir yapılanma olarak gördüklerinden, denetlenemez bir olgu olarak algılamaktadır. Bu yüzden Postmodern mimarlık planlamayla değil, tasarımla uğraşır. Postmodernizm mekanın biçimlenmesinin toplumsal amaçlarla ilişkili olmadığını düşünür.
  • Postmodernizm’de kent, parçalı, geçmişin değişik formlarının üst üste geldiği, değişik kullanımların bir kolajından oluşan, birçok ögesinin de geçici olduğu bir oluşum olarak algılanmaktadır. Rasyonel ve kapsamlı planlama anlayışı yerine, değişik projelerden oluşan bir plan anlayışı ön plana çıkmaktadır. Kent artık üst üste yapışmış farklı tasarımlardan oluşan bir kolajdır. Amacı, müşteri zevkini ön planda tutan tasarımlar ortaya koymaktır. Çözümlerin, en iyi olduğuna dair bir kanaat geliştirmez.
İstanbul’un ekümenopolis, ucu olmayan şehir sendromuna tutulduğunu düşünen akademisyenlerimiz var. Fotoğraf:www.arkitera.com

İstanbul’un ekümenopolis, ucu olmayan şehir sendromuna tutulduğunu düşünen akademisyenlerimiz var.
Fotoğraf:www.arkitera.com

  • Özal’lı yıllarda, çeşitli alt kültürlerin farkına varılmış; gecekondu zevki, arabesk müzik, kebapçılar gibi olgular ikinci sınıf olmaktan çıkmaya başlamıştır.
  • Postmodernleşmekte olan Türkiye’de sayıları hızla artan beş yıldızlı oteller, süpermarketler, AVMler, iş merkezleri, ofis binaları, uluslararası zincirlere bağlı tatil köyleri yayılmıştır.
  • Modern mimarlık Cumhuriyet seçkinlerine hizmet ederken, Postmodern mimarlığın ana işvereni finans, iş ve sanayi dünyasının seçkinleri olmuştur.
  • Ülkenin en dışa açık kenti olan İstanbul’da 19. yüzyılın son çeyreğinde Haliç’in kuzey ve güney kıyıları, Beykoz-Kandilli arası, Üsküdar ve İstinye koyları, Yedikule-Zeytinburnu arasına inşa edilen sanayi yapıları 1980’li yıllarda çoğu belediye eliyle yıkılmıştır. Günümüze ulaşabilen eski sanayi binaları 43 tanedir. Kentin planlanmasında var olan kent dokusuna saygılı davranılmamış, işlevini yitiren binaların yıkılarak yerine yeni binaların inşa edilmesi tercih edilmiştir.
  • İstanbul’da konut üretimi 1980 yılı sonrasında Postmodern bir aşamaya doğru evrilmiştir. İnşa edilen her yeni konut projesi kente bir blok olarak katılmakta ve her blok birbirinden farklı mimari çizgiler taşımaktadır. Kente sürekli olarak yeni parçalar yapıştırılmaktadır.
  • Göstergelere yönelik bir tüketim nesnesi olan loft mimarisi kavramı da bağlamından koparılarak taklit edilmiştir. Loftun, Modernist eski sanayi binalarının dönüştürülmesiyle elde edilen Postmodern yeni konutlar olduğu dikkate alınmamıştır.