Etiket arşivi: Moda

Lüks Devrimi 2

  • Paris’in bir turizm şehri haline dönüşmesi de Kral XIV. Louis devrinde gerçekleştirilen dünyadaki bir başka ilk.
  • 1524’te, Paris’te ev sahiplerinin geceleri evlerinin önünde mumla aydınlanan fenerler bulundurmaları gerekliydi. Işık miktarını büyük oranda arttıran cam pencereli fenerlerin icadını takiben, 1594’te Paris polisi şehrin her mahallesine fenerleri yerleştirme sorumluluğunu üstlendi. Yine de 1662’de, eğer yolcular karanlık, rüzgârlı sokaklarda ilerlemek zorundalarsa bir fener taşıyıcısı tutarlardı. 1667’de, Kral XIV. Louis yönetimi altında, kraliyet hükümeti sokaklara fenerler yerleştirmeye başladı. 1669’da üç bin adet olan bu sayı 1729’da iki katına çıkmıştı. Cam pencereli fenerler bir kordon ile sokağın ortasında altı metre yükseğe asılıyordu ve on sekiz metre arayla yerleştiriliyordu. Paris, kralın emriyle, dünyada sokakları geceleyin en yoğun aydınlatılan şehir oldu.
  • Böylece dükkanlar artık akşamları da açık kalabiliyor, yeni zengin sınıfla soylular, gün batımından sonra da güvenle alış veriş edebiliyordu.
  • Sokakların aydınlatılmasıyla Paris, gece hayatının yaşandığı ilk dünya şehrine dönüştü.
  • Gece hayatının özel içkisi şampanya da Kral XIV. Louis döneminde, Dom  Pérignon isimli keşiş tarafından icat edildi. 1674 yılında şampanya Paris sosyetesinin en gözde içkisi oldu.
  • Tüm bu gelişmeler sayesinde bir çok restoran açılıyor. Artık aristokratlar bile dışarıda, Paris caddelerindeki lokantalarda yemek yemeğe başlıyor. Yedikleri yemekler, yeni ve yüksek Fransız mutfağının örnekleri oluyor.

  • 1670 yılından itibaren Versailles Sarayı’nın çok yakından izlediği moda, hızla kent erbabına yayılmaya başlıyor. Kentli zengin sınıf moda yarışına hızla dahil oluyor. Dünyanın ilk moda dergileri ve yine dünyanın ilk moda sezonları ortaya çıkıyor. Artık moda on yılda bir değil, her sezon değişmeye başlıyor. Giysilerin ince ve zarif Fransız kadınlarında daha iyi durduğu kanısı yayılıyor.
  • Rönesans belgelerinde değerli taşlar arasında 18. sırada olan elmas, Kral XIV. Louis’nin bu taşa düşkünlüğü nedeniyle Fransa Avrupa’nın en zengin elmas koleksiyonuna sahip ülkesi oluyor. Aynı zamanda Paris’te elmas mücevher alışverişi, şehrin en önemli etkinliklerinden biri oluyor. Artık bir turizm şehri haline gelen Paris’i ziyaret edenler de elmas alışverişini buradan yapmaya başlıyor. Place Vendome da bu dürtüyle gelişiyor.

 

Lüks Devrimi 1

  • 1600-1750 yılları arasına tarihlenen Barok Dönem, dünyevi yöneticinin güç kazandığı bir dönemdir.
  • 1638-1715 arasındaki dönemde Fransa ve Navarre Kralı olan XIV. Louis (Louis Le Grand, Le Roi-Soleil) Fransa’nın en uzun süre tahtta kalan kralıdır.
  • Fransa’yı lüksün merkezi haline getiren şey, devlet eliyle yapılan bilinçli, planlı uygulamalar olmuştur.
Sicilyalı şef Francesco Procopio dei Coltelli tarafından kurulan Café Procope’un Cours du commerce Saint-André tarafındaki girişi. Fotoğraf: Wikimedia Commons

Sicilyalı şef Francesco Procopio dei Coltelli tarafından kurulan Café Procope’un Cours du commerce Saint-André tarafındaki girişi.
Fotoğraf: Wikimedia Commons

  • Kral XIV. Louis ve ekonomi bakanı Jean-Baptiste Colbert, birlikte, dünyanın moda ve iyi yaşam unsurlarıyla kalkınan ilk ulusal ekonomisini inşa etme işine koyuldular.
  • Öncelikle daha önceki dönemlerde İtalya’dan, özellikle Venedik ve Floransa’dan sağlanan lüks malların çok daha lüksünü yapmayı hedeflediler.
  • Bu amaçla, lüks emtia üretecek bir zümrenin yetiştirilmesini sağladılar.
  • Lüks tüketimin sarayla sınırlı olması durumunda ekonomik olmayacağını bildiklerinden, üretici zümre aracılığıyla, tüketimin halka inmesini teşvik ettiler.
  • İlk dönüşümler mutfak alanında gerçekleşti.
  • 1651 yılında François Pierre de La Varenne adındaki şefin yazdığı Fransız Mutfağı adlı kitap, tarihte ilk kez, daha önce var olmayan bir Fransız mutfağının temel taşı oldu.
  • 1691 yılında bir başka önemli yemek kitabı, La Varenne’in vizyonuna birebir uyan, yine tarihte ilk kez, yeni yaratılmış Fransız pasta, börek ve tatlı tarifleri sundu.
  • Dönem, sıfırdan yepyeni bir Fransız mutfağının tasarlandığı bir dönem oldu.
  • Sultan IV. Murat’ın Kral XIV. Louis’ye elçi olarak gönderdiği Osmanlı sefiri Süleyman Mustafa Raca’nın konutunda tanışılan kahve, yüksek yaşamın en önemli emtialarından biri haline geldi.
  • İlk Paris kafeleri 1671 yılında açılmaya başladı ama ünlü Paris kafelerinin ilk örneği Café Procope kahveye Türk Likörü denildiği 1686 yılında açıldı. Hala açık olan işletme, bir restoran olarak hizmet vermeye devam ediyor.
  • Paris kafeleri ününü sürdürüyor; o zamandan beri şehrin cazibe merkezi olmaya ve şehre para kazandırmaya devam ediyor.
Café Procope’un dünyanın en eski café’si tabelası ve ünlü müşterilerinin adları. Fotoğraf: By Flickr: Jon And Megan

Café Procope’un dünyanın en eski café’si tabelası ve ünlü müşterilerinin adları.
Fotoğraf: By Flickr: Jon And Megan

 

 

Troçki’nin Sürgün Evleri 3

  • 1931 yılında köşkte su ısıtıcısının verdiği bir kaçak nedeniyle yangın çıkar.  Aile, üç hafta Savoy Otel’de konakladıktan sonra Şifa Sokak’ta, Dr. Mahmut Ata’nın evinin karşı köşesinde Avukat Hasan Fehmi Bey’in evine  Moda’ya taşınır. Evin önü denizdi, sağında rahibelerin yaşadığı binalar vardı.
  • Troçki, Moda’ya yerleştikten sonra kara avcılığına merak sarmıştı, Samandıra köyü civarına, Ömerli’ye, Şile’ye ava gidiyordu. Askere alınan balıkçı Haralambos yerine Büyükadalı Yani ile balığa çıkıyordu. İstanbul’da kaldığı süre içinde bir kez sinemaya gitti: Taksim’e Artistik Sineması’na Charlie Chaplin’in Şehir Işıkları adlı filmine.
Yanaros Köşkü, bahçesi ve iskelesi, 1850’lerde Büyükada’nın Batı tarafında Nikola Demades tarafından yaptırılmıştır. Lev Troçki, adadaki dört yıllık sürgününün sonlarına doğru, 1932-1933 yılları arasında bu evde yaşamıştır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü, bahçesi ve iskelesi, 1850’lerde Büyükada’nın Batı tarafında Nikola Demades tarafından yaptırılmıştır. Lev Troçki, adadaki dört yıllık sürgününün sonlarına doğru, 1932-1933 yılları arasında bu evde yaşamıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Büyükada emniyet bakımından daha avantajlı bulunduğundan tekrar adaya döndüler. Bu defa yine Nizam’da, deniz kenarında, Hamlacı Sokak 4 numaradaki  Yunan tebaalı Yanaros’un köşkü kiralandı. Burası da Rusya’dan ve birçok memleketten talimat almaya gelmiş kişilerle dolup taştı. Silahlı muhafızları, gizli konferanslarını yaptığı odanın kapısında nöbet tutuyorlardı.
  • 600 liraya kendine bir tekne satın almıştı. Hemen her sabah güneş doğmadan balığa çıkıyordu.
  • 1932 yılında Troçki, eşi ve oğlu Lev Sedov Sovyet hükümetinin aldığı bir kararla vatandaşlıktan çıkartıldılar.
Yanaros Köşkü, günümüzde özel mülktür, ne yazık ki, bugün bir izbeyi andırmaktadır. Çatısı ve bazı duvarları yoktur; burada bir zamanlar Troçki’nin yaşadığına dair hiçbir bilgi, plaket konulmamıştır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü, günümüzde özel mülktür, ne yazık ki, bugün bir izbeyi andırmaktadır. Çatısı ve bazı duvarları yoktur; burada bir zamanlar Troçki’nin yaşadığına dair hiçbir bilgi, plaket konulmamıştır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü’nün eğimli, denizle kavuşan bahçesi de bakımsız; yabani bitkilerle, şimdiki görevlinin yetiştirdiği bitkilerle kaplı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Yanaros Köşkü’nün eğimli, denizle kavuşan bahçesi de bakımsız; yabani bitkilerle, şimdiki görevlinin yetiştirdiği bitkilerle kaplı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Troçki, siyasi mültecilere mahsus bir Türk pasaportu ile Türkiye’den, Kopenhag’da bir konferans vermek için, eşi ve üç katibi ile 14 Kasım 1932’de ayrılır. Döndüğünde “Türkiye’ye döndüğü için çok mesut olduğunu” yazar. Kopenhag’a giderken yolda karşılaştığı zorluklar olmuştur.
  • 1933 yılının başında Berlin’e tedaviye göndermiş olduğu kızı Zina’nın intihar haberi gelir.
  • Kendi özgür iradesi ile gelmediği Büyükada’da çalışmanın çok tatlı bir şey olduğunu yazar. Stalin muhaliflere baskıyı artırırken, Troçki kendisi için de çemberin daraldığını düşünüp Büyükada’dan, bu defa istemeden, ayrılmak zorunda kalır. İçişleri ve dışişleri bakanlarına birer teşekkür mektubu bırakarak Temmuz 1933’te İstanbul’dan ayrılır.
  • Türkiye’de iken yazdığı kitaplar, makaleler, mektuplar hariç, 5000 matbaa sayfası olarak hesaplanmıştır. İstanbul’dan yollanan makalelerin önemli bir kısmı 3 cilt halinde 1955-1959 yılları arasında Paris’te yayımlanmıştır.
  • İlkin şartlı yerleşme izni veren Fransa’ya gider, iki yıl dolmadan ayrılmak zorunda kalır. 1935’te Norveç vizesi alır, Sovyet baskısı yüksektir, ona vize vermeyi kabul eden Meksika’ya Ocak 1937’de varır. Burası son durağı olacaktır.
The Most Beautiful of All Mothers (Tüm Annelerin En Güzeli), Adrian Villar Rojas, Troçki Evi, İstanbul Bienali, 2015. Tarih yapmış bir kişinin yakınlarıyla yaşadığı yıkık evi görüp, bakımsız bahçeden geçip kıyıya indiğimizde deniz kokusuyla birlikte Bienalin bize yaşattığı en unutulmaz anlardan birini yaşıyoruz. Adrian Villar Rojas’ın (1980-), Troçki’nin evinin kıyısına, çakıl plajın biraz açığında yarattığı heybetli heykel enstalasyonunda Troçki’ye doğrudan hiçbir gönderme yokmuş. Eser 20 kadar beton kaide üzerinde tek tek veya grup halinde duran 29 hayvan heykelinden oluşuyor. Hayvanların yüzü eve dönük. Beyaz fiberglastan yapılmış hayvanlar toprak renginde birer hayvanı sırtlarında taşıyor. Bu halleriyle hayali birer canavar oluşturuyorlar. Üstteki hayvanlar organik ve atık malzemelerle (deniz kabukları, balık ağları, kemikler, cam kırıkları, sebzeler, et) toprak, kum, tuz, asfalt, çimento, doğal pigmentler, kompost ve reçine karışımından yapılmış. Tuzlu suya dirençli olan alttaki hayvan ile onun sırtında duran ve deniz suyuyla aşınıp bozulmaya elverişli hayvan arasında bir tezat ve ittifak var. Bu hayvanlar belki de Troçki’nin korkularını, kabuslarını yansıtıyorlar? Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

The Most Beautiful of All Mothers (Tüm Annelerin En Güzeli), Adrian Villar Rojas, Troçki Evi, İstanbul Bienali, 2015.
Tarih yapmış bir kişinin yakınlarıyla yaşadığı yıkık evi görüp, bakımsız bahçeden geçip kıyıya indiğimizde deniz kokusuyla birlikte Bienalin bize yaşattığı en unutulmaz anlardan birini yaşıyoruz.
Adrian Villar Rojas’ın (1980-), Troçki’nin evinin kıyısına, çakıl plajın biraz açığında yarattığı heybetli heykel enstalasyonunda Troçki’ye doğrudan hiçbir gönderme yokmuş. Eser 20 kadar beton kaide üzerinde tek tek veya grup halinde duran 29 hayvan heykelinden oluşuyor. Hayvanların yüzü eve dönük. Beyaz fiberglastan yapılmış hayvanlar toprak renginde birer hayvanı sırtlarında taşıyor. Bu halleriyle hayali birer canavar oluşturuyorlar. Üstteki hayvanlar organik ve atık malzemelerle (deniz kabukları, balık ağları, kemikler, cam kırıkları, sebzeler, et) toprak, kum, tuz, asfalt, çimento, doğal pigmentler, kompost ve reçine karışımından yapılmış. Tuzlu suya dirençli olan alttaki hayvan ile onun sırtında duran ve deniz suyuyla aşınıp bozulmaya elverişli hayvan arasında bir tezat ve ittifak var.
Bu hayvanlar belki de Troçki’nin korkularını, kabuslarını yansıtıyorlar?
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

 

Çağdaş Sanata Varış 57 | 1920’lerde Kadın ve Moda

  • Batılı kadın için devrimci bir dönemdir. Kadın bu dönemde özgürlüğüne kavuşmaya başlamıştır.
  • Bir çok kural bu dönemde yıkılır, yargılar değişir. Etek boyları kısalır, saç stilleri değişir, çılgın danslar başlar.
  • 1920’li yıllara Flapper Dönemi de denir. Ünlü flapperlar olarak  Joan Crawford (1905-1977) ve Zelda Fitzgerald (1900-1948) adlarını verebiliriz.
  • Flapperlar, Amerikan Anayasası’nın kadınlara oy hakkı tanıyan 19. maddesinin kabulünün yarattığı zeminde ortaya çıkmıştı.
  • Flapperların cinselliğe yaklaşımları oldukça liberaldi. Kimi flapperların çok sayıda erkek arkadaşı vardı. Bu, o günün koşullarında skandal sayılan bir davranıştı.
  • Bu dönemde moda tasarımı yaygınlaşır.
  • Avangard fikirler kendilerini balede, tiyatroda, moda dünyasında, sinemada ifade etmeye başlar.
  • İngiliz Arts&Crafts Hareketi’nden esinlenen Viyana İşliği’nde günlük eşyalara da sanat katmak amaç edinilmiş, bu tavır tüm Avrupa’ya hızla yayılmıştı. Mimarlar ve dekoratörler 1910 yılında elbise, aksesuar ve pijama tasarımı yapmak üzere gruba moda tasarım bölümünü de eklediler. Burada kumaşların üzerine boyama yapıldı, çarpıcı renklerde çizgili, geometrik desenli, stilize çiçeklerle bezeli kumaşlar hazırlandı. 1920’lerin sonlarında avangard resmin yöntemlerinden biri olan spray boyalarla tasarımlar yapıldı.
  • Viyana İşliğinden farklı olarak İtalya ve Rusya’daki avangard sanatçılar modadan çok ideoloji ile ilgileniyorlardı. Konfor ve işlevin önde olduğu, renkli iş tulumları ile yaptılar.
Paul Poiret tasarımı ampir elbiseler, 1908.

Paul Poiret tasarımı ampir elbiseler, 1908.

 

  • İlk devrimci moda tasarımcısının Paul Poiret (1879-1944) olduğu söylenebilir. Kadın giysilerinin kalıp gibi durmasını sağlayan tarlatanı elbiselerden 1903 yılında çıkartmış, 1906 yılında tasarladığı robalı, düz uzun etekli  elbise tasarımı ile kadını balenli korsenin cenderesinden kurtarmış,  I. Napolyon döneminin Ampir stilini yeniden gündeme getirmiştir. Tasarladığı giysilerde canlı renkler kullanmıştır. 1910’larda Poiret, Ballets Russes’da kullanılan kostümler, kimono ve Şark kostümlerinden esinlenerek ‘Sultan’ stilini yaratmış; kısa veya uzun etek altına giyilen, bilekte darlaşan bol pantalonlar, türbanlar tasarlamış, bunlar için lüks, pahalı kumaşlar kullanmış, misafirlerinin bu giysilerle katıldığı partiler düzenlemişti. Poiret, şapkadan nefret ettiği için saçları tamamen içine alan türbanı giysileri tamamlamak amacıyla kullandı. Birinci Dünya Savaşı çıkınca harbe katılmış, 1919 yılında terhis olduktan sonra ise moda evinin yıldızı sönmüştü.
  • Art Deco dönemiyle rahat ve renkli giysiler moda olur. Art Nouveau’nun ağır işli, oyuncaklı giysileri artık moda değildir. Art Deco dönemi giyside Fovların canlı renkleri, Kübizm’in bakış açısı, Doğu giysilerinin etkisi vardır.
  • Birinci Dünya Savaşı sırasında giysiler daha pratik hale gelmiş, balenli korseden tamamen vaz geçilmiş, etek boyları kumaş bulma sıkıntısı yüzünden kısalmıştı. Modern kadın giyimi aslında Savaş’ın ürünü oldu.
  • 1920’lerin başında Kübizm’in androjen görünümlü giysileri ile daha geleneksel giysiler bir aradaydı.
  • Birinci Dünya Savaşı sonrası kadınlar sosyal hayata katılmaya, bir işte çalışmaya, hatta kendi işlerini yönetmeye, otomobil kullanmaya, pilot olmaya, içki ve sigara içmeye, flört etmeye başladılar. Kadınlar artık kimseye ve hiçbir şeye bağlanmaktan hoşlanmıyor, kendi kendilerini yönetmek istiyorlardı.
  • Jean Patou, Madeleine Vionnet ve Gabrielle Chanel modern kadın giysileri için ilk tasarımları yapanlardır. Jeanne Lanvin tasarımlarında pastel tonları tercih eder.
  • Daha düz siluet, halk sanatından esinlenmiş süslemeler, stilize çiçekler ve geometrik desenler dönemin modasına damgasını vurmuştur.
  • 1920-30 arasında odak noktası kalça oldu. Ceket boyları kalçaya kadar iniyor, etekler kalça hizasından takılıyordu.
  • Kimonodan esinlenen tasarımlar Art Deco’nun en şık giysileri oldu.
  • Etek boyları 1920-30 arasının en dikkat çeken özelliklerinden biriydi. Birinci Dünya Savaşı sırasında kısalan etek boyları, 1928 yılına gelindiğinde dize kadar çıkmıştı.
  • Şehir hayatı daha kullanışlı kumaşlar gerektirdi. Jarse, moher, gabardin ve yeni bir tür olan rayon/yapay ipek tercih edilen kumaşlar olmaya başladı.
  • Giysilerden işlemeler kalktı.  Erkek giysilerinin parçaları olan cepler, düğmeler, kemerler, çift dikişler kadın giysilerinde de kullanılmaya başlandı.
  • Daha önce yas giysilerinde seçilen, çalışan kesimin rengi olan siyah, moda oldu ve günün her saatinde kullanılmaya başlandı.
  • Kübist akımın ve Afrika sanatının etkisiyle iğne, toka ve klipsler yakalarda, ayakkabılarda, şapkalarda kullanılmaya başlandı.
  • Japon kimonosu giysilerdeki etkisini kesim ve desenlerde göstermiştir.
  • Puantiye ve çizgili kumaşlar moda olmuştur.
  • Çin’e atfedilen gizem ve lüks, gece kıyafetlerinde ipek pijamaların kullanımı ile kendini göstermiştir.
  • À la russe- À la boyard-1920’ler, Bolşevik Devrimi’nden kaçıp Paris’e gelen 150.000 Rus’un izlerini taşır. Çocukluklarından beri nakış işlemeyi bilen Rus kadınların neredeyse yarısı Paris’te moda evlerinde çalışmaya başlamıştır. Bu kadınlardan bir kısmı ise kendi moda evlerini açmıştır. Rus giyiminde geleneksel olan kumaşla kürkün bir arada kullanılması Avrupa’da da moda olmuştur. Rus köylü kıyafetinin bazı unsurları yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bunlardan biri, Rus kadınlarının abiye saç bantlarının gece şapkalarını etkileyişi olmuştur. Rus halk sanatından esinlenen soyut motiflerle süslenmiş halılar ve perdeler de tasarlandı. Rus modası 1925 yılında yerini Kübist stile ve spor giysilere bırakmıştır.
  • Savaş sonrası gece hayatı çok canlı olmuştur. Gece kıyafetlerinde ışıltılı kumaşlar, Hint ipeği, ipek kadife, Çin krepi; inci, metal ipliklerle, boncuklarla işlenmiş kumaşlar gözdeydi. Kalçada veya arkada toplanmış etekler Çarliston ve cazla dans etmek için uygundu. Tüyler, brokar şallar, kolun üst kısmına takılan enli köle bilezikleri, uzun diziler halinde takılan inci kolyeler, takılarda fildişi kullanımı modaydı.
  • Madeleine Vionnet (1876-1975) tasarımlarında hareket özgürlüğünü odağına almıştır. Japon giysileri ve origami sanatından etkilenmiştir. Üçgenler; çiçek yaprakları, kozalaklar gibi organik yapılardan esinlenmiştir. Erkek giyiminin unsurlarını değil, kadın vücudunun kavislerini dikkate almıştır. Tasarımlarının etkisi tüm 30’lu yıllar boyunca sürmüştür.
  • Gabrielle “Coco” Chanel (1883-1971) Grand Dük Dimitri ile olan birlikteliğinin sonucu Ruslarla, Rus giysi ve nakış sanatı ile yakın olmuş, 1924 yılında Ballets Russes için kostüm tasarlamıştır. Kostümlerini hazırladığı oyun deniz kenarında geçtiği için hazırladığı jarseden mayolar ve spor kıyafetler sonradan kreasyonunun parçası olmaya devam etmiştir. Cocteau’nun Antigone’si için hazırladığı el örgüsü ceketler de öyle. Doğal ortamda yaşamayı çok seven Westminster Dükü ile olan ilişkisinde giymeye başladığı blazerler, gemici pantalonları, bereler ve kazaklar da üretimi arasına girmiştir. Onun modern, androjen stili kendisine de çok yakışıyordu. Ancak tasarımlarını kendisi giymekle kalmıyor, kendisine benzeyen mankenler tutuyor, böylelikle imajını güçlendirmeye çalışıyordu. 1920’lerin sonuna gelindiğinde büyük cepli, gevşek dokumalı ceketi; küçük, siyah elbisesi; pantalon takımı; günlük giysilerin üzerindeki büyük takıları alameti farikası olmuştu.
Suzanne Lenglen, Jean Patou tasarımı giysisi ile 1922 Wimbledon Tenis Turnuvası’nda. www.nickelinthemachine.com

Suzanne Lenglen, Jean Patou tasarımı giysisi ile 1922 Wimbledon Tenis Turnuvası’nda.
www.nickelinthemachine.com

  • 1920’li yıllarda zenginlerin genel olarak spor yapmaya, özellikle tenis ve yüzmeye ilgisi artar. Bu ilgi, giysilerde şıklık, rahatlık ve sadeleşmeyi beraberinde getirir. 1920’ler şık sportif giyimin moda olduğu yıllardır. Ballets Russes kostümleri şıklık ile hareket serbestisinin bir arada bulunabileceğini ispat etmişti. Jean Patou bu ihtiyacı karşılayan ilk modacıydı. 1922 yılının Wimbledon Tenis Turnuvası’nda, altı kez Wimbledon şampiyonu, toplamda 25 kez Grand Slam şampiyonu Fransız Suzanne Lenglen (1899-1938), Jean Patou’nun bembeyaz tenis kıyafeti ve turuncu saç bandı ile korta çıktı. Böylece Lenglen bir markanın reklamını yapan ilk spor ikonu oldu. Patou, ayrıca plaj kıyafetleri, dağ spoları için giysiler tasarladı. Chanel ve Sonia Delaunay da bu yeni alanda çalışmışlardır.
  • Spor giysiler modayı etkisi altına almıştır. Tenis ve deniz sporlarının renkleri olan beyaz-lacivert, kırmızı-beyaz, sarı-yeşil kombinasyonları gündelik giysilerde de moda olmuştur.
  • 1920’lerde balenli korsenin yerini esnek korseler almıştır. Düz kesimli elbiseler androjen görünümü dikte ettiği için büyük kalçalı ve göğüslü kadınlar, kalçaları elastik korse ile, göğüsleri ise bandajla sararak moda olan görünüme uygun olmaya çalışmışlardır.
  • Pamuklu, yünlü, ipekli veya rayon çoraplar süslü jartiyerlerle kullanılmıştır.
  • 1929 yılında ilk telli sütyenler piyasaya çıkmıştır.
  • Belki de Poiret’nin türbanının etkisiyle, saçları tamamen kapatan, neredeyse gözlere kadar inen şapkalar moda olmuştur. Asimetrik, iki köşeli, üç köşeli şapkalar, firavun şapkalarına benzer şapkalar; tüllü, tüylü, nakışlı şapkalar; Türk, Mısır, Rus geleneksel şapkalarından esinlenenler gözde idi. Androjen görünüme uyan, genellikle yağmurluk üzerine giyilen, cloche (kloş); kısa siperlikli, başa tas gibi geçen; hasır, kumaş veya keçeden yapılan 1920’lerin ikonik şapkasıdır. 1920’lerin ortalarında moda olan, önceden işçi sınıfının giydiği Bask beresi, bir yana devrik, bazen iğnelerle süslenerek kullanıldı. Bere, 1930’ların da gözdesiydi. Kenarları geniş olan şapkalar ise tek taraftan şapkaya tutturularak kullanıldı, 1929 yılında tüllü şapkalar geri gelip, androjen görünümün tahtını salladı.
  • Düz kesimli sade elbisenin cepsiz olması ve kadınların seyahat etmeye başlaması ile çanta gerekli ve önemli oldu.
Foto: Art Deco Fashion, V&A Publishing.

Foto: Art Deco Fashion, V&A Publishing.

  • Etek boylarının kısalması bacakları ortaya çıkardı, çorap ve ayakkabı giysilerin görünür parçaları oldu. Dans için üstten atkılı pabuçlar, oyulmuş topuklar, üzeri nakışlı olanlar, harem terlikleri giyildi. Perugia ve Salvatore Ferragamo ilk ‘ayakkabı tasarımcısı’oldular. 1923’de Ferragamo, özgün sandaletler tasarladı, ayakkabının tabanına ince çelik bir parça koyarak ayakkabının kemerli kısmını ilk destekleyen kişi oldu. 1920’lerin sonunda Perugia ilk yılan derisi ve timsah derisi ayakkabıları imal etti. Chanel, deniz kenarında giymek için, renkli Kübist esinli kauçuk ayakkabılar tasarladı.
  • Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar ideal güzel anemik ve androjendir: beyaz yüzler, rimel ile siyahlaştırılmış gözler, alınmamış kaşlar ve rujsuz dudaklar.

    1919’da Japon baskılarını anımsatan yeni bir görünüm ortaya çıktı: beyaz pudralı yüz, siyah göz kalemi ve rimelle boyanmış gözler, alınmış kaşlar, kalp şeklinde kırmızı ruj ile boyanmış dudaklar.

    Hollywood’da çalışan Leh asıllı Max Factor ilk kez pudra, allık, ruj ve fardan oluşan makyaj setini piyasaya çıkardı.

    Kadınların yüzü 1920’lerdeki solgun, odalık havasından 1925’te yanık tenli androjen kadına, 1920’lerin sonunda ise sofistike ‘femme fatale’e dönüştü.

    Fotoğrafçılık ve sinema 1920’lerde makyaj ve saç biçimlerini çok etkiledi. Kısa saçlar ve kaşları kapatan şapkalar ile dikkat gözlere odaklanıyordu. Önceleri iyi gözle bakılmayan makyaj, artık zerafet ve özgüven ifade ediyordu. Kalabalık yerlerde makyaj tazelemek kültürlü kadın davranışı olarak görülmeye başlandı.

  • Kısa etekler, kolsuz giysiler, mayolar bacakların ve kol altlarının tüylerinin alınmasını; ‘ ince’ kadın olmanın moda olması ile kilo kaybetmenin saplantı haline gelmesi hep 1920’lerin getirdiği yenilikler.
  • İlk parfümü 1911 yılında Paul Poiret çıkarmış, adı Rosine. Bunu, Chanel’in 1921 yılında çıkardığı No. 5 izlemiş.  Lanvin 1925’te My Sin, 1928’de Arpége ile; 1925 yılında Guerlain Shalimar ile onları takip etmiş. Lanvin kendi parfüm laboratuvarlarını kurmuş. Baccarat ve Lalique her tuvalet masasına gerekli olan şık parfüm şişeleri üretimi yapmış.
  • 1920-25 arasında kısa ve düz, 1925’lerden sonra düz hatlar yumuşuyor, kısa ve dalgalı saçlarla daha kadınsı görünüm moda oluyor.. Gabrielle “Coco” Chanel 1917 yılında saçlarını kısa kestirerek sportif  görünümünü destekliyor.
Film yıldızı Louise Brooks, düz hatlı, açılı, ‘bob’ adı verilen egzotik saç kesimi ile Art Deco görünümüne harika bir örnekti ve saç stili binlerce kadın tarafından taklit edildi. brooksie.tumblr.com

Film yıldızı Louise Brooks, düz hatlı, açılı, ‘bob’ adı verilen egzotik saç kesimi ile Art Deco görünümüne harika bir örnekti ve saç stili binlerce kadın tarafından taklit edildi.
brooksie.tumblr.com

  • 1908 yılında Paul Poiret tasarımlarının çizimini Paul Iribe’ye yaptırarak bir çığır açmış, tasarımcı ile grafik sanatçısının birlikte çalışmasını başlatmıştı. Poiret, koleksiyonunun çizimlerini bir albüm halinde bastırarak başka bir alanda daha öncü oldu. Ayrıca bir galeride bu çizimleri sergilemişti. Amacı modayı bir sanat dalı olarak kabul ettirmekti. 1920’lerin sonuna doğru, fotoğrafçılığın ilerlemesi ile çizimlerin yanı sıra fotoğraflar da görülmeye başladı.. Koleksiyonunu fotoğraflayan ilk tasarımcı da Poiret olmuştu. 1912-1932 yılları arasında moda dergilerinin sayıları arttı. Man Ray 1920’lerde Vogue için fotoğraf çekiyordu. Ama 1960’lı yıllara kadar grafik çizimler üstünlüğünü korudu.
  • Tasarımcılar film yıldızlarına gerek kostüm gerek günlük yaşamlarında giysi temin ederek kendilerine yeni bir mecra bulmuş oldular. Böylece tasarımlarını daha geniş kitlelere tanıtma olanağı sağladılar. Film yapımcıları tüm kostümleri satın alamadığı için genellikle oyuncular kendi kostümlerini kendileri satın alıyordu. 1930 yılında Chanel’e Gloria Swanson’u Tonigh or Never adlı filmde ve günlük hayatta giydirmek için bir milyon dolar teklif edildi. Bazı sanatçılar, örneğin Fernand Léger, filmler için set tasarladılar. Dufy kumaş tasarımı, Sonia ve Robert Delaunay kostüm, kumaş ve set tasarladılar. Sessiz filmlerde kostüm, makyaj ve set tasarımı, saç modeli, olayı, karakteri, yansıtılmak istenen mesajı verebilmenin araçları olduğu için çok önemliydi. Dönemin siyah-beyaz filmlerinde görsel efekt için lame, dore gibi parlak kumaşlar tercih ediliyordu. 1930’larda kostüm tasarımcılığı ayrı bir iş kolu oldu.
  • 1931 yılında İl Duce’nin söylevinde belirttiği hayat kuralları uyarınca faşizm kadınının sağlıklı çocuklara annelik edebilmesi için, fiziki açıdan sıhhatli olması gerekir. Bu nedenle, yapay olarak zayıflatılmış ve erkekleştirilmiş kadın çizimleri kesinlikle ortadan kaldırılmalıdır.

 

Edebiyatta Yemek

Emile Zola’nın Tazı Payı adlı romanında, yükselen burjuvanın kaşanesinde, bir ziyafet gecesinde sunulan yemekler sayfalar boyu anlatılır, içilen şarapların sırası, renkleri, damakta bıraktıkları tatlar betimlenir.

Alice Harikalar Diyarında’da bitmek bilmeyen çay partisi, Moby Dick’te tamamen yemeğe ayrılmış bir bölüm, Heidi’de ateşte eritilen peynir, Swann’ların Tarafı’nda geçmişe gitmeyi sağlayan çaya batırılan kurabiye, Yüzüklerin Efendisi’nde hobbitlerin sürekli yemek konuşması, Oliver Twist’te yenen bulamaç, Bülbülü Öldürmek’te zengin sofrası anlatımı, Jack Kerouac’ın Yol’da sürekli elmalı turta ve dondurma yemesi, Ejderha Dövmeli Kız’da içilen kupalarca kahve ve açık sandviçler….Ama ille de Laura Esquivel’in herşeyin mutfağa göbeğinden bağlı olduğu Acı Çikolata’sı.

Bizim tarafa gelince sımatiye denen yemekler hakkında yazılmış şiirlere ve yemek destanlarına rastlıyoruz. Yemek konusu halk şiirimizde de yer alıyor. Yemek destanlarının bazısı Besmele ile başlar, dua ile sona erer. Bunlarda din ve tasavvuf ulularının da zikredildiği olur.

Türk edebiyatının birçok örneğine yılların tasarruf düşüncesi yansır.

Oktay Rifat, Birtakım İnsanlar’da erik pestilini, ekmeğin kıtır yerini çikolata niyetine yiyen, annesini öpünce ağzına çikolata tadı gelen oğlanı yazar. Alafranga çikolata hayatımıza girince yazarlarımıza yeni bir ilgi alanı açmıştır. Peyami Safa’nın, Fatih-Harbiye’sinde, Reşat Nuri Güntekin’in, Çalıkuşu’nda fondanlar gelir gider. Orhan Kemal’in, Çikolata’sında, mahallenin fakir çocukları, zengin kızın yiyip yere attığı çikolata yaldızını gizlice alıp, gözyaşları ile yalarlar. Çikolataya ulaşabilme, sosyal sınıfların tanımlanması için uygun bir metadır.

Orhan Kemal’in birçok romanında varlıklı yaşamanın, sınıf atlamaya özenmenin, baştan çıkmanın simgesi sofra, yemek ve içkidir. Kötülük, kenar mahalle insanının gözüne zengin görünebilecek bir sofra başında tezgahlanır.

Türk edebiyatında muhallebici saltanatı vardır. Su muhallebisi, keşkül, dondurma büyük aşkların başladığı, çoğu kez de yıkımla sona erdiği anın yiyecekleridir.

Edebiyatımızda alafranga-alaturka sofra karşıtlığı, yemek odası möblesi anlatımları ile Batılılaşmaya katkıda bulunulurken, Batı mutfağı, değişik tatlar için bir arayış fırsatı olduğu gibi politik konulara da gönderme yapma imkanı sağlar.

 

Hoca Ali Rıza, İftar Sofrası

Hoca Ali Rıza, İftar Sofrası

Halk katında alafranga yemek  ve sofra düzeni, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında bir imansızlık, bir işkence sorunudur. Ahmet Mithat Efendi, Osmanlı mutfağının ağır yemeklerini bol bol över. Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt’inde sofra alafrangadır ama, sofraya oturan hanımlar, Moda’daki köşke gelirken, alafranga giysileri yüzünden vapurda dikkat çekmişler, alaturka hanımların hışmına uğramışlardır.

Türk sofrasının savaşlarla, iktisadi yıkımlarla nasıl aman vermez bir bozguna uğradığının en güçlü tanığı Hüseyin Rahmi’nin roman ve öyküleridir. Şıpsevdi’de, alaturka yemekle alafranga sofra adabı karşı karşıya getirilir, zeytin çekirdeğinin ağızdan nasıl çıkarılıp nereye konulacağına ilişkin uzun bir görgü kuralı dersi verilir.

Halid Ziya, Aşk-ı Memnu’da yalıda benimsenen Avrupai düzeni verirken, bir düğün gecesinde kurulan eski yöntem çilingir sofrasına en alafranga karakteri olan Firdevs Hanım’ı oturtur.

Sermet  Muhtar Alus, Batılılaşma içindeki Osmanlı-Türk sofrasını karmakarışık düzeniyle betimler, yemek yiyişte de bütün yöntemler iç içedir, çatal bıçakla el yarışır.

Refik Halid Karay, Osmanlı mutfağı kadar alafranga yemeklerin de yandaşıdır. Alafranga Beyoğlu lokantası ile Boğaziçi’ndeki Rum meyhanesi eşit derecede gözde mekanlardır. Refik Halid, Hollywood sinemasının gösterişli sofralarını görgüsüz bulur.

Kerime Nadir, Ruh Gurbeti’nde kameriyede içilen çaylara sayfalar ayırır. Muazzez Tahsin’in nişan gecelerinde kurduğu açık büfeler edebiyatımızın ilk açık büfeleridir. Esat Mahmut, Allahaısmarladık’ta mütareke İstanbul’unun işbirlikçi sofralarını anlatır.

 

Zigana, Hamsi Köy, Gümüşhane

Zigana, Hamsi Köy, Gümüşhane.

 

Kemal Tahir’in köylüsü ve Oğuz Atay’ın gecekondulusunun sofrası ise boğaz derdinde yenik düşmüştür.

Ayfer Tunç, Yeşil Gece Perisi’nde yaptığı yemek araştırmasının örneklerini verir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Dar Bütçeli Yemek Tarifleri, Selim İleri, Sanat Dünyamız, Yeme-İçme Kültürü, Güz 1995-Kış 1996, YKY.
  • Halk Edebiyatında Yemek Destanları, Dr. Doğan Kaya, dogankaya.com.