Etiket arşivi: Mitos

Bizans İmparatorluğu 133|Bizans’ta Kültür 1

  • Kültürel açıdan ilk Bizans dönemi  geç Antikçağ ve Justinyen klasisizmidir. Bu dönemde muhteşem dini şiir ortaya çıkmıştır (özellikle 527-641).
  • Bizans İmparatorluğu’ndaki ilk büyük kültürel kırılma İkonaklazm dönemidir (726-842).
  • İkonaklazm’ı 9.-11. yüzyıllar arasındaki Makedonya Hanedanı Rönesansı izler (920-1057).
  • Komnenos Hanedanı zamanında, entelektüel canlılık zayıflar ama Batı ile ve özellikle Venedik’le ilişkiler yoğunlaşır.
  • Latin İmparatorluğu’nun (1204-1261) çöküşüyle de son yükseliş olan Paleologos Hanedanı Rönesansı (1261-1453) gerçekleşir.
Bizans ansiklopedisi Suda 995 yılına aittir. Suda, Suidas adlı bir yazar tarafından yazılmış Antik Akdeniz dünyası ile ilgili bilgi veren dev bir ansiklopedidir. 30.000 tanım içeren ansiklopedik bir sözlüktür. Tanımlar kelimelerin kullanımını, kökenini ve tarihsel gelişimini filolojik olarak açıklar. Kimi kısımları günümüze ulaşmıştır. Fotoğraf: Ortaçağ, Umberto Eco, Alfa/Tarih, 2014.

Bizans ansiklopedisi Suda 995 yılına aittir. Suda, Suidas adlı bir yazar tarafından yazılmış Antik Akdeniz dünyası ile ilgili bilgi veren dev bir ansiklopedidir. 30.000 tanım içeren ansiklopedik bir sözlüktür. Tanımlar kelimelerin kullanımını, kökenini ve tarihsel gelişimini filolojik olarak açıklar. Kimi kısımları günümüze ulaşmıştır.
Fotoğraf: Ortaçağ, Umberto Eco, Alfa/Tarih, 2014.

  • 5.-6. yüzyıllarda Hıristiyanlık Helenizm ile arasındaki ideolojik karşıtlığı zorlukla da olsa aşar ve antik kültürün ifade şekillerini, edebi türlerini ve yapılarını benimser. Antik ve pagan kültür sık sık kınanırsa da, Antikçağ geleneği ile Hıristiyan geleneğinin bir araya geldiği bir kültür ortaya çıkar. Bu dönemde Antikçağ bilgi dağarcığı Hıristiyanlık ışığında yeniden tanımlanır.
  • Justinyen’in imparatorluğu iki dillidir. Erken Ortaçağ’da İtalya’da, Roma dünyasının ana özelliklerinden biri olan Yunan-Latin dil ve kültür birliğinin yok oluşuna tanık olunur; Ravenna’ya rağmen Yunanca kaybolmaya başlar ve bir tek Roma’da, 7. ve 8. yüzyıllarda İkonoklazm’dan dolayı Bizans’tan ayrılan Yunan ve Doğulu keşişlerin varlığı sayesinde Helenistik bir kültür ortamı oluşur. Birçok papa Yunan veya İtalyan-Yunan asıllıdır.
  • Yunancada söz anlamına gelen üç kelime vardır:
    Logos: bilimin sözü,
    Egos: ozanın sözü (epope, epik)
    Mitos: efsane, hikaye.
  • 9. yüzyılın ikinci yarısında ve 10. yüzyılda Roma’daki Yunan-Latin kültürel yapı zayıflarken Güney İtalya’da ve özellikle Sicilya’da Yunan kültürünün varlığı daha güçlü hale gelir ve bu bölgeler çok verimli bir edebi üretime sahne olur. Arap fethinden sonra bu kültür Calabria bölgesine geçer.
  • 7.-11. yüzyıllar arasında Batı’nın geri kalan kısmında Yunanca bilinmeye ve eski Yunan ilmine genel anlamda saygı beslenmeye devam edilir. Ancak kiliseler arasında 1054’te oluşan kopuşla Yunanlara karşı genel bir güvensizlik duygusu hakim olur.
  • Bizanslılar arasında Latince sadece pratik nedenlerle öğrenilirdi ve sadece Patristik edebiyat tercüme edilirdi.
  • Bizans kültürü, özellikle 10. yüzyılda ilmi derlemeler ve ansiklopedi yazarlığında görüldüğü üzere, muhafaza etme, inceleme ve düzenleme tutumu sergiler.
Madrid Skilicis'te İmparator I. Yannis Çimiskes (969 – 976) ile Kiev Büyük Knezi I. Svyatoslav  (942 -972) arasındaki  toplantı. Madrid Skilicis,  İoannis Skilicis'in yazdığı, 811-1057 yılları arası tarihi konu eden Tarihin Özeti adlı elyazmasıdır. Madrid Skilicis, 12. yüzyılda Sicilya'da üretilmiştir ve şu anda Madrid Ulusal Kütüphane’de muhafaza edilmektedir. Bu eser Skyllitzes Matritensis olarak da bilinir. Eser, bu yazarın günümüze ulaşan resimli tek el yazmasıdır ve 574 minyatür içerir. Fotoğraf:tr.wikipedia.org

Madrid Skilicis‘te İmparator I. Yannis Çimiskes (969 – 976) ile Kiev Büyük Knezi I. Svyatoslav (942 -972) arasındaki toplantı.
Madrid Skilicis, İoannis Skilicis’in yazdığı, 811-1057 yılları arası tarihi konu eden Tarihin Özeti adlı elyazmasıdır. Madrid Skilicis, 12. yüzyılda Sicilya’da üretilmiştir ve şu anda Madrid Ulusal Kütüphane’de muhafaza edilmektedir. Bu eser Skyllitzes Matritensis olarak da bilinir. Eser, bu yazarın günümüze ulaşan resimli tek el yazmasıdır ve 574 minyatür içerir.
Fotoğraf:tr.wikipedia.org

  • Makedonya Hanedanı döneminde edebi metinlerde büyük harfli yazıdan küçük harfli yazıya geçilir, kelimeler ayrı yazılır; Aristophane dile ayırt edici aksan ve noktalama işaretlerini ilave eder. Homeros’un notlarını içeren, ilk eksiksiz elyazması 10. yüzyılda yapılır.
  • Yüksek edebiyat için üstün dil sayılan Attika lehçesi, diğer edebiyat ve ifade şekilleri için ise dilin çeşitli düzeyleri kullanılır. Bizans edebi kültüründe farklı edebi türlere bağlı olarak dilin ve üslubun farklı düzeylerinden söz etmek gerekir.
  • Bizans’ın nesir üretimi de çok zengindir: Teolojik doktrinci ve çileci edebiyat,hem halkın hem de daha kültürlü sınıfların ilgisini çekenazizlerin yaşam öyküleri, retorik ve tarih yazımı, biyografi , teknik-bilimsel nesir (matematik, tıp, astronomi) üretimi gibi.
  • Justinyen dönemindeki ünlü tarihçi Prokopius (500-565), sonra gelen Agathias (530-582) ve sayısız tarih yazarı söz konusudur.
  • Edebi açıdan Komnenos Dönemi, babasını konu alan Alexiad adlı epik şiirin yazarı Anna Komnena (1083-1150) sayesinde bilinir. Komnenos dönemi ile Batı ile ilişkiler yoğunlaşmaya başlar ve entelektüel alış veriş sürekli hale gelir. Erken Ortaçağ’da görülen Batı ile verimli diyalog tekrar başlar. Yunanca metinlerin Latinceye, Latince metinlerin Yunancaya tercümesi yoğun bir şekilde başlar.
  • 12. yüzyılda üst sınıf erotik yazım, hem nesir hem manzum olarak rağbet görür.
  • Bizans aristokrasisi üzerinde Batı’nın etkili olması ile şövalye edebiyatı işlenmeye başlamıştır.
  • 13. yüzyılda Güney İtalya’da Yunan kültürü yeniden doruğa çıkar, büyük klasik yazarların metinleri kopyalanır.
  • Paleologos Hanedanı döneminde Bizans İmparatorluğu’nun elinde sadece Konstantinopolis şehri kalmıştır. Haçlı işgali ile imparator prestijini kaybetmiştir. Latin dünyası baş düşmandır.
  • Katolik Avrupa’nın temsil ettiği Latin barbarlığına karşı Antikçağa dönüşün aracı olarak, Helenizm’in gözde olması ile tasvire canlılık kazandıran, donukluktan uzak yeni bir ifade getiren yazma geleneğine dönüşten söz edilebilir. Böylece, Antikçağı kaynak alan hümanist bir akım, entelektüel bir Rönesans’ın mayasını oluşturmuştur, denir. Bu akım, Antikçağ metinlerinin araştırılmasına yeniden canlılık kazandırmış, o dönemin anıtlarına ve sanat yapıtlarına duyduğu hayranlığı dile getirmiştir.
  • Paleologos Rönesansı resim sanatının en güzel örnekleri Aya Sofya, Khora ve Pammakaristos manastırlarının duvarlarını süsler.
  • Konstantin Lips Manastırı’ndaki Paleologos dönemi süslemeleri duvarlarda nakış gibi işlenmiştir. Her sıradaki motif farklıdır. Zikzak, ağ, balıksırtı, meander (geometrik kıvrımlar yapan şerit biçiminde süsleme), gamalı haç, S motifi, düz ve ters üçgen, yürek nişi, fırıldak kullanılan motiflerdir.
  • Panagia Muhliotissa Kilisesi/Kızıl Kilise/Kanlı Kilise büyük olasılıkla daha erken dönemde yapılmış olan bir kilisenin üzerine VIII. Mikail Paleologos’un kızı Maria Paleologina tarafından 1282’lerde yaptırılmıştır. Kilise dört yapraklı yonca planlıdır. Bu plan tipinin şehirde başka örneği yoktur. Heybeliada’daki Panagia Kamariotissa Kilisesi de bu planı yansıtır.
  • Paleologos dönemi resmi, aynı dönemdeki Batı resminin yöneldiği natüralizmden uzaktır. Khora mozaiklerinde göze çarpan canlılık, birkaç yıl sonra alışılmış tasvirlere geri dönülmesiyle donmuştur.

 

Mitos 5

  • 1800’lerde Alman romantikleri yeni bir mitolojinin üretimini gerekli gördüler. Schlegel, Hölderlin, Schelling ve Hegel bu düşünce için çabaladılar. Güzellik, mitoloji ve özgürlük arasındaki bağ ile ortaya çıkan bu mantık mitolojisi, evrensel iletişimi, insan ruhunun eksiksiz özgürlüğünü gerçekleştirmek gibi politik bir öneme de sahip olacaktı. Hegel 1821’de “Yeni bir mitolojiye ihtiyacımız var, ama bu aklın mitolojisi olmalı. O zaman insanlar daha akılcı olabilirler, felsefe de mitolojik olmalı, çünkü ancak o zaman filozoflar anlaşılır olabilir. Eğer fikirlere estetik, mitolojik bir biçim vermezsek insanların ilgisini çekemeyiz” demişti.
Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

  • Arketip, Carl Gustave Jung’un (1875-1961) türettiği terimlerden biridir. Arketip, evrensel olarak tanınabilen bir imge ya da düşünce kalıbıdır. Arketip, yüzyıllar boyu süregelen bir anlatımdır. Tipik örnek, prototip, özgün örnek de denebilir.
  • Jung bütünüyle boş bir levhayla doğduğumuz kanısında değildi. İçkin arketipsel bir kalıpla doğduğumuzu söylemiştir.
  • Arketipler, kalıp ya da imgeler olup, maddi dünyada fiziksel varlıkları yoktur. İnsanlar, yaşadıkları kültüre bağlı olarak farklı arketipsel imgeler oluştururlar, ama arketipin kendisi aynı kalır. Arketiplerin hem olumlu hem olumsuz yönleri vardır: anne arketipi, besleyici tanrıçayı içerdiği gibi kendi çocuklarını yutan vahşi bir domuzu da içerir. Arketipler mitlerde motifler olarak belirirler.
  • Ortak temalar, birçok halkın mitlerinde ve kültürlerinde karşımıza çıkar. Her bireyin, kendi özel geçmişi vardır, ama hepimizde ortak olan, bireyin öğrenme yoluyla edinmediği, daha büyük bir resim de vardır. Jung, arketiplerin doğuştan bütün insanlarda mevcut olan ruhsal kalıplar olduğunu ve biliçdışında bulunduklarını ve gelişim sürecinde farklı arketiplerin birbirleriyle iletişime geçtiğini; arketipsel evreleri anlamanın,ruhun nasıl geliştiğini anlamamıza yardımcı olabileceğini düşünür.
  • Freud, Jung ve Adler mitoloji ile çok ilgilenmişler, teorilerinde mitolojiden çok yararlanmışlar, mitlere yeni yorumlar getirmişlerdi.
  • Jung, tarih boyunca bütün kültürlerde gördüğümüz mitin önemini güçlü bir şekilde vurguluyordu. Çünkü mit, izlemek durumunda olduğumuz evrim yolunu bize göstermede bir kılavuz işlevi görebilirdi.
  • Mitlerin içerdiği imgelerin birçoğu, Jung’un arketipler olarak adlandırdığı imgelerdir; bunlar imgeler ya da düşünme kalıplarıdır. Jung, bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin de yapı olarak arketpsel olduğunu öne sürer.
  • Mitler, insanların ortak ruhsal süreçleri ve insan ruhunun yaşam boyu süren yolculuğunda nasıl geliştiğini anlamasına yardımcı olan hikayelerdi. Mitler, ruhu iyileştirir, çünkü mitler bizimle varlığımızın daha derin düzeyleri arasında bağlantı kurar; bize bir din deneyimi duygusu aktarırlar.
  • Jung, atalarının mitsel hakikatlerinden yoksun kalan ve doğadan kopan insanlarda, ego ile bilinçdışı arasında çok büyük boşluk oluştuğunu öne sürer.
  • Jung’a göre, mitler, arketiplerden doğar; arketipler, entelektüel olarak uydurulmuş şeyler değildir, hep vardırlar ve kolektif bilinçdışının parçasıdırlar, rüyalar yoluyla bireysel ruhta ortaya çıkarlar.
  • Jung, mitleri kolektif bilinçdışından gelen fikirlerin birer dışavurumu olarak görüyordu.
  • Bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin yapı olarak arketipsel olduğu; Jung’un zengin bir anlama ulaşmak için mit, folklor ve dindeki sembolizmle olası bağlantıları incelediği bilinir.
  • Claude Lévi-Strauss (1908-2009), ilkçağın başından beri, insanların bilemeyeceği bir gerçeklik düzleminde, yanıldığını ve boşu boşuna olduğunu bilmesine rağmen, kafa yormanın hazzına karşı koyamadıkları için, sırf fikrinin peşine düşmek için, kaba ve bulanık da olsa, bir ön temsilin saf zihinsel spekülasyonunu sunabilmeye çalıştığını yazar. Ayrıca, insanların çok uzun süre beslendiği mitosların, muhayyile kaynaklarının sistemli ve asla nafile olmayan derin bir araştırması olduğunu; mitosların sıradan deneyimin saçma ya da çelişik olan, bambaşka bir ölçekte her çeşit yaratığı ya da olayı sahnelediğini; dünyanın ruhsal mimarisine kaydolan mitosların önerdikleri dünya imgelerinin bu dünyaya uygun ve onun veçhelerini sergileme yeteneğinde olduklarını söyler. 18. yüzyılda yaşamış Giambattista Vico’nun, mecazi dili düşüncenin temel bir kipi olarak görmeyi ve eskiden zannedildiğinin aksine mecazi dilin bizi gerçeklerden uzaklaştırmadığını, ona yaklaştırdığını söylemesini, insan bilimleriyle doğa bilimlerinin evriminin paralelliği tezine erken bir destek olarak sunar. Lévi-Strauss Strükturalist/Yapısalcı yaklaşımıyla, beyin yapısının değişmezliği gibi, insan düşüncelerinin de yapısal bir değişmezliği olduğunu; insanların diyalektik düşündüğünü; bunu çözebilirsek, yerçekimi gibi formüle edebileceğimizi öne sürer. Lévi-Strauss ayrıca mitoslar arasında uzun çağrışım zincirleri de kurulabileceğini ve bunun gerekli olduğunu da söyler.

 

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş.  Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş. Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

  • Değerlerini yitiren ritüellere bağlı mitosların, edebiyat ürünleri ile öteki halkların edebi geleneklerine sızdıkları gözlenir. Geçmişin mitolojik bilgeliğini bize bir kez daha tanıtma girişiminde bulunmuş kimseler dini liderlerden çok yazarlarla sanatçılar olmuştur. Thomas Mann, James Joyce, Picasso, Joseph Conrad gibi yazar ve sanatçıların yapıtlarında, yaşantımızda etkisini yitirmiş etkinliklerin bilinçaltındaki varlıklarına dikkat çekilir. Fantastik Gerçekçi yazarlar- Jorge Luis Borges, Günter Grass, İtalo Calvino, Angela Carter, Salman Rushdie- gerçekçi olanı açıklanamaz olanla, düşlerin ve peri masallarının mitolojik mantığını sıradan düşünceyle birleştirerek logos hegemonyasına meydan okumaktadır. Böylece mitos, geçmişten günümüze ulaşır, bilinç düzeyimize gelir.
  • Çağdaş romanların tanrısız mitolojileri bizlere insanoğlunun gizemli bir değer taşıdığını anlatırlar.
  • George Orwell’in 1948 yılında yazdığı 1984 adlı romanı, geçmişteki büyük mitler gibi ortak bilince girmiştir. Önemli bir romanın tıpkı mitoloji gibi dönüştürücü bir yanı vardır.
  • Bütün dünyada en yaygın olarak yinelenen mit, kahraman mitidir. Kahraman miti günümüzde de Örümcek Adam, Süpermen ve benzerleri ile dile getirilmektedir. Günümüzde bile kadın süper kahramanlar yaygın değil.

Mitos 4

  • İnsanlığın ruhsal gelişimine damgasını vurduğu için Eksenel Çağ (Axial Age) adı verilen, MÖ yaklaşık 800-200 arasına tarihlenen dönemde, dört bölgede, Çin’de, Hindistan’da,Ortadoğu’da ve Yunan’da, ortaya çıkan peygamberlerle bilgeler kalıcı olacak dinleri başlattılar. Eksenel bölgelerde siyasal, toplumsal ve ekonomik çalkantılar yaşanıyordu. Savaşlar, sürgünler, katliamlar yapılıyor, kentler yakılıp yıkılıyordu. Yeni ekonomik düzenle güç, papazlarla krallardan tüccarlara geçiyor, eski hiyerarşi sarsılıyordu. Çin’de Konfüçyüsçülük ve Taoizm; Hindistan’da Budizm; Ortadoğu’da Yahudilik; Yunan’da usçuluk gibi, yeni din ve felsefe sistemleri ortaya çıkıyordu. Hepsi de ayinler ve uygulamalara derinden bağımlı olmayan, daha içselleşmiş bir dinin gerekliliğini vurguluyorlardı. Eski değerler irdelenmeli, her şey sorgulanmalıydı. Kişisel vicdan ve erdem çok önemseniyordu.  Kent yaşamının yaygınlaşması, mitolojinin artık eskisi gibi gerçek sayılmamasını beraberinde getirmişti. Fakat zamanla, içgüdüsel olarak eski mitlere yöneldiklerinin de farkına vardılar. Öyküler hala gerekli görülüyordu. Bir mit katı yenilikçiler tarafından yasaklandıysa, çok geçmeden farklı bir kılıkta sisteme geri dönerdi. Daha ileri din sistemlerinde bile insanlar mitolojisiz yapamadıklarını anlamışlardı. Ancak artık kutsal olan uzak, daha yabancı ve ulaşılmaz olmuştu.

    Eksenel düzene öteki kültürlerden daha önce giren Çinlilerin Gök Tanrısı, öteki gök tanrılarının tersine gözden kaybolmadı, kralın meşruluğu ona bağlı kaldı. Çinlilerin tanrılara ilişkin öyküleri hiç olmamıştı; mitolojik, kültür kahramanlarına saygı duyarlardı. Onlar için Altın Çağ, tarıma bağlı basit toplum dönemiydi. Çinliler bu Altın Çağ’ın, insanoğluna tarım bilimini öğreten kültür kahramanının ölümüyle bittiğini düşünüyorlardı.

    Eksenel çağın bilgeleri, merhemetle adalet günlük yaşama uygulanmadığı sürece, mitin gerçek önemini ortaya koyamadığını göstermişlerdi.

    Hindular mitlerin dünyasında kendilerini çok rahat hissederler. Budizm, büyük ölçüde psikolojik bir dindir, psikolojinin erken biçimi olan mitolojiyi kendine yakın görür.

    MÖ sekizinci, yedinci ve altıncı yüzyılların İbrani peygamberleri kendi Eksenel yenilikleriyle bağdaşmadığını düşündükleri eski mitlere karşı sıkı bir savaş açtılar, eski mitlerin yalan olduğunu duyurdular ama, kendilerine uyduğu sürece eski Ortadoğu mitolojisinden yararlandılar. Tevrat’ın Exodus-Çıkış kitabında, Sazlıklar Denizi’ni (Kızıldeniz’in Tevrat’taki ismi) geçişleri gibi. Suya batma geleneksel olarak geçiş törenini simgelemekteydi; öteki tanrılar dünyayı yarattıklarında denizi ikiye ayırmışlardı. Mit eylemi gerektirir: Büyük Kaçış miti Yahudilere özgürlüğe kutsal bir değer vermeyi aşılarken, köle olmanın da eziyet etmenin de reddini gerektirir. Öykü uzak geçmişte yaşanmış bir olay olmaktan çıkar, yaşayan bir gerçekliğe dönüşür. Yahudilik öyküler yardımıyla da görüşünü dile getirdi.

    Yunan’da logos (muhakeme), Eksenel Çağ’ın itici gücüydü. Dünyanın göksel bir varlığın eliyle değil, evrenin düzenli yasalarına göre varolduğunu kabul ederlerdi. İyonya’daki ilk varsayımlar en az eski mitler kadar kurguya dayalıydı, doğrulanmaları olanak dışıydı. Atinalılar MÖ 4. yüzyıldan önce, yeni bir kuttören türü olan tragedya ile eski mitleri sahneye koymaya ve en temel Grek değerlerini bu yolla sorgulamaya başladılar. Tragedya kahramanı bilinçli seçimler yapmalı ve sonuçlarına katlanmalıydı. Seyirciler başkasının acılarını kendi acılarıymışçasına hissetmeyi öğrenir, duygudaşlık ve insanlık ufukları genişler, Eksenel dönemin merhameti aşılanırdı. Platon mitleri kocakarı masallarına benzetmiş, Aristo eski mitleri anlaşılmaz bulmuştu. Greklerin logos’u mitolojiye karşı çıkıyor gibiydi, ancak filozoflar onu usçu düşüncenin atası olarak görerek ya da tinsel söylem için gerekli olduğunu düşünerek miti kullanmayı sürdürdüler. Öyle ki, Eksenel Çağ’daki Grek usçuluğu Grek dini üzerinde hiçbir etki yapmamış, MS 6. yüzyılda Justinianus tarafından yasaklanana kadar şölenlerini sürdürmüşlerdi.

Günümüzde Suriye sınırları içinde kalan Salihiye’deki Dura Europos Sinagog’unda (MS 200’lerin başı) yer alan fresklerden biri de, Exodus-Çıkış freski. blog.kavrakoglu.com

Günümüzde Suriye sınırları içinde kalan Salihiye’deki Dura Europos Sinagog’unda (MS 200’lerin başı) yer alan fresklerden biri de, Exodus-Çıkış freski.
blog.kavrakoglu.com

  • Eksenel Çağ sonrasında, MÖ yaklaşık 200-MS yaklaşık 1500 yılları arasında Batılılar mitolojiyi kuşkulu görmüşlerdir. Aziz Paul, Hz. İsa’yı mitolojik bir kahramana dönüştürür. Grekçede mitos ile gizem aynı kökten gelir. Dinlerin gizemcileri (mistikler) hep mite başvurdular. Gizem, dile getirilemeyen deneyimlere gönderme yapar, sözün ötesindedir ve dış dünyadan çok iç dünyayla ilişkilidir. Mitoloji ile mantığın birbirini tamamladığı görüşü hakimdir. Umutsuzluklarını gidermeye çalıştıklarında mitin varlık alanına girerler. Onbirinci yüzyılda Müslümanlar felsefenin tinsellikle, kuttören ve yakarışlarla bağdaştırılması gerektiğine karar verdiler ve Sufilerin mitolojik, gizemci dini İslam’a örnek oluşturdu. Benzer bir yaklaşımla, Yahudiler de İspanya’dan kovulduklarında filozoflarının akılcı dininin kendilerine yardımcı olmadığını fark etmiş, Kabala mitlerine dönmüşlerdi. 11.-12. yüzyıllarda Batı Avrupa Hıristiyanları Platon ve Aristo’nun çalışmalarını keşfedince mitlere olan duyarlılıklarını yitirmeye başladılar.
  • 1500-2000 yılları arasındaki Büyük Batı Dönüşümü’ne baktığımızda Avrupa ve daha sonrasında ABD bir uygarlığın temelini attılar. Batılı anlamda modernlik logos’un çocuğuydu. Sanayileşme, tarımın dönüşmesi, toplumu yeniden örgütlemek için yapılan siyasal ve toplumsal devrimler, Aydınlanma, miti yararsız, uydurma ve çağdışı ilan etti. Batı toplumunun yeni kahramanı bilim adamı ya da mucit oldu. Artık değiştirilemez, kutsal yasalar yoktu. Mite bu yabancılaşma, 16. yüzyılda Avrupa dinini çağdaş kılmaya çalışan Reformcularda çok belirgindi. Kilise ayininde İsa’nın kurban edilerek ölümü mitolojik ve sonsuz olması nedeniyle yeniden sahnelenir, böylece onu yaşanan gerçekliğe dönüştürürdü. Reformcuların gözünde ise yaşanmış bitmiş bir olayın anılmasıydı. Matbaanın bulunması, yayılan edebiyat, insanların metin algısını değiştirdi. Toplu okumanın yerini tek başına, sessizce okuma alıyordu. Mit, insanoğlunu evrende önemli olduğuna inandırmıştı. Oysa yeni astronomi ile insanoğlu, evrende ufacık bir yer tutan bir gezegenin kıyısında kalmıştı. Aydınlanma ideallerini (Aydınlanma konusu blogumuzda daha önce yayımlanmıştı) dinsel bir kalıba sokmaya kalkışan yeni Hıristiyan akımlar gibi; Quakerlar, Püritenler gibi tinselliği güçlü akımlar da ortaya çıkmaya başladı. 19. yüzyılda toplum mitolojiyle akılcı bilim arasında bir seçim yapmalıydı, uzlaşma söz konusu değildi. 1882 yılında Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü duyurdu. Mit, kült, kuttöresel ve ahlaki yaşayış olmayınca kutsal ölmüştü. Mitin yalan olduğunu ya da düşüncenin önemsiz bir boyutunu temsil ettiğini söyleyen 19. yüzyılın ardından, 20. yüzyılda enikonu ırkçı, etnik, küçültücü ve bencil, “öteki”ni yaratan; merhamet duygusu taşımayan, yaşamın kutsallığına saygı duymayan; modernleşmeyi başaramamış; toplu öldürmelere ve soykırıma yol açan yıkıcı mitolojiler ortaya çıktı.
1600’lerde İngiltere’de ve Britanya kolonisi Amerika’da Quakerlar ölümle cezalandırılıyordu. Fotoğraf:www.worldandi.com

1600’lerde İngiltere’de ve Britanya kolonisi Amerika’da Quakerlar ölümle cezalandırılıyordu.
Fotoğraf:www.worldandi.com

Mitos 3

  • MÖ yaklaşık 20.000-8000 arasına tarihlenen Paleolitik, yani avcı toplumların mitolojisinin temeli, göksel varlıklarla daha yakın yaşanan bu dönemde, tanrılar arasına katılma yönündeydi. Taş, kutsal olanın kendini göstermesi; kendini yenileme yeteneğine sahip olan ağaç mucizevi diriliği; ayın büyümesi küçülmesi kutsal güçlerin yeniden dirilişi; bunların kutsal sayılmalarının nedeni gizli gücün dışavurumu olmalarıydı. Gökyüzü erişilmezdi, aşkın olmanın ta kendisiydi. Hemen her tapınağın bir Gök Tanrısı vardı. Şamanların ruhu esrime anında havaya süzülüp halkın iyiliği için tanrılarla görüşürdü. Daha sonraki yüzyıllarda bu inanışlar, peygamberlerin yüksek dağlara çıkmaları, göğün çeşitli katlarına çıkmaları ile devam etmiş, uçuş ve göğe yükselişle ilgili mitler bütün kültürlerde görülmüştür. Avcı toplumlarda hayvanlar üstün akla sahiptirler. Altın Çağ’da, yani günah işlenmeden önce, insanoğlunun hayvanlarla konuşabildiği düşünülür. Mit, kutsal bilgiyi ortaya koyar. Mite dayalı anlatı, bizi alışıldık dünyanın kesin bilinenlerinin ötesine taşımak üzere tasarlanmıştır. Kahramanlık mitlerinin, şamanlarla avcıların deneyimlerinden doğduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Kahramanlık mitosu insanın içine öyle işlemiştir ki, tarihsel kişilerin yaşamları bile bu arketipal örüntüye göre anlatılır.
Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor. Mardin, Dara.

Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor.
Mardin, Dara.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek...Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor. Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj. Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek…Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor.
Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj.
Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

  • MÖ yaklaşık 8000-4000 arasına tarihlenen Neolitik, yani tarım toplumlarının mitolojisi, bütün yaratıkları, bitkileri, hayvanları ve insanları içinde barındırdığı için kusal kabul edilen toprağı, dolayısıyla anaerkilliği  yüceltme üzerine kuruludur. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki en erken yaratılış mitlerinden bazıları ilk insanların bitkiler gibi topraktan türediklerini varsayıyordu. Paleolitik çağdan kalma eski kahramanlık öykülerinde halkına yardım getirmek uğruna tehlikeli bir yolculuğa çıkanlar çoğu zaman erkek kahramanlardı. Neolitik devrim ertesinde erkekler çaresiz ve edilgindir. Dünyayı dolaşan, ölümle savaşan, insan soyuna yiyecek getiren tanrıçadır. Toprak Ana, kadın kahramanlığının simgesine dönüşür. Dönemin mitolojisinde, yaşamla ölümün birbirinden koparılamaz olduğu, toprağın ölüp yeniden canlanması ile, ölümün korkutucu, ürkütücü ve kaçınılmaz olduğu, fakat son olmadığı işlendi. Tohumun yeni ürünler vermesi için ölmesi gerekiyordu. Ölümle yüzleşerek, ruhsal açıdan tazelenme, daha gözü pek yaşama, ölüm karşısında sakin davranarak yeryüzünü daha dolu yaşama amaçlandı.
MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

  • Yazının bulunması, ilk kentlerin kurulması ile ilk uygarlıklar dönemi MÖ yaklaşık 4000-800’e tarihlenir. İnsanoğlu tarihin her yeni çağına girdiğinde, hem insanlık hem de tanrısallıkla ilgili fikirlerini değiştirir. Şimdi sahnede insan faaliyetleri olduğundan, tanrılar uzaklaşmışlardı ama tanrılar da insanlar gibi kent planlamacısıydı. Tufan, tanrıların dünyadan ellerini çekmelerinin başlangıcına işaret etmektedir. Dünyanın yaratılması ardı arkası kesilmeyen bir süreçti ve ilk varlığın yaratılması için simgesel olarak ilk kargaşaya, kaosa, dönülmesi kaçınılmazdı. Mit ve ona eşlik eden kuttörenler, olayların iyiye gitmeden önce iyice açmaza girebileceğini; sağ kalmanın ve yaratıcılığın savaşmayı gerektirdiğini gösterdi. Kendilerini feda etmeye hazır olmadıkça ne tanrılar ne de insanlar gerçek anlamda yaratıcı olabilirdi. Göksel yardım almadan, kendi deneyimlerinden ders çıkarmayı öğreten, son biçimini MÖ 1300 yıllarında aldığı düşünülen Gılgamış Destanı da dönemin tinsel boşluğunu temsil ediyordu. Tanrılar dünyasını aramak kültürel gerilemeyi temsil ediyordu. Bu durum, başka bir dönüşüme yol açtı.
Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.

Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.

Mitos 2

  • Tufan mitosu dünyanın hemen her bölgesinde bulunan bir mitostur: Mitoslar ya yayılma yolu ile ya da benzeri durumlarla karşı karşıya kalan bir toplulukta, düşgücünün, öteki topluluktan bağımsız çalışmasının ürünüdür.
  • Tufan mitosu, Sümer ve Babil’in Mezopotamya’da bulunuşunun, Dicle ve Fırat’ın belli aralarla görülen sellerin ürünü olarak açıklanabilir. Ama, bu tür sellerin görülmesi olanağının bulunmadığı ülkelerde de tufan mitosu ile karşılaşmamız, onun kaynağından buraya taşındığını gösterir. Gezilerin, alış veriş amaçlı gidiş gelişlerin, halkların göç hareketlerinin ve istilaların, mitosların bir ülkeden ötekine taşınmasını sağlayan yollar olduğunu söyleyebiliriz.
  • Yitik cennet miti de bütün kültürlerde vardır. Antik toplumlarda mitolojilerle dinler çoğu zaman yitik cennete özlemleri yansıtır.
  • Mitolojik figürlerin adları gündelik dile girmiş, bazı tabirlere adını vermiştir. Pek çok dilde günlerin adları tanrıların adlarından türetilmiştir. Eros’un adı, gündelik dile erotik tabiri ile yerleşmiştir.
  • Babil yaratılış mitosunun odağındaki bir öge olan ejderin öldürülmesi mitosu, Perseus ile Andromeda, Herkül ile Lerna ejderi Hidra, Siegfried ile Fafnir, Beowulf ile Grendel efsanelerinin doğmasına yol açmış, St. George ile Ejder’de varlığını sürdürmüştür.
  • Mitolojinin zamanı ve uzamı, bizim zamanımıza ve uzamımıza benzemez, mitik zaman vardır. Mitoloji zamansızlığa işaret eden bir sanat biçimidir. Gerçekle gerçekdışı daha pek ayrılmamıştır.
  • Mit, başkasının inancından öğrenilmiş bir bilgidir.
  • Bu anlatılar ne öykü, ne şiirdir; verilen ne olaylardır, ne de duygular.
  • Mit ne doğru, ne de yanlıştır. Akılla değil, içgüdüsel duygularla irdelenmelidir. Anlattığı masalların nesnel gerçeklik taşıdıklarını savunmaz. Roman, opera ya da bale gibi mite de yalandan inanılır.
  • Mit gerçeklere dayalı bilgi verdiği için değil, etkili olduğu için gerçektir.
  • Kökeninde, halkların gerçekten doğru olanı söylemek için masallar uydurma dehası vardır.
Yılan saçlı Medusa’nın kanından doğan kanatlı at Pegasus, Yunan mitolojisindeki Perseus ve Bellerophontes efsanelerinde önemli bir rol oynar. Önce Perseus’u sırtına alır ve güzel Andromeda’yı kurtarmaya koşar. Sonra Bellerophontes’le birlikte ağzından alevler saçan Khimaira’yı öldürür. En sonunda baş tanrı Zeus tarafından bir takımyıldıza dönüştürülür ve tanrıya şimşekle yıldırım taşır. Pegasus’un öyküsü, Eski Yunan sanatının olduğu kadar Avrupa klasik sanatının da gözde konularından biridir. O, kanatlarıyla ruhun özgürlüğünü ve ölümsüzlüğünü temsil eder. Pegasus and Andromeda, Peter Paul Rubens, 1620. Fotoğraf:wiki.cultured.com

Yılan saçlı Medusa’nın kanından doğan kanatlı at Pegasus, Yunan mitolojisindeki Perseus ve Bellerophontes efsanelerinde önemli bir rol oynar. Önce Perseus’u sırtına alır ve güzel Andromeda’yı kurtarmaya koşar. Sonra Bellerophontes’le birlikte ağzından alevler saçan Khimaira’yı öldürür. En sonunda baş tanrı Zeus tarafından bir takımyıldıza dönüştürülür ve tanrıya şimşekle yıldırım taşır. Pegasus’un öyküsü, Eski Yunan sanatının olduğu kadar Avrupa klasik sanatının da gözde konularından biridir. O, kanatlarıyla ruhun özgürlüğünü ve ölümsüzlüğünü temsil eder.
Pegasus and Andromeda, Peter Paul Rubens, 1620.
Fotoğraf:wiki.cultured.com

  • Konular açısından mitoslara baktığımızda tanrıların ve kahramanların öyküleri, varoluşlar, dünyanın ve insanın yaratılışı, aşk ve serüven öyküleri, evrensel tinsellik, doğal güçlerle duygu birliğine girme, büyük ailelerin öykülerini görürüz. Yunan mitolojisi ise kabaca Troya Savaşı’ndan önce ve sonra olarak ayrılabilir.
  • Kahraman miti bize hayran olacak ikonaları sağlamayı amaçlamazdı; içimizdeki kahramanlık damarını kabartmak üzere tasarlanmıştı. Mit, öykünmeye yöneltmelidir.
  • Mitolojilerde her şey çok olağandır, doğum, cinsellik vs.
  • Mitolojilerde, genelde, ölüm yerine bir yolculuk vardır.
  • Mitlerde ortak simgeler vardır. Yılan, su, ağaç bunlardan bazılarıdır.
  • Su- Kaos hemen tüm mitlerde su ile bağlantılı düşünülmüştür. Kaostan sonra yaşam yeniden canlanmıştır. Dolayısıyla su hayat veren bir elementtir, hayat su ile başlar.
    Suyun düşsel bir yönü vardır. Bilinç ve bilinçaltı da su ile bağlantılı olarak düşünülür.
    Jung’un yorumunda su içmek bilgi edinmektir.
  • Yılan-İnsandan önce yaratılan, hem bataklıkta, hem de çölde yaşayabilen yılan dayanıklılığın;
    Islak mekan ile bağlantısı şifanın, dolayısıyla tıbbın;
    Gerek kuyruğunu ağzına alabilmesi, gerekse deri değiştirmek suretiyle gençleşebilmesi, buna ilaveten gökteki simgesi olan ayın büyümesi-küçülmesi gibi dairevi hareketi ile yeniden doğuşun sembolüdür.
    Freud’un görüşünde fallik bir unsur olarak kabul edildiğinden de bereketin simgesidir.
    Derinlik, karanlık yeraltının negatif enerjisi ile yüklü olduğu kabul edildiğinden dipteki yılan hareket edince deprem, tsunami gibi felaketlere neden olduğu düşünülür.
  • Ağaç-Çingene, Nordik, İran ve Amerikan mitolojisinde insan ağaçtan yaratılır. Erkek güzeli Adonis de ağaç kabuğundan doğmuştur. “Hayat ağacı”. Ağaç günlük hayatta nesnel olarak (sal, ev, eşya gibi), mitlerde ise motif olarak devam eder. Dolayısıyla devamlılık, ölümsüzlük simgesi olduğu gibi  bilgelik simgesidir de. Buda, ficus religiosa’nın altında otururken aydınlanmıştır.
    Kökü toprakta olduğundan anaerkilliği, dalları ataerkilliği simgeler.