Etiket arşivi: Minimalizm

Çağdaş Sanata Varış 208| Sahnede Postmodernizm 1

  • İtalyan Luigi Nono’nun (1924-1990) 1984 de yazdığı Prometeo adlı operasının özelliği, içinde hiçbir sahne etkinliği olmayışıdır. Yapıtlarının çoğu korolu ve insan sesi ile elektronik seslerin karışımı ortamlardır.
  • İtalyan besteci Luciano Berio (1925-2003), müzik tiyatrosu olarak anılan; ses, metin ve jestlerin iç içe örüldüğü yapıtlarında konser salonu sahnesine, tiyatro nitelikleri taşımaktadır. Berio’nun bu tür eserlerinde solist, yalnız çalgısının ustası değil, dramatik yetkinliğe de sahip olmalıdır. Piyanistin kusursuz bir tekniğe ve üstün bir el çabukluğuna sahip olması, jestleriyle bir anlatım getirmesi ve ayaklarını da kullanması gerekir.
  • Amatör obuacı ve elektronik müzik bestecisi Emmanuel Ghent (1925-2003), 1960’larda bestelerinde bilgisayar kullanmaya başladı, insan sesini sentezledi. 1970’lerde bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerle müzik ve ışıklandırmayı, daha sonra da müzik, dans ve ışıklandırmayı senkronize etti.
Arthur Mitchell. Fotoğraf: www.haikudeck.com

Arthur Mitchell.
Fotoğraf: www.haikudeck.com

  • 1955 yılında bir mucize oldu. George Balanchine (1904-1983) ve Lincoln Kirstein (1907-1996), New York City Ballet’ye ilk Afrikalı-Amerikalı dansçıyı kattılar: Arthur Mitchell (1934-). Balanchine’in koreografisini özellikle Mitchell için yaptığı Agon ve A Midsummer Night’s Dream ile başlayarak Mitchell 15 yıl boyunca kumpanyanın baş dansçısı oldu.
  • 1960’larda Afrikalı-Amerikalıların dans alanında ürettikleri eserler “etnik sanat” fikrinin ötesine geçecek şekilde değerlendirilmeye başlandı. Catherine Dunham, Pearl Primus gibi ilk nesil Afrikalı-Amerikalı dansçılar konularını daha çok kökenleri ile ilişkilendirdikleri Afrika, Karayipler gibi yörelerden almışlar iken Alvin Ailey (1931-1989), Rod Rogers (1937-2002), Eleo Pomare (1937-2008) gibi yeni neslin temsilcileri daha çeşitli konular üzerine çalışmıştır.
  • 1969 yılında, Dr. Martin Luther King Jr.’ın ölümünden kısa bir süre sonra, Arthur Mitchell ve Karel Shook (1920-1985), The Dance Theatre of Harlem’i kurarak, beyaz olmayanların geleneksel “beyaz” balelerini sergilemeleri için bir ortam yarattılar. Burası aynı zamanda profesyonel dansçılar için bir nüve oluşturdu: tüm disiplinlerden sanatçıların ziyaretine açık, provaların izlenebildiği, günümüzde de devam etmekte olan bölge halkına uygun fiyattan kaliteli eğlence imkanı tanıyan bir kültür kurumu oldu.
  • 1960’larda Brezilya’da Augusto Boal (1931-) tarafından kurulan Ezilenlerin Tiyatrosu, gösteri tiyatrosundan farklı, seyircilerin aktör olduğu (spect-actor) deneysel bir tiyatrodur. Boal bireylere, ezilenlere, seslerini duyurabilmeyi, herhangi bir durumla yüzleşmeyi ve onu analiz edebilmeyi öğretmek için bir düzenek geliştirmişti. Tiyatrosu önemli toplumsal ve güncel meselelere dayanır. Vatandaşlar önceden yazılmış bir senaryoyu canlandırmaktan ziyade doğaçlama yaparak dileklerini, ihtiyaç ve arzularını dile getirirler. Boal için tiyatro bir bilgi biçimi olduğu kadar toplumu dönüştürme aracıdır da. Onun bakış açısına göre, tiyatro bize öylece durup gelişini beklemek yerine geleceğimizi inşa etmekte yardımcı olabilir. (Boal’ın aynı adı taşıyan kitabı Boğaziçi Üniversitesi Yayınları’nda vardır.)
Alvin Ailey American Dance Theater. Fotoğraf: www.chicago-theater.com

Alvin Ailey American Dance Theater.
Fotoğraf: www.chicago-theater.com

  • Postmodern dans konusunda çalışmaları olan dans tarihçisi Sally Banes (1950-), Postmodern dansa giden yolu hazırlayan avangard modern sanatçılar arasında, Postmodern kuşağın önde gelen dansçıları olarak Merce Cunningham, James Waring ve Anna Halprin’i sayar.
  • 1952 yılında, Cage ve Cunningham’ın Black Mountain’daki multimedya etkinliği ve sonrasında yapılan Happeningler Postmodern dansın başlangıcı sayılabilir.
  • Happening bölümünde bahsettiğimiz Claes Oldenburg ile sonradan eşi olan Pat Muschinski’nin, New York, Greenwich Village’daki Judson Memorial Kilisesi’nde 1960 yılında sergiledikleri Snapshots from the City adlı Happening de başlangıç noktaları arasında yer alır.
  • Sally Banes, 1950’ler boyunca, hatta Cunningham’ın işlerinde bile, Modern dans estetiğinin hakim olduğunu söyler.

Modern dans estetiği:

Belli bir üslup ve materyalle kurulmuş,
Belli dizgelerle çalışan,
Belli bir ifadeci işlev taşır.

  •  Sally Banes, Postmodern dansın gelişimini 1960’lara, New York’taki Judson Kilisesi’ne yerleştirir ve kısa zamanda buradan sanat galerilerine, çatı katlarına, oradan başka kiliselere ve genelde sahnesi olmayan mekanlara yayıldığını söyler.
  • 1960’ların ilk yıllarındaki deneysel dans, demokratik çoğulculuk ruhuyla yaratılmış, Minimalizm’den multimedyaya uzanan bir çeşitlilik gösteriyordu.
  • Banes, Modern ifadeci gelenekten kopuşu ve Postmodern dansı başlatan hamlenin, 1962-1964 yılları arasında Cunningham Studio’da Robert Dunn’ın (1928-1996) verdiği koreografi derslerinde doğduğunu ve New York, Greenwich Village’daki Judson Memorial Church’te kurulan Judson Dans Tiyatrosu’nda geliştiğini söyler. Dunn, duyguların bedenler ve ritimler yoluyla ifade edilebileceğini düşünen Modern dansın önemli eğitmenlerine (Louis Horst, Doris Humphrey gibi) meydan okur. Dunn’ın hedefi dansı, müzik, resim, heykel, Happening, edebiyat gibi diğer sanat dalları ile buluşturmaktı. Bu eklektizm, geniş bir yelpazede çeşitlilik gösteren denemelere yol açtı. Reddedilen ifadeci estetikti.

Dans alanındaki deneysellik:

Happening dünyasında olup bitenler,
Sanat formlarını karıştırarak yapılan sanatsal denemeler,
Gerçek dünyadan materyallerle ve rastlantı unsuruyla yapılan çalışmalar,
Konvansiyon dışı mekanlar,
Değişken zaman faktörlerini kapsamıştır.

  • Michael Kirby, Postmodern dansın hareketi müzik olarak düşünmekten vazgeçtiğini; anlam, karakterizasyon, duygu durumu gibi unsurlarla ilgilenmediğini; ışık ve kostümü ise sadece işlevsel olarak kullandığını yazmıştır.
  • Postmodern dönemde üretilen pek çok dans çalışmasında, özellikle Twyla Tharp ve Laura Dean’in işlerinde Postmodern mimarinin asal özellikleri görülür: Saflık ve birlik öğretilerinden uzak duran; öğrenilmiş ve eklektik bir tarihselcilik; Modernist avangartlarla orta sınıfa ait ana akım arasındaki asırlık uçurumu kapatma gayreti…

 

 

Çağdaş Sanata Varış 186| Arazi Sanatı / Toprak Sanatı / Ekolojik Sanat

1960’lardan 1980’lere

  • O dönemde gelişmeye başlayan çevreci hareket,
  • O dönemde Hippi kültürünün doğayı kutsayan yaklaşımları ile doğal yaşama ilginin artması,
  • Doğada rastlanan tarihsel kalıntılara yönelik merakın uyanışı,
  • Sosyal değişim taleplerinin dile geldiği, sivil toplum hareketlerinin ırk, cinsiyet, kültür bağlamında eşit hak arayışları,
  • Statükonun simgesi olarak görülen müze ve galerilerin Modernist ve elitist tavrına tepki Arazi Sanatı’nın çıkış noktaları olmuştur.

 

  • Endüstriyel gelişmenin ve teknolojik hızın tehlikeli boyutlarını gündeme getirmek,
  • Doğaya dair bilinç oluşturmak, teknoloji karşısında doğayı kutsamak,
  • Anti kapitalist bir tavır ile piyasa sisteminin kolay metalaştıramayacağı işler üretmek amaçlanmıştır.

 

  • Sade, geometrik şekillerin açık alanlara uygulanması açısından Minimalizm ile, (ama Minimalizm’in teknolojik biçimciliğine karşıdır),
  • Doğal malzeme kullanımı ve süreçselliği açısından Arte Povera ile,
  • Yapıtların genellikle gelip geçici olması nedeniyle Happening ile,
  • Bazen sanatçının doğaya bizzat müdahale  sürecine odaklanması; sanatçıların doğa gezileri, yürüyüşleri gibi  eylemlere katılması açısından Performans Sanatı ile,
  • Projelerin zaman zaman salt belge, fotoğraf, harita ve benzeri malzemeyle sergilenmesi dolayısıyla Kavramsal Sanat ile,
  • Bitmiş yapıttan ziyade yapıtın oluşum sürecinin önem kazandığı pratikler açısından Süreç Sanatı ile yakınlık taşıyan bir akımdır.

 

  • Enstalasyon temellidir.
  • Doğayı yansıtan görünümler resim ve heykel ile sunulurken Arazi Sanatı manzaranın tanımını genişletmiştir. Robert Smithson’un deyişiyle, fırçanın yerini buldozer almıştır. Göller, çöller, kumsallar, dağlar yeni manzaralar yaratmak için birer zemin olarak kullanılmıştır. Ama, 19. yüzyılın romantik manzara ülküsüne bağlanarak doğanın gizemine yeniden dönüşü destekler.
  • Ayırıcı özelliği, doğada geniş alanlarda, yer aldığı mekana özgü olarak gerçekleştirilmesidir.

 

  • Doğal malzemeyle yapılmış olan ve:

    Yeni bir sanatsal topografi oluşturan, görsel odaklı olana Arazi Sanatı,
    Görselliği arka plana atan, doğaya doğrudan iyileştirici müdahalelerde bulunana Ekolojik Sanat,
    Taş, toprak, kum gibi malzemenin galerilerde sergilenmesine ise genellikle Toprak Sanatı denir.

 

  • Land Art kavramı 1960’lı yılların sonlarında ABD’de gelişmiş, 1970’li yıllarda Avrupa’ya yayılmıştır. Land Art,  sanatın “Non-Art” ya da “Anti-Form” hareketleri içinde yer almaktadır.
  • Amerikalı sanatçılar yapıtlarını daha çok Nevada ve California’nın çöllük bölgelerinde gerçekleştirmişler, istedikleri boyutta çalışma olanağı bulmuşlar, yapıtlarında heykel ve mimari ile ilgili verilerden yararlanmışlardır.
  • Çoğunlukla kalıcı değildir ama aralarında binlerce yıl yaşamaya aday olan arazi enstalasyonları da vardır. Kalıcı olmayanlar, fotoğraf ya da video ile tespit edilir. Bir arazide aynı çizgi boyunca ileri geri yürüyerek, çimenler doğal yoldan düzlenir. Çimler düzelene ya da yürünerek oluşturulan çizginin üzerinde büyüyene kadar varlığını korur (Richard Long, 1967). Işık, hava, yağmur, zaman ve başka insanların müdahaleleri eseri değişikliğe uğratabilir. İzleyicinin kolay kolay gidip göremeyeceği yerlerde gerçekleştirilen bu projelerin izleyici ile karşılaşmasının tek yolu çoğu zaman fotoğraftır. Fotoğraf yoluyla kitaplarda ve web sitelerinde yer alması Arazi Sanatını erişilebilir kılar.
  • Doğada bırakılan izler de yapıt sayılır. Manzarada bırakılan ayak izleri, toprak üzerinde oluşturulan ahşap ya da taş çizgiler veya daireler gibi.
  • Bunlara paralel bir anlayışla eserler veren, Yeni Gerçekçilik’in Çevre Sanatı (Environmental Art) dalında eser veren 1935 doğumlu Bulgar sanatçı Christo’ya dosyamızın 96 sayılı bölümünde yer vermiştik.
Spiral Jetty (Spiral Dalgakıran), Robert Smithson, 1969-1970. Bu sarmal eser yaklaşık 450 metre uzunluğundadır. Balçık, kaya, tuz kristali ve suyla yapılmıştır. Eser, ABD’nin Utah Eyaleti’nde Büyük Tuz Gölü’nde 4 hektarlık bir alanı kaplamıştır. Alana 6500 tondan fazla malzeme taşınmıştır.  Çalışmada kullanılan alan Utah Eyaleti’nden 20 yıllığına kiralanmıştır. Eser, *sanatsal olmayan malzemeler kullanmıştır; malzemeler hem geleneksel değildir hem de doğaldır, *sanatla ilgili beklentilerin uzağındadır, *bir galeride veya müzede değil, dışarıdadır; müze ve galerinin rolünü sorgular, *bu organik, doğal şekil soyut bir tasarım olarak da görülebilir, *ürün, aynı zamanda sanat yapma süreci hakkındadır, *doğası gereği sürekli değişen bir yapıdır; Smithson’un temalarından biri olan entropi, yani bütün doğal fenomenin aşama aşama yavaşlaması ve son bulmasıdır, *genellikle bir sanat eserinin sonsuza kadar kalmasını bekleriz ama Spiral Jetty 1972 yılında sular altında kalmıştır. Sular çekilince tuz kristalleri kayaların beyazlaşmasına yol açmıştır, *bu Arazi Sanatı örneği, hareket, yer değiştirme ve değişim hakkında olduğu kadar, radikal biçimde değişen bir dünyada sanatın anlamı, sembolizmi ve yeniden tanımlanması hakkındadır. Smithson, doğadaki yaşam-ölüm döngüsünden, yaşamsal entropiden etkilenmiş, başka yapıtlarında da spiral biçimini kullanmıştır. Smithson, Arazi Sanatı örneklerini mekan ve mekan dışı olarak ikiye ayırmıştır. Böylece, arazide gerçekleştirilen projelerle, bu projelerden arta kalan malzemelerle gerçekleştirilen enstalasyonları birbirinden ayırmıştır. Ekolojiye, sanatın çağdaş kültürdeki rolü ve sorumluluğuna ve doğa ile sanatın gerçek değerine odaklanmış olan Robert Smithson (1938-1973), kullanabileceği arazileri araştırırken bir uçak kazasında ölmüştür. Fotoğraf: art-in-public.tumblr.com

Spiral Jetty (Spiral Dalgakıran), Robert Smithson, 1969-1970.
Bu sarmal eser yaklaşık 450 metre uzunluğundadır. Balçık, kaya, tuz kristali ve suyla yapılmıştır. Eser, ABD’nin Utah Eyaleti’nde Büyük Tuz Gölü’nde 4 hektarlık bir alanı kaplamıştır. Alana 6500 tondan fazla malzeme taşınmıştır. Çalışmada kullanılan alan Utah Eyaleti’nden 20 yıllığına kiralanmıştır.
Eser,
*sanatsal olmayan malzemeler kullanmıştır; malzemeler hem geleneksel değildir hem de doğaldır,
*sanatla ilgili beklentilerin uzağındadır,
*bir galeride veya müzede değil, dışarıdadır; müze ve galerinin rolünü sorgular,
*bu organik, doğal şekil soyut bir tasarım olarak da görülebilir,
*ürün, aynı zamanda sanat yapma süreci hakkındadır,
*doğası gereği sürekli değişen bir yapıdır; Smithson’un temalarından biri olan entropi, yani bütün doğal fenomenin aşama aşama yavaşlaması ve son bulmasıdır,
*genellikle bir sanat eserinin sonsuza kadar kalmasını bekleriz ama Spiral Jetty 1972 yılında sular altında kalmıştır. Sular çekilince tuz kristalleri kayaların beyazlaşmasına yol açmıştır,
*bu Arazi Sanatı örneği, hareket, yer değiştirme ve değişim hakkında olduğu kadar, radikal biçimde değişen bir dünyada sanatın anlamı, sembolizmi ve yeniden tanımlanması hakkındadır.
Smithson, doğadaki yaşam-ölüm döngüsünden, yaşamsal entropiden etkilenmiş, başka yapıtlarında da spiral biçimini kullanmıştır.
Smithson, Arazi Sanatı örneklerini mekan ve mekan dışı olarak ikiye ayırmıştır. Böylece, arazide gerçekleştirilen projelerle, bu projelerden arta kalan malzemelerle gerçekleştirilen enstalasyonları birbirinden ayırmıştır.
Ekolojiye, sanatın çağdaş kültürdeki rolü ve sorumluluğuna ve doğa ile sanatın gerçek değerine odaklanmış olan Robert Smithson (1938-1973), kullanabileceği arazileri araştırırken bir uçak kazasında ölmüştür.
Fotoğraf: art-in-public.tumblr.com

Güneş Tünelleri, Nancy Holt, 1973-76. ABD'nin Utah Eyaleti’ndeki Lucin kasabası yakınlarında bulunan Great Basin Çölü'nde, gündönümü tarihlerine yakın zamanlarda, gün doğumu ve gün batımını Güneş Tünelleri içerisinden izleyebilirsiniz. Sanatçı Nancy Holt tarafından yapılmış anıtsal bir çalışma olan Güneş Tünelleri, her biri yaklaşık 5,48 metre uzunluğunda ve 2,74 metre çapında olan dört adet dökme beton boru kullanılarak inşa edilmiş. Tüneller, gündönümlerindeki gün doğumu ve gün batımlarını hizalayabilmek amacıyla büyük bir "X" harfi biçiminde yerleştirilmiş. Boruların kenarlarında yer alan delikler, gündüz saatlerinde güneş ışığını iç duvarlarına yansıtarak Ejderha (Draco), Kahraman (Perseus), Güvercin (Columba) ve Oğlak (Capricorn) takımyıldızlarındaki başlıca yıldızların haritalarını meydana getiriyorlar. Güneş Tünelleri'nin yaratıcısı Nancy Holt, Robert Smithson’un eşi. Güneş Tünelleri, Arazi Kullanımı Yorum Merkezi tarafından ziyaret edilen yerlerden biridir. Fotoğraf:en.wikipedia.org/Calvin Chu from Riverside.

Güneş Tünelleri, Nancy Holt, 1973-76.
ABD’nin Utah Eyaleti’ndeki Lucin kasabası yakınlarında bulunan Great Basin Çölü’nde, gündönümü tarihlerine yakın zamanlarda, gün doğumu ve gün batımını Güneş Tünelleri içerisinden izleyebilirsiniz. Sanatçı Nancy Holt tarafından yapılmış anıtsal bir çalışma olan Güneş Tünelleri, her biri yaklaşık 5,48 metre uzunluğunda ve 2,74 metre çapında olan dört adet dökme beton boru kullanılarak inşa edilmiş. Tüneller, gündönümlerindeki gün doğumu ve gün batımlarını hizalayabilmek amacıyla büyük bir “X” harfi biçiminde yerleştirilmiş. Boruların kenarlarında yer alan delikler, gündüz saatlerinde güneş ışığını iç duvarlarına yansıtarak Ejderha (Draco), Kahraman (Perseus), Güvercin (Columba) ve Oğlak (Capricorn) takımyıldızlarındaki başlıca yıldızların haritalarını meydana getiriyorlar. Güneş Tünelleri’nin yaratıcısı Nancy Holt, Robert Smithson’un eşi.
Güneş Tünelleri, Arazi Kullanımı Yorum Merkezi tarafından ziyaret edilen yerlerden biridir.
Fotoğraf:en.wikipedia.org/Calvin Chu from Riverside.

  • Galeri mekanında sergilenen Toprak Sanatı örnekleri arasında Walter De Maria’nın (1935-)?? 1977’de gerçekleştirdiği New York Toprak Odası, 197 metrekarelik bir mekanda 300 kilo toprakla yapılan bir enstalasyondur. Görünüşü ve kokusu ile izleyiciyi doğanın simgesi toprakla karşılaştırmış, enstalasyonun kapı aralığından izlenebilmesi kent insanının doğadan ne kadar uzak düştüğüne dair bir yorumdur.
  • Arazi Sanatı sanatçılarından Robert Smithson, Robert Morris (1931-2013), Richard Long (1945-) gibi sanatçıların arazi projelerinden arta kalan belleği, taş, toprak, kum, fotoğraf, gezi raporu gibi malzemeleri galeri mekanına taşıdıkları da olmuştur.
  • 1975’te kimyasal atık alanında uygulanan toprak iyileştirme ve alanı yeniden ormanlandırma girişimi; 1993’te kimyasal atıklardan verimsizleşmiş bir araziyi gerekli zirai uygulamalarla birkaç yıl süren çalışmalar süresince parsel parsel iyileştirilerek doğaya yeniden kazandırılarak kendiliğinden yıllar sürebilecek doğal süreci hızlandırma gibi girişimler Ekolojik Sanat başlığı altında değerlendirilebilir. Bu durumda sanatın biçimi nesne-meta statüsünden, süreç ve kamusal hizmet statüsüne kayar; sanat, değişimin mümkün olabileceğine dair olasılıkları görebilmemizi sağlar. Burada yapıt, diriltilmiş doğadır.
  • Sanatçıların doğada iz bırakması üzerinden kurgulanan performatif nitelikli çalışmalar, doğanın döngüselliğine göndermede bulunur; doğa üzerinde tahakkümün simgesi olan sınırları, haritaları gündeme getirir. 1993 yılında sınırları yasadışı yollardan geçerek yapılan yürüyüş Performansları, fiziki coğrafya ile siyasi coğrafya üzerinden doğa/kültür ayrımını gündeme getirmiştir.
  • Doğada yapılan yürüyüşler, bu yürüyüşler sırasında doğal malzemeyle yapılan enstalasyonlar, sanatçının doğada kendi bedeninin izini bıraktığı Performanslar, doğayı kadın bedeninin doğurganlığı ile özdeşleştiren Feminist boyutlu çalışmalar da vardır.
  • Arazi, Toprak ve Ekolojik Sanat doğaya yönelik duyarlılığın bir göstergesi olduğu kadar sanatın işlevine yönelik bir bilinçlendirme çabasıdır.
Kum heykeller yalnızca kum ve su kullanılarak yapılıyor. Kum heykel sanatı son yıllarda dünyada yeni yeni yaygınlaşan özel bir “ephemeral” (geçici) sanat türü. Kum organik ya da mineral olabilir. Organik kum tanecikleri, mercan, yumuşakçalar ve fosil parçacıkları barındırır. Tuzlu suda bunlara rastlanabilir. Mineral kum ya da kaya kumu ise mineral ya da kaya parçacıklarından oluşur. Heykelin sonunda aldığı şekli belirleyen, kullanılan kumun yapısıdır. Kum taneciklerinin boyutu ve yapısı bu bakımdan büyük önem taşır. Heykel için ideal tanecikler yuvarlak değil, karemsi olmalıdır. Plajlardaki kumlar çoğunlukla yuvarlak tanelidir; heykel yapımı için ideal diyebileceğimiz en uygun kum, nehirlerin yakınında bulunur ve dağlardan gelen su akıntılarıyla taşınır. Bu mineral kum tanecikleri köşelidirler ve birbirlerine uyarlar.  M.Ö. 4000’lerde Mısır’da uygulandığı düşünülen bu sanat biçimi, günümüze kadar gelmiştir. 2006 yılından beri düzenlenmekte olan, bu yıl  teması "Dünyanın 7 Harikası ve Mitoloji" olarak belirlenen Uluslararası Antalya Kum Heykel Festivali, Antalya sahillerinde kum heykellere ev sahipliği yapıyor. Bu yıl 9 farklı ülkeden 22 heykeltıraşın katıldığı etkinlikte heykeltıraşlar 7.000 metrekarelik bir alanda 10.000 ton taşıma kum ile, 30 civarında tema ve yüzlerce devasa boyutta kum heykel canlandırıyor. Heykellerin büyüklüğü ve kapladıkları alan nedeni ile dünyanın en büyük kum olaylarından biri olan bu organizasyon Küresel Tasarım Sanat Çalışmaları tarafından organize edilmektedir. Fotoğrafta, Antalya Lara’da, İtalyan heykeltıraş Michela Ciappini tarafından canlandırılan Jul Sezar ve Kleopatra görülüyor. Fotoğraf: Feryal Tezcan

Kum heykeller yalnızca kum ve su kullanılarak yapılıyor. Kum heykel sanatı son yıllarda dünyada yeni yeni yaygınlaşan özel bir “ephemeral” (geçici) sanat türü.
Kum organik ya da mineral olabilir. Organik kum tanecikleri, mercan, yumuşakçalar ve fosil parçacıkları barındırır. Tuzlu suda bunlara rastlanabilir. Mineral kum ya da kaya kumu ise mineral ya da kaya parçacıklarından oluşur. Heykelin sonunda aldığı şekli belirleyen, kullanılan kumun yapısıdır. Kum taneciklerinin boyutu ve yapısı bu bakımdan büyük önem taşır. Heykel için ideal tanecikler yuvarlak değil, karemsi olmalıdır. Plajlardaki kumlar çoğunlukla yuvarlak tanelidir; heykel yapımı için ideal diyebileceğimiz en uygun kum, nehirlerin yakınında bulunur ve dağlardan gelen su akıntılarıyla taşınır. Bu mineral kum tanecikleri köşelidirler ve birbirlerine uyarlar.
M.Ö. 4000’lerde Mısır’da uygulandığı düşünülen bu sanat biçimi, günümüze kadar gelmiştir.
2006 yılından beri düzenlenmekte olan, bu yıl teması “Dünyanın 7 Harikası ve Mitoloji” olarak belirlenen Uluslararası Antalya Kum Heykel Festivali, Antalya sahillerinde kum heykellere ev sahipliği yapıyor. Bu yıl 9 farklı ülkeden 22 heykeltıraşın katıldığı etkinlikte heykeltıraşlar 7.000 metrekarelik bir alanda 10.000 ton taşıma kum ile, 30 civarında tema ve yüzlerce devasa boyutta kum heykel canlandırıyor.
Heykellerin büyüklüğü ve kapladıkları alan nedeni ile dünyanın en büyük kum olaylarından biri olan bu organizasyon Küresel Tasarım Sanat Çalışmaları tarafından organize edilmektedir.
Fotoğrafta, Antalya Lara’da, İtalyan heykeltıraş Michela Ciappini tarafından canlandırılan Jul Sezar ve Kleopatra görülüyor.
Fotoğraf: Feryal Tezcan

  • 1994 yılında merkezi ABD, California Eyaleti’nde olan, ABD’de birçok şubeleri bulunan, kar amacı gütmeyen Arazi Kullanımı Yorum Merkezi kurulmuştur. Merkez, Arazi Düzeni adlı bir yayın çıkarmaktadır, American Land Museum’u kurmuş ve bir veri tabanı oluşturmuştur. Sergiler ve geziler düzenlemektedir. Merkezin tanıtımında, Robert Smithson’un yaklaşımının benimsendiği, yüceyi kavramsal olarak bilinebilir hale getirip, mutlak olmaktan çıkarmaya yönelik bir işlev gördüğü yazılıdır. Kuruluş, kendine özgü metodolojisi ile kavramsal sanat uygulamaları arasında bir bağ kurar. Sanat olarak tasarlandığı belli olan projeleri inceler. Merkez, aralarında kurumuş göl yatağından yavaş yavaş akan su sesi yayını yapan bir cihazın da olduğu yerleştirmeleri bizzat üretir. Arazi düzenlemelerine ilişkin araştırmaların sunulduğu sergiler de yapar.

 

Çağdaş Sanata Varış 178| Kavramsal Sanat 2

  • Kavramsal Sanat’ın, 1960’lardan 70’lere uzanan süreçte etkili olan Minimalizm ile bazı ortak noktaları vardır. Kavramsalcılar Minimalizm’in birimlerin tekrarına dayalı seri mantığını paylaşır. Bazı Kavramsalcı sanatçılar önce Minimalizm’e yönelmiş, sonra Kavramsal Sanat’ın öncülerinden olmuşlardır.
  • İdeal bir Kavramsal Sanat yapıtının iki nokta üzerine temellenmesi gerektiği öne sürülmüştür. Biri, yapıtın tam bir dilsel karşılığının olabilmesi yani tanımlanabilir olması. Diğeri, sürekli tekrar edilebilir olması, tekilliğinin olmamasıdır. Basit bir biçimi tekrarlayarak kullanmak yoğunlaşmayı olanaklı kılar.
  • Kavramsalcılar, görsel deneyimi ve estetik hazzı dışlar. Yapıtın nasıl göründüğü o kadar önemli değildir ama bir düşünceden yola çıkmak zorundadır.
  • Göze yönelik sanat, kavramsal yerine algısaldır. Optik, Kinetik, ışık ve renk sanatının çoğu örneği algısaldır.
  • Yetenek yerine sınırsız yaratıcılık düşüncesini savunur.
  • Kavramsalcılar nesne bir meta olduğu için nesne yapmak istemezler.
  • Kavramsal Sanat ile ilgilenen sanatçının amacı, yapıtın izleyiciye duygusal anlamda seslenmesi değildir, yapıtını izleyicisinin zihinsel anlamda ilginç bulmasıdır. Dışavurumcu sanata şartlanmış kişilerin beklentisi olan duygusal tepki, bu tür sanatın algılanmasına engel oluşturur. İzleyiciye belli koşullar dayatan sanatın estetik faşizm yarattığı düşünülür.
  • Kavramsal Sanat mantıksal olmak zorunda değildir; bazen yalnızca o mantığı yerle bir etmek için kullanılır.
  • Yapıtın felsefesi, yapıtın içindeki düşüncedir, herhangi bir felsefi sistemin betimlenmesi değildir.
“Düşünceler sanat yapıtları olabilir, bunlar birbirine eklenerek somutlaşır, maddeye dönüşür ancak tüm düşüncelerin maddeye dönüşme zorunluluğu yoktur.” Sol Le Witt, Sentences on Conceptual Art, 1969. Sol Le Witt, Minimalizm’in ilkelerine yakındır, ancak kendisini Kavramsal akım dahilinde görür. Fotoğraf: lucamaggio.wordpress.com

“Düşünceler sanat yapıtları olabilir, bunlar birbirine eklenerek somutlaşır, maddeye dönüşür ancak tüm düşüncelerin maddeye dönüşme zorunluluğu yoktur.”
Sol Le Witt, Sentences on Conceptual Art, 1969.
Sol Le Witt, Minimalizm’in ilkelerine yakındır, ancak kendisini Kavramsal akım dahilinde görür.
Fotoğraf: lucamaggio.wordpress.com

Aslen Irak Kürdistan’ından olan ve Londra’da yaşayan Walid Siti’nin (1954-) ArtInternational 2015’te sergilenen The Tower (Kule) adlı eseri görüntü olarak Sol Le Witt’in eserini hatırlatsa da amacı çok farklıdır. Ortadoğu’nun savaşa bağlı olarak değişen ve dönüşen yüzü Siti’nin tüm çalışmalarının ortak hareket noktasını oluşturur.  Siti, insanoğlunun inşa ettiği yapılar ve piramitler, zigguratlar ve kulelerle tırmanma, daha yukarıya erişme fikrini görselleştiriyor. Ortadoğu’nun kırılgan ve belirsiz geleceği, sanatçının birbirine çattığı çubuklarla yukarıya doğru uzanıyor, geçmiş ve geleceği birleştiriyor. Ortadoğu’nun acı gerçeğiyle tezat oluşturan bu narin yapılar, güç, fetih ve zafer gibi yıkıcı ve istilacı tutkulara tezat oluşturuyor. Birbirine çatılmış yeni kuleler gökyüzüne doğru cılız bir şekilde uzanırken bir umudu da simgeliyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Aslen Irak Kürdistan’ından olan ve Londra’da yaşayan Walid Siti’nin (1954-) ArtInternational 2015’te sergilenen The Tower (Kule) adlı eseri görüntü olarak Sol Le Witt’in eserini hatırlatsa da amacı çok farklıdır.
Ortadoğu’nun savaşa bağlı olarak değişen ve dönüşen yüzü Siti’nin tüm çalışmalarının ortak hareket noktasını oluşturur. Siti, insanoğlunun inşa ettiği yapılar ve piramitler, zigguratlar ve kulelerle tırmanma, daha yukarıya erişme fikrini görselleştiriyor. Ortadoğu’nun kırılgan ve belirsiz geleceği, sanatçının birbirine çattığı çubuklarla yukarıya doğru uzanıyor, geçmiş ve geleceği birleştiriyor.
Ortadoğu’nun acı gerçeğiyle tezat oluşturan bu narin yapılar, güç, fetih ve zafer gibi yıkıcı ve istilacı tutkulara tezat oluşturuyor. Birbirine çatılmış yeni kuleler gökyüzüne doğru cılız bir şekilde uzanırken bir umudu da simgeliyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 1960’lı yıllar sonrasında sanatın nesneye olan gereksinimi tartışılmaya başlandı. Düşünce ön plana geçti, yapıtın maddi varlığı ve biçimi etkisini büyük ölçüde yitirdi.
  • Bu akımda, felsefe ve fikir öne çıkar.
  • Kavramsal Sanat, göz için olmayan sanattır.
  • Eserin fikri veya dayandığı kavram en az eserin fiziksel varlığı kadar önemlidir.
  • İdeoloji ve teknoloji ile sınırları zorlamak amaçlanır.
  • Belirli bir düşünceyi belirli bir yöntemle sergileme olarak tanımlanabilir.
  • “Düşünce plastiktir.”
  • “Bir şey” anlatmak istiyorsa eser kavramsaldır. Materyal, orantı önemli ise, felsefesi yoksa eser konstrüktiftir. Karar verebilmek için sanatçının amacını bilmek gerekir. Happening bir mesaj veriyorsa Kavramsal Sanata girer.
  • 1960’larda heykel, heykel olmaktan uzaklaşıyor, Enstalasyon ve Kavramsal Sanat ortaya çıkmaya başlıyor.
  • Kavramsal Sanatta espas ve enerji önemlidir.
  • Postmodern yaklaşımlarda Kavramsal Sanat, fikrin önem taşıdığı; malzemenin ikincil, önemsiz, gelip geçici, ucuz, gösterişsiz olduğu, maddesel olmaktan çıktığı çalışmaları içerir. Estetik zevki terk ettiği söylenen 1970’lerin Kavramsal Sanat eserlerinin birçoğu, dil ve sanat kavramının kendisiyle ilgilenmiştir. Bu yönüyle, tamamen görsel bir deneyim olma fikrinden net bir kopuşu ifade eder.
  • Akım, alışılagelmiş sanatın yerine, bir anlamda, yeni bir yaşam biçimi önerisidir. Kavramsalcı yaklaşım, sanatın demokratikleşme süreci içinde profesyonel sanatçının tekelinden çıktığı Batı dünyasında, insanın kendini ifade etme yollarının nerelere dek uzanabildiğini bize gösterir.
  • Kavramsal sanatçılar, eleştirel bir yaklaşımla kendisini, çevresini ve yaşamı sürekli sorgulayan, çağın hızlı teknolojik değişimleri altında ezilmemeye çalışan, teknolojiyi kullanan ya da teknolojiye başkaldıran, geleneksel sanatın sınırlarını aşarak sanatın boyutlarını değiştirmeye çalışan sanatçılardır.
  • 1965-1970 arasında gerçekleşen Otobiyografi Sanatı, Hiperrealizm, Neo Fovizm, Neo Ekspresyonizm, Anatomi Sanatı,  Antiformcu Sanat, Vücut Sanatı, Performans Sanatı, Support Surface, İdea Art, Information Art, Social Realism, İllüzyonizm, 1980’lerde kendilerini Trans Avangartlar, Özgür Figürcüler, New Brut Art, Post Konstrüktivizm, Hiper Manyerizm, Grafiti, New Inexpressiveness, Neo Trans Avangartlar olarak adlandıranlar estetikten önce zihinsel bir algılama sürecine davet etmesi bakımından Kavramsal Sanat’ın sınırları içinde değerlendirilebilir. Özet olarak Kavramsal Sanat için 1960 sonrasında gelişen hemen tüm akımların yolunu açmıştır diyebiliriz.

 

Çağdaş Sanata Varış 174| Postmodern Dönemde Heykeller ve Nesneler Yeni İngiliz Heykeli, Jeff Koons

  • Minimalizm’in ve Kavramsal Sanat’ın heykel sanatı ile ilişkisi sınırlıdır. Ne resim, ne de heykel olmasıyla tanımlanan Minimalist spesifik nesnenin temelinde, gerçek mekanda gerçek nesne sergilemek düşüncesi hakimdir. Kavramsal Sanat ise, heykelin sınırlarının belirsizleşmesinde çok etkili olmuştur.
  • 1970’lerden 1980’lere uzanan süreçte heykel bağlamındaki yeni eğilimlerin öncülüğünü Britanyalı heykeltıraşlar üstlenmiştir.
  • Gerek malzeme kullanımında, gerek teknikte, gerekse kavramsal açılımlarında İngiliz heykelciliğinde Henry Moore (1898-1986) ve Anthony Caro (1924-2013) gibi öncü Modernist figürlerden farklı bir heykel anlayışını ortaya koyan bu sanatçıların 1982 yılının Venedik Bienali’nde İngiltere’yi temsil etmesi, Yeni İngiliz Heykeli’nden bir akım gibi söz edilmesine yol açmıştır.
  • Yeni İngiliz Heykeli, bir akım birlikteliği içinde olmayan sanatçıları kapsar.
  • Tony Cragg (1949-), gerçek nesnelerle yaptığı düzenlemelerde kentsel ikonografiye başvurmuş, yapıtları İngiltere’de 1980’lerde atık malzemelere yeni bir estetik işlev kazandıran Punk hareketiyle de ilişkilendirilmiştir. Cragg, formika, plastik gibi yeni endüstriyel malzemelere yönelmiştir. Başta soyut düzenlemeler gibi görünen yapıtları içerik kaygısı taşır. Cragg, 1988’de Venedik Bienali’nde İngiltere’yi temsil etmiştir. Turner Ödülü sahibidir.
Ugly Faces, Tony Cragg, İstanbul Modern. Fotoğraf: notestothemilkman.wordpress.com

Ugly Faces, Tony Cragg, İstanbul Modern.
Fotoğraf: notestothemilkman.wordpress.com

  • Yeni İngiliz Heykeli’ni temsil eden sanatçılar arasında malzemenin çağrışımlarından çok, izleyicinin ruhsal algısına yönelen, Hint kökenli, spiritüelliği görünür kılmayı amaçlayan Anish Kapoor (1954-), soyut biçimlere yönelmiştir. Kapoor, biçimselliğe ilgi duymadığını, maddi dünyanın ötesinde duyumları çağrıştırmakla ilgilendiğini söyler. Kapoor, 1990 yılında İngiltere’yi Venedik Bienali’nde temsil etmiştir.
  • Yeni İngiliz Heykeli’nin diğer temsilcileri arasında, Richard Wentworth (1947-), Alison Wilding (1948-), Julian Opie (1958-), Turner ödüllü Richard Deacon (1949-), Bill Woodrow (1948-) sayılabilir.
  • 1980’li yıllarda ABD’nin sanat ortamında dikkat çeken Robert Gober (1954-), Ashley Bickerton (1959-), Jeff Koons (1955-), Haim Steinbach (1944-), Meyer Vaisman (1960-) gibi sanatçılar ise, sözü edilen İngiliz sanatçılar gibi zaman zaman endüstriyel ve atık malzemeye yönelmelerine karşın, heykelden uzaklaşan, nesneye yönelen yaklaşımlar sergilemiştir. 1980’lerin Amerikan sanatında nesnelerle heykeller iç içe geçmeye başlamıştır.
Köşe Lavabo, Robert Gober, 1984. Robert Gober’in Duchamp’ın Çeşmesi’ne göndermede bulunan el yapımı lavaboları, nesne ile heykelin iç içe geçme eğiliminin başlıca örnekleri arasında sayılmıştır. Hazır ya da el yapımı nesne kullanımının esas olarak Duchamp ile kurulacak kavramsal ilinti ile okunabileceğini göstermiştir. Fotoğraf: www.saatchigallery.com

Köşe Lavabo, Robert Gober, 1984.
Robert Gober’in Duchamp’ın Çeşmesi’ne göndermede bulunan el yapımı lavaboları, nesne ile heykelin iç içe geçme eğiliminin başlıca örnekleri arasında sayılmıştır. Hazır ya da el yapımı nesne kullanımının esas olarak Duchamp ile kurulacak kavramsal ilinti ile okunabileceğini göstermiştir.
Fotoğraf: www.saatchigallery.com

New Hoover Convertibles, Green, Red, Brown, New Shelton Wet/Dry 10 Gallon Displaced Doubledecker, Jeff Koons, 1981-7. Şeffaf plastiğin içinde, floresanlarla aydınlatılan elektrik süpürgeleri. Eser, Postmodern çağda makinenin kutsanması olarak yorumlanabilir. Pazarlama ve tüketimin eleştirisi olarak görülebilir. Eser, materyalist değerler, insanların aklını çelen reklamlar, ikna yöntemleri, arzu ve mülkiyetin manipülasyonu hakkında ironik bir gönderme olarak da algılanabilir. Koons, elektrik süpürgelerinin sonsuzluğu çağrıştırdığını söylemişti. Elektrik süpürgelerinin antropomorfik (insana ait özellikler taşıyan) bir nesne olduğunu, çünkü nefes alıp verdiklerini; cinsel girinti çıkıntıları ile çift cinsiyetli figürler olduklarını belirtmişti. Koons, nesneleri düzenlemiş ama biçimlendirmemiştir. Koons, Duchamp ve Warhol’dan esinlenerek, tüketici ürünlerini sanki satılıyormuş gibi galeride sergiler. Bir galeride sergilendiği için ürünler bizi bir dükkanda gördüklerimizden farklı bir biçimde düşünmeye sevk eder. Koons’un yapıtı geleneklerin dışında olduğu için üst anlatıya bir meydan okuyuştur; hem güzel sanatların hem de meta kültürünün bir örneğidir; geleneksel anlamda sanatsal ustalık sergilemez; estetik değer hakkında açık bir anlam iletmez ve bir sosyal anlam taşır gibi görünmez. Ama bizi her şeye farklı gözle bakmaya teşvik eder. Fotoğraf:www.tate.org.uk

New Hoover Convertibles, Green, Red, Brown, New Shelton Wet/Dry 10 Gallon Displaced Doubledecker, Jeff Koons, 1981-7.
Şeffaf plastiğin içinde, floresanlarla aydınlatılan elektrik süpürgeleri. Eser, Postmodern çağda makinenin kutsanması olarak yorumlanabilir. Pazarlama ve tüketimin eleştirisi olarak görülebilir. Eser, materyalist değerler, insanların aklını çelen reklamlar, ikna yöntemleri, arzu ve mülkiyetin manipülasyonu hakkında ironik bir gönderme olarak da algılanabilir. Koons, elektrik süpürgelerinin sonsuzluğu çağrıştırdığını söylemişti. Elektrik süpürgelerinin antropomorfik (insana ait özellikler taşıyan) bir nesne olduğunu, çünkü nefes alıp verdiklerini; cinsel girinti çıkıntıları ile çift cinsiyetli figürler olduklarını belirtmişti.
Koons, nesneleri düzenlemiş ama biçimlendirmemiştir. Koons, Duchamp ve Warhol’dan esinlenerek, tüketici ürünlerini sanki satılıyormuş gibi galeride sergiler. Bir galeride sergilendiği için ürünler bizi bir dükkanda gördüklerimizden farklı bir biçimde düşünmeye sevk eder.
Koons’un yapıtı geleneklerin dışında olduğu için üst anlatıya bir meydan okuyuştur; hem güzel sanatların hem de meta kültürünün bir örneğidir; geleneksel anlamda sanatsal ustalık sergilemez; estetik değer hakkında açık bir anlam iletmez ve bir sosyal anlam taşır gibi görünmez. Ama bizi her şeye farklı gözle bakmaya teşvik eder.
Fotoğraf:www.tate.org.uk

  • Jeff Koons ile 1988 yılında yapılan bir söyleşiden:
    “Sanatım, izleyiciyle iletişim kurmak adına her türlü yola başvurur. İzleyicinin ilgisini çekebilmek için her türlü hileye, ne gerekiyorsa, ama ne gerekiyorsa ona başvurmaya hazırım. En saf ve yüzeysel kişiler bile benim sanatım karşısında kendilerini tehdit edilmiş hissetmezler, karşılarında gördükleri şeyi anlayamadıkları, anlayamayacakları gibi bir his yaşamazlar. Bakarlar ve hemen onunla bir ilişki kurarlar. Ayrıca çok iyi eğitim görmüş, daha derinlemesine bakabilen bir kişi de yapıtlarıma bakıp, yaşadığımız kültüre nasıl bir katkıda bulunduğunu görebilir. İnsanları kendi kültürlerinden uzaklaştıran, onları bloke eden sınırları yok etmek istiyorum.” Koons, bu konuşmada Postmodernizm’in çifte kodlamasına gönderme yapmaktadır.
  • Jeff Koons, şöhretini adeta bir medya yıldızı gibi tasarlayarak 1980’lerin en çok tanınan ve satılan sanatçıları arasına girmiştir. İtalyan porno yıldızı Cicciolina ile evlenmiş, birlikte gerçekleştirdikleri erotik fotoğraflarla bir anda büyük şöhret olmuştur.
Michael Jackson and Bubbles, Jeff Koons, 1988. Popüler kültür imgelerinden yararlanan Jeff Koons, izleyiciyle iletişim kurmak adına sıradanlık dahil her yola başvurduğunu, herkesin anlayabileceği ve zevk alabileceği türden sanat yapmak istediğini ifade eder. Fotoğraf: www.forbes.com

Michael Jackson and Bubbles, Jeff Koons, 1988.
Popüler kültür imgelerinden yararlanan Jeff Koons, izleyiciyle iletişim kurmak adına sıradanlık dahil her yola başvurduğunu, herkesin anlayabileceği ve zevk alabileceği türden sanat yapmak istediğini ifade eder.
Fotoğraf: www.forbes.com

  • Postmodern dönemde yaşayan heykeller (Vücut Sanatı bölümünde) ve Joseph Beuys’un sosyal heykel kavramından da bahsetmemiz gerekir. Sosyal heykel, yaşadığımız dünyayı nasıl biçimlendirdiğimiz ve şekillendirdiğimizdir. İnsanın ve bir insan edimi olarak sanatın dünyayı yeniden biçimlendirebilen bir işlevi olmalıdır. Bu çerçevede her insan sanatçı ve her düşünce plastik bir anlama sahiptir. Beuys’a göre, insan düşüncesiyle, duyarlılığıyla, istemiyle, heykeldir: Kendini kuran, kendini yapan bir heykel.
  • 1980’lerden 2000’lere uzanan süreçte kategorik olarak heykel başlığı altında ele alabileceğimiz yapıtlar, son derece sınırlıdır. Disiplinlerarası ilişkilerin ve kavramsal içeriğin ön plana geçmesi, ifade biçimlerinin çeşitlenmesine ve alışılagelmiş sınırların ortadan kalkmasına yol açmış, üç boyutlu üretimlerde heykel üretiminden çok, hazır nesne kullanımı ve mekana yayılan asamblaj ya da Enstalasyon türünde üretimler ağırlık kazanmıştır. Kavramsallığın ön planda olması, hangi alanda uzmanlaşmış olursa olsun sanatçıların, gerektiğinde heykel, resim, fotoğraf, video gibi farklı ifade biçimlerine yönelmelerine yol açmıştır ki bu da bize Postmodernizm’i tarif eder.

 

Çağdaş Sanata Varış 173| Minimalizm

Postmodernizm’in altyapısına uzun bir yer ayırdıktan sonra Postmodern akımlara geçmeden önce ABC Sanatı da denilen ve Postmodern akımlarda iz bırakmış Minimalizm’e geri dönüp kısa bir özet vermek istiyoruz.

  • Minimalizm’in, estetiğin yeniden yazılmasını gerektiren, yerleşik bütün görüş ve düşünceleri altüst eden bir anlayış, bir yöntem, bir dil oluşturduğunu hatırlatmak istiyoruz.
  • Amerikan Soyut Dışavurumculuğunun Coşumcu/Romantik biçimine karşı Minimalist sanatçıların geliştirdiği yansız, tarafsız ve bireysellikten alabildiğine uzak biçemler, tümdenci (wholistic) ve birimci (unitary) yapılarıyla,  rastlantısallıktan soyutlanmışlığı, manidar olmaktan uzak tutulmuşluğu, bütünden kaynaklanan etkinin olabildiğince açıklığını meydana getirmiştir.
  • Minimalizm sanatla reel gerçeklik arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırmıştır.
Minimalist tasarım anlayışında, tasarım sadece en temel ve en gerekli öğeleri kapsar. Minimalist fotoğraflar da bu anlayışı taşır. Kadrajda çok az öge bulunmasına karşın, ışık ve mekan bilgilerinin de yardımıyla fotoğrafın vermek istediği duyguyu kolaylıkla alırız. Libya, Gaberon. Fotoğraf. Füsun Kavrakoğlu

Minimalist tasarım anlayışında, tasarım sadece en temel ve en gerekli öğeleri kapsar. Minimalist fotoğraflar da bu anlayışı taşır. Kadrajda çok az öge bulunmasına karşın, ışık ve mekan bilgilerinin de yardımıyla fotoğrafın vermek istediği duyguyu kolaylıkla alırız.
Libya, Gaberon.
Fotoğraf. Füsun Kavrakoğlu

  • Minimalizm,
    Sadece en basit ve yalın biçimlere yer veren,
    Süslü ifade üslubuna karşı ekonomik ifade tarzını yeğleyen,
    Kesin, açık seçik biçimlerden yararlanan,
    Biçimleri bazen tek başına, bazen birbiri peşi sıra kullanan,
    Sonsuzluğa gidiş hissi veren,
    Mümkün olduğunca az araçtan yararlanan,
    Reklamcılık tekniklerini kullanan,
    Endüstriyel malzemeden yararlanan,
    Fabrikasyon parçaları bir araya getiren,
    Maddenin içini göstermeyi amaçlayan bir akımdır.