Etiket arşivi: Michel Foucault

Şiddet 65| İç Savaş ve Devrim Şiddeti 1

  • Her monarşi, hükümdarın ölümünde tehdit altında kalmış, hemen her taht intikali bir iç savaş tehdidi yaratmıştır.
  • Fransız düşünür Michel Foucault (1926-1984), iktidarın olduğu her yerde direniş de vardır ve bu iyi bir şeydir, der. Foucault, her tür direnişi plebler olarak adlandırarak Roma Cumhuriyeti’ne gönderme yapar. İktidara, tam da uygulandığı noktada tepki verir; bir başka yerde değil. Foucault’ya göre pleblerin çıkarları ortak olmak zorunda değildir, ya da aynı sosyal koşulları paylaşmaları gerekmez; plebler, sosyolojik bir sınıf değildirler, plebler heterojendir. Plebler bir olgu, bir tezahür, bir olaydır. Plebler gibi devingen, heterojen ve karmaşık bir gerçeklik örgütlenebilir; farklı direnişler de genel bir etki üretmek amacıyla stratejik bir şekilde düzenlenebilirler. Bu genel etkiye devrim denir.
  • 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren farklı kültürel gruplar arasındaki etkileşim, karşılıklı iç içe geçme ve çatışmalar; ekonomik, siyasi, bireysel ya da kültürel nedenlerle ülkeler arasındaki göç dalgaları ve hareketlilik çok arttı. Ortaya çıkan karışım, her zaman mutlu kültürel karşılaşmalar doğurmadı.
  • Küçük etnik ve kültürel topluluklar, kendi kimliklerini koruma ve sürdürme konusunda daha ısrarlı olmaya başladılar. Büyük toplumsal yapılar ise bu talepleri tehdit olarak algıladı.
  • Genelde etnik ya da milliyetçi kökenlere dayanan iç savaşlar ve devrimlerin sayısında büyük artış oldu. İç savaşlarla dolu olan 20. yüzyıl komşuları ve aileleri karşı karşıya getirdi.
  • Yüzyılın en çok satılan felsefe kitaplarından birisi olan Martinik doğumlu psikiyatrist, filozof, devrimci ve yazar Frantz Fanon’un (1925-1961) Yeryüzünün Lanetlileri kitabı, ezilen halklara kendilerine yönelik zulme son vermek için şiddet kullanmalarını öneriyordu.
  • İç savaşların ve devrimlerin can kaybından sonra getirdiği en büyük zorluk güvensizliktir, kimseye güvenememektir.

(Plebler, Antik Roma’da sıradan halktır. Hakları kısıtlıdır ama zengin olabilir. Biz burada Foucault’nun değerlendirmesine yer verdik ama bu kavram günümüzde bazı toplumlarda genellikle orta ve alt sınıflar için kullanılır.)

Suriye’de iç savaş birçok şehrin yok olmasına neden oldu. Fotoğraf: elobservador.com.uy

Suriye’de iç savaş birçok şehrin yok olmasına neden oldu.
Fotoğraf: elobservador.com.uy

  • İç savaşlar 2. yüzyılın sonundan itibaren Roma İmparatorluğu’nda hayatın bir parçası haline gelmişti. İç savaş ya da imparatora karşı saray darbesinin yaşanmadığı on yıl neredeyse yok gibiydi. Eceliyle ya da savaşta ölen çok az imparator vardı. Çoğu ya tahtı gasp etmek isteyenler ya da kendi askerleri tarafından öldürüldü.
  • Kralın yetkilerini kısıtlayan Magna Carta’nın (1215) ardından ortaya çıkan düzene göre parlamentonun işlevsel olabilmesi için kralın parlamentoyu toplantıya çağırması gerekiyordu. 1629’dan sonra parlamentoyu toplantıya çağırmayı reddeden I. Charles ve parlamento arasındaki sürtüşmelerden 1642 yılında iç savaş patlak verdi. Çatışmalar, ekonomik ve siyasal kurumlar için verilen mücadeleyi yansıtıyordu. Oliver Cromwell önderliğindeki parlamenterler kralcıları yenilgiye uğrattı. Charles 1649’da yargılandı ve idam edildi. Oligarşinin yerini Oliver Cromwell’in diktatörlüğü aldı. Cromwell’in ölümünün ardından monarşi yeniden tesis edildi. 1688’de başka bir iç savaş çıktı. 1689’da hazırlanan Haklar Bildirgesi ile bazı temel anayasal ilkeler oluşturuldu.
  • Kuruluş sürecinde ABD’nin kölelik karşıtı ve kölelik yanlısı kuzeyi ve güneyi arasındaki çatışmalar, İç Savaşın (1861-1865) kuzey lehine çözüm getirmesine kadar sürmüştü. İç Savaş’ta ölenlerin sayısı 600 bini geçmişti. Ama İç Savaş plantasyon elitinin siyasal gücünü ya da bu gücün ekonomik temelini ortadan kaldırmadı. Güney’de sömürücü kurumların uzantıları ortaya çıktı: Haklarından mahrum etme, Alabama’nın Black Code’u gibi serserilik yasaları, çeşitli Jim Crow yasaları (Güney’de uygulamaya konulan tüm ırkçı yasalar) ve genellikle elit tarafından finanse edilen ve desteklenen Ku Klux Klan eylemleri, Sivil Savaş sonrası Güney’i bir apartheid toplumuna dönüştürdü. Bu uygulamalar siyah nüfusu ve onun işgücünü kontrol etmeyi hedefliyordu. Güney 20. yüzyıla hala el emeği ve katır gücü kullanan ve neredeyse mekanik araçlardan hiç yararlanmayan, düşük eğitim düzeyi ve geri teknolojisiyle büyük ölçüde kırsal bir toplum olarak girdi. Güney ancak bu kurumların 1950’ler ve 1960’larda yok olmasının ardından hızla Kuzey’i yakalama sürecine girdi.
  • Apartheid, Afrika dilinde ayrılık anlamına gelir. Apartheid, siyahilere yönelik uygulanan beyaz milliyetçiliğine verilen sistemin ismidir. 1940′lı yıllardan 1990′lı yıllara kadar süregelen bu uygulamalar, zaman içerisinde farklılık göstermiştir. Güney Afrika Cumhuriyeti‘nde 1948 – 1994 yılları arasında resmi devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükumeti tarafından uygulanan ve bu doğrultuda da yasalar çıkartan ırkçı ayrımcılık sistemidir.

 

Şiddet 62| Devlet Şiddeti 8

  • Psikiyatr ve filozof, önemli bir Nazi karşıtı düşünür olan Karl Jaspers’in (1883-1969) öğrencisi, arkadaşı ve izleyicisi Alman siyaset bilimci Hannah Arendt (1906-1975), sıradan insanların gaddarca davranabilme nosyonunu dile getirmek için kötülüğün sıradanlığı terimini yaratmıştır. Eğer kötülük yaygın ve sıradan ise buna ilişkin farkındalık pek yaygın değildir. Nuremberg Duruşmalarında Müttefikler, iki düzine Nazi liderini pek çok psikiyatr ve psikolog aracılığıyla iki yıl boyunca kapsamlı kişisel mülakatlar ve psikolojik testlerle değerlendirmeye tabi tuttular. Bu değerlendirmeler, Nazi liderlerinin, akıl hastası olmayan, zihinsel olarak sağlıklı, normal insanlar olduklarını ortaya koydu. Bu sonuç, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezine iyi bir örnektir.
  • En sağlıklı olanların bile içinde pusuda bekleyen bir şiddet vardır. İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanılan sivil itaatsizlik, Gandi’nin görüşüne göre, şiddetin tam yokluğu değil, kişinin kullanmayı gayet iyi bildiği askeri taktiklerin reddedilmesi anlamını taşır. Anlamlı karşı çıkış, keyfi şiddete karşı şiddet kullanmama değil, disiplinli şiddet kullanmaya karşı disiplinli şiddet kullanmamadır.
Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya. Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük. Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya.
Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük.
Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Fransız düşünür Michel Foucault’nun (1926-1984) kuramına göre iktidar artık disiplin ve biyo iktidar şeklinde varlık bulmaktadır. Ona göre iktidarın mikro fiziği norm ve alışkanlık oluşturan, niteleyen, ölçen, biçen, derecelendiren süreçlerden oluşur. Biyo iktidar üreme, doğum ve ölüm oranı, sağlık düzeyi, yaşama süresi konusunda müdahaleci önlemlerin alındığı, düzenleyici kontrollerin yapıldığı iktidar teknolojisidir. Foucault, savaşların tüm nüfus/bir halk adına yürütüldüğünü ve bu savaşların bir hükümdar adına yürütülenlerden çok daha fazla öldürücü şiddet ortaya çıkardığını söyler.
  • Modern biyo politiğin en tipik alanı toplama kamplarıdır.
  • Michel Foucault’nun itaatkar bedenler dediği politik şiddet varlığını bedenlerde göstermektedir. İktidarın tüm denetimi bedenlerde okunabilir.
  • Asker bir kişi, bir birey olmaz: tam uyuşum içinde kusursuz bir çekirdeğin bir ögesi olabilir. Bu kusursuz ya da neredeyse kusursuz çekirdeğin harcı düşmanlıktır. Aynı hedefe yönelik ortak bir düşmanlık.
  • “Ordu, kökü olmayanlara kök sunar hep. Yeryüzünün en konuksever kulübüdür, kararsızlıklarını, başarısızlıklarını yerleştirecek bir otel arayanlar için bir günahkarlar sığınağıdır, üstelik herkese açıktır. Başta sudan çıkmış balıklara. Yatacak bir yatak, yemek yiyecek bir masa, çene çalacak bir arkadaş sağlar onlara. En önemlisi, senin yerine karar verir: bugününü düzenler, yarınını hazırlar. Gelecek, bir ikilem olmaktan çıkar orduda. Kışla evin, yurdun olur.” (İnşallah, O. Fallaci)
  • Vietnam’da işkenceciler mahkumlara şöyle diyordu: “Konuşursan, seni şerefinle kurşuna dizeceğim. Konuşmazsan bir kamyon altında ezdireceğim ve sonun onursuz bir ölümle gelecek” diye yazıyor Fallaci, Bir İnsan adlı eserinde.
  • 2005’te Fransız banliyö ayaklanmalarında binlerce araba yandı. Žižek bu tür olayları flaş mob’ların (bir anlık güruh) radikal karşıtları olarak görüyor. Žižek, 1968’i vizyonu olan bir ayaklanma olarak görürken, 2005 olaylarını herhangi bir vizyon iması, protestocuların getirdiği bir talebi olmayan, yalnızca tanınma ısrarı taşıyan bir eylem olarak görüyor ve bu tür hiçbir şey talep etmeyen şiddet içeren protesto eylemlerine protestonun sıfır seviyesi adını veriyor.

 

 

Şiddet 61| Devlet Şiddeti 7 Hubris Sendromu

Kibrit Satıcısı, Otto Dix, 1921. 1920’lerin Yeni Objektiflerin’den Otto Dix’in tablolarında gaziler, acınacak halde betimlenir. Savaş onları mahvetmiştir, toplum ise onlara karşı aldırmazlık içindedir. Savaş zenginleri keyif sürerken gaziler düşkünlük içindedir. Tabloda kör bir eski asker kibrit satmakta, iyi giyimli yayalar hiç aldırmamakta, hatta utanç verici yenilgiyi onlara hatırlattığı için muhtemelen ona kızmaktadırlar. Üstelik bir köpek de, kesik bacaklarına işemektedir. Fotoğraf:www.ottodix.org

Kibrit Satıcısı, Otto Dix, 1921.
1920’lerin Yeni Objektiflerin’den Otto Dix’in tablolarında gaziler, acınacak halde betimlenir. Savaş onları mahvetmiştir, toplum ise onlara karşı aldırmazlık içindedir. Savaş zenginleri keyif sürerken gaziler düşkünlük içindedir. Tabloda kör bir eski asker kibrit satmakta, iyi giyimli yayalar hiç aldırmamakta, hatta utanç verici yenilgiyi onlara hatırlattığı için muhtemelen ona kızmaktadırlar. Üstelik bir köpek de, kesik bacaklarına işemektedir.
Fotoğraf:www.ottodix.org

  • İktidarın yarattığı bozulmaya Hubris Sendromu adı verilir. Uzun süre iktidarda kalmanın bu insanların çoğunun eleştiriyi kabul etme ya da kendi inançlarına ters düşen olay ve görüşleri doğru biçimde yorumlama konusunda isteksiz oldukları, hatta bunu yapamadıkları düşünülür. Hubris Sendromu, yönetimde kalma süresine ve yönetimin mutlaklığına göre değişir. Bu türden liderler, sadakat gösteren “biz” ile konuşurlar; Tanrı’nın ya da tarihin doğru bir yargıda bulunacağını farz ederler; kamuoyunu göz ardı ederler; muhalifleri aşağılarlar; kendi inançlarını katı biçimde savunurlar.
  • 1976’da Başbakan İndira Gandi tarafından ilan edilen ve 21 ay süren Olağanüstü Hal sırasında başbakanın küçük oğlu Sancay Gandi, iktidar partisinin gençlik kollarının başına geçmiş, ülkeyi adeta kendi başına yönetir gibi olmuştu. Bir yandaşlar zümresi Sancay’ın buyruklarını uygulamak üzere kitlelerin üstüne salıverilmişti. İndira Gandi, bir sonraki seçimi kazanamadı.
  • Michel Foucault’ya göre, güç ancak kendisinin önemli bir kısmını maskelemesi koşuluyla hoş görülebilir.
İç Dekorasyon, Beatriz Gonzalez, 1981. Kolombiyalı sanatçı Beatriz Gonzalez (1938-), ülkesinde gelişigüzel tutuklamalar ve işkenceler sürerken zamanın Kolombiya Devlet Başkanı Julio César Turbay Ayala’nın sürekli partilerde keyifle içerken, dans ederken, eğlenirken çekilmiş ve gazetelerde yayımlanmış fotoğraflarını perdelik kumaşa basar. Bir tekstil şirketi ile anlaşarak kumaşı metreyle satar. Hem pazarlanabilir bir ürün üretmiş olur hem de ülkedeki çürümenin perde arkasını gösteren bir metafora imza atmış olur.  Yöneticilerin ülkenin onlar yüzünden içinde bulunduğu kötü duruma rağmen keyiflerine bakmaları Orta ve Güney Amerika’da ve benzeri yerlerde yaygın bir tavırdır. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

İç Dekorasyon, Beatriz Gonzalez, 1981.
Kolombiyalı sanatçı Beatriz Gonzalez (1938-), ülkesinde gelişigüzel tutuklamalar ve işkenceler sürerken zamanın Kolombiya Devlet Başkanı Julio César Turbay Ayala’nın sürekli partilerde keyifle içerken, dans ederken, eğlenirken çekilmiş ve gazetelerde yayımlanmış fotoğraflarını perdelik kumaşa basar. Bir tekstil şirketi ile anlaşarak kumaşı metreyle satar. Hem pazarlanabilir bir ürün üretmiş olur hem de ülkedeki çürümenin perde arkasını gösteren bir metafora imza atmış olur.
Yöneticilerin ülkenin onlar yüzünden içinde bulunduğu kötü duruma rağmen keyiflerine bakmaları Orta ve Güney Amerika’da ve benzeri yerlerde yaygın bir tavırdır.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, 2017.

  • Ünlü Rus yazar Lyudmila Ulitskaya (1943-) Putin dönemi için şunları söylüyor: “Rusya’da muhalefet, halk düşmanı (= vatan haini) olarak algılanıyor. Rus devletinin baskı gücü genç göstericileri ezmeye yetiyor ama sıra terörle mücadeleye geldiğinde tamamen etkisiz kalıyor.” Yazar bunları, Putin’in St. Petersburg ziyareti sırasında şehrin metrosuna yapılan saldırı sonrası yazıyordu.
70’li yıllarda Perulu sanatçıların pek çoğu gibi Juan Javier Salazar (1955-2016) da ülkesinde ütopik bir değişimin hayalini kurmuştu. Sömürgeciliği, ülkesinin kaybolan kadim kaynaklarını sanatına konu edinmiş, ülkesinin kültür alanında kahramanı olmuştu. Salazar’ın yıllar boyu yönetime gelenlerin birbirlerinden farkı olmadığını, hep aynı şeyleri söylediklerini, her şeyi erteleyerek ülkeyi zorda bıraktıklarını açıkça anlatan bir eseri. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

70’li yıllarda Perulu sanatçıların pek çoğu gibi Juan Javier Salazar (1955-2016) da ülkesinde ütopik bir değişimin hayalini kurmuştu. Sömürgeciliği, ülkesinin kaybolan kadim kaynaklarını sanatına konu edinmiş, ülkesinin kültür alanında kahramanı olmuştu. Salazar’ın yıllar boyu yönetime gelenlerin birbirlerinden farkı olmadığını, hep aynı şeyleri söylediklerini, her şeyi erteleyerek ülkeyi zorda bıraktıklarını açıkça anlatan bir eseri.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Venedik Bienali, 2017.

  • Kuzey Kore eski lideri Kim Jong-il (1994-2011) her yıl Hennessy konyakları için 1,2 milyon dolar harcama yapıyordu. Ülkenin ortalama yıllık geliri ise 1500 dolar.
  • Yolsuzluk pek çok ülkede sorun olmaya devam ediyor. 2013′te Kuzey Kore, Somali ve Afganistan yolsuzluğun en çok yaşandığı ülkeler olarak belirlenmişti.

 

Çağdaş Sanata Varış 223| Postmodernizm’e Eleştiriler 2

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

Fotoğraf: www.okumakayricaliktir.net

  • Postmodernizm’in bir akım veya hareket olmadığı, çünkü bir isyan jargonu taşımadığı söylenir.
  • Bir başka eleştiri ise, Postmodernizm’in ne geçmişe ne de bugüne bağlı olduğu yönündedir..
  • ABD’li sanat eleştirmeni ve felsefeci Arthur Danto (1924-2013), ilkini 1984 yılında yayımladığı Sanatın Sonu ve Sanatın Sonunun Ardından adlı eserleriyle, sanatın sonunu ilan etmiştir. Bu ifade ile, Modern sanatın temelindeki geleneksel kültürel fikirlerin toplumsal ilerleme inancı, belirli ideallere bağlılık, sanatın izleyicisini aydınlatma ve geliştirme kapasitesine sahip olduğu inancının yerini kültürel göreceliğe, pazarlamanın pragmatik taleplerine, sponsorların ve kurumların ihtiyaçlarına bıraktığını anlatmak istemiştir.
  • Madem ki Çoğulculuk, yani “farklılığı çoğaltmak” Postmodern’in umududur, Postmodern mimari NY’dan Delhi’ye her yerde olduğuna göre, Postmodernizm’in çoğulcu ve yerel olma iddiası ne oldu, diye sorulur.
  • Postmodernizm’de orijinalite yokluğu çekiliyor; yeni gibi gözüken her şey geçmişin orijinalitesinden besleniyor, denir.
  • Postmodernist kuram yoktur, sınıflama, tanımlama yoktur, sanat sayılan- sayılmayan yapıt ayrımı yoktur. Dolayısıyla öyle bir estetikten söz edilemez.
  • Postmodern düşünürlerin çoğu insanları, tedirgin ve mutsuz eden, onları sürekli her şeyi sorgulamaya iten bir yaşamla karşı karşıya bırakır.
  • Tutarsızlık ve amaç yoksunluğu Postmodernizm’in tek tutarlı özelliğidir.
  •  ‘Las Vegas’tan Öğrenmek’ demek, kitsch’i temize çıkarmak çabasıdır.
  • Bilim ve sanatta mükemmellik yerine gelişme içinde olduğunu varsaymak tüm yapıtlara bir bitmemişlik duygusunu da beraberinde getirmiştir.
  • Bilgi TV oyununa malzeme olmuş, Tokyo’da Fransız Parfümü sürülüp Hong Kong’da Retro giyiliyor. İktidarın adı sermaye. Eklektik yapıtlar için alıcı- izleyici bulmak kolay. Sanat kendisini kitsch kılarak amatörün beğenisini pohpohluyor. Galeri sahibi, sanatçı, eleştirmen ‘ne olursa olsunculuk’ta anlaşıyorlar. Zaman gevşeme ve rahatlama zamanı. Bu ‘ne olursa olsun’ realizmi aslında paranın realizmi. Yapıtların değerini karlılıkla ölçmek yararlı bulunuyor.
  • Postmodernist’ler, Kitsch’i, TV dizilerini, Readers Digest kültürünü, reklamcılığı, motelleri, B tipi Hollywood filmlerini, sözde edebiyatı (ucuz baskı korku, aşk, popüler biyografi, cinayet, bilim kurgu, fantezi romanı), hepsini büyüleyici bulurlar.
  • Postmodern çağın hisleri, tuhaf bir aşırı coşkunun egemenliği altındadır.
  • Öznenin kaybolması, kişisel üslubun giderek daha zor bulunur olması.
  • Postmodern mimarlar geçmişin tüm mimari üsluplarını akıllarına estiği gibi, ilkesizce yağlamayıp, aşırı- uyarıcı kümelenmeler halinde bir araya getirmektedirler. Tasasız bir eklektisizm hakimdir.
  • Postmodernizm, soylu amaçları gözden düşürmüştür.
  • Bu dönemde, ideallerin yerini iyi bir meslek ya da beceri edinme almıştır.
  • Cahillikten suçluluk duymak kalmamıştır; bir daha geri gelmemek üzere aydının iktidarının sonu gelmiş, aydın ölmüştür.
  • Bu dönemde, siyaset alanında da akıldışı akımlar güçlenmiştir.
  • Arılık arayışı, sıradan bayağı ve gündelik olandan uzak durma çabası terkedilmiştir.
  • Postmodernizm , ciddiyeti aşağılıyor.
  • Mısır asıllı ABD’li edebiyat teorisyeni, eleştirmeni ve yazar İhab Hassan (1925-2015): “Postmodernizm, biçimsel kaygının öne çıktığı, canlılığını yitirmiş bir Modernizm’dir.”
  • Özgürlüğün/üslubun yerini gibilik vasfı almış; gibilik vasfı, sahicilik vasfı gibi sunulmaya başlamıştır.
  • Bu dönemde, sanatsal aktivite özerkliğini yitirmiş, büyük oranda sisteme entegre olmuştur.
  • Bu dönemde bir nesnenin sanat yapıtı olması için öyle sunulmasının yeterli olacağı sanılıyor.
  • Sanatın gerekliliğine duyulan inanç zayıfladıkça, sistemin sanatı ve sanatçıyı payelendirmesi daha abartılı hale gelmiştir.
  • Postmodern’i yaşatan ve destekleyen Sağcı politikalardır.
  • Postmodern sanatta metalar fetişleştirilmiştir. Dolayısıyla bu tavırla sisteme karşıtlık olası değildir. Postmodernizm, statüko ile uzlaşır. Postmodernizm, politik olarak iktidarsızdır.
  • Reklamın hedefi artık yeni bir metalaşmış gerçeklik yaratmaktır.
  • Bireysel ilgilerin çeşitliliğine yanıt vereceği sanılan seçim olanağı bolluğu, bireylerin hiçbir şey seyretmemeyi seçmesine yol açmıştır. Zapping ile kendi Postmodern gösterinizi kendiniz yaratıyorsunuz. Zapping yüzeysel bir sabırsızlığın Postmodern belirtisidir. Zapping, sıfır bilinçtir.
  • Postmodernizm kutuplaşma yaratmıştır. Değişik toplumlar, değişik değer yargıları kabul görünce, birey yok olmuştur.
  • “Sahtelerin gerçeği” yaratılır. Güneydoğu Asya’da “hakiki taklit”, bölge ekonomisinin %20′sini oluşturmaya başlamıştır.
  • Eleştirel Postmodernizm, kitle iletişimi imajlarına ve sunum tarzlarına müdahale eder. Kitle iletişimi, baskıcı kalıplar ve kapitalist ideolojiyle dolu bir imaj bankası olarak görülür.
  • Güçlü Postmodernizm, medya ve tüketici toplumunun dillerini bozar ve aynı zamanda burjuva dünyasının kayıtsızlığını eleştirir.
  • Postmodernizm avangardın yalnızca bir simülasyonunu sunar.
  • Postmodern’ler ezoterizme (edinebilmek için inisiye olmayı gerektiren, sadece üyelere açık gizli bilgi) kayıyorlar, mantığın ve sözün hiyerarşik üstünlüğünü yıkıp retoriği ve yazıyı öne çıkarıyorlar.
  • Postmodernizm’in Hıristiyanlığa sert bir darbe olduğunu söylerler. Yapısöküm, bazı eleştirmenler tarafından teoloji karşıtı olmakla suçlanır. Postmodernliğin özündeki materyalizmin bir ateizmi ya da inançsızlığı işaret ettiğini öne sürerler.
  • Modernizm, sanatı kitleden kopardığı, onu bir bilgi nesnesi haline getirdiği için eleştirilmişti. Postmodern Sanat bunu kırmayı, seçkinci tavrı dışlamayı öngörüyordu. Sonunda ortaya çıkan felsefe-düşünce-sanat ilişkisi ile büsbütün seçkinci, mutlakiyetçi bir bilgi anlayışını öne çıkardı. Sanat yapıtı değil, sanat bilgisi ağırlık kazandı.
  • Postmodern dönem, etik değerlerin ve sorumlulukların yok sayıldığı, hiç değilse ikinci plana itildiği bir dönem oldu.
  • Cinsellik bir tüketim nesnesine dönüştü. Bu, sanatın sorumluluğunu unutmasıdır.
  • Ernest Gellner’e (1925-1995) göre Postmodernizm, sömürgeciliğin bedelini ödemek için öznelciliğin batağına saplanmıştır. Sömürgecilik döneminde benimsenen nesnellik, gerçekte bir egemenlik kurma aracıydı. Öznelci görecelik ise, bu araçtan kurtulmanın bir yolu gibi görülmüştür. Postmodernizm, bir öznellik histerisidir.
  • Mario Vargas Llosa’nın (1936-) Hınzır Kız adlı eserinde yer verdiği Postmodernizm eleştirisi şöyledir:

Paris’te Mayıs 1968 Devrimi sonrasında alışkanlıklar daha özgürleşti ama kültürel bakış açısıyla, ünlü bir kuşağın (Mauriac, Camus, Sartre, Aron, Merleau Ponty, Malraux) tamamen ortadan kayboluşuyla birlikte sessiz bir kültürel geri çekilmenin yaşandığı o yıllarda, düşünce üstatları şahsiyetler artık yaratıcıların arasından değil eleştirmenlerin arasından çıkmaya başladı: Kibirli ve ezoterik belagatleriyle kendi tilmiz grupları içinde yalıtık ve kültürel hayatları bu evrimin sonucunda daha da banalleşen halk yığınlarından giderek uzaklaşan, önce Michel Foucault ve Roland Barthes gibi Yapısalcılar, sonra da Gilles Deleuze ve Jacques Derrida gibi Yapısökümcüler.”

 

 

Tarih Yazımı

  • Bilginin bir biçimi olan tarih, şeyleri düzenlemenin bir yoludur.
  • Tarihin kökleri, 19. yüzyıldaki Alman tarihçi Otto von Ranke’nin çalışmalarına, onun geçmişi incelemek için oluşturduğu yönteme dayanır.
    *Ranke geçmişi sunarak yeniden yaratmayı amaçlar.
    *Tarihçinin nesnel olması, dünya üzerindeki konumunu unutması gerektiğini vurgular.
    *Tarihçinin ampirik bir yöntem izleyerek, olgular karşısında edilgin bir tutum benimseyip sadece kanıtları düzenlemesini gerekli görür.
  • Epistemoloji, felsefenin şeyleri nasıl bildiğimizle ilgilenen dalıdır. Epistemoloji, tarihsel olguları nasıl bildiğimiz iddiasında bulunabileceğimizi araştırır. Her tarihçiyi temel önemde bir dizi sorunla karşı karşıya bırakır.
    *Tarihçinin anlattıkları geçmişin tamamını kapsayamaz. Geçmişin çok geniş kapsamlı, eksiksiz bir anlatısı imkansızdır. Bilgilerin çoğu kaydedilmemiştir.
    *Geçmişe dair anlatılanların doğruluğunu geçmişe giderek değerlendirmemiz mümkün değildir. Bir tarihçinin anlattıklarının doğruluğunu, başka bir tarihçinin anlattıklarına göre değerlendiririz, arşiv kaynaklarına başvururuz. Fakat bunların hiçbiri anlatılanın gerçeğe uygunluğunu kontrol etmekle aynı şey değildir, çünkü geçmiş ebediyen geçmiştir.
    *Tarih bugünden düne bakılarak kurulur. Geçmişe ilişkin bilgi kıyaslamayla doğrulanamaz. Geçmiş ile tarih arasında bir fark vardır. Tarih, geçmişin gerçekte olduğu gibi yeniden yaratılması değildir. Tarih, geçmiştekilere ilişkin olarak anlattığımız hikayelerin ismidir. Doğrudan geçmişi bilme biçimimiz değildir.

  • Mesele, tarihçilerin amaçları ve ilgi alanlarının, kim olduklarına bağlı olarak değişmesidir. İlgi alanları farklı olduğu için farklı şeylere, farklı biçimlerde bakarlar. Önemli olan tarihçinin genleri değil, ilgisini yoğunlaştırmayı seçtiği alan, bu alandaki çalışmalarını nasıl yürüteceğine ilişkin tercihi ve bu tercihleri dayandırdığı noktalardır. Kadınların tarihi ve siyahların tarihi 20. yüzyılın büyük bölümünde ihmal edilmiştir.
  • Tarih yazımı, bir tarih metodolojisi ya da felsefesinin ürünüdür.
  • Geçmişe ilişkin anlatılar, tarihçinin metodolojisiyle biçimlendirilir; bu metodoloji de tarihçinin dünya görüşüne bağlıdır.
  • Her tarihçi, bazı kilit kavramları temel alır. Yaklaşımlardaki farklılıklarla birlikte bu fikirler ve kavramlar da değişir:

    Marksist bir tarihçi açısından temel, üstyapı ya da sınıf gibi kavramlar, sosyal adaleti sağlama amacı odak noktasında yer alır.

    Muhafazakar bir tarihçi, insan doğasının kaçınılmaz olarak kusurlu yaratıldığını, geleneklerden öğrenebileceğimizi dikkate alır.

    Michel Foucault’dan (1924-1984) etkilenen bir tarihçi beden, soykütüğü ve kopuş’la ilgili düşüncelerle meşgul olacaktır.

    Liberal tarihçi en büyük erdem olduğuna inandığı hoşgörüye sarılacak, hoşgörüsüzlüğü küçümseyecek;

    Annales Okulu’dan olan tarihçi coğrafya ve ekonomi gibi meseleleri merkeze alacaktır.

    Bunlar, yorumlama ile açıklamada farklılıklara neden olan yaklaşım farklılıklarıdır.

  • Başka başka akademisyenlerin farklı sorular sorması, başka yöntemler uygulaması ve aynı kaynaklardan başka sonuçlara ulaşması garip bir şey değildir.
  • Tarih her zaman, belli bir davayı ya da dünya görüşünü destekleyen bir tarihtir.
  • Postmodernistler, bu nedenle saf, tarafsız, nesnel bir tarihin imkansız olduğunu savunur. Postmodernizm tarihin, geçmişin nesnel olarak yeniden kurulması değil, genel kurallar çerçevesinde yazılmış geçmişi temsil iddiasındaki metinlerden oluştuğunu savunur. Postmodernizm, tarihin üretildiği süreçleri ve tarihsel çalışmalarla ilgili iddiaları incelemeye yönelik sorular sorar.
  • Tarihçinin ne düzeyde ayrıntıya ineceğine ilişkin seçimi, okuyucu kitlesine ilişkin varsayımına dayanır.
  • Geleneksel olarak tarih, gerçekçi roman yazarlarının benimsemiş olduğu gibi, üçüncü şahıs kipinde yazılır. Üçüncü şahıs kipi, gerçekçi tarzın kilit özelliğidir. Dürüstlüğü taklit etme de denebilir. Bu üslubu kullanmayanlara tarihçi gözüyle bakılmaz.
  • Tarihsel metinlerin kaynaklara dayandırılması gerekir. Kanıtların güvenilebilir ya da sınanabilir olması gerekir. Bir tarihçi kanıt gösterdiğinde, başka bir tarihçinin bu kanıtı bulabilmesi, inceleyebilmesi gerekir. Sınanabilme, tarih türünün kilit önemdeki kuralıdır.

 

 Yararlanılan Kaynaklar

  • Postmodernizm ve Holocaust’un İnkar Edilmesi, Robert Eaglestone, Everest Yayınları, 2002.
  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ulus Devlet İnşaası Konferansı,  Prof. Dr. Zafer Toprak, 19.01.2015.