Etiket arşivi: Meksika

Şiddet 11 | Ritüellerdeki Şiddet 3 |Kurban Olarak İnsan 2

  • Savaş tanrısı adına yapılan savaşlarda şiddet, toplum üzerinde yüceltici ve yükseltici bir rol oynardı.
  • 14. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamış bir Orta Amerika halkı olan Aztekler, güneşin gökteki seyrine devam edebilmesi için kurban kanıyla beslenmesi gerektiğine inanırlardı. Kendini kurban etme, kendi bedenini keserek veya delerek kanatmak, Aztekler arasında yaygındı. Bu, tanrılara kan sunmanın bir yoluydu.
  • Aztekler, başında bir rahibin bulunduğu ritüel savaşlar yaparlardı. Bu savaşlardaki kitlesel öldürme eylemleri dinsel edimlerdi. Amacı, şiddetin kontrolden çıkmasını sağlamaktı, aracı ise şiddetti.
  • Meksika’da, mısırın tüm bir yaşam sürecinden geçtiği düşünülerek, mısır dikildiğinde yeni doğmuş bebekleri, filiz verdiğinde biraz daha büyük çocukları, mısırın yetişme zamanında yaşlı erkekleri kurban ederlerdi.
  • Meksika’da tanrı kılığına sokulan kişiye bir yıl özen gösterilir, sonra tapınakta şölenle rahip tarafından, taş bir bıçakla göğsü kesilerek kalbi güneşe sunulur; başı daha önceki kurbanların kafatasları arasına konur, kol ve bacak etleri soyluların masasına sunulurdu. Yerine hemen bir başka delikanlı seçilirdi. Öldürülen tanrının hemen yaşama geri döndüğüne inanılırdı.
Eski Chichen Itza, Kafatası Tapınağı, Meksika. Bir Maya (550-900) yerleşimi olan Eski Chichen Itza’da bir insan kurban etme kuyusu da görmüştük. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Eski Chichen Itza, Kafatası Tapınağı, Meksika.
Bir Maya (550-900) yerleşimi olan Eski Chichen Itza’da bir insan kurban etme kuyusu da görmüştük.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Mayalar kendi kanlarını döktüklerinde tanrılarla temasa geçtiklerine ve yiğitliklerini gösterdiklerine inanırlardı.
  • Kutsal olduğu düşünülen kişilerin öldürülme töresi dünyanın birçok yerinde geçerliydi.
  • Sakız ve Bozcaada’daki Dionysos törenlerinde insan kurban edilirdi.
  • Ekvador Kızılderilileri tarlalarını ektiklerinde insan kanı döker, erkeklerin kalplerini kurban olarak sunarlardı. Bu kurban verilmezse ürünlerinin tamamen yok olacağını düşünürlerdi. Kurban töreni bitince halk tarlasını ekmeye başlardı.
  • Batı Afrika’da, Gine’de, Hindistan’da bir Dravidyen halk olan Gond’larda ve Khond’larda, Bengal’de toprağa insan kurbanlar sunulur, kurbanların parçaları farklı tarlalara gömülürdü.
  • Başkasının ruhunu kendisininkiyle birleştirmek için o kişinin kalbi, gözü veya bazı yerlerde de safrası yenirdi.
  • Avustralya yerlileri cesaret kazanmak için cesur insanların kalbini ve ciğerini yerlerdi.
  • Antik Yunanlar, insan kurbanetmezlerdi. Troya Savaşı öyküsünde, Yunan komutan Agamemnon, kızı İfigenia’yı Tanrıça Artemis’e kurban etmek zorunda kalmıştı, ama, efsanenin bazı versiyonlarında İfigenia son dakikada kurtuluyordu.
  • Daha sonra, gerçekten öldürme töresi yerine yalandan öldürme uygulaması konmuştur. Yalandan öldürme, bir tasvir üzerinde gerçekleştirilirdi.
  • Greklerde tanrılara kurban verme 6. yüzyılda İmparator Justinyen tarafından yasaklanana kadar devam etmiştir.

 

Gabriel Garcia Marquez

GABRIEL GARCIA MARQUEZ
(1927-2014)

  • Kolombiyalı.
  • İspanyolca konuşulan dünyada Gabo diye anılan,
  • Kendisini “Mercedes’in kocası” olarak tanıtan,
    (Karısına ilk kez evlenme teklif ettiğinde kendisi 18, Mercedes 13 yaşında.)
  • Cervantes’ten sonra dünyada en çok dile çevrilen yazar.
  • Her sabah sözlüğü açıp birkaç sayfa okuma alışkanlığı olan,
  • Romanlarını yayımlandıktan sonra bir daha okumayan,
  • Ağır sigara tiryakisi,
  • Eserlerinde hayali Macondo ülkesini anlatan yazar. Macondo, Bantu dilinde muz demek. Muz, Latin Amerika sömürüsünün simgesi olan bir ürün.
Fotoğraf: Alinteri.org

Fotoğraf: Alinteri.org

  • Gabriel Garcia Marquez, daima görsel bir imgenin romanlarının çıkış noktası olduğunu söyler. Hafızamızın ve beklentilerimizin seçtiği fotografik imgeleri seçebilen; ölü ve gereksiz olan her şeyi eleyen ve bunu edebi bir dille aktarabilen kişiyi yazar olarak tanımlar.
  • Ruhsal durumlardan, düşüncelerden, duygulardan, iç hesaplaşmalardan uzun uzun bahsetmez; olayları yalın bir biçimde anlatır. Söyleyeceğini satır aralarında söyleyerek, iç dünyayı okuyucunun sezgisine bırakır.
  • Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı eserini okuduktan sonra, içinde yazmak için büyük bir istek uyandığını, ilk öykülerini o sıralarda, 1946’da yazdığını; Kral Oidipus adlı yapıtın ve Ernest Hemingway ile William Faulkner’ın da kendisini etkilediğini belirtir.
  • Yanlarında büyüdüğü liberal görüşlü emekli bir subay olan ve ona savaşı, ölümü, siyasi olay ve çatışmaları anlatan dedesi ile ona masallar, yerli mitolojisinden hikayeler anlatan anneannesinin öykülerinin kitaplarının özünü oluşturduğu söyler.
  • Marquez, yazdıkları içinde en çok, en kendiliğinden, en içten bulduğu 1950’de yazdığı, önce reddedilip ancak 1955 yılında basılabilen, ilk romanı Yaprak Fırtınası’nı beğendiğini söyler.
  • 1965 yılına kadar basılan eserleri hiç satmıyor. O yıl, 18 ay, günde 8 saat bir odaya kapanıp, dedesi ile anneannesinin çocukluğunda ona anlattıklarından esinlenen Yüzyıllık Yalnızlık adlı eserini yazıyor. İnanılmaz olanları gerçekmiş gibi gösterme hünerini çok etkileyici biçimde ortaya koyduğu kitap, basıldığı 1967 yılında ilk hafta 8000 adet, sonraki 3 yılda 500.000 adet satıyor. Marquez, dünyanın en çok tanınan ve okunan yazarlarından biri oluyor. Yüzyıllık Yalnızlık için, İspanyolca’nın Don Kişot’tan sonra yazılmış en bilinen kitabı deniyor. Kitap, günümüze kadar 60 milyona yakın sattı.
  • Yüzyıllık Yalnızlık’ta şiirsel dil, alegori, doğaüstü iç içe. Bireyleri, klasik roman dünyasının bireyleri değil. Romanın öznesi tarih. Düşle gerçekliği, gerçekçilikle fantastiği iç içe anlatıyor. Eserin dünyasında zamanın ampirik zaman kavramıyla ilgisi yok; isterse geri dönüyor, isterse yavaş, isterse hızlı akıyor. Tarihi düşlerle iç içe geçirerek, dönüştürerek, döngüsel hale getirerek anlatıyor. Aynı mitlerin zamanı gibi, geri dönüşlerden, tekrarlardan oluşuyor. Doğa ile insan arasındaki denge durmadan bozulup yeniden kuruluyor.
  • Fantastik ögelerle kurulan metinlerinde okur yabancılaşmaz, anlatıya katılır. İrkiltici ögeler, okuyucuda bir korku, kaygı yaratmaz, yadırgatıcı olmaz.
  • Büyülü Gerçekçilik’in yaratıcısı olarak bilinse de Rulfo ve Borges’in açtığı yolda yürüyor ve bu anlatımın bilinirliğini artırıyor.
  • 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülüyor.
  • Kolera Günlerinde Aşk (1986), ailenin muhalefetine rağmen büyük bir aşk yaşayan anne-babasının hikayesini anlatıyor. Bu romanı yazarken bilgisayar kullanmaya başlayan yazar; o zamana dek bir romanı yedi yılda bitirirken, bilgisayar kullanmaya başladıktan sonra sürenin üç yıla düştüğünü ve bilgisayarda yazmanın daktiloda yazmaktan daha az yorucu olduğunu Newsweek röportajında belirtmişti.
  • Benim Hüzünlü Orospularım (2005) adlı eseri, 2005 yılında İspanyolca konuşulan dünyada bir milyon adet basıldı ve daha yayımlanmadan korsan baskıları çıktı.
  • Fidel Castro’nun (1926-2016) yakın arkadaşı olan Marquez’in, her röportaj için talep ettiği 50 bin doları Küba’ya gönderdiği söylenirdi. Ama Castro’nun Susan Sontag’ın kitaplarını yasaklamasına karşı çıkmış, Kuba’daki ölüm cezasına karşı çıkarak sayısız insanın Kuba hapishanelerinden çıkıp ülkeyi terk etmesini sağlamıştı. Castro’nun ona Havana’nın en ayrıcalıklı mahallesi Savoney’de devasa bahçeli bir villa hediye ettiği söylenirdi.
  • Kendisi de gazeteci olan Marquez, genç gazetecilerin eğitimine son anına kadar destek oldu.
  • 1980’li yıllarda Kolombiya devletine karşı yıllardan beri silahlı mücadele veren FARC gerillalarıyla haşır neşir olmakla suçlandı. Bu yüzden ülkesinden sürgün oldu, Meksika’ya yerleşti.
  • Kolombiya hükümeti ile FARC gerillaları arasında; Washington-Bogota-Kuba arasında arabuluculuk yapmış; El Salvador ve Nikaragua’daki iç savaşların önlenmesi için çaba göstermişti.
  • ABD’ye giriş yasağı Başkan Bill Clinton (1993-2001) tarafından kaldırılmış; Clinton, Yüzyıllık Yalnızlık’ın en sevdiği eser olduğunu söylemişti.
  • Lenf kanserinden öldüğü gün, kendisini sürgüne göndermiş olan Kolombiya devletinin Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos onu, “Bugüne kadar yaşamış en büyük Kolombiyalı” olarak nitelendirdi.
  • Gabriel Garcia Marquez’in külleri, doğduğu ülke olan Kolombiya ile 30 yıla yakın yaşadığı ve öldüğü ülke olan Meksika arasında bölüştürüldü.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Kafka’nın Dönüşüm’ü Bende Yazma İsteği Uyandırdı, Rita Guibert, Cumhuriyet Kitap Sayı 803.
  • Çevirmenin Gözünden G. G. Marquez, İnci Kut, Cumhuriyet Kitap 803.
  • Büyü Bunun Gerçekliğinde, Semih Gümüş, Radikal Kitap, 13 Mayıs 2005.
  • Sevgiden Öte Sürekli Ölüm, Füsun Akatlı, Yeni Yayınlar, 1980.
  • Aslolan Hatırlanandır, A. Ömer Türkeş, Milliyet Sanat.
  • Marquez ve Romanda Yenilik, Murat Belge, 1981 ve www.aymavisi.org.
  • Gabo Bugünlerde Ne Yapıyor?, Pınar Savaş, Milliyet Sanat.
  • http://www.haberturk.com/yazarlar/muhsin-kizilkaya-2291/1246131-gabonun-kulleri

 

 

Kadınlık Halleri ve Laura Esquivel

Acı Çikolata (1990) ile tanıştığım yazarın ilk kitabını çok tatlı bulmuştum. Romanın baş karakteri Tita’nın ömrü mutfakta geçiyor, ruh halini yaptığı yemeklere yansıtıyor, ruh haline göre menü seçimi yapıyordu. Tita, acı tatlı duygularını, tutkusunu, sevgisini, hüznünü yemeklerine yansıtıyor, bu duygularla hazırladığı yemekler yiyenler üzerinde de etkisini gösteriyordu.

Mutfakta yemekler kaynarken Meksika da kaynıyor, federaller ile devrimciler çatışıyordu. Baskı ve direniş vardı, hem Tita’da hem de ülkede. Uysal ama sağlam bir direnişti bu, tıpkı Tita’nın karakteri gibi.

1992 yılında Acı Çikolata, Esquivel’in eski eşi Alfonso Arau tarafından, Esquivel’in uyarlaması ile, filme çekildi. Roman milyonlarca kopya satmıştı, film de birçok ödül aldı.

Saklı Lezzetler (1998) adlı eserinin alt başlığı Mutfağa Felsefi Bir Yaklaşım idi. Esquivel, “yaşamdan tat alınmazsa yaşamın bir kıymeti olmadığını, yaşam tadı taşımayan bir yazının var olamayacağını” söylüyor; “katıldığımız devrimlerden hiçbiri yeni insanın ortaya çıkmasına elverişli bir sistem yaratmayı başaramadı” diye hayıflanırken, “yeni bir devrimin olması yakın” diyerek umudunu kaybetmiyordu. Yazar, ülkesinin “Tanrı İspanyolları kendi suretinden, yerlileri şeytanın korkunç imgesinden yarattı” tavrından; mestizo (İspanyol-Kızılderili melezi), ladino (Avrupalı-Kızılderili melezi), creole (anası-babası Avrupalı, Amerika kıtasında doğmuş İspanyol) ve mulatto (Avrupa-Afrika melezi) adlandırmalarından son derece rahatsız olan biri. Tüm baskılara olduğu gibi dini baskılara da karşı: “ Aztek tanrı imgeleri aziz tasvirleriyle bire bir eşti, Aztek rahipleri nasıl kurbanların etini yiyip kanını içiyorsa İspanyol rahipler de kan içip İsa’nın bedenini yiyordu”.

Santiago Atitlan. Kilisede azizlere gerçek giysiler giydirilmiş. Meksika Guatemala Gezisi 1998. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Santiago Atitlan. Kilisede azizlere gerçek giysiler giydirilmiş.
Meksika Guatemala Gezisi 1998.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

“Kişiyi yediği, onu nasıl yediği ve onu kiminle yediği belirler” diyerek iki kitabında da tat almaya verdiği önemi bir kez daha vurguluyor. İki kitabında da yemek tarifleri veriyor, mutfağı hayatın merkezine oturtuyor. Bunları gelenek, politika ve tarihle ilişkilendiriyor.

Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu (2014) adlı eserinde perspektifi daha geniş tutmuş. Bir kadını ilgilendiren konular ile (çamaşır, ütü, yün örme, iş işleme, toprağı ekmek, haklı olmak, koruyucu olmak, koşu, dans, seks, içki….) Meksika’nın Aztek geçmişi, şamanik uygulamaların Katolik uygulamalara adaptasyonu, çağdaş Meksika siyaseti, politikacıların yozluğu, mafya kuralları, politik suikastları iç içe geçirerek anlatmış. Romanın polisiye kurgusunun yanında Aztek tanrı inançları, şaman adetleri, Meksika’ya özgü halusinojen otları da kapsayan mistik bir yanı da var.

Lupita, hayatındaki kırılmaları ütü yaparak, cinsel açlığını dans ederek gidermeye çalışan bir kadın polis.

Yazarın cinsiyetini bilmeseniz bile bir kadının yazdığını hemen anlayabileceğiniz eserler veriyor Esquivel. Roman sanatının feministi diyebiliriz ona. Kadınlık halleri üzerine kuruyor eserlerini. Devrimciliğini ve kadınlığını aynı anda vurguluyor. “Tanrıların bilgeliğinden şüphe edilmez, bir nedeni olmasa erkekleri yaratmazlardı” diyor.

Laura Esquivel (1950-), fantezi ile gerçeğin buluştuğu; olağanüstü olayların, büyülerin, gerçekliğin sınırlarını genişlettiği büyülü gerçekçilik akımının önemli temsilcilerinden.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Acı Çikolata, Laura Esquivel, Can Yayınları, 1997.
  • Saklı Lezzetler, Laura Esquivel, Can Yayınları, 2010.
  • Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu, Laura Esquivel, Can Yayınları, 2016.
  • Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu, Billur Şentürk, Cumhuriyet Kitap, 7 Temmuz 2016.

 

Troçki’nin Sürgün Evleri 4

  • Troçki, Fransa’dan iki yıl dolmadan 1935’in yazında atılır.
  • Kendisine vize veren Norveç’e geçer. Moskova’nın Oslo hükümeti üzerindeki baskısı sonucu 1936 yılında “susmayı” kabul ettiğine dair imza vermesi istenir. Troçki kabul etmeyince küçük bir köyde ikamete mecbur bırakılır.  Birkaç ay sonra Meksika vizesi Troçki’ye ulaşır. Troçki ve eşi, Ocak 1937’de Meksika’ya varırlar.
  • Meksika vizesinin alınmasında ünlü ressam Diego Rivera’nın (1886-1957) emeği geçer. Cumhurbaşkanı Cardenas’tan izni o alır. Ancak Cardenas da Troçki’nin Meksika’da politik eylemde bulunmamasını şart koşar.
  • Troçki ve eşi Natalya, Meksiko Kenti’nin eski banliyösü Coyoacan’daki, ünlü ressam Frida Kahlo’nun (1907-1954) doğduğu ve ömrünün önemli bir bölümünü geçirdiği (1954 yılı geldiğinde öleceği ve küllerinin saklandığı, 1958 yılında Frida Kahlo Müzesi olan), Mavi Ev diye anılan aile evine yerleştiler ve siyasal çalışma yavaş yavaş örgütlendi. Diego, Dördüncü Enternasyonal’in Meksika bölümüne katıldı. Troçki’ler 1939 yılına kadar Mavi Ev’de yaşadılar.
  • 1938’de Troçki, oğlu Lev Sedov’un Paris’te öldüğünü haber aldı. Oğlunun Gizli Polis tarafından öldürüldüğüne kesin gözüyle bakıldı. Diğer oğlu Sergei Sedov, 1935 yılından beri SSCB’de kayıptı.
Nisan 1938’de André Breton ve ressam eşi Meksika’ya geldiler, Rivera’ların San Angel’deki evine yerleştiler. Bu altı kişi birlikte çalıştılar, seyahat ettiler. Troçki ve Breton bir devrimci sanatçılar federasyonu için manifesto yazmaya soyundular. Troçki’ye göre her şeyin başı ve sonu siyasal etkinlikti, Breton’a göre ise siyaset sanat ve şiirin bütünsel bir parçasıydı. Sonunda manifestoyu Troçki kaleme aldı.  Yukarıdaki fotoğraf 1938 yılında, Chapultepec Parkı’nda çekilmiş. Soldan sağa: Leon Troçki, Diego Rivera, Natalya Sedova, ABD’li Troçkist Reba Hansen, André Breton, Frida Kahlo ve Jean van Heijenoort (Troçki’nin sekreteri). Fotoğraf: Kahlo, Taschen, 1993.

Nisan 1938’de André Breton ve ressam eşi Meksika’ya geldiler, Rivera’ların San Angel’deki evine yerleştiler. Bu altı kişi birlikte çalıştılar, seyahat ettiler. Troçki ve Breton bir devrimci sanatçılar federasyonu için manifesto yazmaya soyundular. Troçki’ye göre her şeyin başı ve sonu siyasal etkinlikti, Breton’a göre ise siyaset sanat ve şiirin bütünsel bir parçasıydı. Sonunda manifestoyu Troçki kaleme aldı.
Yukarıdaki fotoğraf 1938 yılında, Chapultepec Parkı’nda çekilmiş. Soldan sağa: Leon Troçki, Diego Rivera, Natalya Sedova, ABD’li Troçkist Reba Hansen, André Breton, Frida Kahlo ve Jean van Heijenoort (Troçki’nin sekreteri).
Fotoğraf: Kahlo, Taschen, 1993.

André Breton, Diego Rivera ve Troçki, 1938. Sürrealizm’in kuramcılarından Breton, Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından Meksiko Kenti’ne konferans vermek için yollanmıştı. Fotoğraf: Diego Rivera, Founders Society Detroit Institute of Arts, 1986.

André Breton, Diego Rivera ve Troçki, 1938.
Sürrealizm’in kuramcılarından Breton, Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından Meksiko Kenti’ne konferans vermek için yollanmıştı.
Fotoğraf: Diego Rivera, Founders Society Detroit Institute of Arts, 1986.

Frida ile Troçki arasında kısa süreli bir aşk yaşandı. Natalya İngilizce bilmediği için aralarında İngilizce konuşuyorlardı. Okuması için kendisine verdiği kitapların arasına Troçki, Frida’ya yazılmış aşk mektupları koyuyordu. Diego durumun farkında değildi ama Natalya durumu biliyordu. Temmuz 1937’de ayrıldılar. Frida Kasım 1937’de, Troçki’nin doğum günü ve Rus Devrimi’nin yıldönümü için yukarıdaki oto portresini, “Tüm sevgimle” ithafı ile hediye etti. Tablo, Troçki’nin çalışma odasına asıldı. Frida tablonun adını Perdeler Arasında koymuştu. Fotoğraf: Kahlo, Taschen, 1993.

Frida ile Troçki arasında kısa süreli bir aşk yaşandı. Natalya İngilizce bilmediği için aralarında İngilizce konuşuyorlardı. Okuması için kendisine verdiği kitapların arasına Troçki, Frida’ya yazılmış aşk mektupları koyuyordu. Diego durumun farkında değildi ama Natalya durumu biliyordu. Temmuz 1937’de ayrıldılar. Frida Kasım 1937’de, Troçki’nin doğum günü ve Rus Devrimi’nin yıldönümü için yukarıdaki oto portresini, “Tüm sevgimle” ithafı ile hediye etti. Tablo, Troçki’nin çalışma odasına asıldı. Frida tablonun adını Perdeler Arasında koymuştu.
Fotoğraf: Kahlo, Taschen, 1993.

 

Troçki’nin Sürgün Evleri 2

  • Stalin Troçki’yi yurtdışına sürgüne yollamaya karar verdiği zaman, dünyada Troçki’ye vize verecek tek bir devlet çıkmamıştır. Batı, işçi sınıfının ayaklandırılmasına göz yumamazdı. Stalin bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ne başvurmuş, onun siyasi mülteci olarak kabulünü istemiştir. Stalin’in bu talep için Troçki’nin sağlık durumunu öne sürdüğü söylenir.
  • O günlerde Türkiye, petrol, gaz, mazot ihtiyacının büyük kısmını Rusya’dan ithal etmekteydi.
  • Sovyet sefiri çağırılarak Mustafa Kemal’in Troçki’yi kabul için şart koştuğu dört madde iletilmişti.
    *Troçki tam bir siyasi mülteci muamelesi görecektir. Bunun dışında Sovyet hükümetinin herhangi bir özel muamele isteği mevzubahis olamaz.
    *Troçki, başka bir memleketten vize temin ettiği takdirde, o memlekete gitmekte serbest olacaktır.
    *Troçki, Türkiye sınırları içinde faaliyet gösteremeyecek, neşriyat yapamayacaktır. Fakat Türkiye’de istediğini yazabilir, yazılarını Türkiye dışına yollayabilir ve oralarda bunları bastırabilir. (Zaten o sırada İstanbul’da yazıların Rusça dizilmesine de imkan yoktu. Yazıları Paris’e yollanıyordu.)
    *Troçki’yi TC’de öldürmek için Sovyetler tarafından herhangi bir teşebbüs yapılmayacağına dair kati teminat verilecektir.

Sovyet sefiri, şartları Moskova’ya duyurdu; yazılı herhangi bir anlaşma yapılmadı, şifahi sözleşme ile yetinilmişti.

  • Troçki’nin İstiklal Savaşı sırasında Türkiye’ye yardımları dokunmuş, Sovyet harbiye komiseri olarak silah sevkinde rol oynamıştı.
  • Troçki, Türkiye’ye gitmek istemediğini kati bir dille bildirmişti. Türk polisinin kendisini Beyaz Rusların intikamına terk etmesinden korkuyordu. 1918-1920 yılları arasında 300.000 Beyaz Rus İstanbul’a kaçmış, büyük kısmı başka ülkelere gitmişti. Troçki şehre vardığında İstanbul’da 3.000-4.000 Beyaz Rus vardı.
  • Troçki’nin yurtdışındaki ilk sürgün yeri İstanbul olur.
  • Troçki, eşi ve oğlu Lev Sedov’a TC vizesi verildi. Aile, Ocak 1929’da iki muhafızla, bavullarla birlikte 12 sandıkla İstanbul’a vardı. Sandıklardaki kitaplara ve belgelere gümrükte dokunulmadı. Troçki’nin cebinde, Stalin’in talimatı ile verilmiş 1500 ABD doları vardı. 1929 yılında Troçki de Stalin de 50 yaşına basmışlardı. İkisi de 1879 yılında doğmuştu.
  • Troçki İstanbul’a geldikten sonra 50 Beyaz Rus sınır dışı edildi. Bunlar gemi ile Marsilya’ya gönderildiler.
  • Basın yasağı kondu; Troçki’nin resminin çekilmesi, kaldığı yerler hakkında bilgi verilmesi yasaklandı.
  • Troçki’nin korunmasına büyük bir ekip ayrıldı, polis kadrosu takviye edildi.
  • İngiltere, Troçki’ye Türkiye’nin sığınma hakkı vermiş olmasından hiç memnun olmadı.
  • İstanbul’a varınca Mustafa Kemal’e, kendi rızası ile gelmediğini, koruma istemediğini, ülkesinden en kısa sürede ayrılmak istediğini bildiren bir not gönderir.
  • İstanbul’da uzun süre Rus konsolosluğunda kalır. Sonra Tokatlıyan Oteli’ne geçer. Bir müddet sonra şehirde kendisini daha rahat hisseder ve İstanbul içinde gezilere çıkmaya başlar.
  • Nükseden sıtma hastalığı Fransız Hastanesi’nde tedavi edilir. Mide sancılarından sık sık şikayet eden Troçki, Türkiye’de, Fransa’da, Norveç’te, Meksika’da tedavi görmüştür.
  • Tokatlıyan Oteli’nden ayrıldıktan sonra Şişli’de Bomonti semtinde İzzetpaşa Konağı’na taşınmıştı. Daha sonra bu köşk yıkılarak yerine apartman yapılmış, günümüze ulaşmamıştır.
Troçki Büyükada’da özel dostluklar kurmuştur. Sivil polislerin bulduğu emniyetli Rum bir balıkçı olan Davulas Haralambos ile kayıkla denize açılır, levrekler ve ıstakozlar tutar. Troçki, Rusya ve Türkiye’de bulunan balık türleriyle ilgili akademik yayınlar yapar. Büyükada’da gövdesinde çekiç, kuyruğunda orak figürü olan balık türüne rastlar. Üzerinde çalışmaya başlar. Stalin’in de aynı Troçki gibi balıklarla ilgili araştırmaları vardır. Orak çekiç balığı ile ilgili araştırmayı Stalin tamamlar ve balığa Lenin’e ithafen Sebastes Lenini adını verir. Troçki, Sedef Adası’nın ıssız olduğunu öğrenince orada atış talimi yapmaya başlamıştı. İyi nişancıydı. Pantolonunun her iki cebinde de birer tabanca taşıyordu. Troçki’nin Meksika’da kaldığı evde Büyükada’dan da bir anı vardı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Troçki Büyükada’da özel dostluklar kurmuştur. Sivil polislerin bulduğu emniyetli Rum bir balıkçı olan Davulas Haralambos ile kayıkla denize açılır, levrekler ve ıstakozlar tutar.
Troçki, Rusya ve Türkiye’de bulunan balık türleriyle ilgili akademik yayınlar yapar. Büyükada’da gövdesinde çekiç, kuyruğunda orak figürü olan balık türüne rastlar. Üzerinde çalışmaya başlar. Stalin’in de aynı Troçki gibi balıklarla ilgili araştırmaları vardır. Orak çekiç balığı ile ilgili araştırmayı Stalin tamamlar ve balığa Lenin’e ithafen Sebastes Lenini adını verir.
Troçki, Sedef Adası’nın ıssız olduğunu öğrenince orada atış talimi yapmaya başlamıştı. İyi nişancıydı. Pantolonunun her iki cebinde de birer tabanca taşıyordu.
Troçki’nin Meksika’da kaldığı evde Büyükada’dan da bir anı vardı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 29 gün sonra birçok şeyi kolaylaştıracak yeni bir adres belirlendi. Troçki, Büyükada’da yine İzzet Paşa’ya ait Nizam Caddesi’ndeki yalıya taşındı. Köşkte çok pencere bulunmasından şikayetçi oldu, bazıları kapatıldı. Köşk, Büyükada’da 19. yüzyıl sonlarında Galata bankerlerinden biri olan İlyasko tarafından yaptırılmış; II. Abdülhamit tarafından yakınlarından biri olan, katibi Arap İzzet Paşa’ya 1908’de Meşrutiyet ilan edilince sürgün yeri olarak tahsis edilmiştir. Ortaçağ İtalyan saraylarını andıran, üç katlı, bahçeli, yarı ahşap, tavanlarının tamamı yağlıboya tablolarla kaplı bu köşk, 1978 yılında yıkılarak yerine aynı cephe düzeninde betonarme bir bina yapılmıştır. Ünlü Çinli Lider Lin Çe ve Fransız Komünist Partisi’nin 1924-25 yıllarındaki şefi Albert Treint de Troçki’yi burada ziyaret etmiştir.
  • Troçki’nin Büyükada’ya taşınması ile birlikte dünyanın dört bir yanından buraya akın başlamıştı.
  • Troçki, İstanbul’dan da Rusya’da sol muhalefetin ortadan kaldırılmasını önlemeye çalıştı. İstanbul’dan dünyanın dört bir tarafındaki Bolşeviklerle temas kurdu; dışardan gelen genç Bolşevikler eğitilerek Troçkist fikirleri yaymak için yurtlarına geri gönderildi. Yabancı ajanslardan gelen makale tekliflerini kabul ederek hem para kazandı hem de dünyada sesini duyurmaya devam etti. Troçkistlerden maddi yardım gördü.
  • 1929 yılında İngiltere’de seçimleri İşçi Partisi kazanınca Troçki tekrar vize başvurusu yaptı. Tedavi konusu da yine gündeme geldi. Churchill, Troçki’nin kabulünün aleyhinde, H. G. Wells ve Bernard Shaw ise lehinde uğraşanlar arasındaydı. Shaw, Mustafa Kemal Paşa’nın davranışı ile İşçi Partisi başbakanı Mac Donald’ın davranışı arasındaki tezadı belirtiyor ve “bir Türk hükümetinin bir İngiliz hükümetine verdiği liberalizm dersinin” kolay kolay unulacak bir hareket olmadığını belirtiyordu.
  • İzzetpaşa Köşkü, her biri birkaç lisan bilen Paris’ten, Berlin’den gelmiş katiplerle dolup taşıyordu. Köşkte, Troçki dahil herkes silahlıydı. Büyükada iskelesi devamlı kontrol altında tutuluyordu.
  • 1930’da Troçki Türkiye’ye geldiğinden beri ilk defa, kendisine karşı bir suikast hazırlandığına dair rapor alınmıştı. Prag’da mülteci Rusların İstanbul’a bir fedai göndererek Troçki’yi öldürme planları yaptıkları bilgisi gizli servise ulaşmıştı. Tedbirler alındı, bir vukuat olmadı. 30 yıl sonra ABD’de Stalin ajanı olarak tevkif edilen kişi, 1930-32 yıllarında İstanbul’da Stalin’in ajanı olarak Troçki’nin evinde casusluk yaptığını, onun hareketlerini rapor ettiğini itiraf edecekti.
  • 1930 yılının sonlarına doğru Troçki’nin ilk eşinden Sibirya’da doğmuş ikisi de verem olan kızlarından Nina’nın ölüm haberi geldi. Diğer kızı Zina ise iki çocuğundan birini alarak Büyükada’ya babasının yanına geldi. Stalin çocuklarından birini Rusya’da bırakmasını şart koşmuştu.
  • 1930 yılında sabık Afganistan Kralı Amanullah Han’ın Büyükada’ya geldiğine dair bilgiler de vardır.
  • Büyükada’da Troçki’nin yanında olan oğlu Lev Sedov, 1931 yılında göz ameliyatı geçireceğini öne sürerek vize alıp Almanya’ya gider, 1933 yılına kadar orada kalır, Hitler’in iktidara gelmesi üzerine Paris’e kaçar. 1938 yılında Paris’te ölür. Hastane raporuna göre, geçirdiği ameliyattan sonra yataktan kalkıp düşmüş, başını vurarak ölmüştür. 1958 yılında Lev Sedov’un Stalin’in ajanları tarafından öldürüldüğü itirafı yapılmıştır.