Etiket arşivi: Marguerite Yourcenar

Şiddet 90| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 1

  • Nazi Almanyası’nın hava kuvvetleri komutanı Hermann Wilhelm Göring, “Şu ‘kültür’ sözünü ne zaman duysam, elim tabancama gidiyor,” demiştir.
 Panos Tsagaris’in Art International İstanbul’da sergilenen eseri, 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu


Panos Tsagaris’in Art International İstanbul’da sergilenen eseri, 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sansür, müellife ve esere olduğu kadar okura/izleyiciye de uygulanan şiddettir.
  • Devletin/Otoritenin yoğun gözetimi sansüre yol açar.
  • Sansür, kamuoyunun gerçekleri öğrenme hakkına yönelen şiddet türüdür.
  • Platon, bazı sanatların gençleri yanılttığını, akıldan çok duygunun kontrolüne yol açtığını, bu durumun ideal devlette kontrol altına alınması gerektiğini, hatta gerekirse sansürlenmesi gerektiğini savunmuştur.
  • Fransız ressam Gustav Courbet (1819-1877), 1870 yılındaki Özgür ve Sansürsüz Sanat bildirisi ile Napolyon rejimine karşı sanatçı muhalefetine öncülük etmiştir. İmparator’un vereceği şeref madalyasını reddetmesi, devlete karşı bile özgür olma çabasını yansıtır.
  • Freud’un özel anlamda sansür adını verdiği mekanizma gizli düşüncenin ifade edilmesine, içten atılmasına izin veriyordu.
    Psikanalitik ve Marksist okuma gibi değişik derin okuma türleri ile her metin, sırlarla dolu ve her yönden okumaya açıktı; dolayısıyla Yapıbozum kaçınılmaz hale geliyordu. Bu durum eleştirmene ciddi bir otorite bahşetti. Arthur C. Danto eleştirmeni, Freud’un kastettiği anlamıyla sansürün yerini alarak yazarı gitgide daha gizli, her kelimesinden birkaç anlam çıkarılabilen eserler üretmeye zorladığı iddiasındadır.
  • Marguerite Yourcenar, zekanın kendini en güzel kavram yaratma ve mizahta gösterdiğini; bu yüzden her ikisinin de belalı şeyler olduğunu; “vasatların” en çok saldırısına uğrayan münevver kabiliyetinin bunlar olduğunu yazar.

 

Şiddet 86| Sanat ve Şiddet 5

  • Auschwitz’den kurtulan Primo Levi, eserlerinde faşizmin yükselişini yalın bir dille yazar: Pervasız bir kamuoyu inşasını, toptancı propaganda makinesinin yoğun bir şekilde çalışmasını, bazı kesimlerin nefret objesine dönüştürülmesini…İlk kitabı Bunlar da mı İnsan (1947) adlı eserinde Nazi toplama kampları sisteminin niteliklerini, kamptaki tutsakları, tanık olduğu işkenceleri nesnel bir dille anlatmıştır. Daha sonra 1963 yılında Ateşkes’te kamplardan kurtuluşu, özgürlüğe kavuşmadan önce Sovyet kamplarında geçirilen süreyi işlemiştir. Toplama kampları deneyimini bir varoluş sorunsalı olarak irdelediği Boğulanlar, Kurtulanlar adlı eseri 1987’de yazdıktan birkaç ay sonra intihar etmiştir. Levi, rejim/devlet şiddetini yazıya döken Nobelli bir yazardır.
  • Çocukluğu, şiddete eğilimli ve geleneksel değerlere sıkı sıkıya bağlı aristokrat büyükannesi yanında geçen Japon yazar Yukio Mişima (1925-1970), ününün ve saygınlığının doruğundayken intiharla yaşamına son vermişti. Şiddet, Japonya’da sosyal idealleri desteklemeye, Japon değerlerini devam ettirmeye yönelik bir davranıştır.Mişima’nın neredeyse bütün yazdıklarında marazi bir hassasiyet vardır, şiddet teması işlenir, yok etme isteği ve tutkusu üzerinde durur. O kadar ki, intiharındaki müthiş şiddeti sanki daha önce yazmıştır, der Selim İleri. Kanlı bir dehşet öyküsünü çok soğukkanlı ve şiirsel anlatabilen bir yazardı. Vatanı için şehit olma düşüncesi, tüm eserlerinin ana temalarından biriydi. Vatanseverlik adlı eserinde ve Bereket Denizi dörtlemesinde (1965-1970) yozlaşan değerlere karşı intiharı savunmuştu. İç içe geçen cinsellik, ölüm, şiddet ve haz Mişima’nın tiyatro eserlerinde de karşımıza çıkar.

    Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda yenilmesi üzerine derin bir düş kırıklığına uğramıştır. Kurduğu Kalkan Derneği’nin amacı, kaybettiği emperyal gururu Japonya’ya yeniden kazandırmaktı.

    Kanlı bir ölümün, hastalıklarla geçen çocukluğundan beri Mişima’nın en büyük hayallerinden biri olduğu söylenmiştir. Törensel intihar, seppuku, samuray intiharına verilen addır. İntiharı Henry Miller ve Marguerite Yourcenar’ın kitaplarına konu olmuştur.

Delip Geçmek, Saburo Murakami, İkinci Gutai Sanat Sergisi, 1956. Fotoğraf: Artforum, Otsuji Kiyoji.

Delip Geçmek, Saburo Murakami, İkinci Gutai Sanat Sergisi, 1956.
Fotoğraf: Artforum, Otsuji Kiyoji.

  • İkinci Dünya Savaşı sonrası, savaşa reaksiyona odaklanan Japon Gutai Grubu, performansa dayalı Soyut Dışavurumcu eserler gerçekleştirmiştir. Malzemeye hayat vermek olarak tanımladıkları deneysel çalışmalar yapmışlardır. Gutai Grubu, yıkımın estetiğini bir sanat formu olarak belirlemiştir. Psikolojik rahatlama amacı da taşıyan boya kutularını tuvale fırlatmak, kağıt Japon paravanlarında delikler açmak, yırtmak değişim/dönüşüm arzusunu da yansıtmaktaydı.

 

 

 

Batı’nın Edebiyat Ödülleri 3

  • Günümüzde de Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılan Fransız Akademisi, 1635′te XIII. Louis döneminde Kardinal Richelieu tarafından kurulmuştur.
  • Üyelerine, Ölümsüzler adı verilmiştir. Bu akademinin üye sayısı tarihi boyunca hep 40 olarak kalmış, kaydı hayat şartıyla şeçilmişlerdir.
  • Bu Akademi’nin görevi Fransız dilinin doğru konuşulması için kurallar koymak, sözlük hazırlamak ve Fransızca yazılmış kitaplara ödül vermektir.
  • Kuruluşundan bu yana sekiz sözlük yayınlayabilmiştir.
  • Moliére, Rousseau, Balzac,  Sartre, Camus Akademi’ye kabul edilmemişlerdir. Zola 24 kez adaylığını koymuş, kabul edilmemiş, Hugo beşinci adaylığında Akademi üyesi olabilmiştir.
  • 346 yıl boyunca tüm üyeleri erkektir. Akademi’ye ilk kabul edilen kadın 1980 yılında Marguerite Yourcenar’dır. Daha sonra Jacqueline Romilly 1988’de, Hélene Carrére d’Encausse 1990’da, Florence Delay 2000’de, Assia Djebar 2006 yılında Akademi üyesi olmuşlardır.
  • Fransız Akademisi’nin 1918 yılından beri vermekte olduğu büyük roman ödülü, artık Fransa’da verilen diğer ödüller kadar önem taşımıyor.
  • 2006 yılında Akademi ile Goncourt aynı romana ödül verdiler: Jonathan Littell’in Les Bienveillantes (The Kindly Ones) adlı romanı.

 

  • Fransa bir edebiyat ödülleri ülkesi. Ama bu ödüllerin en önemseneni Goncourt Ödülü.
  • 1903’ten beri her yıl “yılın en iyi ve en yaratıcı düzyazı yapıtı”na veriliyor.
  • Bu ödül bir yazara sadece bir kez verilebiliyor. Tek istisna, ödülü 1956’da alan Romain Gary’nin 1975’te de Emil Ajar takma adıyla ikinci kez alması.
  • Yazar, eleştirmen ve yayıncı Edmond de Goncourt’un tüm mirasını bağışladığı Goncourt Akademisi’nce Edmond’un ve kardeşi Jules Alfred de Goncourt onuruna oluşturulan ödül, nakden 10 euro veriyor ama kazanana yalnızca ün getirmekle kalmıyor, yüksek bir satış güvencesi de sağlıyor.
  • Goncourt Kardeşler, Natüralizm’in Emile Zola’dan sonraki en önemli temsilcileri sayılıyorlar.
  • Kardeşler, gerici, tutucu buldukları, onların görüşüne göre edebiyat devleri olan Flaubert, Zola, Balzac, Baudelaire’i bünyesine almayan Fransız Akademisi’ne alternatif, ilerici bir Akademi fikrine ön ayak oldular. Kardeşlerin dileği doğrultusunda, yalnızca edebiyatı desteklemek amacıyla Goncourt Akademisi kuruldu. Vasiyeti yerine getirmekle  görevlendirilenlerden biri de Alphonse Daudet idi.
  • Akademi jürisi hepsi yazar 10 kişiden oluşuyor. Kaydı hayat şartıyla seçilen üyeler maaş almıyor ama bu çok prestijli bir görev. Aralarından biri ölünce onun yerine kimi alacaklarına oy birliği ile karar veriyorlar.
  • Seçici kurul karar toplantısını Café Restaurant Drouant’dayapıyor. Bu işletme, kurucusunun yaratıcılığı ve ilericiliğiyle paralel, çok az kuruma nasip olacak bir özelliğe sahip. 1880 yılında Paris’te, Opera yakınlarında Charles Drouant tarafından, dönem için bir yenilik olan café-tabac tanıtımı ile açılıyor. Kısa sürede baba-oğul Daudet’ler, Monet, Pisarro, Rodin, Renoir gibi devrin sanatçılarının müdavimi olduğu bir yer haline geliyor. Goncourt Kardeşlerin vasiyeti doğrultusunda kurulan Goncourt Akademisi de toplantılarını burada yapmaya başlıyor ve günümüze kadar bu gelenek devam ettiriliyor.
  • Fransa’nın en önemli edebiyat ödüllerinden bir başkası, Renaudot, bir zamanların ünlü haftalık gazetesi La Gazette’in kurucusu Théophraste Renaudot (1586-1653) adına 1926’da kuruldu. 1926’da Goncourt jürisinin kararını bekleyen on edebiyat eleştirmeni tarafından oluşturulmuş. Her yıl Goncourt ile aynı günde ve aynı yerde, Dourant’da açıklanıyor.Bilmiyorum dünyada iki edebiyat ödülünün açıklanmasına her yıl, bu kadar uzun süre, ev sahipliği yapan başka bir lokanta var mıdır?
Seçici kurul, her yıl Kasım ayı başında, Paris’te Café Restaurant Drouant’nın birinci katındaki lokanta kısmındaki oval salonda yemek yedikten sonra saat tam 12:55’te Akademi’nin sözcüsü heyecanla bekleyenlere kararlarını bildirir. Fotoğrafta 2012’nin heyecanlı bekleyişi bu ödülün ne derece önemsendiğini gösteriyor. Fotoğraf:lemonde.fr

Seçici kurul, her yıl Kasım ayı başında, Paris’te Café Restaurant Drouant’nın birinci katındaki lokanta kısmındaki oval salonda yemek yedikten sonra saat tam 12:55’te Akademi’nin sözcüsü heyecanla bekleyenlere kararlarını bildirir. Fotoğrafta 2012’nin heyecanlı bekleyişi bu ödülün ne derece önemsendiğini gösteriyor.
Fotoğraf:lemonde.fr

Japonya 38 |Tiyatro ve Edebiyat

Tiyatro

19 Nisan 2006 tarihinde sahnede izlediğimiz Kyogen Ancient Comic Play’den bir enstantane.  Noh'da  lüks kostümlü maskeli aktörler vardır ve Noh'un perdeleri arasındaki komik ara piyesi olan Kyogen ile birlikte sunulur; bunların her ikisi de UNESCO tarafından “başyapıt” olarak tanımlanmıştır.

19 Nisan 2006 tarihinde sahnede izlediğimiz Kyogen Ancient Comic Play’den bir enstantane. Noh’da lüks kostümlü maskeli aktörler vardır ve Noh’un perdeleri arasındaki komik ara piyesi olan Kyogen ile birlikte sunulur; bunların her ikisi de UNESCO tarafından “başyapıt” olarak tanımlanmıştır.

  • Tiyatro da 6. yüzyılda Çin’den gelmiş.
  • Savaş destanları  noh’ya, bunraku ve kabuki’ye sayısız tema sağlar.
  • Kabuki: Ka-müzik; bu – dans, oyun; ki – beceri, ustalık anlamına geliyor. 16. yüzyılda ibadet etmek için yapılan dansların değişime uğramasıyla doğmuş. Şogun Tokugava kadınların rol almasını yasakladığı için erkekler tarafından oynanır. Geleneksel Japon dans ve şarkılarını içerir. Abartılı makyajda kullanılan kırmızı çizgiler dostluk, arkadaşlık, sevgi; mavi çizgiler kötülük, uğursuzluk ve çapkınlığı simgeler. Aktörler günlük hayatta da kadın gibi davranırlar. Çağdaş Kabuki’nin 3 türü var: Saz eşliğinde, tarihi oyunlar, aile – töre konularını işleyen oyunlar.
  • Noğ / Noh: 16. yüzyılın klasik, soylular tiyatrosu. 5 türü var: Tanrıların yer aldığı Şinto öyküleri, Samuray öyküleri, kadınların aşk acıları, aklını yitirmiş kadın ve kötü ruh öyküleri. Her hareketin bir anlamı vardır, özel Noh dilini bilmeden izlenmez. Oyuncuları erkek. Maskeler kullanılır.
Kyoto’da izlediğimiz bunraku kukla tiyatro oyunu bir aşk hikayesini anlatıyordu.

Kyoto’da izlediğimiz bunraku kukla tiyatro oyunu bir aşk hikayesini anlatıyordu.

 

  • Bunraku Kukla Tiyatrosu: Kuklaya, siyah giyinmiş, ‘görünmeyen’ oyuncu can verir. Usta şamisen eşliğinde metni okurken, sazı da yönetir..
  • Tiyatroda günlük siyaset yoktur.
  • Japon tiyatrosunun Shakespeare’i Çikamatsu’dur.

 

Edebiyat

  • Tiyatro, edebiyatın temelidir Japonya’da.
  • Roman türünün en eski örneklerinden biri Japonya’da. Heian döneminde ( 794 – 1185 ) sarayın soylu hanımlarından Murasaki Şikibu Genci Öyküleri adlı 54 bölümlük aşk romanını yazmış. Heian Japonyası’nda prensesler hariç iyi aileden gelen hanımların adlarını kaydetmek kabalık sayılırdı. Yazarın babası sarayda görevliydi. Yazar, Heian döneminde ülkeyi imparator adına yöneten büyük Fujiwara ailesinin bir dalından geliyor. Genci, Japon edebiyatında, nesirde, bir harika sayılıyor. Modern zamanlara kadar yazılmış en iyi roman olarak kabul ediliyor.
  • 1878’de konuşma ve yazı dili birleşir, hemen ardından modern dildeki ilk romanlar yayınlanır.
  • Modern edebiyat hareketi Rus – Japon savaşından sonra daha da gelişmiştir.
  • İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş ve çağdaş meseleler yeni nesil yazarların konusu olmuştur.
  • Japon yazınının amacı, dolaysız algılamaya varma ve söylevi sadeleştirmedir.
  • Yalın ve şiddet içeren metinler ile cinsellik ve ölüm arasındaki ilişkiye ağırlık veren metinler Japon Edebiyatının en belirgin özelliğidir.
  • Şiddetin estetikleşmesi çağdaş Japon edebiyatının  karakteristiğidir.
  • Japonlar romanlarında can sıkıntısı anlatmayı Ruslar gibi çok severler. Can sıkıntısının belli bir sebebi olmaz.
  • Japon roman ve piyeslerinde mutlu son, son derece azdır. Mutlu bir sonuca lüzum yoktur. Istırap çekmeleri, ne pahasına olursa olsun vazifelerini yerine getirdiklerini, hiçbir şeyin onları doğru yoldan ayıramayacağını gösterir.
  • İki Japon yazar, sırasıyla, Yasunari Kavabata ve Kenzaburo Oe Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştır.

  • Japonya’nın 1960’lardan beri gözde olan, manga adı verilen bir çizgi roman endüstrisi var. Konuları çok çeşitli: Porno, romantik, politik…mangacıların Uzakdoğu’da özellikle Çin ve Güney Kore’de büyük bir meraklı kitlesi var. 1945’te Manga dergisi yayımlanmaya başlar ve bunu takip eden yıllarda manga ekolünden gelen çizgi roman dergileri kitap olarak yayımlanır. Japonya’daki yayınların %24.6’sını manga dergileri, 13.5’ini ise manga kitapları oluşturuyor. Manga çizerlerine mangaka deniyor. Mangakalar Japonya’da iyi para kazanıyor, şöhrete ulaşıyor. Manga, ergenlik çağının sonlarına gelenler ve genç yetişkinler tarafından okunuyor. Mangacılar Savaş sonrasında Japonya’nın dışa açılmasında önemli bir itici güç oldu.

 

Japon edebiyatından okumuş ve beğenmiş olduklarımı da paylaşıyorum:

Dağın Sesi, Yasunari Kavabata, Doğan Kitap, 2010.
Uykuda Sevilen Kızlar, Yasunari Kavabata, Çaba Yayın Dağıtım, 1988.
Beauty and Sadness, Yasunari Kavabata, Charles E. Tuttle Company, 1975.
Bin Beyaz Turna, Yasunari Kavabata, Doğan Kitap, 2005.
Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi, Cuniçiro Tanizaki, Can Yayınları, 2006.
Bahar Karları, Yukio Mişima, Can Yayınları, 1992.
Bir Maskenin İtirafları, Yukio Mişima, Can Yayınları, 2010.
Yaz Ortasında Ölüm, Yukio Mişima, Can Yayınları, 2011.
Mişima ya da Boşluk Algısı, Marguerite Yourcenar, Can Yayınları, 2011.
Kurbanı Beslemek, Kenzaburo Oe, Can Yayınları, 1994.
Serçe Bulutu, Takashi Matsuoka, İthaki Yayınları, 2006.
Raşomon ve Diğer Öyküler, Ryunosuke Akutagava, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2010.
Kappa, Ryunosuke Akutagava, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2010.
Küçük Bey, Soseki Natsume, Oğlak Klasikleri, 2003.
İmkansızın Şarkısı, Haruki Murakami, Doğan Kitap, 2004.
Yaban Koyununun İzinde, Haruki Murakami, Doğan Kitap,  2008.
Zemberek Kuşu’nun Güncesi, Haruki Murakami, Doğan Kitap, 2005.
IQ84, Haruki Murakami, Doğan Kitap, 2009.
2012’de yayımlanan 1Q84 adlı eserinin ilk baskısı bir milyon adet yapılıyor.
Sahilde Kafka, Haruki Murakami, Doğan Kitap, 2009.
Tavan Arasındaki Buda, Julie Otsuka, Domingo, 2012.
Şeffaf Mavi, Ryu Murakami, Doğan Kitap, 2007.
Uzak Tepeler, Kazua İşiguro, Can Yayınları, 1989.
Beni Asla Bırakma, Kazuo İşiguro, YKY, 2008.
Noktürnler, Kazuo İşiguro, Turkuvaz Kitap, 2009.
Çocukluğumu Ararken, Kazuo İşiguro, Epsilon, 2000.

Çağdaş Sanata Varış 2 | Akademiler

Jacques- Louis David (1748-1825), Marat’nın Ölümü (1793), Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi, Brüksel. David resim eğitimini Fransız Krali¬yet Resim ve Heykel Akademisi'nde tamam¬ladı. Napolyon tarafından baş ressamlığa atanmıştı.

Jacques- Louis David (1748-1825), Marat’nın Ölümü (1793), Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi, Brüksel.
David resim eğitimini Fransız Krali¬yet Resim ve Heykel Akademisi’nde tamam¬ladı. Napolyon tarafından baş ressamlığa atanmıştı.

Akademi adı, Platon’un öğrencileriyle konuştuğu, bilginlerin toplandığı yerin adından alınmıştı.

Resim, çizim ve heykelin zanaat olarak kabul edilmesinden hoşnut olmayan İtalyan sanatçıların 16.yüzyıl sonunda örgütlenmesi akademilerin ilk nüvesini oluşturur. Amaç, bu alanların entellektüel ve yaratıcı yönünü ortaya koymak ve kabul ettirmek, sanatçılara toplumsal, kültürel ve ekonomik olarak değer verilmesini sağlamaktı. Akademiler olarak adlandırılan bu gruplar 18.yüzyılda bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Fransa, İspanya ve İngiltere’dekiler kraliyet desteğinden yararlanmış, bu durum kurumların ve üyelerinin, “akademisyenlerin”, statüsünü daha da yükseltmiştir. 1789 Fransız Devrimi’ne kadar, ressamların tanınmak ve saygınlık kazanmak için bir tek olanakları vardı: Loncalar başkanının sultası altında bulunan Akademi’ye girmek. Görevliler çok güçlü olduğu için, ödüller ve atamalar dalaveresiz olmuyordu.

Akademiler, sanatçılara çalışabilecekleri mekanlar sunan, “akademik resmin” stillerini ve konularını destekleyen kurumlardı. Akademiler, sanata zanaatten daha yüksek bir statü kazandırmak, sanatı loncaların kontrolünden kurtarmak, sanatın bir el ustalığı, mekanik sanat, yerine entellektüel bir etkinlik, liberal sanat, olarak görülmesini sağlamıştır.

İlk kurulanlar sırasıyla, Floransa, Roma , Milano akademileridir. 1648 yılında Paris’te ressamlar Kral XIV. Louis’yi bir akademinin oluşumunu desteklemeye ikna etmişlerdir. Fransa Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi, zamanla sanatın eğitimi ve sergilenmesi konusunda bir tekel durumuna gelmiştir. Sanatın ve sanatsal zevkin belirli kurallar çerçevesinde öğretilebileceğine inanılmış, akademiler okul işlevi görmeye başlamıştır. Fransız Kraliyet Akademisi’nin sanat sergileri Salon’da yapılırdı. Zaman içinde Salon, Fransa’nın yüksek kültürünü etkiler hale geldi. Sonraki 200 yıl boyunca, Fransa’da başarı elde etmek isteyen tüm sanatçılar için Paris Salonu’nda yer almak çok önemliydi. 1748′de, ödüllü sanatçılardan oluşan bir jürinin de çalışmaya başlamasıyla birlikte Salon, tartışmasız şekilde etkili olmaya başladı. Salon, 1748-1890 yılları arasında dünyadaki en önemli sanat etkinliği olma özelliğini korumuştur. Gazetelerde yayınlanan eleştiri yazıları, çağdaş sanat eleştirmenliğinin başlangıç noktası oldu. Fransız Devrimi ile birlikte Salon yabancı sanatçılara da açıldı. 1848 Devrimleri ile birlikte Salon nisbeten özgürleştirildi. Reddedilen eserlerin sayısı azaltıldı. 1849′da ise madalyalar dağıtılmaya başladı. Jürinin gittikçe daha tutucu ve akademik davranması sonucu Empresyonist ressamların eserleri genel olarak Salonlar’a kabul edilmedi. III.Napoleon  Salon des Refusés (Reddedilenler Salonu) adı altında yeni bir salon açılmasını sağladı. 1863′te açılan bu sergi avant-garde akımın da başlangıcı oldu. Empresyonistler, daha sonraki yıllarda kendi bağımsız sergilerini açtılar. 1899 yılında Salon du Champs de Mars, 1903 yılında Salon d’Automne gibi alternatif Salonlar oluştu.

Günümüzde de Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılan Fransız Akademisi, 1635′te XIII. Louis döneminde Kardinal Richelieu tarafından kurulmuştur. Üyelerine, Ölümsüzler adı verilmiştir. Bu akademinin üye sayısı tarihi boyunca hep 40 olarak kalmış, kaydı hayat şartıyla şeçilmişlerdir. Bu Akademi’nin görevi Fransız dilinin doğru konuşulması için kurallar koymak, sözlük hazırlamak ve Fransızca yazılmış kitaplara ödül vermektir. Kuruluşundan bu yana sekiz sözlük yayınlayabilmiştir. Moliére, Rousseau, Balzac,  Sartre, Camus Akademi’ye kabul edilmemişlerdir. Zola 24 kez adaylığını koymuş, kabul edilmemiş, Hugo beşinci adaylığında Akademi üyesi olabilmiştir. 346 yıl boyunca tüm üyeleri erkektir. Akademi’ye ilk kabul edilen kadın 1980 yılında Marguerite Yourcenar’dır. Daha sonra Jacqueline Romilly 1988’de, Hélene Carrére d’Encausse 1990’da, Florence Delay 2000’de, Assia Djebar 2006 yılında Akademi üyesi olmuşlardır.

Fransa Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi örnek alınmış, 1790 yılında Avrupa’da yüzden fazla akademi kurulmuştur.

Kompozisyonun ve çizimin iyi bir resmin temeli olduğu kabul görmüştür.  Akademik resim, form olarak, çizimi renkten önemli bulur, boyayı kontrollü bir biçimde uygular. Kompozisyon düzenlemesini önemser. Teknik beceri en üst seviyede olmalıdır. Akademi öğrencisi ışıktan gölgeye ağır geçişi öğrenir. İçerik olarak, konuların bir hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşide, yaratıcılık, hayal gücü ve edebi kaynaklara referans gerektiren konulara, gözlemden türetilenlere göre daha yüksek bir statü tanınır. Konulara, önem ve prestij sırasına göre bakıldığında tarih resmi en üsttedir. Portre, janr ( sıradan insanın gündelik hayatından sahneler), manzara ve natürmort hiyerarşide daha alt basamaklara aittir. Dolayısıyla akademik resimde  konular daha çok tarih, İncil ve mitolojiden seçilir. Klasik heykel sanatının ölçülerine göre doğayı ülküselleştirmeye veya güzelleştirmeye yönelik programa Klasisizm veya Akademi deniyor.

Bir sanat eserinin Batı kanonuna dahil edilmesi, akademiler tarafından belirlenen standartlar çerçevesinde olduğunu belirler. Kanonik sanat en yüksek niteliğe sahip sanattır.

On dokuzuncu yüzyılda Romantik ve Realist akımlarla sanatsal bağımsızlık fikri gelişmiş, akademilerin otoritesi sorgulanmaya başlamış, zaman içinde sanatsal otorite ve etkileri azalmıştır, kanonun rolleri ve anlamları sorgulanmaya başlamıştır. Kanona dahil edilmenin, ustalık veya estetik değerle  hiçbir ilgisinin olmayabileceği, sanat dışındaki koşullarla daha fazla bağlantılı olduğu, kanonun hakim elitler tarafından belirlenen yapay bir standart olduğu savunulmuştur. Bu yüzyıldan itibaren akademik resim terimi hayal gücüne dayanmayan, modası geçmiş konuları ve stilleri tanımlamak için kullanılan olumsuz bir terim haline gelmiştir.

 

Sir Joshua Reynolds (1723-1792), Miss Bowles. Reynolds, İngiliz Kraliyet Akademisi kurucularındandır ve ilk başkandır. Daha çok portre ressamıdır ve çocukların masumiyetini resmetmeyi sevdiğini belirtmiştir.

Sir Joshua Reynolds (1723-1792), Miss Bowles.
Reynolds, İngiliz Kraliyet Akademisi kurucularındandır ve ilk başkandır. Daha çok portre ressamıdır ve çocukların masumiyetini resmetmeyi sevdiğini belirtmiştir.

Jacques- Louis David, Napolyon ve İmparatoriçe Jozefin’in Taç Giyme Töreni.

Jacques- Louis David, Napolyon ve İmparatoriçe Jozefin’in Taç Giyme Töreni.