Etiket arşivi: Mardin

Dövme – Tendeki Nakış 4

  • 1960’lardan itibaren beden, kültürün izlerini üzerine kaydettiği bir alan olarak düşünüldü. Beden, kültürün ve tarihsel gelişmelerin canlı bir tanığı olarak kabul edildi. Antropoloji metinlerinde beden, kültürün ve sosyal yapının dövmeyle, giysiyle, ritüelle, dansla yansıdığı bir alan olarak yerini aldı. M. Foucault, G. Deleuze, J. Derrida, J. F. Lyotard, J. Baudrillard gibi çağdaş filozoflar bu alana özel bir ilgi göstermişlerdir.
  • Beden yüzeyindeki yazılar, bedenin boyanması, dövmeler kültürün bir biçimde beden üzerine yazılmasını simgeler.
  • Modern insanların yaptırdıkları dövmeler de birer kimlik göstergesi olarak okunabilirler ama geleneksel topluluklarda görülen dövme, kültürel bağlamın tüm örüntülerini sergiler. Dövme yaptırmaya kendi iradeleriyle karar vermiş olsalar da, buna yol açan kültürel ortamın varlığı esas belirleyicidir.
  • Süs için, inanç nedeniyle, bir sağaltma tekniği, bekaretin simgesi olarak yapılan dövmeler vardır. Ülkemizde geleneksel dövmelerin sembolleri aşiretleri ya da bazı aileleri simgeler.
  • Etnisite, din, coğrafya, yaş ve cinsiyet gibi değişkenler dövmede kullanılan sembolleri etkileyebilir. Dolayısıyla dinler tarihi, antropoloji, sosyoloji, halkbilim, sanat tarihi, göstergebilim dövme söz konusu olduğunda kavramsal tartışmalarda kendilerine yer bulabilecek disiplinlerdir.
Mardin’de kadınların yüzlerinde, ellerinde dövmeler vardır. Bazı kadınların alt dudağı mosmordur. Peygamberin kızı Fatma’yı bir kölenin ısırdığına, bu kutsal insanın alt dudağını yaraladığına inanırlar, bu yüzden alt dudaklarını dövmeyle morartırlar. Hazreti Fatma’yı zenci bir kölenin öpmesi ile/şeytanın öpmesi ile dudağının morardığı da söylencenin başka şekilleridir. Zamanın genç kızlarının Hz. Fatma bundan utanç duymasın diye, Hz. Fatma’ya benzemek için, alt dudaklarına dövme yaptırdıklarına inanılır. Bu yüzden alt dudağa yapılan dövme helal, diğerleri haramdır da denir.  Dara’da yalnızca fotoğraf yoluyla iletişim kurabildiğimiz bu hanımın da dudağında küçük, mor bir dövmesi vardı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Mardin’de kadınların yüzlerinde, ellerinde dövmeler vardır. Bazı kadınların alt dudağı mosmordur. Peygamberin kızı Fatma’yı bir kölenin ısırdığına, bu kutsal insanın alt dudağını yaraladığına inanırlar, bu yüzden alt dudaklarını dövmeyle morartırlar. Hazreti Fatma’yı zenci bir kölenin öpmesi ile/şeytanın öpmesi ile dudağının morardığı da söylencenin başka şekilleridir. Zamanın genç kızlarının Hz. Fatma bundan utanç duymasın diye, Hz. Fatma’ya benzemek için, alt dudaklarına dövme yaptırdıklarına inanılır. Bu yüzden alt dudağa yapılan dövme helal, diğerleri haramdır da denir.
Dara’da yalnızca fotoğraf yoluyla iletişim kurabildiğimiz bu hanımın da dudağında küçük, mor bir dövmesi vardı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Ülkemizde dövmenin birçok bölgede var olduğu bilinmektedir. Ama geleneksel dövmenin nispeten yoğun görüldüğü iller Şanlıurfa, Mardin ve Gaziantep’tir. Diyarbakır, Batman ve Kilis de listeye eklenebilir. Dövme taşıyan kişi sayısının Şanlıurfa’da ve özellikle Harran çevresinde en yoğun olduğu saptanmıştır. Bölgede dövme daha çok Araplar ve Kürtler arasında; Kürtlerde ise daha çok Ezidilerde yaygındır. Aynı bölgede vücutların mahrem bölgelerine de dövme yapılabildiği bilinmektedir.
  • Bölgede yaşayan Arap, Kürt, Türkmen, Karaçi, Ezidi topluluklarının benzer dövme simgeleri ve teknikleri kullandığı söylenebilir. Coğrafi açıdan dövme görülme sıklığı, Suriye sınır bölgesine yaklaştıkça artmaktadır.
  • Süryaniler, haç ziyareti sırasında kollarına haç sembolü ve haccın gerçekleştiği yılı dövme ile işlerler.

 

Şehirler 2 | Edebi Şehirler

Yine aynı yazar, aynı kitabında çok hoşuma giden bir ayrım sunuyor.

  • Şiir Şehirler, diyor. Şiiri, sözün müziği olarak tanımlıyor. Bütün İtalyan kentlerini bu kategoride düşünüyor ama özellikle Venedik, Floransa, Napoli ve Verona’yı ayırıyor.
  • Sonra, Roman Şehirler,diyor. İçine girildiğinde kendimizi bir romanın örgüsü içinde hissettiğimiz yerlerden bahsediyor. Her roman şehrin farklı bir roman olduğunu; roman şehirlere sahip olunamayacağını, ancak onun esiri, kölesi veya figüranı olunabileceğini söylüyor. Tabii ki İstanbul’dan, Paris, Roma ve Moskova’dan söz açıyor.
  • Yazar sonra daha mütevazi kaderleri olan Hikaye Şehirlere geliyor. “Büyük tarihe” zaman zaman dahil olan, ama ömürlerinin çoğunda kıyıda kalan Bruges, Amsterdam, Potosi, Bursa, Bordeaux, Lyon gibi, yazarın tabiriyle, romanı olmadığı için hikaye ile yetinmek zorunda kalan şehirler. Her şehrin bir hikayesi olduğunu, ama bu kategoriye aldığı yerlerin hiç olmazsa bir kere büyük oynamış, parlak bir dönem yaşamış şehirler olduğunu söylüyor.
Dünyanın en büyük gümüş madenine sahip Bolivya sınırları içindeki Potosi. Zenginlik, 16. ve 17. yüzyılda buradan İspanya aracılığı ile Avrupa’ya akarak Sanayi Devrimini finanse etmiş, üç yüzyıl boyunca madende çalıştırılan And Dağları’nın yerlilerinden sekiz milyon kişi bu kölelikte hayatını kaybetmişti. Potosi, sömürgeciliğin pek konuşulmayan karanlık sayfalarından biri. Bugün hala Keçua halkı madenin dibinde İspanyollardan arta kalan eser miktardaki gümüş, çinko ve kalayı çıkarmaya çalışmakta ve bu uğurda çoğu hayatını kaybetmektedir. Yazarın Potosi’yi hikaye şehirler arasında sayma nedeni tabii ki bunlar değil. 17. yüzyılda 36 tane görkemli kilisesi, kumarhaneleri, dans akademileri, tiyatroları ile dünyanın en büyük ve en zengin şehirlerinden biri olması. Evlerin dekorunun ve giysilerin de bu zenginliği yansıtması. Dünyanın dört bir yanından lüks malların buraya akması. Gümüş sayesinde yoktan varolan, görkemli bir hikayenin ardından unutulmuşluk ve yalnızlığın içinde ömür tüketen bir şehir Potosi. Fotoğrafta Potosi, Sucre Mezarlığı. Fotoğraf: I am Rich Potosi, Stephen Ferry, The Monacelli Press, 1999.

Dünyanın en büyük gümüş madenine sahip Bolivya sınırları içindeki Potosi. Zenginlik, 16. ve 17. yüzyılda buradan İspanya aracılığı ile Avrupa’ya akarak Sanayi Devrimini finanse etmiş, üç yüzyıl boyunca madende çalıştırılan And Dağları’nın yerlilerinden sekiz milyon kişi bu kölelikte hayatını kaybetmişti. Potosi, sömürgeciliğin pek konuşulmayan karanlık sayfalarından biri. Bugün hala Keçua halkı madenin dibinde İspanyollardan arta kalan eser miktardaki gümüş, çinko ve kalayı çıkarmaya çalışmakta ve bu uğurda çoğu hayatını kaybetmektedir.
Yazarın Potosi’yi hikaye şehirler arasında sayma nedeni tabii ki bunlar değil. 17. yüzyılda 36 tane görkemli kilisesi, kumarhaneleri, dans akademileri, tiyatroları ile dünyanın en büyük ve en zengin şehirlerinden biri olması. Evlerin dekorunun ve giysilerin de bu zenginliği yansıtması. Dünyanın dört bir yanından lüks malların buraya akması. Gümüş sayesinde yoktan varolan, görkemli bir hikayenin ardından unutulmuşluk ve yalnızlığın içinde ömür tüketen bir şehir Potosi.
Fotoğrafta Potosi, Sucre Mezarlığı.
Fotoğraf: I am Rich Potosi, Stephen Ferry, The Monacelli Press, 1999.

  • Dekor Kentler temasını yoktan var edilen, Pekin, Londra, Petersburg ve Brasilia gibi iradi bir plana göre şekillendirilmiş, tasarlanmış, üretilmiş bir görkemin kente imgesini verdiği yerler üzerine kuruyor. Bu kentlerin, kuruluşlarındaki iradeyi geçerli kılmaya devam ederek dekor kentlere dönüştüklerini öne sürüyor.
  • İçinde yaşayanları değil ama ziyaretçilerini, yabancıları büyüleyen, alıştıkça büyüsünü kaybetse bile sevgi ve hayranlığın devam ettiği İstanbul, Cenova, Kudüs, Urfa, Mardin, Hong Kong gibi Büyü Şehirlerden bahsediyor. Yokuşların ve dar sokakların bir şehrin büyüsünün başlıca unsurları olduğunu söylüyor.
Cezayir’in Kasbah şehri Mehmet Ali Kılıçbay için büyü şehirlerden biri. Fotoğraf:www.bbc.com

Cezayir’in Kasbah şehri Mehmet Ali Kılıçbay için büyü şehirlerden biri.
Fotoğraf:www.bbc.com

  • Bazı şehirlerin büyünün ötesine geçip, günün her saatinde başka bir kılığa bürünen Rüya Şehirler olduğunu,  göl şehirlerinin bu sınıflamaya girdiğini söyleyip Van, Hamburg, Chicago ve İsviçre’nin göl şehirlerini bu kategoride sayıyor.
  • Ardından dünyada yerleşim yerlerinin çoğunluğunu meydana getiren Kışla Kentler/Yatakhane Kentler/Hapishane Kentler adını verdiği kalabalık grup geliyor. Türkiye’deki şehirlerin %90’ını; Üçüncü Dünya kentlerinin, ABD ve Rus kentlerinin tümünü bu kategoriye sokuyor. Bunları, tarihin anarşisinden nasibini almamış, üslupsuz, zevksiz bina yığıntıları olarak nitelendiriyor.

 

Bütün bu görüşler elbette Kılıçbay’ın sübjektif değerlendirmeleri. Ancak bir şehri gezerken aklımıza gelmeyecek değerlendirmeleriyle ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum. Yazarın da belirttiği gibi kavramların/sınıflamaların aynılaştırma gibi zararları olmakla birlikte, sentez veya analiz yapabilmek için kavramlara muhtaç olduğumuz düşünülürse, bu da yeni ve şiirsel bir perspektif.

İki blog yazısı ile kitaptan bölümler/özetler aktarmaya çalıştım. Ama kitap baştan sona okununca tabii ki daha keyifli. Tavsiye ederim.

Bana kitabı tavsiye eden dostum Nükhet Hızıroğlu’na teşekkür etmiştim, kim bilir, belki siz de bana teşekkür edersiniz.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Şehirler ve Kentler, Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, 2000.
  • I am Rich Potosi, Stephen Ferry, The Monacelli Press, 1999.
  • The Splendors of Potosi, Eduardo Galeano, The Monacelli Press, 1999.

Bizans İmparatorluğu 17 | Din 2 | Manastır Hayatı

MANASTIR HAYATI

  • Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğu içinde yayılmaya başladığı zaman daha çok köleler ve yoksullar arasında tutunmuş, baskı, kıyım, diri diri yakılma, vahşi hayvanlara arenalarda parçalatma gibi işkenceler yaşanmış, bu yüzden inananlar yer altına sığınmak zorunda kalmışlardır.
  • İncil’de, Tanrı’dan Yuhanna’ya gelen Esinleme bölümünde sözü geçen  Yedi Asya Kilisesi (Ephesus-Efes, Symirna-İzmir, Pergamum-Bergama, Thyatira-Akhisar, Sardis-Sart, Philadelphia-Alaşehir, Laodicea-Denizli), fiziki kilise binaları değil, cemaat anlamındadır.
Birinci yüzyılın sonunda Hıristiyanlığın Kapadokya ve çevresinde yayıldığı, Romalıların Hıristiyanları düzen düşmanı olarak görmelerinin, Sebaste’nin (Sivas)Kırk Şehidi gibi din şehitleri yarattığı biliniyor. Mardin’deki Mor Behram Kilisesi’nde yer alan, 569 yılına tarihlenen, Sebaste’nin Kırk Şehidi’ni betimleyen fresk.

Birinci yüzyılın sonunda Hıristiyanlığın Kapadokya ve çevresinde yayıldığı, Romalıların Hıristiyanları düzen düşmanı olarak görmelerinin, Sebaste’nin (Sivas)Kırk Şehidi gibi din şehitleri yarattığı biliniyor.
Mardin’deki Mor Behram Kilisesi’nde yer alan, 569 yılına tarihlenen, Sebaste’nin Kırk Şehidi’ni betimleyen fresk.

  • Manastır yaşamı ve Hıristiyan mistisizmi Bizans dünyasında doğdu.
  • İlk bilinen keşiş, 650 yılına kadar Bizans İmparatorluğu sınırları içinde yeralan Mısır’da 20 yıl bir oyukta yaşamını sürdüren, 4. yüzyılda yaşamış olan Aziz Antuan idi.
  • Batı Kilisesi Hz. İsa’nın ahırda, Doğu Kilisesi ise mağarada doğduğunu kabul eder. O yüzden mağara, Doğu’da kutsal bir mekandır. Mağara varsa kullanılır, yoksa oyulur.
  • Manastırlar hemen  Anadolu’ya ve Yunanistan’a ulaştı. Batı’ya varması 5. yüzyılı buldu.
  • Büyük keşişlerin yaşam öyküleri Bizans’ta en çok okunan yazılar oldu. 6. yüzyılın ortasına gelindiğinde sadece Konstantinopolis ve civarında 85 tane manastır oluşmuştu. Bugünkü adıyla Ortaköy’de 9. yüzyılda yaşayan Bizanslı devlet adamı Damianos tarafından yaptırılmış, kendi adıyla anılan bir manastır vardı. Rumeli Kavağı (antik Serapion) yolundaki Yeni Mahalle’nin (Bizans’ın Anilton’u) tepesindeki Gözcü Kaya’nın yerinde Mikhailaion Manastırı bulunuyordu. Prota’da (Kınalıada)üç manastır vardı. 9. yüzyılda sürgün yeri olarak kullanılan bu manastırlardan ikisi Giritli korsanlar ve Haçlılar tarafından yerle bir edilmiş, günümüze yalnızca Kristos Manastırı kalmıştır. Khalki’de (Heybeliada)ise, 9. yüzyılda bir, 15. yüzyılda iki manastır yapılmıştır.
  • I. Konstantin Hıristiyanlığa özgürlük tanımasına dek Hıristiyanlar, ağır baskılar altında kalmışlardır. İşkenceden kaçan Hıristiyanlar ve din adamları tarafından oyularak bir kaç katlı, sütunlu, sütunsuz kiliseler ve evlerden oluşan yeraltı kentleri toplu halde Kapadokya’da günümüzde de görülebilmektedir. Bölge önce ilk Hıristiyanlara, sonra Sasani ve Arap istilalarından korunmak isteyenlere, sonra ikona kırıcılardan kaçanlara sığınak oldu.
Kapadokya’da ilk manastırların kurulduğu yerlerden biri Zelve Vadisi oldu.burada Aziz Büyük Basil’in de vaaz verdiği düşünülüyor. Ayin müziğinin de ilk topluca söylendiği yerin Kapadokya olduğu öne sürülen savlardan.

Kapadokya’da ilk manastırların kurulduğu yerlerden biri Zelve Vadisi oldu.burada Aziz Büyük Basil’in de vaaz verdiği düşünülüyor.
Ayin müziğinin de ilk topluca söylendiği yerin Kapadokya olduğu öne sürülen savlardan.

Efes Konsili’nde Aziz Kiril, imparatorun sağında görülmekte, lanetlenmiş heretikler ise sürünerek mekandan uzaklaşmaktadır. Fotoğraf:www.salvemariaregina.info

Efes Konsili’nde Aziz Kiril, imparatorun sağında görülmekte, lanetlenmiş heretikler ise sürünerek mekandan uzaklaşmaktadır.
Fotoğraf:www.salvemariaregina.info

  • Kapadokya, 4. yüzyılda üç büyük Kapadokyalı teoloji üstadının başlattığı manastır yaklaşımının merkezi oldu. Bu üç teolog Aziz Büyük Basil, Aziz Gregoryus (330-389) ve Aziz Basil’in kardeşi Nyssa’lı Aziz Gregoryus idi.
  • Büyük Basil (329-379), Mısır ile Suriye’deki manastır yerleşimleri ziyaret ettikten sonra yoksulluk, itaat, çalışma ve kendini dine verme ilkelerine dayanan bir doktrin geliştirdi. Mısır ve Suriye’deki keşişlerin kendi nefislerine işkence eden, içe dönük yalnızlık ve çile anlayışlarını reddetti. Ortodoks manastır sisteminin kurallarını hazırladı. Bu kuralların Benedikten Tarikatı üzerinde de etkileri büyük oldu.
Ortodoks manastırları hep geçişi zor olan yerlere, istilalardan uzak kalabilmek için inşa etmişler. Adalara, dağ başlarına, ulaşımı uzak yerlere kurulan bu dini yerlerde yaşayanlar bugün bile modern hayattan uzaktırlar. Ortodoks rahipler hala ikon boyuyorlar, hala çift başlı kartallı bayraklarını göndere çekiyorlar, dualarında Bizans İmparatorlarını anıyorlar ve zamanı saat yerine hala Romalılar gibi güneşin yüksekliği ile tayin ediyorlar. Manastırlarda bilinçli bir anakronizm uygulanır. Yunanistan – Kalambaka, Roussano Manastırı.

Ortodoks manastırları hep geçişi zor olan yerlere, istilalardan uzak kalabilmek için inşa etmişler. Adalara, dağ başlarına, ulaşımı uzak yerlere kurulan bu dini yerlerde yaşayanlar bugün bile modern hayattan uzaktırlar. Ortodoks rahipler hala ikon boyuyorlar, hala çift başlı kartallı bayraklarını göndere çekiyorlar, dualarında Bizans İmparatorlarını anıyorlar ve zamanı saat yerine hala Romalılar gibi güneşin yüksekliği ile tayin ediyorlar. Manastırlarda bilinçli bir anakronizm uygulanır.
Yunanistan – Kalambaka, Roussano Manastırı.

Bizans kilisesinde çan kulesi yoktu. Semantron denen, tahtaya tahta tokmakla vurarak cemaati çağırırlardı. Günümüzde, manastırlarda, doğal olarak, hala semantron kullanılıyor. Ortodoks Kilisesi’ne çan, 18. yüzyılda ilave oldu. İlk çan Rusya’da yapılıp yollandı. Fotoğrafta, Yunanistan’ın Teselya Vadisi’nde yer alan Meteora Manastırları’ndan biri olan Diriliş Manastırı’nda kullanılan semantron.

Bizans kilisesinde çan kulesi yoktu. Semantron denen, tahtaya tahta tokmakla vurarak cemaati çağırırlardı. Günümüzde, manastırlarda, doğal olarak, hala semantron kullanılıyor. Ortodoks Kilisesi’ne çan, 18. yüzyılda ilave oldu. İlk çan Rusya’da yapılıp yollandı.
Fotoğrafta, Yunanistan’ın Teselya Vadisi’nde yer alan Meteora Manastırları’ndan biri olan Diriliş Manastırı’nda kullanılan semantron.

  • Manastırlar kendileri toprak sahibi olabiliyorlardı, zengindiler. Manastırlar birer tarım merkeziydi. Zeytinyağı ve şarapta manastırlar tekeldi.
  • Manastırlardaki keşişler çalışmayı bir ibadet biçimi sayarlar.
  • Batı’da ruhban sınıfının alt kademesi önemsizdir. Ama Ortodoks dünyasında keşişler önemlidir. Keşişler toplumun doğal liderleri, manastırlar da taşra yaşamında etkin birer siyasal güçtür. Üç keşiş bir araya gelip bir manastır kurabilirler. Her manastır kendi işleyişine sahiptir.
  • Manastırların görevleri arasında çocuklara eğitim vermek, öksüz ve yetimlere bakmak, tarımsal sorunları çözümlemek gibi toplumsal sorumluluklar da vardır.
  • Her manastırda bir tane merkezi kilise olur, buna katholikon denir. Burası manastırın en itibarlı yapısıdır.
  • Bizans manastırlarının babası Aziz Basil’in sözü: “Çok düşün, az konuş.”
Manastırlarda gerek malzeme gerek keşişlerin yukarı çıkması için kullanılan file şeklindeki, bir nevi asansör. Biz 2001 yılında Vadi’ye gittiğimizde, artık kullanılmadığını söylemişlerdi. Teselya Vadisi, Meteora Manastırları, Yunanistan.

Manastırlarda gerek malzeme gerek keşişlerin yukarı çıkması için kullanılan file şeklindeki, bir nevi asansör.
Biz 2001 yılında Vadi’ye gittiğimizde, artık kullanılmadığını söylemişlerdi.
Teselya Vadisi, Meteora Manastırları, Yunanistan.

  • Ortodokslukta bugün de uyulan üç kural şunlardır:
    Fakirlik: Hücrelerde yaşarlar, sade ve az yerler.
    Bekarlık: Keşişler evlenmezler. Pek çok manastır kadın ziyaretçi bile almaz. (Aynaroz’da dişi hayvan bile olmadığı söylenir). Ortodoks Kiliselerinin ruhban sınıfına tahsis edilmiş doğu kısmına da kadınlar, hatta rahibeler bile geçemezler. Üç nefli kiliselerin üç girişinden soldaki giriş  kadınlara aittir. Ortodoks  Kilisesinde kadınların oturduğu bölüme ginakiyonitis denir. Jinekoloji bu kelimeden türemiştir. Kadınlar kilisede bazen üst katta otururlar. Papazlar evlenebilirler ama rütbe alamaz, sadece ayin icra edebilirler. Kişi, en az üç yıl keşiş olabileceğini ispat etmesinden sonra keşiş giysisi raso’yu giyme hakkı kazanabilir.
    İtaat: Meditasyon ve dua. Uyudukları zamanın dışında hep dua ederler ve bir defada hiç iki saatten fazla uyumazlar. Günümüzde Athos Dağı, Manastırların merkezi.
  • Ortodoks rahibelerin el, ayak ve yüzleri açıktır.

Mitos 3

  • MÖ yaklaşık 20.000-8000 arasına tarihlenen Paleolitik, yani avcı toplumların mitolojisinin temeli, göksel varlıklarla daha yakın yaşanan bu dönemde, tanrılar arasına katılma yönündeydi. Taş, kutsal olanın kendini göstermesi; kendini yenileme yeteneğine sahip olan ağaç mucizevi diriliği; ayın büyümesi küçülmesi kutsal güçlerin yeniden dirilişi; bunların kutsal sayılmalarının nedeni gizli gücün dışavurumu olmalarıydı. Gökyüzü erişilmezdi, aşkın olmanın ta kendisiydi. Hemen her tapınağın bir Gök Tanrısı vardı. Şamanların ruhu esrime anında havaya süzülüp halkın iyiliği için tanrılarla görüşürdü. Daha sonraki yüzyıllarda bu inanışlar, peygamberlerin yüksek dağlara çıkmaları, göğün çeşitli katlarına çıkmaları ile devam etmiş, uçuş ve göğe yükselişle ilgili mitler bütün kültürlerde görülmüştür. Avcı toplumlarda hayvanlar üstün akla sahiptirler. Altın Çağ’da, yani günah işlenmeden önce, insanoğlunun hayvanlarla konuşabildiği düşünülür. Mit, kutsal bilgiyi ortaya koyar. Mite dayalı anlatı, bizi alışıldık dünyanın kesin bilinenlerinin ötesine taşımak üzere tasarlanmıştır. Kahramanlık mitlerinin, şamanlarla avcıların deneyimlerinden doğduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Kahramanlık mitosu insanın içine öyle işlemiştir ki, tarihsel kişilerin yaşamları bile bu arketipal örüntüye göre anlatılır.
Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor. Mardin, Dara.

Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor.
Mardin, Dara.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek...Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor. Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj. Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek…Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor.
Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj.
Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

  • MÖ yaklaşık 8000-4000 arasına tarihlenen Neolitik, yani tarım toplumlarının mitolojisi, bütün yaratıkları, bitkileri, hayvanları ve insanları içinde barındırdığı için kusal kabul edilen toprağı, dolayısıyla anaerkilliği  yüceltme üzerine kuruludur. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki en erken yaratılış mitlerinden bazıları ilk insanların bitkiler gibi topraktan türediklerini varsayıyordu. Paleolitik çağdan kalma eski kahramanlık öykülerinde halkına yardım getirmek uğruna tehlikeli bir yolculuğa çıkanlar çoğu zaman erkek kahramanlardı. Neolitik devrim ertesinde erkekler çaresiz ve edilgindir. Dünyayı dolaşan, ölümle savaşan, insan soyuna yiyecek getiren tanrıçadır. Toprak Ana, kadın kahramanlığının simgesine dönüşür. Dönemin mitolojisinde, yaşamla ölümün birbirinden koparılamaz olduğu, toprağın ölüp yeniden canlanması ile, ölümün korkutucu, ürkütücü ve kaçınılmaz olduğu, fakat son olmadığı işlendi. Tohumun yeni ürünler vermesi için ölmesi gerekiyordu. Ölümle yüzleşerek, ruhsal açıdan tazelenme, daha gözü pek yaşama, ölüm karşısında sakin davranarak yeryüzünü daha dolu yaşama amaçlandı.
MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

  • Yazının bulunması, ilk kentlerin kurulması ile ilk uygarlıklar dönemi MÖ yaklaşık 4000-800’e tarihlenir. İnsanoğlu tarihin her yeni çağına girdiğinde, hem insanlık hem de tanrısallıkla ilgili fikirlerini değiştirir. Şimdi sahnede insan faaliyetleri olduğundan, tanrılar uzaklaşmışlardı ama tanrılar da insanlar gibi kent planlamacısıydı. Tufan, tanrıların dünyadan ellerini çekmelerinin başlangıcına işaret etmektedir. Dünyanın yaratılması ardı arkası kesilmeyen bir süreçti ve ilk varlığın yaratılması için simgesel olarak ilk kargaşaya, kaosa, dönülmesi kaçınılmazdı. Mit ve ona eşlik eden kuttörenler, olayların iyiye gitmeden önce iyice açmaza girebileceğini; sağ kalmanın ve yaratıcılığın savaşmayı gerektirdiğini gösterdi. Kendilerini feda etmeye hazır olmadıkça ne tanrılar ne de insanlar gerçek anlamda yaratıcı olabilirdi. Göksel yardım almadan, kendi deneyimlerinden ders çıkarmayı öğreten, son biçimini MÖ 1300 yıllarında aldığı düşünülen Gılgamış Destanı da dönemin tinsel boşluğunu temsil ediyordu. Tanrılar dünyasını aramak kültürel gerilemeyi temsil ediyordu. Bu durum, başka bir dönüşüme yol açtı.
Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.

Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.

Islam 1

Turkey – Mardin. A minaret standing vigil over the city.

Turkey – Mardin. A minaret standing vigil over the city.

 

The word ‘Islam’ means surrender to the Will of God. A Muslim therefore is a person who accepts Islam, who submits to God’s Will. SLM, the consonants of the Arabic word ‘Islam’, are related to the Hebrew word ‘Shalom’ meaning peace. Thus Islam denotes “entering a realm of peace and trust in God”. According to Muslims, the Prophet Mohammed was not the founder of Islam, but is God’s emissary and spokesman. The founder is God Himself. Islam began in Arabia in the 7th century as a religion of allegiance to God. It is the way of life, or religion, which, from the beginning, God intended for His creation. At different times throughout history among different peoples, there have been many prophets and messengers who have tried to elevate human consciousness to a higher level of comprehension and knowledge. Their message has always been the same, only varying in outward practices and observance, as befits each era. Mohammed integrates all previous doctrines and supersedes them all. His was the completion of the collective consciousness and the ultimate emissary; he was human, the channel through which Allah conveyed His will.

To a Muslim the existence of many gods or rival gods is totally unacceptable. There can be only one God, which is why He is named Allah, meaning “the One who is God”. The stress on the unity of God in Islam is called ‘tawhid’. The first testimony of the Muslim faith stating, “There is no God but God and Mohammed is His messenger” is known as Shahada (witness). God’s true entity is really an unfathomable mystery, which has never been fully described or depicted. The One God, the Originator of all things and the source of all attribute and actions, He is totally just, and His justice will be experienced in both this world and the next. Every action and intention is governed by faith in Him, and Muslims live the whole of their lives in His presence. There are ninety-nine names of God in the Koran, such as ‘the Living’, ‘the Supreme’, ‘the Merciful’, ‘the Eternal’, ‘the Compassionate’, ‘the All-seeing’, ‘and the Enlarger ’,‘ the Beneficent’. But His attributes are beyond number. The Muslim’s understanding of God’s oneness is central to the faith of a believer, and the greatest sin is “shirk” which means identifying any beings exclusively or partially as God. The believer must bear witness to God’s oneness at all times and every action begins with the name of Allah. In prayer, entreaties can be addressed only to God, not even to the Prophet Mohammed, because it is only God’s power that supreme. Islam’s Unity of God is opposed to the Christian concept of the Holy Trinity, as well as those of polytheism, idolatry, pantheism and reincarnation.

The principles of the Muslim faith, the Creed, are: belief in God, belief in angels, belief in the Holy Books, in the Prophets, in the Day of Judgment and in the predetermination of good and evil.

Muslims believe that angels are the servants of God in all things, and that certain angels have particular duties. For instance, whereas the angel Gabriel (Jibra’il) announced the Immaculate Conception of Mary, mother of Jesus, this angel also revealed the Word of God to Mohammed; Mika’il (Michael) is the angel of predestination, and the angel Israfil will blow the trumpet on the Day of Judgment, when our sins will be weighed. Azra’il is the angel of Death. The dark angel Iblis, Satan, disobeying God, was too proud to bow before Adam and was therefore expelled from paradise and from the company of angels, becoming Man’s arch-enemy. Muslims do not worship angels nor pray to them.