Etiket arşivi: Magna Carta

Şiddet 65| İç Savaş ve Devrim Şiddeti 1

  • Her monarşi, hükümdarın ölümünde tehdit altında kalmış, hemen her taht intikali bir iç savaş tehdidi yaratmıştır.
  • Fransız düşünür Michel Foucault (1926-1984), iktidarın olduğu her yerde direniş de vardır ve bu iyi bir şeydir, der. Foucault, her tür direnişi plebler olarak adlandırarak Roma Cumhuriyeti’ne gönderme yapar. İktidara, tam da uygulandığı noktada tepki verir; bir başka yerde değil. Foucault’ya göre pleblerin çıkarları ortak olmak zorunda değildir, ya da aynı sosyal koşulları paylaşmaları gerekmez; plebler, sosyolojik bir sınıf değildirler, plebler heterojendir. Plebler bir olgu, bir tezahür, bir olaydır. Plebler gibi devingen, heterojen ve karmaşık bir gerçeklik örgütlenebilir; farklı direnişler de genel bir etki üretmek amacıyla stratejik bir şekilde düzenlenebilirler. Bu genel etkiye devrim denir.
  • 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren farklı kültürel gruplar arasındaki etkileşim, karşılıklı iç içe geçme ve çatışmalar; ekonomik, siyasi, bireysel ya da kültürel nedenlerle ülkeler arasındaki göç dalgaları ve hareketlilik çok arttı. Ortaya çıkan karışım, her zaman mutlu kültürel karşılaşmalar doğurmadı.
  • Küçük etnik ve kültürel topluluklar, kendi kimliklerini koruma ve sürdürme konusunda daha ısrarlı olmaya başladılar. Büyük toplumsal yapılar ise bu talepleri tehdit olarak algıladı.
  • Genelde etnik ya da milliyetçi kökenlere dayanan iç savaşlar ve devrimlerin sayısında büyük artış oldu. İç savaşlarla dolu olan 20. yüzyıl komşuları ve aileleri karşı karşıya getirdi.
  • Yüzyılın en çok satılan felsefe kitaplarından birisi olan Martinik doğumlu psikiyatrist, filozof, devrimci ve yazar Frantz Fanon’un (1925-1961) Yeryüzünün Lanetlileri kitabı, ezilen halklara kendilerine yönelik zulme son vermek için şiddet kullanmalarını öneriyordu.
  • İç savaşların ve devrimlerin can kaybından sonra getirdiği en büyük zorluk güvensizliktir, kimseye güvenememektir.

(Plebler, Antik Roma’da sıradan halktır. Hakları kısıtlıdır ama zengin olabilir. Biz burada Foucault’nun değerlendirmesine yer verdik ama bu kavram günümüzde bazı toplumlarda genellikle orta ve alt sınıflar için kullanılır.)

Suriye’de iç savaş birçok şehrin yok olmasına neden oldu. Fotoğraf: elobservador.com.uy

Suriye’de iç savaş birçok şehrin yok olmasına neden oldu.
Fotoğraf: elobservador.com.uy

  • İç savaşlar 2. yüzyılın sonundan itibaren Roma İmparatorluğu’nda hayatın bir parçası haline gelmişti. İç savaş ya da imparatora karşı saray darbesinin yaşanmadığı on yıl neredeyse yok gibiydi. Eceliyle ya da savaşta ölen çok az imparator vardı. Çoğu ya tahtı gasp etmek isteyenler ya da kendi askerleri tarafından öldürüldü.
  • Kralın yetkilerini kısıtlayan Magna Carta’nın (1215) ardından ortaya çıkan düzene göre parlamentonun işlevsel olabilmesi için kralın parlamentoyu toplantıya çağırması gerekiyordu. 1629’dan sonra parlamentoyu toplantıya çağırmayı reddeden I. Charles ve parlamento arasındaki sürtüşmelerden 1642 yılında iç savaş patlak verdi. Çatışmalar, ekonomik ve siyasal kurumlar için verilen mücadeleyi yansıtıyordu. Oliver Cromwell önderliğindeki parlamenterler kralcıları yenilgiye uğrattı. Charles 1649’da yargılandı ve idam edildi. Oligarşinin yerini Oliver Cromwell’in diktatörlüğü aldı. Cromwell’in ölümünün ardından monarşi yeniden tesis edildi. 1688’de başka bir iç savaş çıktı. 1689’da hazırlanan Haklar Bildirgesi ile bazı temel anayasal ilkeler oluşturuldu.
  • Kuruluş sürecinde ABD’nin kölelik karşıtı ve kölelik yanlısı kuzeyi ve güneyi arasındaki çatışmalar, İç Savaşın (1861-1865) kuzey lehine çözüm getirmesine kadar sürmüştü. İç Savaş’ta ölenlerin sayısı 600 bini geçmişti. Ama İç Savaş plantasyon elitinin siyasal gücünü ya da bu gücün ekonomik temelini ortadan kaldırmadı. Güney’de sömürücü kurumların uzantıları ortaya çıktı: Haklarından mahrum etme, Alabama’nın Black Code’u gibi serserilik yasaları, çeşitli Jim Crow yasaları (Güney’de uygulamaya konulan tüm ırkçı yasalar) ve genellikle elit tarafından finanse edilen ve desteklenen Ku Klux Klan eylemleri, Sivil Savaş sonrası Güney’i bir apartheid toplumuna dönüştürdü. Bu uygulamalar siyah nüfusu ve onun işgücünü kontrol etmeyi hedefliyordu. Güney 20. yüzyıla hala el emeği ve katır gücü kullanan ve neredeyse mekanik araçlardan hiç yararlanmayan, düşük eğitim düzeyi ve geri teknolojisiyle büyük ölçüde kırsal bir toplum olarak girdi. Güney ancak bu kurumların 1950’ler ve 1960’larda yok olmasının ardından hızla Kuzey’i yakalama sürecine girdi.
  • Apartheid, Afrika dilinde ayrılık anlamına gelir. Apartheid, siyahilere yönelik uygulanan beyaz milliyetçiliğine verilen sistemin ismidir. 1940′lı yıllardan 1990′lı yıllara kadar süregelen bu uygulamalar, zaman içerisinde farklılık göstermiştir. Güney Afrika Cumhuriyeti‘nde 1948 – 1994 yılları arasında resmi devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükumeti tarafından uygulanan ve bu doğrultuda da yasalar çıkartan ırkçı ayrımcılık sistemidir.

 

Sivil İtaatsizlik

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Haksız Yönetime Karşı, Henry David Thoreau, Cumhuriyet Dünya Klasikleri
  • Efendiliğin Reddi, Tarık Aygün, Versus
  • Sivil İtaatsizlik, Doç. Dr. Şükrü Nişancı, Etkileşim

Siyasal iktidarların sınırlandırılması yönündeki çabalar iktidar olgusunun ortaya çıkışına kadar geri götürülebilir. Ama tam anlamıyla bir direnme teorisi ve pratiği ancak Aydınlanma Dönemi ile ortaya çıkabilmiştir.

MÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Konfüçyüs’e göre devlet yönetiminde güven ve ahlak esas olmalıdır. Böyle olmayan bir hükümet  er-geç düşmeye mahkumdur. Hatta halk, ahlaksız ve kötü yöneticilere karşı koyabilir. Devletin sahip olduğu güç, despotluktan uzak kalmalıdır. Konfüçyüs, halkı itaatli kılmak için ne yapmalı sorusuna, “Doğruluktan ayrılma, yanlışları düzelt, yoksa halkın sana itaat etmemesine katlanmak zorunda kalırsın” cevabını vermiştir.

MÖ 5. yüzyılda yaşayan Sokrates, eylemlerinde daima açık bir yol takip etmek, şiddeti değil, iknayı benimsemek ve doğruluğuna inandığı amaç uğruna, her türlü cefaya hazır olduğunu ortaya koymak suretiyle bir sivil itaatsizlik prototipi olmuştur. Sokrates’in davası, yasa ile değil, yasayı uygulayan yargıçlara yönelikti. Devletin buyurduğuna uymalıyız derken, içindeki, vicdan adını verdiği sese uyarak direnmesi gerektiğini düşünmüş ve bunu uygulamıştır.

Zulme karşı direnme hakkının kabul edildiği pozitif hukuk metinlerinin başında İngiltere’de ilan edilen 1215 tarihli Magna Carta-Özgürlükler Bildirgesi gelir. Bunda direnme hakkı, tek tek bireylere değil, belli sınıflara, soylulara tanınmıştır.

17. yüzyılda toplumun kendiliğinden örgütlenme yeteneğine sahip olabileceğini ileri süren Liberalizm felsefesi, toplum, ulus, devlet karşısında bireyin önceliğini vurgulamıştır. Aynı yüzyılda Locke, hükümet ciddi ve sürekli olarak güveni ihlal ederse, halkın ona karşı direnme hakkının gündeme geleceğini; hükümetlerin insanların doğal haklarına saygılı oldukları ölçüde itaat edilmeyi hak edeceklerini; yönetenlerin, kanundan doğan haklarını kanuna aykırı olarak kullanamayacaklarını belirtmiştir.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş. Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş.
Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

18. yüzyılda Hume, sözleşmenin ancak insanlar itaatin faydalı olduğuna inanmaları halinde mümkün olabileceğine dikkat çekmiştir. İnsanların memnun olmadıkları hükümetler yüzünden her şeylerini terk ederek başka yerlere gitme alternatifine sahip oldukları doğrultusundaki tezlerin yanlış ve tutarsız bir mantığa dayalı olduğunu kanıtlamaya çalışmış, kanunlar genel refahlarını olumsuz yönde etkiliyorsa insanların itaatsizliği tercih etme haklarının olabileceğini savunmuştur. Genel faydayı artırıyorsa itaatin bir gereklilik olarak ortaya çıkacağını belirtmiş, bu görüşleri ile 1776 Amerikan ve 1789 Fransız Devrimlerini hazırlayan faktörler üzerinde etkili olmuştur. Montesquieu (1689-1775), güçler ayrılığı ilkesini ortaya attıktan sonra etkili bir anayasa düşüncesi ortaya çıkabilmiştir. Montesquieu, böyle bir kurumsal yapıda baskının ortaya çıkamayacağına o denli güvenmiştir ki, direnme konusunda hiçbir bilgi vermemiştir.

Bireyi kendi içinde bir değer olarak kabul edip ona direnme hakkı veren ilk pozitif metin 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi olmuştur. Aynı şekilde, Fransa’da ilan edilen 1789, 1793 ve 1945 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nde baskıya karşı direnme hakkından bahsedilmiştir.

Devleti, Tanrı kutsallığına yücelten idealist düşüncede velinimet olan devlete karşı, direnme hakkı tanınmamıştır. Yasalara karşı itaatsizliği haklı çıkaracak hiçbir gerekçe olamaz. İdealist düşüncenin filozofu Hegel’e (1770-1831) göre “devlet aklı,” bir devletin bekası için alınacak tedbirlerin, muhatapları nezdinde nasıl değerlendirildiğine bakılmaksızın, yapılmasını öngörür. Bu anlayış ise hukuk devletini değil, devletin hukukunu tarif eder. “Devlet aklı”nın kökleri, Machiavelli’ye kadar geri götürülebilir.

Henry David Thoreau (1817-1862), köleliği  ve Meksika’ya açtığı haksız savaşı sürdürüyor diye, Amerikan yönetimi ile ilişkisi olmadığını vurgulamak için vergi ödemeyip hapse atılıyor. “Haksız Yönetime Karşı” adlı 1848’de yayımlanan yapıtında salık verdiği karşı koyma savaşsız, bıçaksız, kamasız bir direnmedir. Thoreau, ayrıca ilk dayaksız eğitim sistemini uygulayan özel okulu açan ve kölelik sorununu kendine ilk dert edenlerden biridir. Özetle söylersek, yönetimin insana saygıyı esas alması gerektiğini savunur.

Duguit (1859-1928), direnme hakkını, hürriyetlerin korunmasında başvurulabilecek hukuki yollardan biri olarak görür. Devleti, kuvvetlilerin üstünlüğünü garanti eden örgütlü bir aygıt olarak tanımlar. Yönetenlerin iradelerinin ancak objektif hak kaidelerine uygun olmaları halinde meşru bir tasarruf olarak sayılabileceğini iddia eder. Bu irade, daima sosyal dayanışmayı geliştirme çabasında olmalıdır. Duguit, kamu gücünün meşruluğunu yöneltildiği amaçta aramıştır.

Hem Hıristiyanlığın hem de devletin ürettiği şiddetten nefret eden Tolstoy, sivil itaatsizlik eylemlerinin destekleyicisi olmuştur. Tolstoy ve Thoreau’nun erdem ve etiğe yaptığı vurgulardan etkilenen Gandhi, Thoreau’nun öğretisini önce Güney Afrika’da, sonra da 1915-1945 yılları arasında Hindistan’da uygulamış, büyük bir başarı elde etmişti. Aslında Thoreau, bu sessiz direnme yolunu Hint kaynaklarından, özellikle Bhagavad-Gita’dan esinlenerek ortaya koymuştu. Yurttaşlarını haksız bir yönetime karşı tek tek karşı durmaya çağıran Thoreau’ya karşılık, Gandhi çağrıyı ulusa mal edip İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanmıştı. Gandhi tam otuz yıl boyunca şiddetten uzak durmuştur. Batı tarzı giyime yönelik protesto, yerli kumaş üretiminin yerleştirilmesi çabası, işbirliği yapmama, yasalara uymama, dayatılan toplumsal işbölümü ve hiyerarşiyi reddetme, çivit ekimine bağlı direniş, tuz yasasına karşı yürüyüş gibi eylemler  İngiliz İmparatorluğu’na karşı yürütülen mücadelenin önemli adımlarını  oluşturdu. Doğrudan eylem felsefesi üzerine yükselen yeni mücadele tarzı, Hindistan sınırlarını aşarak, pek çok ülkede ve özellikle 1950’lerdeki Siyah Hareketi sırasında ABD’da Martin Luther King önderliğinde yeni bir ivme kazandı.

Dünyanın hemen her yerinde “kendin yap” anlayışının, 1968 ile hız kazanması ve 1980’lerin sonrasında gittikçe daha çok taraftar bulması, sıradan insanların kendi yaşamları ile ilgili her alanda gittikçe daha aktif müdahalesi, örgütlü doğrudan eylem pratikleri, bugün tüm dünyada hemen her türlü yönetim biçiminde uygulanabilen, sistemden rahatsızlık duyan hemen herkesin katılabileceği, farklı bir muhalefet tarzı haline gelmiştir. Grevler, oturma eylemleri, sokak gösterileri, savaş karşıtı eylemler, üniversite işgalleri, vicdani red kampanyaları, çiçek taşıma eylemleri, sanatçıların tiyatro işgalleri, ırkçılık karşıtı gösteriler, anti-nükleer mücadele, çevre hareketi, kayıp yakınlarının eylemleri ve benzerleri, şiddeti sevmeyenlerin, şiddet kullanmayacak olanların, statükoya sahip çıkmayanların eylemleridir. Sivil itaatsizlik günlük her olayın, sıradan her pratiğin sorgulanmasıdır. En baskıcı rejimlerde de uygulanma şansı olan sistem dışı tek eylem biçimidir. Önemli olan, suç ortağı olmamak için eylem yapabilmektir.

Yazımızı Gandhi’nin şu sözleriyle bitiriyoruz; ” Yanlış yolda gidiyorsanız hızın bir önemi yoktur.