Etiket arşivi: Macaristan

Popülizm 3

Fotoğraf: DMY Felsefe

Fotoğraf: DMY Felsefe

  • Popülist siyaset ahlaklı ve ahlaksız, saygın ve yozlaşmış, önem taşıyan halk ile bir önemi olmayanlar arasında ayrımlar yapmaya izin veren bir kritere dayanır.
  • Teknokratlar ve popülistler tek bir siyasal çözüm olduğuna ve tek bir gerçek halk iradesi olduğuna inanırlar.
  • Popülistlerin, meylettikleri büyük dışlama konusunda kimse onlara yetki vermiş değildir. Seçimlerde alınan %51 oy oranı da bu yetkinin kaynağı olamaz.
  • Halkın sadece gerçek halk olan bölümü desteklenmeyi ve iyi idareyi hak ettiği için kitlesel kayırmacılık ya da başka bir deyişle ayrıcalıklı hukuk gündeme gelir. Tarafsız olması gereken bürokratik pozisyonlara kendi taraftarları atanır (Macaristan’da Victor Orban); var olan mahkemelerin prosedürleri değiştirilir, yeni hakimler atanır ( Polonya’da Jaroslaw Kaczynski). Pek çok parti taraftarlarını ödüllendirir. Popülistlere mahsus olan, bu tür pratikleri açıktan ve ahlaki bir meşrulaştırma ile sürdürmeleridir. Bunlar, devlet tarafından desteklenmeyi hak edenlere yapılmaktadır.
  • Yolsuzlukla ilgili çıkan haberler, popülist liderlerin itibarına zarar vermez. Avusturyalı Jörg Haider ve İtalyan Kuzey Ligi yolsuzluğa bulaştılar ama her ikisi de büyümeye devam ediyor.
  • Finlandiya’da Gerçek Finler Partisi, gerçek Finlandiyalıların tek temsilcisi olduğunu iddia eder. İtalya’da Beppe Grillo, diğer tüm adaylar yozlaşmış ve ahlaksız olduğundan parlamentodaki koltuklarının tamamını hak ettiğini öne sürer.
  • Popülist lider seçimle iş başına geldiğinde demokrasinin sınırlarını kendisi belirler.
  • Popülistler her zaman, adına konuştukları homojen halkın inşasıyla meşguldürler.
  • Popülistler, rakiplerinin birbirine benzediğini söylemekten çok hoşlanırlar.
  • Demokratik aktivistler asla halk sadece ve yalnızca biziz demezler, biz de halkın bir parçasıyız derler.
  • Neoliberalizmi eleştirmek, popülist olmak demek değildir.
  • Rusya Devlet Başkanı Putin dünyadaki bütün popülist liderlerin idolü haline gelmiştir. Bu liderler Marine Le Pen gibi sağdan ya da Alexis Chipras gibi soldan gelebilir.

 

Şiddet 57| Devlet Şiddeti 3

Svastika gibi antik bir simgeye kötü şöhret kazandıran Nazilerin çekmiş oldukları bu fotoğraf yıkılan Berlin Duvarının üzerinde sergilenmekteydi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Svastika gibi antik bir simgeye kötü şöhret kazandıran Nazilerin çekmiş oldukları bu fotoğraf yıkılan Berlin Duvarının üzerinde sergilenmekteydi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Nazi Almanya’sının ikinci adamı Heinrich Himmler’in projesi olan Lebensborn (Yaşam Pınarı), Alman kanı standartlarına uygun kan taşıyan, gelecekte Reich nüfusuna potansiyel katkı sunabilecek çocukların bulunmasını hedefliyordu. Proje, 1935 yılında uygulamaya konmuştu. Lebensborn, hem Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra azalan erkek nüfusu ve düşen doğum oranlarını, hem de Hitler’in üstün ırk amacını sağlamaya yönelikti. Evlilik dışı ilişkilerden hamile kalan Alman kadınlar, çocuğun ırksal değerini ispatladıklarında çocuğun doğum ve bakımı devlet tarafından üstleniliyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi subayları tarafından hamile bırakılan kadınlar da proje kapsamına girebiliyordu. Bu bebekler/çocuklar annelerinden ayrılarak özel yuvalarda yetiştiriliyorlardı. Nazilerin işgal ettiği coğrafyalarda, özellikle de Slovenya ve Polonya’da üstün Aryan ırkına mensup olabileceği düşünülen yüz binlerce çocuk kaçırılarak Lebensborn’a dahil edildi. Bu zavallılar, rejimin uygun gördüğü aileler tarafından yetiştiriliyorlardı. Uyum sağlayamayanlar, toplama kamplarına gönderiliyorlardı. Naziler, ilgili evrakı savaş bitmeden evvel önemli ölçüde yok ettikleri için tam olarak kaç çocuğun bu şekilde kaçırıldığı bilinemedi. Elde kalan arşivin bir kısmı 2007 yılında açıldı. Bu çocuklar öz ailelerini bilemedi, onlara geri dönemedi. Bugün bile ailelerin bu konuyu açık açık konuşmaktan korktukları söyleniyor.

 

  • 1920’de Trieste İtalya’ya katılıp da Faşistler Sloven dilinin kamuya açık yerlerde konuşulmasını yasakladığında, İtalyanca bilmeyen köylülerin doktorlara derdini nasıl anlatacağı sorulunca, bir ineğin veterinere derdini anlatmak zorunda olmadığı yanıtı verilmişti: Uygar diller ve yarı-uygar diller vardı.
  • İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Polonya’yı işgal eden Almanya, Lehçe konuşmayı yasaklamış, tüm sokak isimlerini de Almancaya çevirmişti.
Nazilerin kamplarda kullandıkları, mahkumları “suçlarına göre” tasnif eden işaretler. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Berlin.

Nazilerin kamplarda kullandıkları, mahkumları “suçlarına göre” tasnif eden işaretler.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Berlin.

  • 1940’lı yılların sonunda başlayıp 1950’li yılların sonuna kadar ABD’de devam etmiş olan McCarthycilik, komünist veya komünist sempatizanı olmakla suçlananların, özel ve devlet kurumlarınca önce saldırganca soruşturmalara, sonra işten atılmalara, kariyerlerin yok edilmesine, tutuklamalara maruz kalmasıdır.
  • Milliyetçilik, halkları bölen bir akım olarak ırkçılık, dinsel bağnazlık ve kabilecilik ile el ele yürür.
  • Milliyetçiliğin rejimi güçlendirmeye yarayan bir araç olduğu, yetkililer tarafından kullanılabilecek bir vana işlevi gördüğü düşünülür. Oysa iki yanı keskin bir bıçak gibidir; bazen rejimi destekler bazen de siyasi statükoyu tehdit edebilir. Milliyetçiliğin tezahürü olarak başlayan rejim yanlısı bir eylem kolaylıkla liderliğin sorgulandığı bir mücadeleye dönüşebilir.

 

  • ABD’de zencilerin Afrikalı Amerikalı diye anılmaya başlaması onlara yönelik şiddetin bittiği anlamına gelmiyor. Daha 2001 yılında Serena Williams’ın şampiyon olduğu maçta %99’u beyaz olan seyirci tarafından Indian Wells turnuvasında nasıl yuhalandığı akıllarda. Beyaz polisin zenci şüpheliye nasıl inanılmaz bir şiddetle yaklaştığı da sık sık basına yansıyor.
  • Milliyetçi Hinduların (Hindutva) 2002 yılında Hindistan’ın Gujarat Eyaleti’nde Müslümanlara karşı yaptıkları katliamlara daima milliyetçi duyguları kışkırtılmış grupların dinci ve etnik bağnazlıkları da eşlik etmiştir. Örgütün bazı destekçileri ve fikir önderleri Hintli Müslümanları Nazi Almanya’sındaki Yahudilere benzetiyorlardı.
  • Mughal İmparatoru Babür Şah’ın Ayodhya’daki camisinin yıkılmasına da Hindutva sebep olmuştu. Babri Mescit olarak bilinen cami için öfkeli Müslümanlarla Hindular arasında çatışma çıkmıştı. Daha sonra buraya neyin inşa edileceği de başka çatışmalara yol açmıştı.
  • Günümüzde Fransa’da anti-semitik Ulusal Cephe, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Nazizm ile iç içe ve oldukça güçlü bir hareket.
  • Vatandaşların bir bölümü güvende değilse, sesinin duyulduğunu hissetmiyorsa, politik sürece pozitif değil negatif olarak katılmak zorundaysa, bu o ülkenin kaynaklarını doğru kullanmadığı anlamına gelir.
  • “Korku, etikten, sağduyudan, sorumluluktan, uygarlıktan her zaman daha güçlüydü” (Salman Rushdie; İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece; Can Yayınları, 2016).
  • Oxford Üniversitesi’nden Prof. Timothy Garton Ash’e göre, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal düzende ezilen ve bu düzenden korkan kitleler gitgide kimliklerine sarıldılar ve Öteki’ni dışladılar. Bunun sonuncunda 2017 itibariyle dünyayı saran aşırı milliyetçi ve otoriter akım, Hindistan’dan ABD’ye, Avrupa’dan Çin’e kadar uzanıyor.
  • Çingeneler daimaAvrupa’nın en çok dışlanan topluluğu oldular. Macaristan’daki aşırı sağcı popülist Jobbik Partisi Çingene Suçlarının peşindedir.
  • Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales yeni anayasayı hazırlarken kapsayıcı davranmış, Bolivya’yı çok uluslu bir devlet ilan ederek daha önce ayrımcılığa uğramış azınlıkları tanımıştır.
  • Günümüzde milliyetçilik, bazı çevrelerce, medeni hayatın düzenli sükunetini tehdit eden karanlık, ilkel ve nereye gideceği belli olmayan kadim bir güç olarak görülüyor.

 

Çimen I, Lungiswa Gqunta, 2016/17. Sanatçı heykeller ile ırk, mimari, mülksüzleştirme ve kapitalizm eksenindeki sürekli, gerilimli ve yıkıcı ilişkileri inceler. İlgi alanı özellikle Güney Afrika’da Apartheid sonrasında da gözlemlenebilen adaletsizliklerdir.  Yukarıda görülen eserinde kırık Coca Cola şişelerinden bir çimenlik yaratmıştır. Apartheid Güney Afrika’sında sadece zengin beyazların sahip olduğu çimenlikler ırksal ayrıcalıklarla da ilişkilidir. Yabancıların girmesini engellemek için bahçe çitlerinin üzerine ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirilir. Güney Afrikalı bir siyah olan sanatçı için bu eser çocukluğunun çimenlerini ve güvenlik duvarlarını simgeliyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, 2017.

Çimen I, Lungiswa Gqunta, 2016/17.
Sanatçı heykeller ile ırk, mimari, mülksüzleştirme ve kapitalizm eksenindeki sürekli, gerilimli ve yıkıcı ilişkileri inceler. İlgi alanı özellikle Güney Afrika’da Apartheid sonrasında da gözlemlenebilen adaletsizliklerdir.
Yukarıda görülen eserinde kırık Coca Cola şişelerinden bir çimenlik yaratmıştır. Apartheid Güney Afrika’sında sadece zengin beyazların sahip olduğu çimenlikler ırksal ayrıcalıklarla da ilişkilidir. Yabancıların girmesini engellemek için bahçe çitlerinin üzerine ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirilir. Güney Afrikalı bir siyah olan sanatçı için bu eser çocukluğunun çimenlerini ve güvenlik duvarlarını simgeliyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, 2017.

 

 

Çağdaş Sanata Varış 207| Postmodern Müzik 2

  • Yenilikçi kuşaklar, genellikle Avusturyalı besteci Anton Von Webern (1883-1945) yolunda yürüyen bir dizisellik yöntemi ile özdeşleşir. Webern, ölümünden 10 yıl sonra bir öncü olarak yeniden seçkinleşir.
  • İlk kez 1955 yılında Werner Meyer-Eppler tarafından yapılan, şansa bağlı/rastlantısal müziği (aleatory), doğaçlama veya John Cage’in belirsizlik prensibine dayanan müziği ile karıştırmamak gerekir. Bu yöntemde parçanın geneli belirlenmiş, detaylar şansa bırakılmış; besteci, parçanın bir bölümünü yorumcunun değerlendirmesine bırakmıştır. Bir bakıma, yönlendirilmiş bir doğaçlamadır. Notaların üzerine rastgele mürekkep döküp ne okunabilirse onu çalmak; nota sayfalarını kura çeker gibi çekip ve çıkan sırayı uygulamak; yorumcunun birkaç sayfa yere düşürüp doğaçtan çalmayı sürdürmesi gibi deneyler yapılmıştır. Teybe kaydettiği sesleri laboratuvarda elektronikleştirip yeni deneyler yapan Pierre Boulez (1925-2016), Karlheinz Stockhausen, John Cage, Christian Wolf gibi birçok besteci bu yöntemi kullanmıştır.
  • 1974 yılında Paris’te müzik araştırma merkezi IRCAM kurulmuş, bu ortamda dizisel teknik geliştirilmiş ve elektronik aygıtlarla deney yapma olanağı sağlanmıştır.
  • Japonya, Bali, Endonezya, Hindistan ve Afrika müziklerine büyük ilgi duyulmuştur. Bu toplumların özgün müziği, çalgıları, ritimleri Batı müziğine yeni sesler getirir. Asya müziğindeki tekdüze yineleme, Uzakdoğu’nun gizemli ezgileri, ve Afrika’nın ritimsel çeşitliliği Batı müziğine dahil edilir.
  • 1960’ların Fluxus akımı, önceleri müzik ve tiyatronun birleşmesinden kaynaklanmış, her türlü sesi müzik sayan bir akımdı. Fluxus, müzik sanatında sonraki kuşağın minimal müziğine bir hazırlık aşaması olmuştur. Steve Reich (1936-), Philip Glass (1937-) ve John Adams (1947-), minimal müziğin yineleme özelliğini deneysel bir basamak olarak kullanmışlar; Glass’ın Einstein Kumsalda (1976), Satyargraha (1980), Fotoğrafçı (1982) ve Akhnaten (1984) operaları;  Reich’ın Çöl Müziği (1983) ve Adams’ın Nixon Çin’de adlı operaları geniş izleyici kitlesinin ilgisini çekmiştir.
Bir Karlheinz Stockhausen partisyonunun fotoğrafı. Fotoğraf:www.hauss.gr

Bir Karlheinz Stockhausen partisyonunun fotoğrafı.
Fotoğraf:www.hauss.gr

  • 1960’lı yılların sonunda ve 1970’li yıllarda Alman klasik müzik ve opera bestecisi Karlheinz Stockhausen (1928-2007), klasik müzik için birçok yenilikler getirmiş, elektronik müzik bestelemenin birçok değişik şekillerini denemiştir. Haftanın her günü için hazırladığı 7 değişik operadan oluşan bir opera serisi ve günün 24 saatine ithaf ettiği müzikler yapmıştır. Bali, İspanya, Vietnam, Japonya, Macaristan başta olmak üzere her çeşit esinlenmeyi elektronik gereçler kullanarak birleştirir. Teybe kaydettiği sesleri laboratuvarda elektronikleştirip yeni deneyler yapar. Webern’in kromatik skalanın notalarını dizeler içinde kullanma kuramını  ses gürlüğü, süre ve tını gibi başka ögelere uyarlar. Webern’in grup kompozisyonu kavramını da geliştirerek, değişik karakterdeki malzemeleri birleştirip, sunma sırasını yorumcuya bırakan çalışmalar da yapmıştır. Elektronik ve akustik malzeme ile rastlantısallığı kaynaştırması, yaratıcı buluşlara yol açmıştır.
  • Oğlu, Çağdaş Dönemin en eklektik müzisyenlerinden, trompetçi, doğaçlama sanatçısı ve besteci Markus Stockhausen (1957-), çağdaş ve klasik müzikteki ustalığını caz müzikte de gösterebilen ender sanatçılardandır.
Stockhausen, Mantra adlı bestesi için grafik hazırlarken. Fotoğraf: Zaman İçinde Müzik, Evin İlyasoğlu, YKY.

Stockhausen, Mantra adlı bestesi için grafik hazırlarken.
Fotoğraf: Zaman İçinde Müzik, Evin İlyasoğlu, YKY.

  • 1970’lerin sonunda ve 1980’li yıllarda Batı müzik tarihini etkileyen en önemli ögelerden biri hala, Modern dönemde olduğu gibi, Uzakdoğu’nun gizemidir.
  • 1960’lı yılların ortasından sonuna kadar gözde olan Minimalist müziğin öncülerinden biri olan, günümüzde ABD’nin yaşayan en büyük bestecisi olarak kabul edilen Steve (Stephen Michael) Reich (1936-), müziğin geleceğinin Batılı olmayan; Endonezya, Afrika ve Hint yapısındaki müziğe bağlı olduğunu söyler. Reich’ın döngüsel, yavaş ritimli müziği Çağdaş Dönem müzisyenlerini etkilemiş; müziği 1980’li yıllarda karanlık bir karakter kazanmış, tarihi temaları, özellikle Yahudi mirasını esas almış; Different Trains adlı yapıtıyla Grammy Ödülü’ne layık görülmüştür.
  • Israrlı ritim yinelemeleri ve metal vurma çalgıların tınıları ve Zen Budizm’in felsefesi 1992 yılındaki ölümüne kadar John Cage’in ritmik kalıplarını ve deneysel müziğini yönlendiren etkenler olmuştur.
  • Schoenberg ve Stravinsky başta olmak üzere 1930’lu yıllarda Avrupa’nın büyük bestecileri ABD’ye yerleşmeye başlar. Çağdaş Amerikan müziği bu öncülerden etkilendiği gibi Avrupalı besteciler de geniş bir ses paleti ve büyük formlar kullanmaya ve deneysel sesleri birleştirmeye başlarlar. Postmodern kültürel üretimin gerçek öncüsü Schoenberg değil, Stravinsky’dir, denir. Onun müziği, atonal özelliği, ritmik yapısı, melodi ve armonisinin enerjisi ile “yüksek klasik sanat”ta Postmodernizm’in başlangıcına işaret sayılır. Müzik eleştirmeni Philip Glass, besteci-eleştirmen Igor Stravinsky’nin (1882-1971) özgün olarak dört el için bestelenip sonradan orkestra uyarlaması yapılan Bahar Ayini adlı eserindeki olağandışı, sınırları zorlayan ilkel ritme dikkat çeker. Stravinsky’nin yeni malzemeler kullanması, ilkel boyların ritim düzeni, birden çok ritme bağlı yapısı, canlı ve güçlü ritim dokusu, vurma çalgıların yeni bir anlayışla, şiddetli ritim teknikleri ile kullanılması, ısrarlı ritmin tekdüzeliği, coşkusu, çoğunlukla tonal olmayan armonisi Postmodernizm’in habercisi olarak görülürler.
  • Stravinsky caz müziğinden de yararlanmıştır. Daha ABD’ye gitmeden 1918 yılında bestelediği Ragtime adlı eseri, caz müziğini sanat müziği ile birleştiren erken örneklerden biridir.
  • 1980’li yıllar, caz müziği diline de çok kaynaklı bir zenginlik getirir. Afrika’daki Afro-Pop akımı, Latin Amerika müziği, özellikle Brezilya, caz müziğine ayrı bir renk katar. Giderek iyi eğitim görmeye başlayan caz müzisyenleri, kompozisyon ve yorumculuk konusunda teknik aşamalar kaydederler. Caz müziğinde artık yalnız Amerika’nın değil, 1980’li yıllardan başlayarak, büyük plak şirketlerinin de özgün yapıtlara desteği ile, Avrupa kıtasının katılımı da söz konusu olur.
  • Alman besteci Carl Orff (1893-1982), Stravinsky gibi ilkel boyların törelerinden, Gregorius Ezgileri’nden, Golliardlar’ın din dışı ezgilerinden yararlanmıştır. Özellikle Carmina Burana’da parlak orkestra renkleri, yalın çizgiler, ritmik çeşitlemeler, ksilofon ve piyano gibi vurma çalgılardan elde edilen zengin tını, insan coşkusunu dile getiren geniş koro görülür.
  • İtalyan besteci, kuramcı, öğretmen Luciano Berio (1925-2003), 1955 yılında Milano Elektronik Müzik Stüdyoları’nı kurmuş; eserlerinde insan sesi ile elektroniği birleştirmiş; şarkıcıları notaya bağlı kalmak ya da serbest söylemekte özgür bırakmış; çeşitli bestecilerin ezgileri ile kendi önceki müziklerinden alıntılarla kolaj tekniğini geliştirmiştir.
Rastlantısal müzikte grafik notalama yöntemi gündeme gelir. Besteci yorumcuya böyle bir taslak çizer. Taslakta, ses yükseklikleri, gürlükler, süreler, devinim, yoğunluk ve anlatım açısından yönlendirmeler resimsel çağrışımlarla sese dönüştürülür. Fotoğraf:michaelkrzyzaniak.com

Rastlantısal müzikte grafik notalama yöntemi gündeme gelir. Besteci yorumcuya böyle bir taslak çizer. Taslakta, ses yükseklikleri, gürlükler, süreler, devinim, yoğunluk ve anlatım açısından yönlendirmeler resimsel çağrışımlarla sese dönüştürülür.
Fotoğraf:michaelkrzyzaniak.com

  • Akustik çalgılarla teyp müziğini birleştiren besteciler olduğu gibi bilgisayar dönemiyle, bestelerini bilgisayar yardımıyla yapan besteciler de ortaya çıktı. Charles Dodge (1942-), 1975 yılında Celebration (Kutlama) adlı yapıtında müzik ile dijital olarak kaydedilmiş konuşma sesini  birleştirmiştir. Bilgisayar kullanan ilk besteciler arasında Pierre Boulez (1925-2016), Emmanuel Ghent (1925-2003), Milton Babbitt (1916-2011), Yannis Xenakis’i (1922-2001) sayabiliriz.
  • ABD’de, oda müziği derneklerinin üye sayısı, 1979’da 20 iken, 1989 yılında 578’e ulaştı.
  • 1970- 1989 arasında ABD’de operaya gidenlerin sayısı üç kat arttı. ABD’deki 113 profesyonel opera topluluğunun dörtte üçe yakın bölümü 1965’ten sonra, bunların çoğu da 1980’li yıllarda kurulmuştur. Opera, eski moda görünümünü geride bırakarak, geniş bir izleyici kitlesine seslenmeye başlamıştır. Yüzyıllar öncesine ait bir biçim, çağdaş izleyici için yeniden canlandırılmıştır. Bu gelişmeye, sahnenin üstüne yerleştirilen ve yabancı dildeki operaların çevirisini sunan üst yazıların payı büyüktür. 1974-1975 sezonundaki 16 galaya karşılık 1987-1988 sezonunda 141 gala düzenlenmiştir.
  • Moonstruck (Ay Çarpması, 1987) ve Fatal Attraction (Öldüren Cazibe, 1987) gibi başarılı filmlerde operadan bolca yararlanıldı.
  • Reklamlarda, ürünlere bir kalite imajı kazandırmak için opera müziğinden yararlanılmaya başlandı.
  • Boston Senfoni Orkestrası, popüler müzik programlarıyla genç dinleyicilere seslenmeye başlamış; St. Louis ve Phoenix Senfoni Orkestraları Jean Gecesi düzenlemiş ve girişte kravat takmama koşulu koymuştu. Amaç, yeni dinleyiciler ve yeni gelir kaynakları yaratmaktı.

 

Acı Biber

  • Acı biber, Amerikan bitkilerinin içinde Avrupa’da en hızlı benimsenen bitkidir.
  • Biber çeşnisi Meksika mutfağının temel özelliğidir. Meksika’da acı biber çocukların şekerlemelerinde bile bulunur. Amerika kıtasında acı biber en fazla Meksika’da kullanılır.
  • Genelde zehirli olduğu zannedilen domatesin aksine Avrupa’ya getirilişinden kısa bir süre sonra özellikle Güney Avrupa’nın pek çok bölgesinde yetiştirilmeye başlanmıştır.
  • İspanya, hiç şüphesiz acı biberin Avrupa’da vardığı ilk noktadır. İspanya’ya ilk acı biber örneklerini 16. yüzyılda Colomb’un getirdiği düşünülür.
  • Acı biber aynı zamanda İran ve Hindistan’dan Doğu Akdeniz’e ulaşır.
  • Acı biber iki imparatorluk tarafından kontrol edilen ticaret yolları ile Avrupa’da yaygın hale gelmiştir: Osmanlı İmparatorluğu ve Kutsal Roma İmparatorluğu.
  • Acı biber öncelikle bir süs bitkisi ya da merak unsuru olarak botanik ve aristokrat bahçelerine alındı, ilaç olarak kullanıldı. Fakat yüz yıl sonra seçkinleri artık cezbetmez oldu.
  • Acı biber 16. yüzyılda Calabria ve Güney İtalya’ya, 17. yüzyılda Güneybatı Fransa’ya, 18. yüzyıla gelindiğinde ise Macaristan, Balkanlar ve tüm Güney Avrupa’ya yayılmış, Asya karabiberine güçleri yetmeyen, fakir halkın biberi olmuştu.
  • Tatlı biber Avrupa’da sebze olarak kullanıldı ve Avrupalı çiftçiler onları daha tatlı hale getirdiler ve ona domates biberi adını verdiler.
  • 18. yüzyılın ortalarından itibaren başta İspanyollar olmak üzere Avrupalı seçkinler acı bibere, bu defa bir mutfak malzemesi olarak, tekrar ilgi göstermeye başladılar. Fransız seçkinlerin acı bibere ilgi göstermesi ise 19. yüzyılı buldu.
  • İmparator Napolyon’un 1806-1813 yılları arasında İngiliz ticaretine engel olmak için oluşturduğu Kıta Blokajı (Continental Blockade) karabiberin teminini sınırladığında Büyük Macaristan Ovası çiftçileri acı biber üretimini artırmıştı. Ayrıca İspanya’da Extremadura ve Murcia bölgeleri ticari birer merkez oldular. Murcia günümüzde de endüstriyel toz paprika üretiminde Macaristan ile rekabet halindedir.
  • Meksika’da capsicum annuum’un acılı acısız, büyük küçük, uzun yuvarlak, açık sarıdan koyu kırmızıya yaklaşık yüz çeşidi bulunur. Meksika’da her bölgenin yerel biber çeşidi de vardır.
  • Capsicum annuum, 1200 metre yüksekliğin altında yetişir. Bu yüzden, kurutulmuş acı biber ticareti daima alçak bölgelerden yüksek bölgelere yapılır.
  • Bu biber, Meksika’da etli yahnilerin ve terbiyelerin temelidir. Ayrıca, daima taze veya sos olarak sofraya getirilir.
  • Meksika sosları en sade haliyle acı biber, tuz ve suyla yapılır. Ama genellikle içine sarımsak, soğan, domates ve taze kişniş yaprakları da konur. Malzemeler çiğ veya pişmiş olarak ezilir. Bazen kabak çekirdeği ve avakado da sosa ilave edilir.  Bazen de aynı malzeme küp şeklinde doğranır; buna guacamole denir ve Meksika usulü yemeklerin temelidir. Oaxaca’da sos bazen fasulye, patates, susam ve sarı tropik yabani erik ile zenginleştirilir ve bazen ana yemek olur.
Butan’da damlarda kırmızı biber kurutuluyor.

Butan’da damlarda kırmızı biber kurutuluyor.

Basklar, biberlerin rengini bayraklarının rengine (kırmızı, yeşil ve beyaz) benzetirler ve evlerinin önünü süslemekte kullanırlar. Butan’da da biberler evleri süslüyor.

Basklar, biberlerin rengini bayraklarının rengine (kırmızı, yeşil ve beyaz) benzetirler ve evlerinin önünü süslemekte kullanırlar.
Butan’da da biberler evleri süslüyor.

  • Günümüzde biber reçinesi ve tozu, boya olarak gıda endüstrisinde kullanılıyor.
  • Avrupa’da kırmızı renk kan ve ateş ile ve bu nedenle sıcaklık, öfkelenme, yaşamsal ve seksüel enerji ile ilgilidir. Macaristan’da “biber gibi olmak” diye bir tabir vardır ve öfkeli, sinirli veya heyecanlı anlamına gelir.
  • Avrupa’da kırmızı, cinselliği anımsatır fakat biber, rengin ötesinde, fallik bir biçime sahiptir. Macaristan’da biber, bir iktidar sembolüdür.
  • Biber, cinsel soğukluğa karşı ilaç olarak kullanılır. 19. yüzyılda Basklar, evlilik törenleri sırasında tütsü olarak yakmak için kurutulmuş biber kullanırlarmış.
  • İçinde acı biber olmayan yemek, Meksika yemeği sayılmaz. Guatemala sınırı ve ötesindeki yemek bir Meksikalı için yeterince acı değildir.
  • Biber hemen hemen tüm Latin Amerika mutfaklarında kullanılır fakat hiçbir yerde Meksika mutfağında olduğu kadar önemli değildir. Meksika’da ulusal kimlik sembolüdür. Macaristan’da da paprika bir ulusal kimlik sembolü olmuştur. Meksika’da,“Güçlüyüz çünkü biber yiyoruz” derler.
  • Biberin en acı türü Yucatan’da yetiştirilir.
  • Avrupa’da her yerde, çoğunlukla orta sınıf içinde acı lezzet tutkusu şehirlerde seyrelir.
Savur’da misafir olduğumuz evin damında biber kurutuluyor.

Savur’da misafir olduğumuz evin damında biber kurutuluyor.

  • Ülkemizde ise karabiber, et yemeklerinin ilk akla gelen baharatıdır. Bütün yumurta ve yumurtalı sebze yemeklerinde, tüm köfte çeşitlerinde ilk baharat yine karabiberdir. Laz böreği gibi tatlılarda bile yer aldığı olur.
  • Pul biber, toz haline getirilmiş kırmızıbiberden farklı olarak, çok ince çekilmeyen biber türüdür. Acısı ve tatlısı vardır. Maraş ve Antep biberi daha acıdır. İsot denen Urfa biberi ise, bir torba içinde güneşten korunarak akşamları kurutulduğu için çok daha koyu olan rengi ile diğerlerinden ayrılır. Özellikle köftelerde kullanılır.
  • Kırmızıbiber daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu mutfağında yaygın olarak kullanılır.
  • Özellikle Adana, Gaziantep gibi Güney Anadolu mutfağında, biber salçası, domates salçasına tercih edilir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Meksika’dan Avrupa’ya Acı Biber: Yiyecek, İmge ve Kültürel Kimlik, Esther Katz, Yemek ve Kültür, İlkbahar 2010.
  • Aynı Sofrada İki Ülke Türk-Yunan Mutfağı, Engin Akın ve Mirsini Lambraki, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003.