Etiket arşivi: Locke

Çağdaş Sanata Varış 62 | Modernizm 2

  • Aydınlanma Projesi insanlar arasındaki din, kültür, ırk vb. kaynaklı farklılıkların değil, benzerliklerin peşindedir. Dünyanın bir bütün olarak ussal temeller üzerinde yeniden yapılandırılmasını öngörür (blog.kavrakoglu.com’da daha önce Aydınlanma dosyamızı yayımlamıştık).
  • Modernlik projesi, 18. yüzyılda Aydınlanma filozofları tarafından formüle edilmiş, bilme ile inanma birbirinden ayrılmak istenmiş, Modernlik Projesi, bilim, ahlak ve sanat alanlarını birbirinden ayırmış, bu alanların özerkliği geliştirilmek istenmiştir. Arzu edilen:
    *Nesnel bilim,
    *Evrensel ahlak ve yasa ve
    *Evrensel Sanat’tır.
  • Modernizm, tek gerçeğin insanoğlu ve onun aklı, kavrayışı, duyguları olduğu; herşeyin insanla anlam kazandığı; insanın tanrı gibi yaratıcı, özgün ve özgür olduğunu düşünür. Modernizm, Rönesans’tan beri insanın aklıyla evrende olan herşeyi öğrenebileceğine, yönlendirebileceğine, kontrol altında tutarak gerçek mutluluğa kavuşabileceğine inanan bir düşüncenin ürünüdür.
  • Aklın evrenselliğine, birliğine, gücüne inanan ilk kuramcılar Locke ve Descartes, daha sonra 18. yüzyılda Berkeley ve Kant’tır. Daha sonra Marx, Stuart Mill, Freud akılcılığın yanında düş gücüne, duygulara, bilinçaltına, bilimsel yöntem ve eğitime de yer verdiler. Amaç insanın mutluluğu için gerekli olan bilgileri toplamak, ideal insan ve toplum reçeteleri üretmektir.
forum.nie.com.pl

forum.nie.com.pl

  • Modernistler matematiksel usu, teknolojiyi, problemlere teknik ve ekonomik çözümleri ön plana çıkarır.
  • Modernizm= Kapitalizm+Aydınlanma aklı, diye de tanımlanabilir.
  • Modernizm mantığın, ilke ve kurallar saptamanın gerekli olduğunu düşünür.
  •  Felsefede pozitivizm akımı etkili, tarihsellik anlayışı lineerdir, yapısı birbirine gönderme yaparak ilerler ve modern tarihin meşruluk kaynağı halk idaresidir (Peter Bürger).
  • Freudcu (1856-1939) ve Post-Freudcu düşünceden kaynaklanan psikoanalitik görüşler de diğer birçok akademik alan ve konuyu etkilediği gibi sanat tarihini de etkilemiştir. Freud, bir sanatçının eserinin izlerini çocukluğundaki deneyimlere kadar sürebilmenin mümkün olduğunu öne sürer (psikobiyografi).
  • Öznenin, özne bilincinin oluşturucusu olan öteki-ben (alter-ego), modernist anlatının ve modern sanatın kilit taşıdır. Bu taşı kaldırdığımızda tüm bir modern anlatı geleneği yıkılabilir.
  • Modernlik geleneğin normalleştirici fonksiyonlarına, klasiğe karşı baş kaldırıdır.
  • Modern Sanat, bütün göndermelerden bağımsız, gerçekliği temsil etmeyen, kendinden başka hiçbir şeyin göstergesi olmayan yapıtlar üretme iddiasındaydı.
  • Avangard terimi Modernist pratik ile ilişkilendirilmiştir. Genel olarak, geleneksel olmayan, uyumlu ve öngörülebilir sanata meydan okuyan sanatı tanımlamak için kullanılır.
  • Modernist, modern dönemin inançlarını ve geleneklerini takip eden kişidir. Sanatta modernist kavramı, genel olarak kabul görenden farklı ve hatta onlara meydan okuyan teknikler, yaklaşımlar, konular ve bağlamları anlatmak için  kullanılır.
  • Modernliğin evrensel uygarlık tasarımı vardır.
  • Modern dönemde dinin yerini entellektüelizm ve sanat alır. Yüksek entellektüel standartlar gözetilir.
  • Modernizm’de ahlakça dürüstlük ve yalınlık doğru davranış sayılır, açık-seçiklik baştacı edilir.
  •  Arılık arayışı peşindedir.
  • Modern’ler estetik boyut üzerine yoğunlaşır.
  • Modern düşünce özneyi nesneden, kişiyi toplumdan, sanat ürünlerini sanat olmayan ürünlerden ayırmak gerektiğini söyler. Bu ayrım ve sınıflandırmalardan evrensel ve sürekliymiş gibi söz eder.
  • Sanat yapıtlarının sınıflandırılması, akımlara ayrılması, eleştirilip değerlendirilmesi Modernist yaklaşım özelliğidir.
  • Modern ürünün ayırdedici özelliği “yeni” olmasıdır, bir sonraki stilin yeniliği ile modası geçer.
  • Modern bir çalışma bir zamanlar gerçekten modern olduğu için klasik olur.
  • Sanat için sanat anlayışı geçerlidir.

 

Çağdaş Sanata Varış 6 | Romantizm 3

  • 1780’den itibaren İngiliz romantik resminin ana ilkeleri Hume ve Locke’un, Fransız romantizminin ana ilkeleri ise Jean-Jacques Rousseau’nun metinlerinde yer alır.
  • İngiltere’de romantik resmin doğuşu, Fransa’da olduğu gibi zorlayıcı kurallar zinciriyle engellenmedi.
  • İngiltere’de resim alanında iki öncü Füssli ve Blake oldu.
1781 tarihli Kabus adlı tablonun ressamı, hayatının önemli bir bölümünü İngiltere’de geçirmiş olan İsviçreli  Johann Heinrich Füssli’nin (1741-1825) yarattığı dünya şaşırtıcı, iç karartıcı ve erotik bir dünyaydı. Bundan dolayı Füssli’nin yalnızca romantizmin öncülerinden biri değil, aynı zamanda sembolizmin, hatta sürrealizmin habercisi olduğu kabul edilir.

1781 tarihli Kabus adlı tablonun ressamı, hayatının önemli bir bölümünü İngiltere’de geçirmiş olan İsviçreli Johann Heinrich Füssli’nin (1741-1825) yarattığı dünya şaşırtıcı, iç karartıcı ve erotik bir dünyaydı. Bundan dolayı Füssli’nin yalnızca romantizmin öncülerinden biri değil, aynı zamanda sembolizmin, hatta sürrealizmin habercisi olduğu kabul edilir.

Ressam, gravürcü ve şair William Blake (1757-1827), İngiliz resminin en önde gelen ve tam anlamıyla romantik kişiliğidir. Krallık Resim Akademisi’nde Reynolds ile çalışmış, edebiyatın klasiklerini de resmetmiştir. Yukarıdaki tablosu, Dante’nin İlahi Komedya’sından Cehennem’i ve Dante ile Beatrice’nin buluşmasını göstermekte, 1824 tarihini taşımaktadır. Evrene melankolik bakışıyla, karmaşık düşleriyle bir romantiktir. Günümüzde sembolizmin öncülerinden biri olarak kabul edilir.  Blake çocukluğundan beri hayaller görüyor, Tanrı’yı ve yıldız kanatlı melekler gördüğünü söylüyordu. İleri yaşlarında, şiirlerinin ve desenlerinin “Yukarıdan” indirildiğini söyler oldu.  Edebi yapıtlarında kehanetlerde bulundu. Simgeler aracılığıyla her türlü zorbalığa saldırdı. Usun karşısına, üstün tuttuğu sezgiyi koydu.

Ressam, gravürcü ve şair William Blake (1757-1827), İngiliz resminin en önde gelen ve tam anlamıyla romantik kişiliğidir. Krallık Resim Akademisi’nde Reynolds ile çalışmış, edebiyatın klasiklerini de resmetmiştir. Yukarıdaki tablosu, Dante’nin İlahi Komedya’sından Cehennem’i ve Dante ile Beatrice’nin buluşmasını göstermekte, 1824 tarihini taşımaktadır. Evrene melankolik bakışıyla, karmaşık düşleriyle bir romantiktir. Günümüzde sembolizmin öncülerinden biri olarak kabul edilir.
Blake çocukluğundan beri hayaller görüyor, Tanrı’yı ve yıldız kanatlı melekler gördüğünü söylüyordu. İleri yaşlarında, şiirlerinin ve desenlerinin “Yukarıdan” indirildiğini söyler oldu. Edebi yapıtlarında kehanetlerde bulundu. Simgeler aracılığıyla her türlü zorbalığa saldırdı. Usun karşısına, üstün tuttuğu sezgiyi koydu.

  • İngiliz romantik resminin en yetkin türlerinden biri portre olmakla birlikte, en yeni bakış açılarına yol açan İngiliz peyzaj resmi olacaktır. 1790-1810 yılları arasında egemen olan iki usta John Constable (1776-1837) ve William Turner (1775-1851)’dır. Constable ve Turner’ın tablolarında bir heyecan, bir coşku yansır. Işığın bütün açıklık ve koyuluk derecelerini ve değişimlerini sağlayan yumuşaklığı daha o zamanlar empresyonizmin habercisidir. Fransız peyzaj ressamlarını etkilemişlerdir. Turner’a hem empresyonistler hem de sembolistler sahip çıkmıştır.
  • 1840 yılından itibaren İngiliz büyük romantik okulu gerilemeye, 1850’ye doğru daha sonra Ön-Rafaelciler adını alacak olan yeni bir ressam topluluğu oluşmaya başladı. Bu yeni eğilim, İngiltere’de romantizmin sonunu belirleyecek, sembolistlere yol açacaktır.
  • Bu sırada Almanya birçok prensliklere ve bağımsız devletlere bölünmüş olduğu ve Fransa ya da İngiltere gibi, sanatın yeni öğretilerinin geliştirilebileceği bir merkeze sahip olmadığı için, Romantik akım genel olarak burada başka yerlere oranla daha az gerçekleşti.
Alman romantik resminin öne çıkan temsilcilerinden biri  Caspar David Friedrich'dir (1774–1840). 1809 tarihli Deniz Kıyısındaki Keşiş hiç kuşkusuz onun tabloları arasında bir başyapıt ve bütün bir Alman Romantisizmi içerisindeki en cesur resimdir.  Resmin kompozisyonu bütün gelenekleri yıkıyor. Resimde herhangi bir perspektif derinliği bulunmuyor. Siyah giysili küçük insan figürü resimdeki tek dikey figürü oluşturuyor. Friedrich'in adamın iki yanında yapmayı tasarladığı iki teknenin ise üstünü sonradan boyadığı biliniyor. Bütün hatlar tablonun dışına doğru yönlendiği için sonsuzluk resmin gerçek konusu haline geliyor. Tablosunda, doğa güçleri karşısında insanın büyük yalnızlığını ve bunun sonucu olan yıkımı dile getirir. Küçücük bir siluet olan keşiş, bize doğa güçlerinin ortasındaki insan varlığını ve önemsizliğini anımsatmaktadır. Elbe’de boğulan erkek kardeşinin onun doğa tapıncında payı olduğu düşünülebilir. Tablo, kederli ve bomboş, hemen hemen “sürrealist” bir evrenin habercisidir. Ressamın karşısında gördüklerini değil, kendi içinde gördüklerini tuvaline geçirmesine inanan Friedrich’in romantizmini etkileyen görünümler Kuzey Almanya’ya aittir. Sanatını derin bir doğa bilgisi üzerine oturtmuştur.  Schelling’in düşüncesine ve romantik felsefeye uygun olarak, Görünmeyen’in belirtisini görür. Peyzajları, metafizik ve trajik boyutlarıyla peyzajın doğaüstüleştirilmesine yöneliktir. Dresden’e yerleştikten sonra Kleist, Novalis, Runge gibi büyük Alman romantiklerle ve Goethe ile ilişki kurmuştur. Bu resim 1810 yılında Prusya Kraliyet Prensi tarafından satın alındı. Prensin tabloya yaptığı yorum, "Gökyüzünün sonsuz genişliği ... buna karşılık ne bir rüzgâr, ne bir Ay, ne de fırtına var — gerçekte bir fırtına biraz teselli verici olurdu çünkü hiç değilse resmin bir yerlerinde hayat ve hareket görülebilirdi. Sonsuz denizde ne bir tekne, ne bir gemi, ne de bir deniz canavarı var. Ve kumların üzerinde tek bir sap ot bile yok, sadece birkaç martı havada uçuyor ve yalnızlığı daha da umarsız ve dehşet verici bir hale getiriyor" oldu. Tablo günümüzde Berlin’de Nationalgalerie’de sergileniyor.

Alman romantik resminin öne çıkan temsilcilerinden biri Caspar David Friedrich‘dir (1774–1840). 1809 tarihli Deniz Kıyısındaki Keşiş hiç kuşkusuz onun tabloları arasında bir başyapıt ve bütün bir Alman Romantisizmi içerisindeki en cesur resimdir. Resmin kompozisyonu bütün gelenekleri yıkıyor. Resimde herhangi bir perspektif derinliği bulunmuyor. Siyah giysili küçük insan figürü resimdeki tek dikey figürü oluşturuyor. Friedrich’in adamın iki yanında yapmayı tasarladığı iki teknenin ise üstünü sonradan boyadığı biliniyor. Bütün hatlar tablonun dışına doğru yönlendiği için sonsuzluk resmin gerçek konusu haline geliyor. Tablosunda, doğa güçleri karşısında insanın büyük yalnızlığını ve bunun sonucu olan yıkımı dile getirir. Küçücük bir siluet olan keşiş, bize doğa güçlerinin ortasındaki insan varlığını ve önemsizliğini anımsatmaktadır. Elbe’de boğulan erkek kardeşinin onun doğa tapıncında payı olduğu düşünülebilir. Tablo, kederli ve bomboş, hemen hemen “sürrealist” bir evrenin habercisidir.
Ressamın karşısında gördüklerini değil, kendi içinde gördüklerini tuvaline geçirmesine inanan Friedrich’in romantizmini etkileyen görünümler Kuzey Almanya’ya aittir. Sanatını derin bir doğa bilgisi üzerine oturtmuştur. Schelling’in düşüncesine ve romantik felsefeye uygun olarak, Görünmeyen’in belirtisini görür. Peyzajları, metafizik ve trajik boyutlarıyla peyzajın doğaüstüleştirilmesine yöneliktir. Dresden’e yerleştikten sonra Kleist, Novalis, Runge gibi büyük Alman romantiklerle ve Goethe ile ilişki kurmuştur.
Bu resim 1810 yılında Prusya Kraliyet Prensi tarafından satın alındı. Prensin tabloya yaptığı yorum, “Gökyüzünün sonsuz genişliği … buna karşılık ne bir rüzgâr, ne bir Ay, ne de fırtına var — gerçekte bir fırtına biraz teselli verici olurdu çünkü hiç değilse resmin bir yerlerinde hayat ve hareket görülebilirdi. Sonsuz denizde ne bir tekne, ne bir gemi, ne de bir deniz canavarı var. Ve kumların üzerinde tek bir sap ot bile yok, sadece birkaç martı havada uçuyor ve yalnızlığı daha da umarsız ve dehşet verici bir hale getiriyor” oldu. Tablo günümüzde Berlin’de Nationalgalerie’de sergileniyor.

 

 

Aydınlanma 1

On Sekizinci Yüzyıl Aydınlanması 1

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Felsefe Tarihi, Prof. Dr. Macit Gökberk, Bilgi Yayınevi
  • Western Philosophy, David Papineau, Duncan Baird Publishers
  • Avrupa Eğitim Tarihi, Kemal Aytaç, Doğubatı
  • Kültür Alışverişi, Memet Fuat, Adam Yayınları
  • Küçük Felsefe Tarihi, Şükrü Günbulut, Maya Matbaacılık
  • Edebiyat ve Kuramlar, Prof. Dr. Fatma Erkman-Akerson, İthaki
  • Zaman İçinde Müzik, Evin İlyasoğlu, YKY
  • Popüler Kültürün Önü Arkası, Semih Gümüş, Radikal Kitap
  • 1993 yılında kaybettiğimiz büyük hoca, gerçekten öğretmek isteyen, adım adım, güzel bir Türkçe ile anlatan, Macit Gökberk’in kitabı ilgili konular için ilk başvuru kitabımdır. Yine öyle yaptım.

 

Fotoğraf: Miray Darıcı

Fotoğraf: Miray Darıcı

Aydınlanma ile aydınlanmak isteyen insanın kendisi, aydınlatılması istenen ise, insan hayatının anlam ve düzenidir. Rönesans ile, 15. yüzyılın ortalarından beri insan, hayatının düzenini kendi aklı ile bulmaya girişmiş, ancak 18. yüzyılda cevaplar verilmeye başlanmış, Fransız Devrimi bu cevapların politik-sosyal alana uygulanmasından doğmuştur. Tanzimat’tan beri bizim de geçirdiğimiz değişimler ile devrimlerde Aydınlanma idelerinin büyük payı olmuştur. 17. yüzyıl, Rönesans’ın ortaya koyduğu ilkeleri derleyip, yeni bir dünya görüşü oluşturmayı deneyen bir dönemdir. Tabiat ile akıl arasında paralellik olduğunu, rasyonel yapılı tabiatı aklın kavrayabileceğini savunan 17. yüzyıl felsefesi, Tanrı’nın, tabiatın, ruhun, iyi ile doğrunun sırf akıl ile bilinebileceğine güvenir.

Aydınlanma, insanın düşünme değerlemede din ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtulup kendi aklı, kendi görgüleri ile hayatını aydınlatmaya girişmesidir. Kant Aydınlanmayı, insanın ergin-olmayış durumundan kurtulup aklını kendisinin kullanmaya başlamasıdır, çünkü şimdiye kadar hep başkalarının kılavuzluğunu aramıştır, diye tarif eder.

18. yüzyılda metafizik düşünceyi şüphe ile karşılamayı, ondan ayrılmayı ve sağduyu felsefini bulacağız. Bu yüzyıl, akla inanıp güvenmede önceki yüzyıllardan daha ileri gider. Aklı, kültür dünyasına da uygulayıp kültür bilimlerini de kurar. Aydınlanma yüzyılının ideali, bilginin ilerlemesine dayanan entellektüel bir kültürdür. Aklın aydınlattığı kültür sonsuz bir ilerlemeye adaydır. Aydınlanma düşüncesi, geleneklerin köleliğinden kurtulup, kaderini kendisi düzenleyeceğine, insanın özgürlük ve mutluluğunun sürekli artacağına inanır. Toplumu, devleti, dini ve eğitimi aklın ilkelerine göre yeni baştan düzenlemeye girişir. Bu entellektüel kültür temeli üzerinde insanlığın birleşeceğine inanır. 17. yüzyıldaki bilim felsefesi, 18. yüzyılda yerini kültür felsefesine bırakır.  17. Yüzyılın düşünürleri sistemli düşünüp çalışan filozoflar (Descartes, Spinoza…), 18. yüzyılın düşünürleri ise daha çok büyük yazarlardır (Locke, Voltaire….).

Bu yazarlar yazılarında ana dillerini kullanarak düşüncelerinin geniş çevrelere yayılmasını sağlamışlardır. Felsefenin geniş çevrelerin eğitiminde yer alması, felsefe problemleri üzerinde aydınların uzun uzun durması 18. yüzyılın bir başka özelliğidir. Onun için bu yüzyıla felsefe yüzyılı da denir. 18. yüzyıl Aydınlanması bütün Avrupa’ya yayılmış bir fikir akımıdır. Önce İngiltere’de başlamış, buradan Fransa’ya geçmiştir. Fransa’da çok radikal bir karakter kazanmıştır.  Bu akım, Almanya’ya ise kısmen İngiltere’den kısmen Fransa’dan gitmiştir. Aydınlanma İngiltere’de daha çok deneycidir, Fransa’da daha çok rasyonalisttir, Almanya’da daha çok mistik-rasyonalisttir.

18. yüzyıl Aydınlanmasının ana özelliği, laik bir dünya görüşünü kendisine tam bir bilinçle temel yapması, laik görüşü hayatın her alanında gerçekleştirmeye çalışmasıdır. Aydınlanma yüzyılının yönetici idesi akıl idealidir. Aydınlanma’nın boyutları ise: Laiklik, Özgür Düşünce ve Eleştiri’dir. Akla karşı duyulan bu aşırı inanç, yüzyılın sonlarında Kant’ın felsefesiyle çok sarsılacaktır. Kant, aklın da sınırları olduğunu gösterecektir.

19. yüzyılda Aydınlanma hızını kaybeder. Karşısına çıkan kuvvet Romantizm’dir.

 

Sivil İtaatsizlik

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Haksız Yönetime Karşı, Henry David Thoreau, Cumhuriyet Dünya Klasikleri
  • Efendiliğin Reddi, Tarık Aygün, Versus
  • Sivil İtaatsizlik, Doç. Dr. Şükrü Nişancı, Etkileşim

Siyasal iktidarların sınırlandırılması yönündeki çabalar iktidar olgusunun ortaya çıkışına kadar geri götürülebilir. Ama tam anlamıyla bir direnme teorisi ve pratiği ancak Aydınlanma Dönemi ile ortaya çıkabilmiştir.

MÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Konfüçyüs’e göre devlet yönetiminde güven ve ahlak esas olmalıdır. Böyle olmayan bir hükümet  er-geç düşmeye mahkumdur. Hatta halk, ahlaksız ve kötü yöneticilere karşı koyabilir. Devletin sahip olduğu güç, despotluktan uzak kalmalıdır. Konfüçyüs, halkı itaatli kılmak için ne yapmalı sorusuna, “Doğruluktan ayrılma, yanlışları düzelt, yoksa halkın sana itaat etmemesine katlanmak zorunda kalırsın” cevabını vermiştir.

MÖ 5. yüzyılda yaşayan Sokrates, eylemlerinde daima açık bir yol takip etmek, şiddeti değil, iknayı benimsemek ve doğruluğuna inandığı amaç uğruna, her türlü cefaya hazır olduğunu ortaya koymak suretiyle bir sivil itaatsizlik prototipi olmuştur. Sokrates’in davası, yasa ile değil, yasayı uygulayan yargıçlara yönelikti. Devletin buyurduğuna uymalıyız derken, içindeki, vicdan adını verdiği sese uyarak direnmesi gerektiğini düşünmüş ve bunu uygulamıştır.

Zulme karşı direnme hakkının kabul edildiği pozitif hukuk metinlerinin başında İngiltere’de ilan edilen 1215 tarihli Magna Carta-Özgürlükler Bildirgesi gelir. Bunda direnme hakkı, tek tek bireylere değil, belli sınıflara, soylulara tanınmıştır.

17. yüzyılda toplumun kendiliğinden örgütlenme yeteneğine sahip olabileceğini ileri süren Liberalizm felsefesi, toplum, ulus, devlet karşısında bireyin önceliğini vurgulamıştır. Aynı yüzyılda Locke, hükümet ciddi ve sürekli olarak güveni ihlal ederse, halkın ona karşı direnme hakkının gündeme geleceğini; hükümetlerin insanların doğal haklarına saygılı oldukları ölçüde itaat edilmeyi hak edeceklerini; yönetenlerin, kanundan doğan haklarını kanuna aykırı olarak kullanamayacaklarını belirtmiştir.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş. Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş.
Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

18. yüzyılda Hume, sözleşmenin ancak insanlar itaatin faydalı olduğuna inanmaları halinde mümkün olabileceğine dikkat çekmiştir. İnsanların memnun olmadıkları hükümetler yüzünden her şeylerini terk ederek başka yerlere gitme alternatifine sahip oldukları doğrultusundaki tezlerin yanlış ve tutarsız bir mantığa dayalı olduğunu kanıtlamaya çalışmış, kanunlar genel refahlarını olumsuz yönde etkiliyorsa insanların itaatsizliği tercih etme haklarının olabileceğini savunmuştur. Genel faydayı artırıyorsa itaatin bir gereklilik olarak ortaya çıkacağını belirtmiş, bu görüşleri ile 1776 Amerikan ve 1789 Fransız Devrimlerini hazırlayan faktörler üzerinde etkili olmuştur. Montesquieu (1689-1775), güçler ayrılığı ilkesini ortaya attıktan sonra etkili bir anayasa düşüncesi ortaya çıkabilmiştir. Montesquieu, böyle bir kurumsal yapıda baskının ortaya çıkamayacağına o denli güvenmiştir ki, direnme konusunda hiçbir bilgi vermemiştir.

Bireyi kendi içinde bir değer olarak kabul edip ona direnme hakkı veren ilk pozitif metin 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi olmuştur. Aynı şekilde, Fransa’da ilan edilen 1789, 1793 ve 1945 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nde baskıya karşı direnme hakkından bahsedilmiştir.

Devleti, Tanrı kutsallığına yücelten idealist düşüncede velinimet olan devlete karşı, direnme hakkı tanınmamıştır. Yasalara karşı itaatsizliği haklı çıkaracak hiçbir gerekçe olamaz. İdealist düşüncenin filozofu Hegel’e (1770-1831) göre “devlet aklı,” bir devletin bekası için alınacak tedbirlerin, muhatapları nezdinde nasıl değerlendirildiğine bakılmaksızın, yapılmasını öngörür. Bu anlayış ise hukuk devletini değil, devletin hukukunu tarif eder. “Devlet aklı”nın kökleri, Machiavelli’ye kadar geri götürülebilir.

Henry David Thoreau (1817-1862), köleliği  ve Meksika’ya açtığı haksız savaşı sürdürüyor diye, Amerikan yönetimi ile ilişkisi olmadığını vurgulamak için vergi ödemeyip hapse atılıyor. “Haksız Yönetime Karşı” adlı 1848’de yayımlanan yapıtında salık verdiği karşı koyma savaşsız, bıçaksız, kamasız bir direnmedir. Thoreau, ayrıca ilk dayaksız eğitim sistemini uygulayan özel okulu açan ve kölelik sorununu kendine ilk dert edenlerden biridir. Özetle söylersek, yönetimin insana saygıyı esas alması gerektiğini savunur.

Duguit (1859-1928), direnme hakkını, hürriyetlerin korunmasında başvurulabilecek hukuki yollardan biri olarak görür. Devleti, kuvvetlilerin üstünlüğünü garanti eden örgütlü bir aygıt olarak tanımlar. Yönetenlerin iradelerinin ancak objektif hak kaidelerine uygun olmaları halinde meşru bir tasarruf olarak sayılabileceğini iddia eder. Bu irade, daima sosyal dayanışmayı geliştirme çabasında olmalıdır. Duguit, kamu gücünün meşruluğunu yöneltildiği amaçta aramıştır.

Hem Hıristiyanlığın hem de devletin ürettiği şiddetten nefret eden Tolstoy, sivil itaatsizlik eylemlerinin destekleyicisi olmuştur. Tolstoy ve Thoreau’nun erdem ve etiğe yaptığı vurgulardan etkilenen Gandhi, Thoreau’nun öğretisini önce Güney Afrika’da, sonra da 1915-1945 yılları arasında Hindistan’da uygulamış, büyük bir başarı elde etmişti. Aslında Thoreau, bu sessiz direnme yolunu Hint kaynaklarından, özellikle Bhagavad-Gita’dan esinlenerek ortaya koymuştu. Yurttaşlarını haksız bir yönetime karşı tek tek karşı durmaya çağıran Thoreau’ya karşılık, Gandhi çağrıyı ulusa mal edip İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanmıştı. Gandhi tam otuz yıl boyunca şiddetten uzak durmuştur. Batı tarzı giyime yönelik protesto, yerli kumaş üretiminin yerleştirilmesi çabası, işbirliği yapmama, yasalara uymama, dayatılan toplumsal işbölümü ve hiyerarşiyi reddetme, çivit ekimine bağlı direniş, tuz yasasına karşı yürüyüş gibi eylemler  İngiliz İmparatorluğu’na karşı yürütülen mücadelenin önemli adımlarını  oluşturdu. Doğrudan eylem felsefesi üzerine yükselen yeni mücadele tarzı, Hindistan sınırlarını aşarak, pek çok ülkede ve özellikle 1950’lerdeki Siyah Hareketi sırasında ABD’da Martin Luther King önderliğinde yeni bir ivme kazandı.

Dünyanın hemen her yerinde “kendin yap” anlayışının, 1968 ile hız kazanması ve 1980’lerin sonrasında gittikçe daha çok taraftar bulması, sıradan insanların kendi yaşamları ile ilgili her alanda gittikçe daha aktif müdahalesi, örgütlü doğrudan eylem pratikleri, bugün tüm dünyada hemen her türlü yönetim biçiminde uygulanabilen, sistemden rahatsızlık duyan hemen herkesin katılabileceği, farklı bir muhalefet tarzı haline gelmiştir. Grevler, oturma eylemleri, sokak gösterileri, savaş karşıtı eylemler, üniversite işgalleri, vicdani red kampanyaları, çiçek taşıma eylemleri, sanatçıların tiyatro işgalleri, ırkçılık karşıtı gösteriler, anti-nükleer mücadele, çevre hareketi, kayıp yakınlarının eylemleri ve benzerleri, şiddeti sevmeyenlerin, şiddet kullanmayacak olanların, statükoya sahip çıkmayanların eylemleridir. Sivil itaatsizlik günlük her olayın, sıradan her pratiğin sorgulanmasıdır. En baskıcı rejimlerde de uygulanma şansı olan sistem dışı tek eylem biçimidir. Önemli olan, suç ortağı olmamak için eylem yapabilmektir.

Yazımızı Gandhi’nin şu sözleriyle bitiriyoruz; ” Yanlış yolda gidiyorsanız hızın bir önemi yoktur.