Etiket arşivi: Kudüs

Bizans İmparatorluğu 125| Patrikhane 4

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Katoliklerden farklı olarak, Ortodoks dünyası, çok kutuplu bir yapıya sahip.
  • Ortodoksların tarihsel olarak dört merkezi var: Kudüs, İskenderiye, Antakya ve İstanbul. Bir görüşe göre, bunlardan ilk üçü, doğrudan doğruya İsa’nın havarileri tarafından kuruldukları için, daha kutsal olarak kabul ediliyor. İstanbul Kilisesi’nin önceliği ise Bizans’ın başkenti olmasından kaynaklanıyor, deniyor.
  • Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, Fener Patrikhanesi’nin Ortodoks Kiliseler üstündeki otoritesini de zayıflattı. Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan ülkelerin kiliseleri Patrikhane’nin yetkilerini kabul etmediklerini açıklayarak birer milli kiliseye dönüştü. Balkanlar’da yeni devletlerin kurulması ile birlikte bölgede otosefal kilise yapılanması hakim oldu. Bunlardan biri de Atina’daki Yunan Ortodoks Kilisesi idi. Fener Patrikhanesi’nin yetkilerini kabul edenler Yunanistan’a sonradan bağlanan kuzey kesimdeki kiliseler, Girit ve 12 Ada Metropolitleri ve Yunanistan dışında yaşayan Yunanlıların mensubu oldukları kiliselerdir. Dolayısıyla Yunanistan’ın bir bölümü otosefaldir. 1883’ten beri Yunan Kilisesi bağımsız ise de bazı tasarruflarını patriğin onayına sunuyor.
Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Ayios Yeoryios Kilisesi’nin içinden.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Otosefal kiliseler, patriklere bağlı olmalarına rağmen kilise işlerini ulusal düzeyde herhangi bir patrikten bağımsız olarak yönlendirebilen, ama Ortodoksluğu bağlayıcı kararlar alamayan kiliselerdir.
  • Dünya üzerindeki Ortodoks Kiliseleri üç gruptan oluşuyor:
    *Patriklik Düzeyindeki Kiliseler: İskenderiye, Antakya (Şam), Kudüs, İstanbul.
    *Ulusal Kiliseler: Moskova, Belgrad, Bükreş, Sofya, Tiflis.
    *Otosefal Kiliseler: Yunanistan, Güney Kıbrıs, Arnavutluk, Polonya, Gürcistan, Kanada, ABD, Afrika Metropolitlikleri.
  • Fener Patrikhanesi’ne bağlı metropolitlikler ve başpiskoposluklar şunlardır: Kadıköy, Gökçeada, Bozcaada, Prens Adaları, Terkos, Girit, 12 Adalar, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda, Avrupa.

ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve Avrupa’da yaşayan bütün Ortodokslar Fener’e bağlı değildir. Sadece buralarda yaşayan Yunanlıların bağlı oldukları kiliseler Fener’e bağlıdır. ABD’de 14 milyon civarında Ortodoks nüfus vardır ve bunların 2 milyonu Yunan’dır ve Fener’e bağlıdır. Ayrıca, Aynaroz, Patmos, Selanik, Cenevre ve Kore’de de bazı kurumlar Fener’e bağlı olarak çalışmaktadır.

  • Fener Patriği’nin otoritesi altında olmayan otosefal Ortodoks kiliseleri liderlerini kendileri seçer, ama meşruiyet, İstanbul’daki Eşitler Arasında Birinci (Pirumus Inter Pares) olan Patrikhane’den gelir. Bunlar, liderlerini İstanbul’a teklif eder ve son seçimi İstanbul yapar.
  • Fener Rum Patrikhanesi, 9. yüzyıldan bu yana ayinlerde ilk sırada anılmaktadır. Ayinlerde sayılış sırası İskenderiye, Antakya, Kudüs, Rusya, Belgrad, Romanya, Bulgar, Tiflis Patriklikleri, Kıbrıs ve Atina Başpiskoposluğu, Polonya Metropolitliği, Arnavutluk ve Çekoslovakya Başpiskoposluğu şeklindedir.
  • Ancak kesin olan şey, Ortodoks dünyasının onursal merkezi Fener Rum Patrikhanesi’dir.
  • Yunanistan Başpiskoposunun Patrik Bartholomeos ile arası çok bozuk ama, genellikle Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu devrinde Yunan kültürünü ve milli kimliğini ayakta tuttuğu için Patrikhane’ye karşı şükran duygusu içindeler. İstanbul’a gelen Yunanların çoğu mutlaka Patrikhane’ye giderler. Bir ara Yunanlılar, Patrikhane’yi bir Yunan adasına taşıyıp ona “zulme uğramış sürgünde Patrikhane” adını vermeyi düşünmüşlerdi.

 

Bizans İmparatorluğu 122| Patrikhane 1

  • 381’de Konstantinopolis’te toplanan Konsil’de Konstantinopolis Kilisesi’ne Patriklik statüsü verilmiş ve Konstantinopolis Piskoposluğu (Patriklik), Roma Piskoposluğuna (Papalık) denk sayılmış, iki makamın eşit haklar taşıdığı karara bağlanmıştı.
  • 451 yılında toplanan Khalkedon (Kadıköy) Konsili, Konstantinopolis Patrikliği’nin ökümenik unvanını resmen tanıdı. Bu konsilde, Hıristiyan alemini beş yetki alanına bölen sıralamasında Konstantinopolis, başkent piskoposluğu olarak hepsinin üstüne çıkarılırken; Roma Kilisesi’ne muğlak bir öncelikten de bahis vardı. Bu önceliğin biçimsel mi, yoksa eylemsel mi olduğu tartışma konusu oldu.
  • Konstantinopolis Kilisesi, Roma’nın önceliğini salt tarihçesine dayalı protokolde birincilik olarak algılarken; Roma Kilisesi, tüm Hıristiyan aleminin öncülüğü olarak yorumluyordu.
  • Beş yönder Kilise’ye başpiskopos atama ve azletme yetkisi Konstantinopolis’teki imparatora aitti.
  • Papalık, 8. yüzyılda Büyük Konstantin’in Bağışı diye sunduğu vasiyet ile yetki engelini aştı ve 11. yüzyıla gelindiğinde dört Başpiskoposluğun üstünde bir temyiz makamı olma iddiasını taşıyordu.
  • Roma Kilisesi’nin, İsa’nın on iki havarisinden birincisi Petrus tarafından kurulduğu, Petrus’un Roma’da öldüğü ve gömüldüğü iddiası ile Papalık, Hıristiyanlığın beş Kilisesi’nden ilk sıradaki ve lideri olduğunu iddia ediyordu.
  • Roma Kilisesi, 451 yılındaki Khalkedon Konsili’nde kabul edilen Konstantinopolis Kilisesi’nin Resul Andreas tarafından kurulduğu kararını tanımamıştı. Dini jargonda, bir Havari/Resul tarafından kurulan kilise Apostolik oluyordu. Roma’ya göre, Konstantinopolis Kilisesi bir havari tarafından kurulmadığı için öncül olamazdı. Resul Andreas, Resul Petrus’un kardeşiydi.
Havari Aziz Andreas. Fotoğraf: bnr.bg

Havari Aziz Andreas.
Fotoğraf: bnr.bg

  • Doğu Slavlarının din değiştirmesi, Bizans Hıristiyanlığını, dolayısıyla patriğin nüfuz alanını genişletmişti.
  • Konstantinopolis Patrikliği, Yunanistan’dan Asya’ya uzanan Doğu Roma İmparatorluğu’nun Ortodoks ahalisi başta; Ukrayna, Rusya, Belarus Slavları, Gürcü, Bulgar, Sırp, Makedon, Rumen gibi Ortodoks Kiliseleri, en üst makam olarak Konstantinopolis Patrikliği’nin otoritesine bağlıydılar. Bu cemaatlerin patrikleri ve kilise papazları, Konstantinopolis Patriği tarafından atanır ya da onaylanırdı.
  • 7. yüzyılda Konstantinopolis Patriği’nin görev alanı Antakya, Kudüs ve İskenderiye gibi, Araplar tarafından fethedilen Doğu patrikliklerini kapsamıyordu.
  • Patrikliğin önderliği imparatora ve imparatorluğa bağlıydı. Misyoner gönderilmesi gibi dini inisiyatifler patrik kadar imparatorların da yetki alanı içindeydi.
  •  13. yüzyıldan itibaren imparatorluğun parçalanması sırasında patriğin Büyük Kilisesi, Ortodoks dünyasının birliğini temsil etmeye başladı.
  • Şehrin Latinler tarafından işgal edildiği dönemde Konstantinopolis Patriklik Makamı da İznik’te yapılandı.
  • Son İmparator Konstantin Paleologos’un Konstantinopolis’i Osmanlı’dan korumak için Papa’dan yardım istemesi; Konstantinopolis Patrikliği’nin 1448 yılında Papa’nın Floransa’da Katolik ve Ortodoks birliğini sağlamak amacıyla topladığı din kurultayına katılmasını fırsat bilen, Papa’nın otoritesini asla tanımayan Rusya, kendi patrikliğini otosefal, yani bağımsız ilan etti. Çarlık güçlendikçe, Rusların Ortodoksluğun koruyucusu olduğu tezi de güçlendi. Ortodoksluğun tarihsel merkezlerinden biri olmayan Moskova Patrikhanesi, kendisinin dünyadaki en büyük Ortodoks cemaate sahip olduğunu, Türk topraklarında kalmış bir kilisenin kendisine gerçek anlamda liderlik yapamayacağını öne sürüyordu.
  • Son İmparator Konstantin Paleologos’un yeğeni Prenses Zoe Sofia, 1472 yılında Moskova Büyük Prensi İvan Vasilyeviç ile evlenince Paleologos Hanedanı Rusya’da devam ediyor, Üçüncü Roma Moskova’dır savı oluştu.
  • Bizans döneminde, patriğin ikametgahı Aya Sofya’nın güney cephesine bitişikti. 532 yılındaki Nika Ayaklanmasında Aya Sofya yanınca, Justinyen Aya Sofya’nın yapımı sırasında Patrikhane’yi Aya Sofya’nın batısındaki Theotokos Khalkoprateia Kilisesi’ne taşıtmıştır. Kilise yaklaşık 5 sene boyunca bu işlevi görmüştür. Kiliseden günümüze pek bir şey kalmamıştır.

 

Bizans İmparatorluğu 90| Dördüncü Haçlı Seferi ve Konstantinopolis’te Latin Krallığı 6

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • 1187 yılında Kudüs’ün Selahattin Eyyubi tarafından fethi ve Üçüncü Haçlı Seferinde yalnızca Akka şehrinin geri alınabilmiş olması, Kudüs’ün geri alınabilmesi için Dördüncü Haçlı Seferi’ni zorunlu kılar.
  • Kardeşi III. Aleksios Angelus Komnenos tarafından gözleri kör edilen İmparator II. İsaak Angelus ve oğlu Aleksios Angelus Anemas Zindanı’na atılmışlardı. Aleksios Angelus  hapisten kaçarak ablası İrene’nin kocası Swabia Prensi Philip’e sığınır ve babasının tahta iadesi için yardım ister. Karşılığında Haçlıların kutsal topraklara gitmesi için gerekli parasal yardımı yapmayı ve Konstantinopolis Patrikliği’ni Roma Kilisesi’ne bağlayacağını vaat eder. Philip bu isteği Haçlılara ve Venedik doçuna iletir. İstek uygun bulunur ve Dördüncü Haçlı Seferinin yönü Kudüs’ten Konstantinopolis’e çevrilir.
  • Kadıköy ve Üsküdar önüne gelen büyük savaş filosu başkentte şaşkınlık yaratır.
  • Haçlılar Galata bölgesine çıkartma yapıp oradaki kuleden (günümüze ulaşmamıştır) idare edilerek Haliç’in ağzını kapatan zinciri kaldırırlar, Venedik donanması Haliç’e girer ve saldırıya başlar. Blakhernai Sarayı’nın bir kısmı yanar. İmparator kaçar, kör II. İsaak Angelus ve oğlu IV. Aleksios Angelus müşterek imparator ilan edilir. Hazine bomboş olduğu için Aleksios Angelus söz verdiği parayı Haçlılara ödeyemez. Kaçan imparator hazineyi boşaltarak kaçmıştır. Halk konan yeni vergilerden, özellikle de Roma Kilisesi ile birleşme fikrinden çok rahatsızdır.
  • Venedikliler ve Latinler arasında yapılan çözüm bulmaya yönelik müzakereler tamamlanmadan Latinler Bizanslılara saldırır ve savaş başlar, şehir üçüncü kez ateşe verilir, yağma başlar. Aya Sofya’nın gümüş tırabzanları ve parmaklıkları sökülüp mabedin içine sokulan katır ve eşeklerle taşınır.
  • Altı Latin ve altı Venedikliden oluşan komite I. Baldwin’i (1204-5) Konstantinopolis’in ilk Latin imparatoru seçer. Bir Venedikli de patrik olur. Ama esas güç Venedik Doçu Enrico Dandolo’dadır.
  • Latin İmparatorluğu Trakya’nın bir kısmını, Kocaeli Yarımadası’ndan aşağı doğru (Bursa, İznik hariç), Balıkesir’i içine alarak Saroz Körfezi’ne kadar olan bölge ile Midilli, Sakız ve Sisam adalarını alır. Venedik ise Adriyatik kıyısındaki limanları, Ege adalarını, Girit ve Rodos’u, Gelibolu, Tekirdağ ve Marmara Ereğlisi ve Edirne’yi alırlar. Böylece Adriyatik, Ege ve Marmara sahillerinin kontrolü onların eline geçer. İmparator, Konstantinopolis’in 5/8’ine, Venedik ise 3/8’ine sahip olur. Önceleri Bizans imparatorları tarafından Venediklilere verilen ticari imtiyazlar da devam edecektir.

 

Çağdaş Sanata Varış 113| Sert Kenar Resmi

SERT KENAR RESMİ / HARD EDGE PAINTING

  • 1960’larda  ABD’de etkin olan ve Op Art’tan türemiş bir akımdır.
  • Nesnel olmayan bir anlayışla tuval geometrik form ve çizgilerle bölünür. Geniş renkli alanlar ve keskin formlar akımın temel özellikleridir.
  • Sanatçılar genellikle parlak metalik renkler ve akışkanlığından yararlanmak için akrilik boya kullanırlar.
  • Tuvali bantlarla geometrik form ve çizgilerle bölmüşler, keskin köşeler elde etmişler, boyayı uyguladıktan sonra bantları çıkarmışlardır.
  • Bu stil, Kasimir Malevich, Wassily Kandinsky, Theo van Doesburg ve Piet Mondrian’ın erken tarihli eserlerinden ilham almıştır.
  • Barnett Newman’ın (1905-1970) yüzey bütünlüğünü dikey ve yatay çizgilerle bölümlere ayırması  Hard Edge akımının habercisi olmuştur.
  • Sert Kenar ya da Kesin Sınır anlamına gelen bu eğilimde renk, kenarları net bir biçimde sınırlandırılmış yüzeyler içinde kullanılmıştır.
  •  Barnett Newman, Ad Reinhardt, Robert Motherwell 1960’larda Soyut Dışavurumculuk içinde yer alan bu eğilimin önemli temsilcileridir.
  • Hard Edge, Geç Resimsel Soyutlama ile Minimalizm arasında aracı bir eğilimdir.
  • Josef Albers,  Robert Indiana, Ellsworth Kelly,  Kenneth Noland, Ad Reinhardt,  Bridget Riley,  Jeffrey Steele, Frank Stella, Victor Vasarely bu akım ile ilişkilendirilen sanatçılardır.
Frank Stella,  Hatra I.,  1967. Geç Resimsel Soyutlama akımında sözünü ettiğimiz Frank Stella’nın bir Sert Kenar Resmi örneği. Fotoğraf:www.joniweyl.com

Frank Stella, Hatra I., 1967.
Geç Resimsel Soyutlama akımında sözünü ettiğimiz Frank Stella’nın bir Sert Kenar Resmi örneği.
Fotoğraf:www.joniweyl.com

  • 1928 doğumlu Robert Indiana, assamblaj sanatı, Sert Kenar Resmi ve Pop Art’a katkılarda bulunmuş bir sanatçıdır. “İşaretlerin ressamı” diye anılır. Amerikan kimliğinin, şahsi tarihinin, soyut olanın ve dilin gücünün ağır bastığı eserler vermiştir. Sahne kostüm ve dekoru da tasarlamıştır. Eserlerinde yazıyı kullanacak genç sanatçıların öncüsü olmuştur.
Robert Indiana, Love, Pul. Indiana’nın en ünlü eseri L0VE ilk olarak 1958’de Indiana’nın şiirlerinde ortaya çıktı. Daha sonra Sevgi Tanrı’dır (Love is God) yazan tablosunda, 1964 yılında ise kırmızı-yeşil-mavi renklerle MOMA için Noel kartı olarak kullandı. İlk kez 1973 yılında 8 cent’lik pulun üzerine basıldı ve LOVE pulları serisi devam etti. Pek çok teknikle tekrarladığı Love’ın serigrafik ilk üretimini 1966 yılında yaptı. Anıtsal Love heykelleri bir çok noktada yerini aldı, logo olarak kullanıldı.

Robert Indiana, Love, Pul.
Indiana’nın en ünlü eseri L0VE ilk olarak 1958’de Indiana’nın şiirlerinde ortaya çıktı. Daha sonra Sevgi Tanrı’dır (Love is God) yazan tablosunda, 1964 yılında ise kırmızı-yeşil-mavi renklerle MOMA için Noel kartı olarak kullandı. İlk kez 1973 yılında 8 cent’lik pulun üzerine basıldı ve LOVE pulları serisi devam etti. Pek çok teknikle tekrarladığı Love’ın serigrafik ilk üretimini 1966 yılında yaptı. Anıtsal Love heykelleri bir çok noktada yerini aldı, logo olarak kullanıldı.

New York, 6. Cadde’de iki Love heykeli.

New York, 6. Cadde’de iki Love heykeli.

Robert Indiana, Ahava, İbranice Love, 1977. Israel Museum Art Garden, Kudüs. Fotoğraf:www.flicker.com

Robert Indiana, Ahava, İbranice Love, 1977.
Israel Museum Art Garden, Kudüs.
Fotoğraf:www.flicker.com

 Robert Indiana, Art ed.3/8, 1972-1993. Fotoğraf:www.seavestcollection.org


Robert Indiana, Art ed.3/8, 1972-1993.
Fotoğraf:www.seavestcollection.org

Robert Indiana, The X-5, 1963. Bu yağlı boya eser 5 ayrı tuvalden oluşmaktadır. Fotoğraf:whitney.org

Robert Indiana, The X-5, 1963.
Bu yağlı boya eser 5 ayrı tuvalden oluşmaktadır.
Fotoğraf:whitney.org

 

Şehirler 2 | Edebi Şehirler

Yine aynı yazar, aynı kitabında çok hoşuma giden bir ayrım sunuyor.

  • Şiir Şehirler, diyor. Şiiri, sözün müziği olarak tanımlıyor. Bütün İtalyan kentlerini bu kategoride düşünüyor ama özellikle Venedik, Floransa, Napoli ve Verona’yı ayırıyor.
  • Sonra, Roman Şehirler,diyor. İçine girildiğinde kendimizi bir romanın örgüsü içinde hissettiğimiz yerlerden bahsediyor. Her roman şehrin farklı bir roman olduğunu; roman şehirlere sahip olunamayacağını, ancak onun esiri, kölesi veya figüranı olunabileceğini söylüyor. Tabii ki İstanbul’dan, Paris, Roma ve Moskova’dan söz açıyor.
  • Yazar sonra daha mütevazi kaderleri olan Hikaye Şehirlere geliyor. “Büyük tarihe” zaman zaman dahil olan, ama ömürlerinin çoğunda kıyıda kalan Bruges, Amsterdam, Potosi, Bursa, Bordeaux, Lyon gibi, yazarın tabiriyle, romanı olmadığı için hikaye ile yetinmek zorunda kalan şehirler. Her şehrin bir hikayesi olduğunu, ama bu kategoriye aldığı yerlerin hiç olmazsa bir kere büyük oynamış, parlak bir dönem yaşamış şehirler olduğunu söylüyor.
Dünyanın en büyük gümüş madenine sahip Bolivya sınırları içindeki Potosi. Zenginlik, 16. ve 17. yüzyılda buradan İspanya aracılığı ile Avrupa’ya akarak Sanayi Devrimini finanse etmiş, üç yüzyıl boyunca madende çalıştırılan And Dağları’nın yerlilerinden sekiz milyon kişi bu kölelikte hayatını kaybetmişti. Potosi, sömürgeciliğin pek konuşulmayan karanlık sayfalarından biri. Bugün hala Keçua halkı madenin dibinde İspanyollardan arta kalan eser miktardaki gümüş, çinko ve kalayı çıkarmaya çalışmakta ve bu uğurda çoğu hayatını kaybetmektedir. Yazarın Potosi’yi hikaye şehirler arasında sayma nedeni tabii ki bunlar değil. 17. yüzyılda 36 tane görkemli kilisesi, kumarhaneleri, dans akademileri, tiyatroları ile dünyanın en büyük ve en zengin şehirlerinden biri olması. Evlerin dekorunun ve giysilerin de bu zenginliği yansıtması. Dünyanın dört bir yanından lüks malların buraya akması. Gümüş sayesinde yoktan varolan, görkemli bir hikayenin ardından unutulmuşluk ve yalnızlığın içinde ömür tüketen bir şehir Potosi. Fotoğrafta Potosi, Sucre Mezarlığı. Fotoğraf: I am Rich Potosi, Stephen Ferry, The Monacelli Press, 1999.

Dünyanın en büyük gümüş madenine sahip Bolivya sınırları içindeki Potosi. Zenginlik, 16. ve 17. yüzyılda buradan İspanya aracılığı ile Avrupa’ya akarak Sanayi Devrimini finanse etmiş, üç yüzyıl boyunca madende çalıştırılan And Dağları’nın yerlilerinden sekiz milyon kişi bu kölelikte hayatını kaybetmişti. Potosi, sömürgeciliğin pek konuşulmayan karanlık sayfalarından biri. Bugün hala Keçua halkı madenin dibinde İspanyollardan arta kalan eser miktardaki gümüş, çinko ve kalayı çıkarmaya çalışmakta ve bu uğurda çoğu hayatını kaybetmektedir.
Yazarın Potosi’yi hikaye şehirler arasında sayma nedeni tabii ki bunlar değil. 17. yüzyılda 36 tane görkemli kilisesi, kumarhaneleri, dans akademileri, tiyatroları ile dünyanın en büyük ve en zengin şehirlerinden biri olması. Evlerin dekorunun ve giysilerin de bu zenginliği yansıtması. Dünyanın dört bir yanından lüks malların buraya akması. Gümüş sayesinde yoktan varolan, görkemli bir hikayenin ardından unutulmuşluk ve yalnızlığın içinde ömür tüketen bir şehir Potosi.
Fotoğrafta Potosi, Sucre Mezarlığı.
Fotoğraf: I am Rich Potosi, Stephen Ferry, The Monacelli Press, 1999.

  • Dekor Kentler temasını yoktan var edilen, Pekin, Londra, Petersburg ve Brasilia gibi iradi bir plana göre şekillendirilmiş, tasarlanmış, üretilmiş bir görkemin kente imgesini verdiği yerler üzerine kuruyor. Bu kentlerin, kuruluşlarındaki iradeyi geçerli kılmaya devam ederek dekor kentlere dönüştüklerini öne sürüyor.
  • İçinde yaşayanları değil ama ziyaretçilerini, yabancıları büyüleyen, alıştıkça büyüsünü kaybetse bile sevgi ve hayranlığın devam ettiği İstanbul, Cenova, Kudüs, Urfa, Mardin, Hong Kong gibi Büyü Şehirlerden bahsediyor. Yokuşların ve dar sokakların bir şehrin büyüsünün başlıca unsurları olduğunu söylüyor.
Cezayir’in Kasbah şehri Mehmet Ali Kılıçbay için büyü şehirlerden biri. Fotoğraf:www.bbc.com

Cezayir’in Kasbah şehri Mehmet Ali Kılıçbay için büyü şehirlerden biri.
Fotoğraf:www.bbc.com

  • Bazı şehirlerin büyünün ötesine geçip, günün her saatinde başka bir kılığa bürünen Rüya Şehirler olduğunu,  göl şehirlerinin bu sınıflamaya girdiğini söyleyip Van, Hamburg, Chicago ve İsviçre’nin göl şehirlerini bu kategoride sayıyor.
  • Ardından dünyada yerleşim yerlerinin çoğunluğunu meydana getiren Kışla Kentler/Yatakhane Kentler/Hapishane Kentler adını verdiği kalabalık grup geliyor. Türkiye’deki şehirlerin %90’ını; Üçüncü Dünya kentlerinin, ABD ve Rus kentlerinin tümünü bu kategoriye sokuyor. Bunları, tarihin anarşisinden nasibini almamış, üslupsuz, zevksiz bina yığıntıları olarak nitelendiriyor.

 

Bütün bu görüşler elbette Kılıçbay’ın sübjektif değerlendirmeleri. Ancak bir şehri gezerken aklımıza gelmeyecek değerlendirmeleriyle ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum. Yazarın da belirttiği gibi kavramların/sınıflamaların aynılaştırma gibi zararları olmakla birlikte, sentez veya analiz yapabilmek için kavramlara muhtaç olduğumuz düşünülürse, bu da yeni ve şiirsel bir perspektif.

İki blog yazısı ile kitaptan bölümler/özetler aktarmaya çalıştım. Ama kitap baştan sona okununca tabii ki daha keyifli. Tavsiye ederim.

Bana kitabı tavsiye eden dostum Nükhet Hızıroğlu’na teşekkür etmiştim, kim bilir, belki siz de bana teşekkür edersiniz.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Şehirler ve Kentler, Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, 2000.
  • I am Rich Potosi, Stephen Ferry, The Monacelli Press, 1999.
  • The Splendors of Potosi, Eduardo Galeano, The Monacelli Press, 1999.