Etiket arşivi: Krakow

Şiddet 62| Devlet Şiddeti 8

  • Psikiyatr ve filozof, önemli bir Nazi karşıtı düşünür olan Karl Jaspers’in (1883-1969) öğrencisi, arkadaşı ve izleyicisi Alman siyaset bilimci Hannah Arendt (1906-1975), sıradan insanların gaddarca davranabilme nosyonunu dile getirmek için kötülüğün sıradanlığı terimini yaratmıştır. Eğer kötülük yaygın ve sıradan ise buna ilişkin farkındalık pek yaygın değildir. Nuremberg Duruşmalarında Müttefikler, iki düzine Nazi liderini pek çok psikiyatr ve psikolog aracılığıyla iki yıl boyunca kapsamlı kişisel mülakatlar ve psikolojik testlerle değerlendirmeye tabi tuttular. Bu değerlendirmeler, Nazi liderlerinin, akıl hastası olmayan, zihinsel olarak sağlıklı, normal insanlar olduklarını ortaya koydu. Bu sonuç, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezine iyi bir örnektir.
  • En sağlıklı olanların bile içinde pusuda bekleyen bir şiddet vardır. İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanılan sivil itaatsizlik, Gandi’nin görüşüne göre, şiddetin tam yokluğu değil, kişinin kullanmayı gayet iyi bildiği askeri taktiklerin reddedilmesi anlamını taşır. Anlamlı karşı çıkış, keyfi şiddete karşı şiddet kullanmama değil, disiplinli şiddet kullanmaya karşı disiplinli şiddet kullanmamadır.

Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya. Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük. Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya.
Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük.
Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Fransız düşünür Michel Foucault’nun (1926-1984) kuramına göre iktidar artık disiplin ve biyo iktidar şeklinde varlık bulmaktadır. Ona göre iktidarın mikro fiziği norm ve alışkanlık oluşturan, niteleyen, ölçen, biçen, derecelendiren süreçlerden oluşur. Biyo iktidar üreme, doğum ve ölüm oranı, sağlık düzeyi, yaşama süresi konusunda müdahaleci önlemlerin alındığı, düzenleyici kontrollerin yapıldığı iktidar teknolojisidir. Foucault, savaşların tüm nüfus/bir halk adına yürütüldüğünü ve bu savaşların bir hükümdar adına yürütülenlerden çok daha fazla öldürücü şiddet ortaya çıkardığını söyler.
  • Modern biyo politiğin en tipik alanı toplama kamplarıdır.
Şengal Dağı’ndan Mavi Bir Natürmort, Rezzak İlge, 2016. Sanatçı eserlerinde tarihteki katliam ve soykırımları konu alıyor. Özellikle Yezidilerin maruz kaldığı yetmiş üç katliama değiniyor. Yezidilikte düşmüş melek olarak bilinen Melek-i Tavus’u temsil eden tavus kuşu renkli; yaban domuzları ise, hoşgörüsüz, baskıcı, ataerkil iktidarı kınamak adına renksiz olarak betimleniyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Sarsılan İmge - Pera Müzesi, 2018.

Şengal Dağı’ndan Mavi Bir Natürmort, Rezzak İlge, 2016.
Sanatçı eserlerinde tarihteki katliam ve soykırımları konu alıyor. Özellikle Yezidilerin maruz kaldığı yetmiş üç katliama değiniyor. Yezidilikte düşmüş melek olarak bilinen Melek-i Tavus’u temsil eden tavus kuşu renkli; yaban domuzları ise, hoşgörüsüz, baskıcı, ataerkil iktidarı kınamak adına renksiz olarak betimleniyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Sarsılan İmge – Pera Müzesi, 2018.

  • Michel Foucault’nun itaatkar bedenler dediği politik şiddet varlığını bedenlerde göstermektedir. İktidarın tüm denetimi bedenlerde okunabilir.
  • Asker bir kişi, bir birey olmaz: tam uyuşum içinde kusursuz bir çekirdeğin bir ögesi olabilir. Bu kusursuz ya da neredeyse kusursuz çekirdeğin harcı düşmanlıktır. Aynı hedefe yönelik ortak bir düşmanlık.
  • “Ordu, kökü olmayanlara kök sunar hep. Yeryüzünün en konuksever kulübüdür, kararsızlıklarını, başarısızlıklarını yerleştirecek bir otel arayanlar için bir günahkarlar sığınağıdır, üstelik herkese açıktır. Başta sudan çıkmış balıklara. Yatacak bir yatak, yemek yiyecek bir masa, çene çalacak bir arkadaş sağlar onlara. En önemlisi, senin yerine karar verir: bugününü düzenler, yarınını hazırlar. Gelecek, bir ikilem olmaktan çıkar orduda. Kışla evin, yurdun olur.” (İnşallah, O. Fallaci)
  • Vietnam’da işkenceciler mahkumlara şöyle diyordu: “Konuşursan, seni şerefinle kurşuna dizeceğim. Konuşmazsan bir kamyon altında ezdireceğim ve sonun onursuz bir ölümle gelecek” diye yazıyor Fallaci, Bir İnsan adlı eserinde.
  • 2005’te Fransız banliyö ayaklanmalarında binlerce araba yandı. Žižek bu tür olayları flaş mob’ların (bir anlık güruh) radikal karşıtları olarak görüyor. Žižek, 1968’i vizyonu olan bir ayaklanma olarak görürken, 2005 olaylarını herhangi bir vizyon iması, protestocuların getirdiği bir talebi olmayan, yalnızca tanınma ısrarı taşıyan bir eylem olarak görüyor ve bu tür hiçbir şey talep etmeyen şiddet içeren protesto eylemlerine protestonun sıfır seviyesi adını veriyor.

 

 

İnanç Dosyası 40 | Judaism 8

During all these periods of exile, Zion, the traditional name for Jerusalem, was never totally forgotten. This city, whatever name was used for it – whether Holy City, Jerusalem or City of David – was always at the focal point of Jewish prayer. Actually, Jerusalem is of importance for three great religions; it is the city built in the Jewish King David’s reign, the place where Jesus Christ was crucified, and the site of Mohammed’s legendary ascension into Heaven.

Jerusalem – Before the  Pesach (Passover)  Prayer service

Jerusalem – Before the Pesach (Passover) Prayer service

The Magen David (shield of David, or as it is more commonly known, the Star of David) is the symbol most commonly associated with Judaism today, but it is actually a relatively new Jewish symbol. It is supposed to represent the shape of King David’s shield (or perhaps the emblem on it), but there is really no support for that claim in any early rabbinic literature. For example, some note that the top triangle strives upward, toward G-d, while the lower triangle strives downward, toward the real world. Some note that the intertwining makes the triangles inseparable, like the Jewish people. Some say that the three sides represent the three types of Jews: Kohanim, Levites and Israel. While these theories are theologically interesting, they have little basis in historical fact. The symbol is a common one in the Middle East and North Africa, and is thought to bring good luck. It appears occasionally in early Jewish artwork, but never as an exclusively Jewish symbol. The nearest thing to an “official” Jewish symbol at the time was the menorah. In the middle ages, Jews often were required to wear badges to identify themselves as Jews, much as they were in Nazi Germany, but these Jewish badges were not always the familiar Magen David. In the 17th century, it became a popular practice to put Magen Davids on the outside of synagogues, to identify them as Jewish houses of worship in much the same way that a cross identified a Christian house of worship. The Magen David gained popularity as a symbol of Judaism when it was adopted as the emblem of the Zionist movement in 1897, but the symbol continued to be controversial for many years afterward. When the modern state of Israel was founded, there was much debate over whether this symbol should be used on the flag. Today, the Magen David is a universally recognized symbol of Jewry. It appears on the flag of the state of Israel.(Jewish Virtual Library)

Kazimierz, tells a concise, typical Jewish history.

Kazimierz is a historical district of Kraków, Poland; best known for being home to a significant Jewish community from the 14th century on until the Holocaust in the Second World War.

Jews had played an important role in the Kraków regional economy since the end of 13th century, granted the freedom of worship, trade and travel in 1264. King Casimir III of Poland  declared the two western suburbs of Kraków to be a new town named after him, Kazimierz in 1335. The Jewish community in Kraków had lived undisturbed alongside their Christian neighbours under the protective King Kazimierz III.  In early 15th century some dogmatic clergy began to push for less official tolerance. Accusations of blood libel by a fanatic priest in Kraków led to riots against the Jews in 1407 even though the royal guard hastened to the rescue. Some Jews moved to the area, the oldest synagogue building standing in Poland was built in Kazimierz at around that time, either in 1407 or 1492, an Orthodox fortress synagogue called the Old Synagogue.  In 1494 a disastrous fire destroyed a large part of Kraków. In 1495 the Polish king Jan I Olbracht transferred Krakow Jews to Kazimierz, which gave rise to its once bustling Jewish quarter and a major European center of the Diaspora for the next three centuries. With time it turned into virtually separate and self-governed Jewish Town, which became the main spiritual and cultural centre of Polish Jewry, represented only about one fifth of the geographical area of Kazimierz, but nearly half of its inhabitants. As refugees from all over Europe kept coming to find the safe haven here, its population reached 4,500 by 1630. The golden age of the Jewish Town came to an end in 1782, when the Austrian Emperor Joseph II disbanded the executive board that was chosen to run the autonomous Jewish community. In 1791, Kazimierz lost its status as a separate city and became a district of Kraków. The richer Jewish families quickly moved out of the overcrowded streets of eastern Kazimierz. Because of the injunction against travel on the Sabbath, however, most Jewish families stayed relatively close to the historic synagogues in the Old Town, maintaining Kazimierz’s reputation as a “Jewish district” long after the concept ceased to have any administrative meaning.  In 1822, the walls were torn down, removing any physical reminder of the old borders between Jewish and Christian Kazimierz. By the 1930s, Kraków had 120 officially registered synagogues and prayer houses scattered across the city and much of Jewish intellectual life had moved to new centres like Podgórze. In March 1941 the German war administration forced all Krakow Jews to resettle in the newly created ghetto north of the Kazimierz area. The Nazis liquidated it only two years later on March 13, 1943. Most of the 17,000 ghetto inhabitants perished in the Nazi concentration camps, such as Auschwitz-Birkenau and Krakow’s Plaszow.

The eastern half of Kazimierz, one still finds a unique atmosphere of the Jewish past. The Old Synagogue, dating back to the 15th century and rebuilt to Renaissance tastes in the 1560s.

The eastern half of Kazimierz, one still finds a unique atmosphere of the Jewish past. The Old Synagogue, dating back to the 15th century and rebuilt to Renaissance tastes in the 1560s.

The interior of the Old Synagogue , now housing a Jewish History museum.

The interior of the Old Synagogue , now housing a Jewish History museum.

The garden of Isaac's Synagogue, 17th century, Baroque.

The garden of Isaac’s Synagogue, 17th century, Baroque.

The interior of Isaac’s Synagogue.

The interior of Isaac’s Synagogue.

Remuh cemetry by the Remuh Synagogue was named after the nickname of famous 16th-century rabbi and religious writer Moses Isserles. Even today pious Jews keep coming to pray at his grave and the graves of their other great men who were buried here. The cemetery was used from 1551 to 1800. Its hundreds old tombstones, dating mostly from the Renaissance, as well as its history and surroundings make the Remuh Cemetery one of Europe's most interesting.

Remuh cemetry by the Remuh Synagogue was named after the nickname of famous 16th-century rabbi and religious writer Moses Isserles. Even today pious Jews keep coming to pray at his grave and the graves of their other great men who were buried here. The cemetery was used from 1551 to 1800. Its hundreds old tombstones, dating mostly from the Renaissance, as well as its history and surroundings make the Remuh Cemetery one of Europe’s most interesting.

Interior of Remuh Synagogue l6th century, Renaissance style.

Interior of Remuh Synagogue l6th century, Renaissance style.

The interior of the Tempel Synagogue. Tempel Synagogue is an active one. Designed in the 1860, at a time Krakow was a part of the Austro-Hungarian Empire.

The interior of the Tempel Synagogue. Tempel Synagogue is an active one. Designed in the 1860, at a time Krakow was a part of the Austro-Hungarian Empire.

After the Second World War, Kazimierz was neglected by the communist authorities. However, since 1988, now a popular annual Jewish Cultural Festival has drawn people back to the heart of the Jewish Town and re-introduced Jewish culture to a generation of Poles who have grown up without Poland’s historic Jewish community. In 1993, Steven Spielberg shot his film Schindler's List largely in Kazimierz (in spite of the fact that very little of the action historically took place there) and this drew international attention to Kazimierz. Since 1993, there have been parallel developments in the restoration of important historic sites in Kazimierz and a booming growth in Jewish-themed restaurants, bars, bookstores and souvenir shops. Not only that, there are also Jews returning to Kazimierz from Israel and America. Kazimierz with Krakow, is having a booming growth in Jewish population recently.

After the Second World War, Kazimierz was neglected by the communist authorities. However, since 1988, now a popular annual Jewish Cultural Festival has drawn people back to the heart of the Jewish Town and re-introduced Jewish culture to a generation of Poles who have grown up without Poland’s historic Jewish community. In 1993, Steven Spielberg shot his film Schindler’s List largely in Kazimierz (in spite of the fact that very little of the action historically took place there) and this drew international attention to Kazimierz. Since 1993, there have been parallel developments in the restoration of important historic sites in Kazimierz and a booming growth in Jewish-themed restaurants, bars, bookstores and souvenir shops. Not only that, there are also Jews returning to Kazimierz from Israel and America. Kazimierz with Krakow, is having a booming growth in Jewish population recently

Jewish burials take place as soon as possible after death. The body is washed, dressed in a white shroud, and placed in a plain wooden coffin with no ornaments. The deceased is carried to the grave, and biblical and liturgical verses are chanted by the rabbi as he leads the funeral procession to the graveyard. As the coffin is lowered into the grave, the male mourners help fill the grave with earth. Prayers are recited. This is the Jesefov Synagogue and the cemetery in Prague.

Jewish burials take place as soon as possible after death. The body is washed, dressed in a white shroud, and placed in a plain wooden coffin with no ornaments. The deceased is carried to the grave, and biblical and liturgical verses are chanted by the rabbi as he leads the funeral procession to the graveyard. As the coffin is lowered into the grave, the male mourners help fill the grave with earth. Prayers are recited.
This is the Jesefov Synagogue and the cemetery in Prague.

 

Sivil İtaatsizlik

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Haksız Yönetime Karşı, Henry David Thoreau, Cumhuriyet Dünya Klasikleri
  • Efendiliğin Reddi, Tarık Aygün, Versus
  • Sivil İtaatsizlik, Doç. Dr. Şükrü Nişancı, Etkileşim

Siyasal iktidarların sınırlandırılması yönündeki çabalar iktidar olgusunun ortaya çıkışına kadar geri götürülebilir. Ama tam anlamıyla bir direnme teorisi ve pratiği ancak Aydınlanma Dönemi ile ortaya çıkabilmiştir.

MÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Konfüçyüs’e göre devlet yönetiminde güven ve ahlak esas olmalıdır. Böyle olmayan bir hükümet  er-geç düşmeye mahkumdur. Hatta halk, ahlaksız ve kötü yöneticilere karşı koyabilir. Devletin sahip olduğu güç, despotluktan uzak kalmalıdır. Konfüçyüs, halkı itaatli kılmak için ne yapmalı sorusuna, “Doğruluktan ayrılma, yanlışları düzelt, yoksa halkın sana itaat etmemesine katlanmak zorunda kalırsın” cevabını vermiştir.

MÖ 5. yüzyılda yaşayan Sokrates, eylemlerinde daima açık bir yol takip etmek, şiddeti değil, iknayı benimsemek ve doğruluğuna inandığı amaç uğruna, her türlü cefaya hazır olduğunu ortaya koymak suretiyle bir sivil itaatsizlik prototipi olmuştur. Sokrates’in davası, yasa ile değil, yasayı uygulayan yargıçlara yönelikti. Devletin buyurduğuna uymalıyız derken, içindeki, vicdan adını verdiği sese uyarak direnmesi gerektiğini düşünmüş ve bunu uygulamıştır.

Zulme karşı direnme hakkının kabul edildiği pozitif hukuk metinlerinin başında İngiltere’de ilan edilen 1215 tarihli Magna Carta-Özgürlükler Bildirgesi gelir. Bunda direnme hakkı, tek tek bireylere değil, belli sınıflara, soylulara tanınmıştır.

17. yüzyılda toplumun kendiliğinden örgütlenme yeteneğine sahip olabileceğini ileri süren Liberalizm felsefesi, toplum, ulus, devlet karşısında bireyin önceliğini vurgulamıştır. Aynı yüzyılda Locke, hükümet ciddi ve sürekli olarak güveni ihlal ederse, halkın ona karşı direnme hakkının gündeme geleceğini; hükümetlerin insanların doğal haklarına saygılı oldukları ölçüde itaat edilmeyi hak edeceklerini; yönetenlerin, kanundan doğan haklarını kanuna aykırı olarak kullanamayacaklarını belirtmiştir.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş. Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş.
Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

18. yüzyılda Hume, sözleşmenin ancak insanlar itaatin faydalı olduğuna inanmaları halinde mümkün olabileceğine dikkat çekmiştir. İnsanların memnun olmadıkları hükümetler yüzünden her şeylerini terk ederek başka yerlere gitme alternatifine sahip oldukları doğrultusundaki tezlerin yanlış ve tutarsız bir mantığa dayalı olduğunu kanıtlamaya çalışmış, kanunlar genel refahlarını olumsuz yönde etkiliyorsa insanların itaatsizliği tercih etme haklarının olabileceğini savunmuştur. Genel faydayı artırıyorsa itaatin bir gereklilik olarak ortaya çıkacağını belirtmiş, bu görüşleri ile 1776 Amerikan ve 1789 Fransız Devrimlerini hazırlayan faktörler üzerinde etkili olmuştur. Montesquieu (1689-1775), güçler ayrılığı ilkesini ortaya attıktan sonra etkili bir anayasa düşüncesi ortaya çıkabilmiştir. Montesquieu, böyle bir kurumsal yapıda baskının ortaya çıkamayacağına o denli güvenmiştir ki, direnme konusunda hiçbir bilgi vermemiştir.

Bireyi kendi içinde bir değer olarak kabul edip ona direnme hakkı veren ilk pozitif metin 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi olmuştur. Aynı şekilde, Fransa’da ilan edilen 1789, 1793 ve 1945 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nde baskıya karşı direnme hakkından bahsedilmiştir.

Devleti, Tanrı kutsallığına yücelten idealist düşüncede velinimet olan devlete karşı, direnme hakkı tanınmamıştır. Yasalara karşı itaatsizliği haklı çıkaracak hiçbir gerekçe olamaz. İdealist düşüncenin filozofu Hegel’e (1770-1831) göre “devlet aklı,” bir devletin bekası için alınacak tedbirlerin, muhatapları nezdinde nasıl değerlendirildiğine bakılmaksızın, yapılmasını öngörür. Bu anlayış ise hukuk devletini değil, devletin hukukunu tarif eder. “Devlet aklı”nın kökleri, Machiavelli’ye kadar geri götürülebilir.

Henry David Thoreau (1817-1862), köleliği  ve Meksika’ya açtığı haksız savaşı sürdürüyor diye, Amerikan yönetimi ile ilişkisi olmadığını vurgulamak için vergi ödemeyip hapse atılıyor. “Haksız Yönetime Karşı” adlı 1848’de yayımlanan yapıtında salık verdiği karşı koyma savaşsız, bıçaksız, kamasız bir direnmedir. Thoreau, ayrıca ilk dayaksız eğitim sistemini uygulayan özel okulu açan ve kölelik sorununu kendine ilk dert edenlerden biridir. Özetle söylersek, yönetimin insana saygıyı esas alması gerektiğini savunur.

Duguit (1859-1928), direnme hakkını, hürriyetlerin korunmasında başvurulabilecek hukuki yollardan biri olarak görür. Devleti, kuvvetlilerin üstünlüğünü garanti eden örgütlü bir aygıt olarak tanımlar. Yönetenlerin iradelerinin ancak objektif hak kaidelerine uygun olmaları halinde meşru bir tasarruf olarak sayılabileceğini iddia eder. Bu irade, daima sosyal dayanışmayı geliştirme çabasında olmalıdır. Duguit, kamu gücünün meşruluğunu yöneltildiği amaçta aramıştır.

Hem Hıristiyanlığın hem de devletin ürettiği şiddetten nefret eden Tolstoy, sivil itaatsizlik eylemlerinin destekleyicisi olmuştur. Tolstoy ve Thoreau’nun erdem ve etiğe yaptığı vurgulardan etkilenen Gandhi, Thoreau’nun öğretisini önce Güney Afrika’da, sonra da 1915-1945 yılları arasında Hindistan’da uygulamış, büyük bir başarı elde etmişti. Aslında Thoreau, bu sessiz direnme yolunu Hint kaynaklarından, özellikle Bhagavad-Gita’dan esinlenerek ortaya koymuştu. Yurttaşlarını haksız bir yönetime karşı tek tek karşı durmaya çağıran Thoreau’ya karşılık, Gandhi çağrıyı ulusa mal edip İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanmıştı. Gandhi tam otuz yıl boyunca şiddetten uzak durmuştur. Batı tarzı giyime yönelik protesto, yerli kumaş üretiminin yerleştirilmesi çabası, işbirliği yapmama, yasalara uymama, dayatılan toplumsal işbölümü ve hiyerarşiyi reddetme, çivit ekimine bağlı direniş, tuz yasasına karşı yürüyüş gibi eylemler  İngiliz İmparatorluğu’na karşı yürütülen mücadelenin önemli adımlarını  oluşturdu. Doğrudan eylem felsefesi üzerine yükselen yeni mücadele tarzı, Hindistan sınırlarını aşarak, pek çok ülkede ve özellikle 1950’lerdeki Siyah Hareketi sırasında ABD’da Martin Luther King önderliğinde yeni bir ivme kazandı.

Dünyanın hemen her yerinde “kendin yap” anlayışının, 1968 ile hız kazanması ve 1980’lerin sonrasında gittikçe daha çok taraftar bulması, sıradan insanların kendi yaşamları ile ilgili her alanda gittikçe daha aktif müdahalesi, örgütlü doğrudan eylem pratikleri, bugün tüm dünyada hemen her türlü yönetim biçiminde uygulanabilen, sistemden rahatsızlık duyan hemen herkesin katılabileceği, farklı bir muhalefet tarzı haline gelmiştir. Grevler, oturma eylemleri, sokak gösterileri, savaş karşıtı eylemler, üniversite işgalleri, vicdani red kampanyaları, çiçek taşıma eylemleri, sanatçıların tiyatro işgalleri, ırkçılık karşıtı gösteriler, anti-nükleer mücadele, çevre hareketi, kayıp yakınlarının eylemleri ve benzerleri, şiddeti sevmeyenlerin, şiddet kullanmayacak olanların, statükoya sahip çıkmayanların eylemleridir. Sivil itaatsizlik günlük her olayın, sıradan her pratiğin sorgulanmasıdır. En baskıcı rejimlerde de uygulanma şansı olan sistem dışı tek eylem biçimidir. Önemli olan, suç ortağı olmamak için eylem yapabilmektir.

Yazımızı Gandhi’nin şu sözleriyle bitiriyoruz; ” Yanlış yolda gidiyorsanız hızın bir önemi yoktur.