Etiket arşivi: Konfüçyüs

Cehalet

Fotoğraf: Güzel Sözler

Fotoğraf: Güzel Sözler

  • 1990’lı yılların sonunda yapılan Gallup araştırmasına göre “Güneş mi dünyanın etrafında dönüyor, dünya mı güneşin ?” diye sorulduğunda beş Amerikalıdan biri güneşin dünyanın etrafında döndüğünü söylemiş. Almanları %16’sı, İngilizlerin %19’u da aynı fikirde.
  • Umberto Eco: Londra’da yapılan bir anket, soru yöneltilenlerin dörtte birinin, Churchill ile Dickens’ın hayali kişilikler, Robin Hood ile Sherlock Holmes’un ise yaşamış kişiler olduğuna inandıklarını gösterdi. (Kitap, 2009’da basılmış. )
  • Jean-Claude Carriére: Bilmenin sahiden önemli olduğuna inanıyor musunuz?
  • Umberto Eco: Esas olduğuna inanıyorum.

Yararlanılan Kaynak

  • Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın; Umberto Eco ve Jean-Claude Carriére; Can Yayınları, 2010.

 

Japonya 7 | Aile

  • Aile kavramları Konfüçyüs’e çok yakındır. Konfüçyüs’ün klasiklerinden “Hayırlı Evlat”ın okunması adet olmuş, kitap 16. yüzyıldan beri  her evde yer almış, Konfüçyüs’ün görüşleri anayasanın da temelini oluşturmuştur.
  • Hane yönetiminin simgesi pirinç kaşığıdır. Erkeğin annesine, sonra büyük oğlun karısına aittir.
  • Ailenin her durumda önceliği vardır.
  • Ailenin adının devamı çok önemsenir.

  • Kadın, erkek ve çocuk giysisi kimononun kolu cep vazifesi görür. Kimononun altına giyilen pantolona hakama denir. Kimono ipek olur. Pamuklu olanına yukata denir. Japon kültürüne, “sarma kültürü” (wrapping culture) diyorlar: Sar, dola, katla, bağla ( Wrap, fold and tie). Kimono, origami vs.
  • Meici yasalarında aile töresine ayak uydurmayan aile kütüğünden silinebilirdi.
  • Geniş aile saygınlığın simgesidir.
  • 1947 Anayasası ile sınıf ve aile ayrıcalıkları kaldırılmış.
  •  İsimle hitap yoktur, hep soyadı ile hitap edilir ve sonuna bay ve bayan demek olan san eki konur. Çocuklar bile arkadaşlarına soyadı + san ile hitap ederler.
  • Otosan – baba, okasan anne. Eşler birbirine böyle hitap eder.
  • Erkeğin cinsel meselerle ciddi olarak  ilgilenmeden evlenmesi tercih edilir.
  •  Düğün töreni Budist, Şinto veya Hıristiyan usulune göre yapılabilir, dini inanç ile ilgili değildir. Gelin üç kıyafet giyer: Kimono, renkli tuvalet, gelinlik. Düğünde müzik olabilir ama dans yoktur. Önce dini tören sonra düğün yapılır. Yeni evlilere para hediye edilir, takı olayı yoktur. Para miktarı uğur için tek sayı olmalıdır. Misafirler ayrılırken hediye verilir. Davetliler beyaz giymez, erkekler gümüş veya beyaz kravat takar. Nikahtan yıllar sonra yapılan düğün de olur.
Kyoto’da Heian Cinca’da rastladığımız Japon gelin ile batılı damadın geleneksel tören sonrası fotoğraflarını çekmiştik.

Kyoto’da Heian Cinca’da rastladığımız Japon gelin ile batılı damadın geleneksel tören sonrası fotoğraflarını çekmiştik.

  • Cenazede siyah giyilir, takı olarak altını olmayan inci kolye takılır. Ölen kişinin ailesine para verilir. Cenaze iki gün sürer. Ölen ikinci gün yakılmak üzere gönderilir. Törene katılanlara hediye verilir (kuru yosun, kek vs.), hediye paketinde tuz olur. Eve girmeden omuzlarından bu tuzu döküp, arınıp eve girerler. Tuz Japonya’da kötülüklerden, kötü ruhlardan, negatif enerjiden korunmak için kullanılır. Tuzun en iyi temizleyici, arındırıcı olduğuna inanılır.
  • Küllerin mezara konulmasında sadece aile üyeleri bulunur.
  • Ceset kaldırınca odanın da kötü ruhlardan arındırılması gerekir. Çarşaflar, yatak, mobilyalar, tatamiler yakılır.
  • Japonlar  ölen kişilerin Tanrı seviyesine yükseldiğine inanır ve o nedenle  onlardan yardım talep ederler. Mezara küller konur. Ölen kişin boyun külü tapınakta saklanır, bu iş için tapınağa para ödenir. Kanunen ölülerin gömülmesi yasaktır.
  • Aile reisi önemli bir mesele olduğu zaman aile meclisini toplar.
  • Çin’de geleneksel olan ( ÇHC’den önce ) çok kadınla evlenme nizamı, ki bir Doğu adetidir, asla Japonlara ait bir nizam değildir. Onlar aile mükellefiyetini beşeri duygulardan ayırır.
  • Boşanma halinde erkeğin gelirinin yarısı kadar nafaka tahakkuk ediyor. Çok  boşanma olmuyor. İki taraf da boşanmak isterse mahkemeye gerek yok, iki şahit önünde belediyeden alınan boşanma kağıdını mühürlüyorlar dördü de, kağıt belediyeye bırakılıyor, bitti.
  • Japon kişilik yapısında güçlü bir libido ( yasaklanmış doyumsuzluklar) yerine güçlü bir üst- ben’e ( aileye, işyerine saygıya ) rastlanır.

 

İki Kültür Adamı

Kültür, bir toplumun tüm bilgileri, moral değerleri, kanunları, gelenekleri, fikirleri, dini inançları, batıl itikatları, sanatı, yaratıcılığı ve yeniliklere açıklığı ile ilgilidir.

Bazı gelenekleri ve değerleri yeri geldikçe reformlarla şekillendiremeyen toplumlarda kültür düzeyi daima sınırlı kalacaktır.

Kültür, eğitim ve disiplin düzeyini, toplumsal tecrübeleri, sosyal değerleri, entelektüel gelişimleri ve yaratıcılığı içeren bir bütündür. Kültür seviyesi, ifade edilen tüm değerlerin gelişimine ve birey ile toplumun sosyal ve ekonomik refahına da bağlıdır. Eğitim sisteminde yaratıcılığı öne alarak kültürü zenginleştirmek mümkündür.

İsveçli yazar Selma Lagerlöf, kültür, insanın öğrendiği her şeyi unuttuktan sonra geriye kalandır, demiştir. Kalanı, durmadan beslemek kültürün ölmezliği ve sürekliliği bakımından önemlidir.

Sartre’a göre kültürlü insan, dünyadaki durumunu anlamasına yarayan bilgi ve yolları edinmiş kişidir. Vedat Günyol’a göre ise, kafasını ve yüreğini dünyaya ve çağına, çağdaşlarına açan insandır.

Çağını yüreğinde yaşayıp özümsemiş insanların yaşam biçimlerinden, dünyaya bakış açılarından, deneyimlerinden kaynaklanan bir üründür uygarlık.

Konfüçyüs, kültürlü ve uygar insanı üstün tutarak, o, önce düşüncelerini eyleme geçiren, sonra da davranışlarına uygun olarak konuşan kimsedir, der.

Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfasındaki yazılarını takip ettiğim Oktay Ekinci’nin genç yaştaki vefatı beni çok üzdü. 18 Ekim tarihli Zeynep Oral’ın “..iki gündür sensiz kalan kentler için, sensiz kalan çevre için, sensiz kalan doğa için ağlıyoruz” diye başlayan yazısını okuyunca bu kültür adamı için, kültürü yazmak istedim. Yukarıdaki tüm tanımlamalara uyan Ekinci’nin kaybı, büyük bir kayıp olmuştur.

Başka bir kültür adamını, geçenlerde kaybettiğimiz Tuncel Kurtiz’i de bu vesileyle anmak isterim. Bağdat Caddesi’nde görüp beğendiğim panoyu görüntülemiştim. Paylaşıyorum.

 

 

Sivil İtaatsizlik

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Haksız Yönetime Karşı, Henry David Thoreau, Cumhuriyet Dünya Klasikleri
  • Efendiliğin Reddi, Tarık Aygün, Versus
  • Sivil İtaatsizlik, Doç. Dr. Şükrü Nişancı, Etkileşim

Siyasal iktidarların sınırlandırılması yönündeki çabalar iktidar olgusunun ortaya çıkışına kadar geri götürülebilir. Ama tam anlamıyla bir direnme teorisi ve pratiği ancak Aydınlanma Dönemi ile ortaya çıkabilmiştir.

MÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Konfüçyüs’e göre devlet yönetiminde güven ve ahlak esas olmalıdır. Böyle olmayan bir hükümet  er-geç düşmeye mahkumdur. Hatta halk, ahlaksız ve kötü yöneticilere karşı koyabilir. Devletin sahip olduğu güç, despotluktan uzak kalmalıdır. Konfüçyüs, halkı itaatli kılmak için ne yapmalı sorusuna, “Doğruluktan ayrılma, yanlışları düzelt, yoksa halkın sana itaat etmemesine katlanmak zorunda kalırsın” cevabını vermiştir.

MÖ 5. yüzyılda yaşayan Sokrates, eylemlerinde daima açık bir yol takip etmek, şiddeti değil, iknayı benimsemek ve doğruluğuna inandığı amaç uğruna, her türlü cefaya hazır olduğunu ortaya koymak suretiyle bir sivil itaatsizlik prototipi olmuştur. Sokrates’in davası, yasa ile değil, yasayı uygulayan yargıçlara yönelikti. Devletin buyurduğuna uymalıyız derken, içindeki, vicdan adını verdiği sese uyarak direnmesi gerektiğini düşünmüş ve bunu uygulamıştır.

Zulme karşı direnme hakkının kabul edildiği pozitif hukuk metinlerinin başında İngiltere’de ilan edilen 1215 tarihli Magna Carta-Özgürlükler Bildirgesi gelir. Bunda direnme hakkı, tek tek bireylere değil, belli sınıflara, soylulara tanınmıştır.

17. yüzyılda toplumun kendiliğinden örgütlenme yeteneğine sahip olabileceğini ileri süren Liberalizm felsefesi, toplum, ulus, devlet karşısında bireyin önceliğini vurgulamıştır. Aynı yüzyılda Locke, hükümet ciddi ve sürekli olarak güveni ihlal ederse, halkın ona karşı direnme hakkının gündeme geleceğini; hükümetlerin insanların doğal haklarına saygılı oldukları ölçüde itaat edilmeyi hak edeceklerini; yönetenlerin, kanundan doğan haklarını kanuna aykırı olarak kullanamayacaklarını belirtmiştir.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş. Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

Krakow’da Wavel Sarayı’nda kralın tahtının durduğu salonun tavanı halktan kişilerin temsil edildiği büstlerle süslü imiş. “Bu salonda konuşulanları halk izliyor” anlamına. Sarayda çıkan yangında bu süslemelerin çoğu yok olmuş.
Krakow’daki otelimiz Holliday Inn’in lobisinin duvarlarında da aynı dekor kullanılmış.

18. yüzyılda Hume, sözleşmenin ancak insanlar itaatin faydalı olduğuna inanmaları halinde mümkün olabileceğine dikkat çekmiştir. İnsanların memnun olmadıkları hükümetler yüzünden her şeylerini terk ederek başka yerlere gitme alternatifine sahip oldukları doğrultusundaki tezlerin yanlış ve tutarsız bir mantığa dayalı olduğunu kanıtlamaya çalışmış, kanunlar genel refahlarını olumsuz yönde etkiliyorsa insanların itaatsizliği tercih etme haklarının olabileceğini savunmuştur. Genel faydayı artırıyorsa itaatin bir gereklilik olarak ortaya çıkacağını belirtmiş, bu görüşleri ile 1776 Amerikan ve 1789 Fransız Devrimlerini hazırlayan faktörler üzerinde etkili olmuştur. Montesquieu (1689-1775), güçler ayrılığı ilkesini ortaya attıktan sonra etkili bir anayasa düşüncesi ortaya çıkabilmiştir. Montesquieu, böyle bir kurumsal yapıda baskının ortaya çıkamayacağına o denli güvenmiştir ki, direnme konusunda hiçbir bilgi vermemiştir.

Bireyi kendi içinde bir değer olarak kabul edip ona direnme hakkı veren ilk pozitif metin 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi olmuştur. Aynı şekilde, Fransa’da ilan edilen 1789, 1793 ve 1945 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nde baskıya karşı direnme hakkından bahsedilmiştir.

Devleti, Tanrı kutsallığına yücelten idealist düşüncede velinimet olan devlete karşı, direnme hakkı tanınmamıştır. Yasalara karşı itaatsizliği haklı çıkaracak hiçbir gerekçe olamaz. İdealist düşüncenin filozofu Hegel’e (1770-1831) göre “devlet aklı,” bir devletin bekası için alınacak tedbirlerin, muhatapları nezdinde nasıl değerlendirildiğine bakılmaksızın, yapılmasını öngörür. Bu anlayış ise hukuk devletini değil, devletin hukukunu tarif eder. “Devlet aklı”nın kökleri, Machiavelli’ye kadar geri götürülebilir.

Henry David Thoreau (1817-1862), köleliği  ve Meksika’ya açtığı haksız savaşı sürdürüyor diye, Amerikan yönetimi ile ilişkisi olmadığını vurgulamak için vergi ödemeyip hapse atılıyor. “Haksız Yönetime Karşı” adlı 1848’de yayımlanan yapıtında salık verdiği karşı koyma savaşsız, bıçaksız, kamasız bir direnmedir. Thoreau, ayrıca ilk dayaksız eğitim sistemini uygulayan özel okulu açan ve kölelik sorununu kendine ilk dert edenlerden biridir. Özetle söylersek, yönetimin insana saygıyı esas alması gerektiğini savunur.

Duguit (1859-1928), direnme hakkını, hürriyetlerin korunmasında başvurulabilecek hukuki yollardan biri olarak görür. Devleti, kuvvetlilerin üstünlüğünü garanti eden örgütlü bir aygıt olarak tanımlar. Yönetenlerin iradelerinin ancak objektif hak kaidelerine uygun olmaları halinde meşru bir tasarruf olarak sayılabileceğini iddia eder. Bu irade, daima sosyal dayanışmayı geliştirme çabasında olmalıdır. Duguit, kamu gücünün meşruluğunu yöneltildiği amaçta aramıştır.

Hem Hıristiyanlığın hem de devletin ürettiği şiddetten nefret eden Tolstoy, sivil itaatsizlik eylemlerinin destekleyicisi olmuştur. Tolstoy ve Thoreau’nun erdem ve etiğe yaptığı vurgulardan etkilenen Gandhi, Thoreau’nun öğretisini önce Güney Afrika’da, sonra da 1915-1945 yılları arasında Hindistan’da uygulamış, büyük bir başarı elde etmişti. Aslında Thoreau, bu sessiz direnme yolunu Hint kaynaklarından, özellikle Bhagavad-Gita’dan esinlenerek ortaya koymuştu. Yurttaşlarını haksız bir yönetime karşı tek tek karşı durmaya çağıran Thoreau’ya karşılık, Gandhi çağrıyı ulusa mal edip İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanmıştı. Gandhi tam otuz yıl boyunca şiddetten uzak durmuştur. Batı tarzı giyime yönelik protesto, yerli kumaş üretiminin yerleştirilmesi çabası, işbirliği yapmama, yasalara uymama, dayatılan toplumsal işbölümü ve hiyerarşiyi reddetme, çivit ekimine bağlı direniş, tuz yasasına karşı yürüyüş gibi eylemler  İngiliz İmparatorluğu’na karşı yürütülen mücadelenin önemli adımlarını  oluşturdu. Doğrudan eylem felsefesi üzerine yükselen yeni mücadele tarzı, Hindistan sınırlarını aşarak, pek çok ülkede ve özellikle 1950’lerdeki Siyah Hareketi sırasında ABD’da Martin Luther King önderliğinde yeni bir ivme kazandı.

Dünyanın hemen her yerinde “kendin yap” anlayışının, 1968 ile hız kazanması ve 1980’lerin sonrasında gittikçe daha çok taraftar bulması, sıradan insanların kendi yaşamları ile ilgili her alanda gittikçe daha aktif müdahalesi, örgütlü doğrudan eylem pratikleri, bugün tüm dünyada hemen her türlü yönetim biçiminde uygulanabilen, sistemden rahatsızlık duyan hemen herkesin katılabileceği, farklı bir muhalefet tarzı haline gelmiştir. Grevler, oturma eylemleri, sokak gösterileri, savaş karşıtı eylemler, üniversite işgalleri, vicdani red kampanyaları, çiçek taşıma eylemleri, sanatçıların tiyatro işgalleri, ırkçılık karşıtı gösteriler, anti-nükleer mücadele, çevre hareketi, kayıp yakınlarının eylemleri ve benzerleri, şiddeti sevmeyenlerin, şiddet kullanmayacak olanların, statükoya sahip çıkmayanların eylemleridir. Sivil itaatsizlik günlük her olayın, sıradan her pratiğin sorgulanmasıdır. En baskıcı rejimlerde de uygulanma şansı olan sistem dışı tek eylem biçimidir. Önemli olan, suç ortağı olmamak için eylem yapabilmektir.

Yazımızı Gandhi’nin şu sözleriyle bitiriyoruz; ” Yanlış yolda gidiyorsanız hızın bir önemi yoktur.

Çin’de Eğitim 1

Çin’ de yazılı  edebiyat ve eğitim kurumlarının varlığı MÖ 2000’ lere uzanır. Detaylı kronikler tutulması, eğitime olan ilgi, klasik Çin felsefe okullarının doğuşu, hayatın problemlerini çözmek adına farklı yönlerden düşünebilme  yeteğinin yanısıra farklı çözümler önerebilme serbestisi ve eğitimi  en başından beri bir devlet hizmeti olarak görmek Çin’i diğer ülkelerden ayıran özelliklerdir. Eğitimin temel amacı, hükümetler üzerinde daima ordu komutanlarından daha etkili olan, devlet memuru yetiştirmektir. Eğitimin kapsamı ise, eğitimi mümkün olduğunca yaygın hale getirmek değil, yetenekli az sayıda kişiyi, çok iyi eğitmek olmuştur.

MÖ 125 yılında kurulan ulusal üniversiteye kayıtlı öğrenci sayısı MS 2. yüzyılda 30 bin kişi olmuştu. Çin üniversitelerine Japonya ve Kore’ den de öğrenciler gelmişler ve Çin etkisini ülkelerine taşımışlardır. Kütüphanelere de çok değer verilmiş, başkent bir şehirden diğerine  taşındığında  en önemli işlerden biri hanedanın kütüphanesinin taşınması olmuştur. Kağıt yapımının MS 1. yüzyılda,  basım işinin 9. yüzyılda başlanması çok sayıda kitap üretilebilmesini ve çok sayıda kişinin bilgiye ulaşabilmesini sağlamıştır.

Budist Pelkor Manastırı’nda saklanmakta olan yazıtların kütüphanesi. Tibet - Gyantse

Budist Pelkor Manastırı’nda saklanmakta olan yazıtların kütüphanesi.
Tibet – Gyantse

Eğitmenlerin seçimi ve sınavların yönetilmesine, eğitmen yetiştirme ve okul açma işlerinden daha fazla önem verilmiştir. Kamu personeli seçme sınavları MÖ 2. yüzyılda başlatılmış, üç aşamalı sınav içerikleri zamanın gereklerine göre ayarlanmıştır. Sınavları geçenlere verilen dereceler günümüzdeki lisans , lisansüstü ve doktora dereceleri ile mukayese edilebilir düzeydedir. Lisans seviyesindeki sınavlar kasabalarda açılır ve sınavı geçenlere “çiçek açan yetenek”, lisans üstü seviyesindeki sınavlar bölge merkezinde açılır ve başarılı olanlar “takdir edilmiş adam” ünvanını alırlar, doktora seviyesi sınavları üç yılda bir başkentte açılır ve kazananlara “yüksek eğitmen” sıfatı layık görülür, bunlar arasında en yüksek notu alanlar prestijli Hanlin Akademisi’ne kabul edilirdi. Bu, bir eğitmenin düşleyebileceği en yüksek mertebe idi.

Sınav değerlendirmelerinin adil olması için sınava giren kişinin adı sınav kağıdın üzerinde yer almaz, günlerce süren sınavlarda aday, küçük bir odaya alınarak çevre ile tüm irtibatı kesilirdi. Sınavlara girenlerin, genelde, ancak % 1’ i sınavı geçebilir ama elenmemiş olmak iyi bir iş, yükselme imkanı, sadece kişiye ve ailesine değil adayın geldiği bölge için de gurur kaynağı olurdu. Doktora derecesi kazanalar tüm ülkede tanınır, evi kutsal bir yer gibi ilgi odağı olurdu. Çin toplumu için sınıfsız bir toplum denemezdi ama sınavlar herkese açıktı ve öğretmenler toplumda en saygı gören sınıftı. Doğum ile gelen ayrıcalıklardan çok, yetenek, kişinin toplumdaki yerini belirlerdi. Eğitim, toplumda yükselmenin anahtar kelimesiydi. Sınavlara girişte yaş kısıtlaması yoktu, elenen tekrar sınava girebilirdi. Elemeleri geçebilmek uzun yıllar çalışmayı gerektirirdi. Ailesi adayı mali olarak destekleyemiyorsa bazen tüm mahalle/köy gelecek vaad eden adayı destekler bu onura kavuşabilmek için hep birlikte gayret ederlerdi. Eğitimli kişilerin, karakterinin, düşünce ve davranışının da üstün olacağına inanç tamdı.

Budist eğitime başlama öncesi yapılan traş. Nepal - Katmandu

Budist eğitime başlama öncesi yapılan traş.
Nepal – Katmandu

Yazılı dilin, eğitimin ve geleneğin koruyucusu olan bu iyi eğitimli, en yüksek dereceli devlet memurları, emperyal Çin’in yönetici sınıfı mandarinler olarak anıldılar. (Jurgen Habermas, siyasi yazılarında otoriter, irrasyonel ya da antidemokratik bulduğu tutumlar için ‘’ mandarin zihniyeti’’ terimini kullanır. Aslında, mandarin, Batı tarafından aşağılayıcı bir terim anlamını hep taşımıştır.)

Bu güçlü sistem sadece sınavlarda önemsenen konulara odaklanmayı da beraberinde getirdi. İlk zamanlarda, önemsenen konular geniş iken, sonraları edebi yetenek ve klasikler hakkında bilgi sahibi olmaya indirgendi, sanat, müzik, bilim ve aritmetik önemsenmez oldu. Konfüçyüsçülük, Taoizm ve Budizmin kitapları “klasikler” olarak kabul ediliyordu. Zaman içinde sadece Konfüçyüs’ün öğretisine odaklanıldı. (Blogumuzda Konfüçyüs ile ilgili bir yazı İnanç Dosyası’nda daha önce yer almıştır.) Edebi yazı yazmada da zaman içinde biçim , içerikten daha önemli hale geldi. Böylece meşhur Çin eğitim sistemi günün gerekleri için yetersiz hale gelmeye başladı.

Vietnamda Kofüçyüs Tapınağı

Vietnamda Konfüçyüs Tapınağı

1852’ de Katolik misyonerler papaz yetiştirmek için okullar kurdular. Bunları Protestan misyonerler ve Amerikalıların açtıkları okullar izledi. Hıristiyan okulları anaokulundan üniversiteye kadar tüm seviyelerde eğitim vermeye başladılar. Bu okullar kızların da eğitim almasında, müzik ve beden eğitimine önem verilmesinde öncü oldular.

Batı’ nın etkisi ve Japonya’ nın yükselişi eğitimde reform yapılması gereğini Çin’ de hissettirdi.

1861 yılında hükümet Pekin ve Kanton ‘ da  birer yabancı diller okulu açtı ve 25 yıl sonra Çin, yurtdışındaki üniversitelere öğrenci göndermeye başladı. 1902’ de Pekin Ulusal Üniversitesi kuruldu. 1903 yılında eğitim sistemi değiştirildi, 1905’ te eski sınav sistemine son verildi. 1910 yılına kadar her bölgede, en azından göstermelik, birer üniversite kuruldu. 1912’ de Cumhuriyetin kurulması ile batılılaşma, modernleşme çalışmaları başladı, en azından dış görüntü olarak Amerikan okulları örnek alınmaya başladı. Çin Rönesansı denen bu dönemde yeni kitaplar ve süreli yayınlar arttı. Bu dönemde yapılan en önemli reform Çin dili ile ilgili idi. Yazı dili – konuşma dili arasında büyük farkı gidermek için yazı dilini klasik stilden  kurtarıp günlük konuşma dili ile eşitlediler. Ders kitapları yeniden konuşma dilinde yazılarak öğrenme daha kolay hale getirildi. Eğitimin yaygınlaştırılması,  okuryazarlığın arttırılması ana gayelerden biri oldu.Bu reformlarda başı çekenlerden biri Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim görmüş Hu idi ve Çin klasiklerinin de konuşma diline çevrilmesine önayak olarak herkes tarafından anlaşılmasını , modern araştırma metodları ile yeniden değerlendirilmesini sağladı. Diğer reformcu, Yen, Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’ daki Çinliler arasında bulunan ve evleri ile haberleşebilmeleri için yurttaşlarına konuşma dilinde basit mektuplar yazmayı öğreten kişi idi.  Mektup yazmayı başarabildiklerini görenler ve Yen, savaş sonrası ülkelerine döndüklerinde eğitimin yaygınlaşması için emek harcadılar ve hükümetten de destek gördüler. Eğitime ilgi arttı ama politik çalkantılar ve iç savaş gelişmeyi yavaşlattı.